Derviş ve Ölüm, insanın kendi vicdanıyla verdiği en sessiz ama en yıkıcı savaşın romanıdır. Mesa Selimoviç, bu eserinde bir dervişin hikâyesini anlatıyormuş gibi görünse de aslında insanın hakikatle yüzleştiği o kaçınılmaz anı dile getirir.
Bu romanda olaylar değil, duygular ilerler. Zaman akmaz; düşünceler derinleşir. Dervişin dünyası dışarıdan bakıldığında düzenli ve sakin görünür, fakat iç dünyası çatlaklarla dolu bir aynayı andırır. Her sorgulama, o aynayı biraz daha parçalar.
Selimović’in kalemi, kelimeleri anlatmak için değil, hissettirmek için kullanır. Cümleler birer düşünce değil, birer yük gibidir; okurun zihnine değil, ruhuna iner. Bu yüzden eser, okunmaz—yaşanır. Ve her okuyan, kendi içindeki dervişle karşılaşır.
Romanda adalet, ulaşılması gereken bir hakikat olmaktan çok, insanın peşinde sürüklendiği bir yanılsama gibi durur. İnanç ise bir sığınak değil; aksine, insanı kendisiyle yüzleşmeye zorlayan bir sınavdır. Derviş, bu iki kavram arasında sıkıştıkça, aslında en büyük mücadelenin dış dünyayla değil, insanın kendi benliğiyle olduğunu fark eder.
Sonuçta Derviş ve Ölüm, bir karakterin değil; bir ruhun çözülüşünü anlatır. Okur kitabı bitirdiğinde yalnızca bir hikâyeyi geride bırakmaz, kendi içindeki sorularla baş başa kalır. Çünkü bu roman cevap vermez—insanı, cevap arayan birine dönüştürür...