Bu roman bir olay örgüsünden çok, bir ruh hâlinin kaydı.
Yozo’nun yaşadığı şey mutsuzluk değil; insanlarla aynı dili konuşamamanın yarattığı yabancılık. Topluma uyum sağlamak için taktığı maskeler, onu korumak yerine yavaş yavaş silikleştiriyor.
Kafka’yı hatırlatıyor; çünkü burada da suçun adı yok, yargılayan görünmez. Ancak Kafka’da insan sistem karşısında ezilirken, Dazai’de insan kendi varlığından utanır. Bu yüzden kitap bir isyan değil, sessiz bir çözülme anlatısı.Depresyonu romantize etmiyor; aksine onu çirkin, utanç verici ve çıkışsız hâliyle bırakıyor okurun önüne. Umut vermiyor ama dürüst. Bazı kitaplar iyileştirmez, sadece anlaşıldığını hissettirir bu da bazen yeterlidir.
kadınların tarihin ve toplumun içinde çoğu zaman görünmez kalan direnişlerini anlatan güçlü bir kitap. Büyük devrimlerden çok, gündelik hayatın içinde verilen sessiz ama kararlı mücadelelere odaklanıyor. Bu yönüyle okuru sarsmaktan ziyade düşündüren, farkındalık yaratan bir anlatımı var.
Kitap boyunca şunu hissediyorsunuz: Boyun eğmemek her zaman yüksek sesle karşı çıkmak değildir. Bazen dayatılan role girmemek, bazen “hayır” diyebilmek, bazen de sadece kendi yolunda yürümekte ısrar etmektir. Anlatılan kadınlar kusursuz kahramanlar değil; korkuları, tereddütleri olan ama yine de geri adım atmayan gerçek insanlar. Okurken insan ister istemez kendi hayatını ve çevresindeki kadınları düşünüyor. Hangi kalıpları farkında olmadan kabullendik, hangilerine sessizce direndik? Boyun Eğmeyen Kadınlar, tam da bu soruları sordurduğu için değerli bir kitap. Kadın mücadelesini tek bir zamana ya da tipe sıkıştırmadan, çok sesli ve samimi bir şekilde anlatıyor.
Farkındalık cehennemdir" çünkü:
Yüzleşmek zor.
Kendini görmek acıtır.
Sahte mutlulukları bırakmak kolay değildir.
Ama aynı zamanda bir cennete giden kapıdır çünkü:
Özgürleştirir,
Güçlendirir,
Gerçek benliğine yaklaştırır.
Gog’u bir ayda bitirdim.
İnsanların ikiyüzlülüğünü, dünyanın saçmalığını, aklın sınırlarını anlatıyor…
Ben ne kadar anladım? Tartışılır.
Ama pes etmedim, o da bir başarı.
GogGiovanni Papini · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20192,411 okunma
Selahattin Demirtaş, bu kitapta sadece bir hikâye anlatmıyor; bir toplumun suskunluğunu, korkusunu ve vicdanını kaleme alıyor. Jamal, bir anne, bir oğul ve Arus adında bir kadının kesişen kaderlerinden doğan sarsıcı bir roman.
Anne karakteri, sevgiyi kontrol etmekle karıştıran bir kuşağın sesi. Oğlunu korumak isterken onu en büyük kötülüğün içine sürüklüyor. Arus ise bu hikâyenin masum yüzü; hiçbir suçu yokken, korkuların ve önyargıların kurbanı oluyor. Onun hikâyesi, bir kadının toplumun günahlarını omuzlamak zorunda kalışını anlatıyor.
Demirtaş, bu üç karakter üzerinden bir ayna tutuyor bize.
Korkunun, sevgiyi nasıl zehirlediğini, sessizliğin suçla nasıl birleştiğini gösteriyor.
Annesi oğlunu seviyor ama sevgisi özgür değil; Arus seviyor ama sevilmeye layık görülmüyor.
Ve sonunda, herkes kendi suskunluğunun cezasını çekiyor.
Yazar, politik kimliğini bir kenara bırakıp insanın iç dünyasına iniyor.
Cümleleri sade ama taşıdığı anlam derin.
Bir yerde sanki şöyle diyor bize:
İyilik de kötülük de aynı yerden başlar; insanın kalbinden.”
Jamal, bir roman olmanın ötesinde, vicdanla korkunun savaşı.
Okudukça şunu hissediyorsun: bazen en büyük suç, sadece susmak.
Ve Demirtaş bunu tüm hümanist duyarlılığıyla hatırlatıyor.