"Bu gömüler, bu eşyalar bu lüks, bu düzen, bu kokular, bu mucizemsi çiçekler, sensin. Bu büyük ırmaklar, bu durgun kanallar da sensin. Götürdükleri o tümden zenginlik yüklü, o üzerlerinden tekdüze gemici şarkıları yükselen kocaman gemiler düşüncelerimdir, uyuyan ya da göğsünde yuvarlanan düşüncelerim. Sonsuzluk denilen denize doğru götürüyorsun onları usul usul, bir yandan da güzel ruhunun duruluğunda göğün derinliklerini yansıtıyorsun. Gemiler dalgalardan yorgun düşmüş, ağızlarına dek Doğu ürünleriyle dolup ana limana dönerken de benim düşüncelerimdir, zenginleşip Sonsuzluk'tan gene sana dönen düşüncelerim."
"Gözleriyle gravürün ayrıntılarını incelerken düşüncesini
hep sürdürüyordu: “Deniz kıyısında, güzel bir ahşap kulübe, adlarını unuttuğum tüm bu garip ve parlak ağaçlarla sarmaş dolaş... Havada, sarhoş edici, anlatılmaz bir koku... kulübede zorlu bir gül ve misk kokusu... daha ötede, küçük toprağımızın arkasında, dalgalarda sallanan serenlerin uçları... çevremizde, serin hasırlarla, başa vuran çiçeklerle süslenmiş, perdelerden süzülüp gelen bir pembe ışıkla aydınlanmış, ağır ve karanlık bir ağaçtan yapılmış, Portekiz rokokosu ender sedirlerle döşenmiş odamızın (orada hafiften afyonlu tütün tüttürerek dinlenirdi, öylesine dingin) ötesinde, verandanın ötesinde, ışıktan sarhoş kuşların şamatası, küçük zenci kızların cıvıltısı... geceleri de, düşlerime eşlik etsinler diye, ezgili ağaçların yakınmah şarkısı, içli filaoslar! Evet, işte buydu benim aradığım ortam. Sarayı ne yapayım ben?”
"Bana nereye gittiğimi bilmeden, hiç kimse de buna kulak asmadan hep burnumun doğrusuna gitmek, hep yeni ülkeler görmekten zevk alırım gibime gelmiştir çoğu kez. Hiçbir zaman, hiçbir yerde rahat edemem, her zaman da bulunduğum yerden başka bir yerde daha iyi olacağımı sanırım."