"Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünya'nın kendisini hiç görebilir mi?"
Depresyon, kaygı,erteleme gibi isimler verdiğimiz şeyler, aslında kendimizin yasını tutmak biçimlerimiz. Doğmak istemiş ama doğamamış her ben'imizin yasını tutuyoruz. Olmak istemiş ama olamamış her potansiyelimizin.
Ben de her zaman, "ben" olamadan biz olamayacağımızı söylüyorum. Kişilerin "biz" olabilmek için "ben"lerinden feragat etmesi gerektiği söylemi, zannımca çok büyük bir sömürü. Gerçek biz, kişilerin her birinin "ben" olabildiği ve özgürce "ben"lerini idrak edebildiği yer. Kişilerin "ben" olabilmesine izin ve imkan barındırmayan aidiyetlerin gerçek aidiyet değil sömürü olduğunu da o nedenle hep bu kadar ısrarla yineliyorum. Gerçek aile, yani ölü olmayan aile, bireylerden her birinin, mesela anne, baba ve çocuğun "ben" olabildiği, bu bireylerin her birinin "ayrı" olduğu halde aile olabildiği aile.
Bize söylendiğinin aksine, ne kadar ayrıysak o kadar iyi birleşiyoruz.