"Karadelikler yakınlarındaki yıldızlardan kopan parçaları yutarak büyüyormuş. Tıpkı insanlar gibi. İnsanlar da içlerinin karanlığını, ruhunu emdikleri başka insanların aydınlığıyla besliyor. Anlasana, herkes birbirinin katili. Ama sorsan, herkes Çobanyıldızı, herkes incitildi, herkes aldatıldı. Peki o zaman inciten kim, kim kırdı bunca insanı? Şunu kafana sok artık, kötülük bu türün hamurunda var."
Yakında Hakk'ın rahmetine kavuşmayacak olsam kolayca gerçekleştirilebileceğime inandığım bir hayaldi bu. Ne var ki insan ölürken en çok hayallere geç kalıyordu. Vakit daralınca bütün kolaylar zorlaşıyor, mümkünler imkânsızlaşıyordu. Böyle düşündükçe büsbütün gönül koyuyordum kendime. Ruhun büyük mesafeler kat etmesine vesile olacak ufacık adımları atmayı akıl edebilmek için, ille de ölmek üzere olmak mı gerekiyordu?
Ölüm haberi tuhaf şey. İstenmeyen misafirlere benziyor. O gelince evin bütün düzeni bozuluyor. Kap kacağın yeri değişiyor, kimin nereye oturacağı karışıyor, her yerimiz ayıplanacak tozlar içinde kalıyor sanki, ne kadar ovsak da bir türlü tam temizlenmiyor.
Herkes ne yapıyorsa onu yapmak ister beş buçuk yaşındayken insan. Ve bu arzusu devam eder büyüyünce de. Kendine benzemeyenlerden korktuğu kadar, başkalarına benzeyememekten de ödü kopar. Bu yüzden ha bire dünya yüzündeki varlığını dengeleyecek birini arar. Öbür yarısını. Kendine en çok benzeyeni değil, onu bir bütüne tamamlayacak ya da eksiltecek olanı.