Sabahattin Ali'nin hayatına dair malumata sahip olanların bağlantıları kolaylıkla kuracağını düşünerek devam etmek istiyorum.
Peyami Safa'nın küçükken geçirdiği hastalıktan ötürü vücudunun bir uzvunu kullanmaktan mahrum kaldığını çoğunuz biliyordur. Otobiyografik romanı olan "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda da kendisini anlatmıştır. Peki bunları neden anlatıyorum? İçimizdeki Şeytan'da adı geçen İsmet Şerif Peyami Safa'nın ta kendisi de ondan. Nereden mi çıkarıyorum? İsmet Şerif karakterinin boynunda bir yara var ve yazdığı "Yara" isimli kitapta kendinden bahsetmiş. Ne tesadüf!
Yine, Emin Kâmil karakterinin Necip Fazıl Kısakürek'ten başkası olmadığını görüyoruz. Sabahattin Ali, karakterin mistisizmle ilgilendiğini okura sunması ve bir dizesini NFK'nin şiirinden alıp birkaç yerini değiştirerek eleştirmesi ile kafamızdaki "acaba"yı da ortadan kaldırmış.
Ömer...
Kendi iradesinin dışında bir güç tarafından yönlendirildiğini söyleyen bu adam da Sabahattin Ali oluyor.
Şimdi biraz kitap içeriği hakkında konuşalım: Okumayan kişilerin bile kitabın genel olarak ne anlattığını bildiğini varsayarak içeriği hakkında çok üzerinde durmadan kitabın bana yaşattığı duygulara geçeceğim.
Kitabın başkarakteri beş yaşındaki Zezé adlı bir çocuk. Kendisi inanılmaz zeki ve hızlı bir şekilde her şeyi öğrenebiliyor hem de kendi başına. (örneğin okumayı)
Zezé baya haylaz sürekli milletten dayak yiyor. Fakir bir ailenin çocuğu. Kendisinin acı hikâyesini okuyoruz. (Sonunda gözlerim doldu.)
Bu kitap benim yazarken yapmaya çalıştığım şeyi başardığı için beni çok etkiledi. Birçok insanın, çocuğun, annenin, babanın... başına gelen olayları bu kadar sade, akıcı ve güzel bir şekilde yapmak benim yazarken yapmaya çalıştığım şey.(Henüz
tam manası ile başaramadım. Zamanla olacak inşallah.) Keşke daha erken yaşta okusaydım dediğim bir kitap oldu kendisi.