"Özür dilerim ama..." Dayanamayarak yerimden doğruldum. "Neden bu kadar mutlusun?"
"Çünkü bunu seçiyorum!" dedi ama bu defa gülümsemek için kendisini zorlaması gerekmişti. "Mutlu olmak da mutsuz olmak da bir seçenek." İkimiz de tavana bakıp orada göreceğimiz bir ışık aradık sanki.
"Yaşadığın anı ziyan etme, evren sana her zaman hayatta olma fırsatı vermeyecek; ölüp gitse bir daha kendine gelemeyeceğin insanları incitme, sarılınca halledemeyeceğin bir şey yok, öpüşürsen dünyayı bile kurtarabilirsin." İkna etmek ister gibi derin bir nefes verip başını salladı. "Sapkınlık, yalnızlık, bencillik çağı değil mi bu? Kapılmama zamanı, hoyrat davranmama, kendini bilme, kendini öğrenme. Her şey sende başladı, her şey sende bitecek, her şeyin çözümü sende; suçlu da sensin, suçsuz da. İyi de sen, kötü de. Mutsuz zaten sensin ama mutlu olabilecek de sen. Yollar uzun, yollar çok, yollar hep." Yeniden gülümsedi. "Kaybolma.
Yüksekten düşmek.
Ayaklarının yerden kesilmesi.
Ya da âşık olmak.
Veya birine güvenmek.
Bana kalırsa hepsi aynı şeydi.
Daha da yükseğe... Daha da... Daha fazla rüzgâr ve daha çok gece... Küçük bir uyarı, karar vermek için çok az bir zaman. Işıklar tepemde, yıldızlar kirpiklerimin ucundaydı sanki.
Birini sevmenin cesaret gerektirdiğini biliyordum, sevmek başlı başına bir devrimdi ama bana kalırsa bir insanın asıl savaşı sevdiği kişiyi terk ettiği zaman başlıyordu. Bu da benim gibi kendiyle kafayı bozmuş insanların yapacağı türden bir şeydi. Hayatla baş etme şeklimiz buydu.
Düşündüğüm zaman, sevdiğim birinden vazgeçmek bile beni rahatsız etmiyordu; rahatsız edici olan hayatın boyunca verdiğin bu kararla yaşamak zorunda olmaktı, diğerlerinin anlamadığı da buydu.