...-çünkü namus belirli toplumlar tarafından bilinmeyen nedenlerle icat edilmiş bir fetiş olabilir- ...
Namusun o zamanlar -hatta şimdi de öyle- kadının hayatında dinsel bir önemi vardı ve namus kendisini sinirlere ve içgüdülere öylesine sarıp sarmalamıştır ki, onunla bağlarını koparıp onu gün ışığına çıkarmak çok nadir bulunan bir cesaret ister.
Aslında kadın, Profesör Trevelyan'ın da işaret ettiği gibi eve kapatılmış, dövülmüş ve tartaklanmıştı.
Böylece ortaya çok garip, karmaşık bir varlık çıkıyor. Yaratıcılık alanında kadın en önemli yere sahiptir, gerçekteyse tamamen ehemmiyetsiz. Şiir sanatını baştan başa kaplar; tarihte ise bulunmaz. Kurmacada kralların ve fatihlerin hayatlarına hükmeder; gerçekteyse ebeveynlerinin zorla parmağına yüzük taktığı herhangi bir oğlanın kölesidir. Edebiyatta en ilham dolu sözcüklerin, en derin düşüncelerin bazıları onun dudaklarından dökülür; gerçek hayatta ise anca okur, güç bela heceler ve kocasının malıdır.
"Koca dayağı erkeğe tanınmış bir haktı ve hem üst hem alt sınıflar tarafından utanç duyulmadan uygulanırdı... Benzer biçimde..." diye devam ediyordu tarihçi, "...ebeveynlerinin seçtiği beyefendiyle evlenmeyi reddeden kız evlat, kamuoyunda herhangi bir şok etkisi yaratmaksızın eve kapatılabilir, dövülebilir ve tartaklanabilirdi. Evlilik, özellikle 'centilmen' üst sınıflarda kişisel yakınlığa değil, ailenin para hırsına dair bir meseleydi... Nişan çoğunlukla taraflardan biri beşikteyken, evlilikse dadılarının sorumluluğundan henüz çıkarlarken gerçekleşirdi."