Modernizm baştan beri bir gelecek savını peşi sıra sürüklemiştir. Hatta modernitenin bir epistemoloji olarak asıl dayanağını bu gelecek düşüncesi oluşturur. Bu gelecek belirsiz, düşsel, ve ülküseldir. Somut bir erekle belirlenmemiştir. Sonul değildir.("Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak" mantığı...)
Kişi yaşlandıkça "tarih"ini kurgulamağa iyiden iyiye sarılıyor. Geçmişini eliyor, eşiyor, eleştiriyor; anlamlar kurmağa, bağlar bulmağa çalışıyor bu karmaşık örgüde; kendi yaşamı oldupu için sürekliliğini, kesintisizliğini yıllar yılı, değişmez (en değişmez) ilke diye gördüğü bu yaşamda, saltık olarak kendinin, sandığından ne kadar daha az-önemli olduğunu, kendi payı diyebileceğinin ne kadar az yer tuttuğunu sezmeğe başlamanın yılgısı içinde, geçmişini" çırpmağa" başlıyor.
Yeni, elbette, ancak yeni olmayan karşısında vardır, "bilinen"," görülmüş", "eski" adlarını da verdiğimiz "yeni olmayan" karşısında... Bilinmedik, görülmedik bir şeydir...