Ama kimse kimsenin aslını, kafatası içinin meselesini anlamak için uğraşmıyordu. Uğraşmazdı: Çünkü hiçbir mesele, kadın erkek oturulup sanatkâr veya âlim; üniversiteli veya profesor münakaşa edilecek bir hal çaresi değil elbet, ama bir fikir alışverişi haline getiriilemiyordu.
Ulan pazartesi! Sen bir tarafta pazar, bir tarafta Salısın; serseri herif! Ne diye İstanbul’da bize “ pazartesiyim” diye kafa tutarsın. Elimde olsa tutarım seni şu saniyede; bakarım sonra dünya yüzüne: Bir çocuğun yalnız kafası çıkmıştır, bir adam durmadan son nefesinde.
Pencereye üçbeş damla insanın içini ürperten buz gibi su, mangallı odanın bir isim yazdığım, bir şekil Çizdiğim camına buğudan başka güzel ne getirdin? Taa uzaklarda, kel tepelerin üzerine abanmış yağmur bulutlarınla, kar toplayarak gökyüzünde dur da bir lahza konuşalım. Niçin geldiğini bir anlayalım senin. Bana insanlardan, dünyadan yeni bir şey mi getirdin? Şu sıcak atkılarına siginarak, ceketlerinin yakasını kaldıranlara bir serüven mi hazırlıyorsun?
Günler, şu garip günler! Uykumuzun içinde saatleri başlayan günler! Uyandığımız zaman üçte birini arkada bırakmışızdır başlayan günün, kaldı mı üçte ikisi… Yap bakalım hesabını!..