Kalp, insanın gözü, kulağı, nefesi, ruhuymuş... Hem çok gururlu hem de gurursuzun önde gideniymiş, tabi konu aşk olunca... Normal zamanda sadece vücuduna kan pompalamaya yarayan o et parçası, gün gelir an gelir o göğsü parçalayıp çıkmak için oradan kaçıp saklanmak birilerine sığınmak ve bu amansız acıya son verecek ilacı aramak için var gücüyle çabalarmış... Bulamayacağını bile bile çabalarmış, dayanamazmış aşka yenilişine aşkın yok oluşuna. İnsanın gözleri olduğu gibi kalbin de gözleri varmış, o zor anlarda gelen gözyaşları kalbin acısını dışavurumuymuş... Kalp de üzülür kalp de yıkılır kalp de paramparça olur ve kalp de ağlarmış... Tıpkı gözlerden süzülen yaşlar gibi kalpten süzülen yaşlar da varmış. O yaşlar insanın yüzüne akmaz ruhuna benliğine akarmış, kalpten süzülüp yine kalbe akarmış...
Aşk, sihirli sözcük... O, herkesin dilinde olan fakat sayılı kişilerin yüreğinde yer edinen insanı yeniden doğuran ve defalarca öldüren o büyülü duygu... Tüm benliği ele geçiren ve insanın aklının söz sahibi olmasına izin vermeyen tüm ilişkisi kalple olan o ıssız ve bir o kadar da derin duygu... Sözcüklerin yetersiz kaldığı gözlerin en büyük şahitçisi olduğu düyanın en güzel ve en acı duygusu... Aşk insana öyle bir zamanda gelirmiş ki tıpkı çocukken yere düştüğünde annesinin gelip onu kaldırdığı anki kadar huzurlu o an kadar güvende hissettirirmiş. Aşık olanın gözü kimseyi görmez aklı da hiçbir şeyi düşünmezmiş o duygudan üstün. Aşk öyle bir zamanda gelirmiş ki iyi ki geldi denirmiş... Aşk öyle özel öyle güzel gelirmiş ki hiç beklenmedik olurmuş bu geliş. Tıpkı tesadüfen bulunan buluşlar gibi çok değerli ve çok üstünmüş her şeyden. Öyle güzelmiş ki öyle güzel... O tatlı heyecan, o kalpte uçuşan kelebekler, o dudaklardan düşmeyen gülümseme, o akıldan çıkmayan isim, gözler... Aşk