Tıp zamanla difteri, verem ve daha bir sürü hastalığı yok etti denebilir - ki bu çok güzel bir haber- ama insanlara endişeleri, suçluluk duyguları, içine düştükleri boşluk, amaçsızlıkları konusunda yardım edilmediği sürece hastalıklar yalnızca boyut değiştirmiş olacaklar.
1920'lerin 'kayıp' kuşağı değiliz. 'Kayıp' sözcüğü, I. Dünya Savaşı sonrası savaşa karşı çıkan asi gençliğe yöneldiğinde, evinden geçici bir süre ayrılmak zorunda kalmış ama kendi başına kalmaktan çok korktuğu bir anda evine geri dönme şansına sahip olmuş gençleri tanımlıyor. Ama bizim neslimizin geri dönebilmek gibi bir şansı yok. Yirminci yüzyılın ortasında; uçakla Atlantik'i geçmek üzere yola çıkmış pilotlara benziyoruz. Geri dönüş mesafesini çoktan geride bıraktık ve zaten geri dönecek yakıtımız da yok. O yüzden önümüze ne engel çıkarsa çıksın yolumuza devam etmek zorundayız.
Gerçekten de ruhsal açıdan denizin ortasında yapayalnız kalmış gibiyiz ve yalnızlığın yarattığı boşluğu anlaşabildiğimiz tek dilde konuşarak, yani en son haberlerden, iş konularından ve televizyon dizilerinden bahsederek, dolduruyoruz. Ruhumuzun derinliklerinde yaşadıklarımız giderek daha bir köşeye itiliyor ve daha yalnız, daha çok boşlukta hissediyoruz kendimizi.