• 1-a priori bilgi
    2-a posteriori bilgi

    İki kavram, düşünmenin koşulları, ‘düşünen ben’in düşünme üzerindeki hakkı.
    Birincisi önsel bilgi demek, beş duygu organıyla idrak edilemeyen ve deneylenemeyen.
    İkincisi tam karşıtı, beş duygu ile idrak edilmiş ve deneylenmiş bilgi.

    Bu ayrım Platon tarafından yapılmış ve öncesinde kavramsallaştırılmamış olsa da doğa filozofları tarafından ‘anlam arayışında’ süzgeç olmuşlardır.

    Peki benim anlatmak istediğim ne?

    İlk Aristo tarafından kullanılmaya başlanmış ve İslam ile yoğrulan doğu toplumlarında ‘hikmet’ olarak karşılık bulmuş ‘metafizik’ kavramından bahsetmek istiyorum.

    ‘Varlığın kendinde ilk nedeni nedir?’ sorusuna mukabil ortaya çıkan bu kavram, doğa filozoflarının da üstünde çok fazla durdukları evrenin ‘töz’ü, biz de ‘öz’ü, İbn-i Sina’da ‘cevher’i olarak karşılık bulmuş ve dönemin büyük kafaları tarafından ateş,su,toprak,hava şeklinde ‘tek’ bir ‘ilk neden’ bulunmaya gayret gösterilmiş.

    Çağlar çağları aşmış, unutulan Yunan felsefesi İbn-i Sina ve Farabi ve İbn-i Rüşd gibi büyük zatlar tarafından Doğu toplumunda gündeme getirilmiş. Batı’nın felsefeden payını alması ise 1400’lere kadar gecikmiştir.

    Bu zaman zarfı içerisinde ‘metafizik’ kavramı Aristo’nun kullandığı anlamda kullanılmaktan uzaklaşmış ve ontolojik özelliğini yitirip, teolojik bir hale bürünmüştür.

    Varlığın konusu olan metazifik zamanla din bilimin konusu olmuştur.

    Rönesans ile Batı’da şahlanan sanat ve felsefe, kilise karşısında Reform hareketinin öncüsü olmuş ve ‘metafizik’ kavramı teolojik zannıyla kilise ile birlikte çöpe atılmıştır.

    Ağır eleştirilere maruz kaldığı bu dönemde metafiziği elinden tutup kaldıran onurlu bir adam Immanuel Kant.

    Düşüncenin ve düşünmenin çıkar gözetmeyen saf temsilcisi.

    Neden böyle söylüyorum.

    İçimde saygı uyandıran iki şey vardır; üstümdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası…

    Diyen bir adamın metafizik tanımı akıllara durgunluk veriyor.

    1-sentetik a priori
    2-analitik a priori
    3-sentetik a posteriori
    4-analitik a posteriori

    İşte bunu söyledi Kant.
    Bu ne demek?
    Sentetik, ‘doğru ya da yanlış olabilecek olan önerme’ demek.
    Analitik ise ‘doğru olan önerme’ demek .
    Kant’ın ‘analitik a posteriori’ ile ilgilenmemesi gayet doğal. Çünkü idrak edilen ve deneylenen doğrunun ‘doğrulanmaya’ çalışılması bir boş gayedir.
    ‘Sentetik a posteriori’ önermeler ise kendi içerisinde çelişiktir. Hem idrak edilmiş hem de deneylenmiş olanın ‘doğru ya da yanlış olabilirliği’ kalmamıştır.
    ‘Analitik a priori’ önermelerde yine konu dışı edilmek zorunda kalıyor, doğru olanın, önsel bir bilgi olarak sunulması boş payelere sebep oluyor.
    Kant’ın üzerinde durduğu ‘sentetik a priori’ önermeler. Yani önsel ve olabilir olan.
    Yani metafizik.
    ‘Allah vardır.’ Önermesi bir sentetik a priori bilgidir. İdrak edilemeyen ve deneylenemeyenin, olabilir oluşuyla kabul edilmesi.
    Bundan Kadir arkadaşıma bahsettiğimde yıllar önce söylediği bir cümleyi çok heyecanlı bir şekilde tekrardan dile getirdi;
    ‘Biz bunu zaten söyledik Yusuf, hatırla; ’Bana olmayan bir şey söyleyebilir misin?’
    İşte bu cümle düşüncenin ve doğru bilginin yolunu açıyor. Metazifik(yanlış algılandığı şekliyle din ve tanrı), bu zamana kadar ilimin ve bilimin önünü tıkayan bir düşünce sistemi olarak dile getiriliyordu. Oysaki Kant ile birlikte bunun böyle olmadığı ve metazifiğin ilim ve bilimin önünü açtığı ortaya konulmuş oldu.
    Bu düşünceler içerisinde geçen bir süreç sonucunda sentetik a priori(metafizik) önermeler bulmaya çalışırken
    Aklıma şu cümle geldi.
    ‘İnsan sentetik a priori bir bilgidir, yani metafiziktir.’
    Doğumuyla beraber ne olacağı kestirilemeyen ve deneylenemeyen bir canlı insan.
    Mahiyeti belli olmayan bu canlı, düşünme nimetiyle, bir kuyuya düşüyor.
    Metafiziği idrake çalışan bir metazifik canlı kuyusuna…
    Bu nasıl bir karanlık?
    Keşke sadece bir düşünce olsaydım diyebilirim, ve fakat ne yazık ki yaşamak zorunda olan bir bedenim var, düşündükleri sonucunda yaşamı etkilenen bir canlıyım ve düşüncelerim her hücremde canlı bir şekilde yaşam sürdürüyor.
    ‘Düşündüklerimden öte’ ‘düşünen ben’in yaşamı söz konusu ve daha doğru bir yaşam sürmenin peşine düşmek gerekmekte. Yoksa aklını yitirmiş ve insanların gözünde bir deli hükmüne maruz kalmış olarak yaşanılacaktır.
    Bu sonu gelmez düşünce deryasında derinlere daldıkça samimiyet gömleğini sırtına çekip ‘doğal ve olduğu gibi yaşamak’ benim gözümde tavsiye edilecek bir mertebe değildir, saygı duyulması ve bir an önce atlatılması gereken bir merhaledir.
    ‘Ferdiyetinden ve ruhaniyetinden bi-haber gezinen, kendisiyle meşgul olmaktan aciz bu insan güruhu bize şöyle sesleniyor.
    Ben güneş altında sıcak kuma uzanmış kıçını yalayan bir köpek kadar doğalım.’(NFK)
    Filozofların belki iç dünyalarında değil ve fakat dış dünyalarında böyle bir izlenim uyandırdıkları gözüme çarpıyor.
    Şimdi Necip Fazıl ‘O ve Ben’ isimli eserden bir alıntı yapmak istiyorum.
    ‘Bir gün denizde, bir kayanın üstüne çıkmış, güneşleniyorum. Allah’ın Sevgilisine dair, gözyaşından harflerle yazdığım başlangıç yazısının tesiri içindeyim…
    Kulağımda ani bir tehlike vızıltısı:
    -Sen Peygamberini o kadar seviyorsun ama,O’nun Yolu seni ebedi cehenneme götürecektir.
    Bu ahmaküstü ahmak, iğrençüstü iğrenç tehlike vızıltısına onu kovmaya bile tenezzül etmeksizin sırtımı çevirdim. Hayret! Yine o, yine o, yine o…! Böyle sesler, ruhumuzun esrarlı yapısı içinde,nereden kopup ve hangi merdivenlerden çıkıp karşımıza dikiliyor?
    Şiddetle kovdum. Yine geldi.
    Nihayet ben de onu karşılayıp, cevabımı, ağzımdan kelime kelime dökülürcesine kafasına çarptım:
    -Peygamberimin Yolu ebedi cehennem olsa bile ben ondan ayrılmam! Anladın mı? Var mı başka bir diyeceğin…
    ….
    İstanbul’a gelince kendilerine(Arvasi) anlattığımda gülümsediler:
    -Çok güzel, dediler; güzel cevap vermişsin! Yalnız küçük bir eksiğin var… Cevabının içine(muhal farz) tabirini sıkıştırmalıydın…
    Yine, basitlik içindeki haşmete hayran oldum. Öyle ya, o yolun cehenneme çıkması muhaldir. Dava, bu muhali başa alarak yola bağlılık göstermekte; ve inadın değil, hakikatin sebatını belirtmekte…’Muhal Farz öyle bir can kurtarandır ki İslam tefekküründe, vakıaları ille de zıd cephelerinden de kurcalamak sevdasındaki aklın tutunma halkası gibi bir şey....
    -Muhal Farz, Allah olmasaydı…
    Diye başlar ve daireyi emniyetle dönüp mutlak varlık noktasında karar kılabilirsiniz.
    Elime, şüphe celladına karşı kullanılacak alete ait, en güzel usül ölçüsü geçmişti.

    İşte bu!
    Düşünceden öte, düşünen bene kıymet veren ve bir şahsiyet inşa etmenin, vasat ve kalitesiz bir doğallıktan, olduğu gibi olmaktan bizi kaçındıran, yaşamı ayakta tutmakla birlikte, ona sanatsal bir ahenk katan fikir.
    Kant’ın sentetik an priori’si olabilir olanın ön kabulüydü. Dipsiz kuyudaki dibi bulmak çabası.
    Sonsuz saygı duyulası ve fakat düşünen ben’i yitirmekle son bulan hazin yaşamlar.
    Oysa Necip Fazıl’ın ‘Muhal Farz’ı var.
    Yani ‘olmayacak olanın ön kabulü’.
    Düşünen ben’i ayakta tutan ve bununla birlikte düşünceninde önünü tıkamayan bir usül.
  • Aylardan yine ramazan,
    Resûlullah (s.a.v) kırk yaşında,
    Günlerden pazartesi,
    Ramazan’ın on yedinci gecesi,
    Kadir Gecesi,
    Ve gece bitmek üzere,
    Seher vaktine doğru,
    Cibril (a.s) insan suretinde,
    Hira mağarası içinde,
    Gür bir seda ile...
    - Oku, diye seslendi.
  • "...Bayrakları değil insanları seviyorum." Sait Faik Abasıyanık
    Fatih'in türbedarı Amiş Efendi diyor ki "Ben namazdan ziyade namaz kılanı severim."
    Van Gogh ise " müziğe kulak verecek yerde müzisyeni seyretmeyi yeğlerim." diyor.
    Demek insana bir hasretlik var. Hasretlik. Bundan bahsetmişken fıtrattan söz etmemek olmaz. Ravisini bilmesem de kitapta yer alan şu hadis " Bir dağın yer değiştirdiğini duyarsanız inanınız, ancak bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız asla inanmayınız, çünkü insan hep yaratıldığı hâl üzeredir."

    Yaratıldığımız hâl nedir? İnsan yaşama bir amaçla başlar. Bu amaç bir anlam üzerinedir. Anlam yoksa amaç da yoktur.

    Dücane Cündioğlu, Ölümün Dört Rengi isimli kitabında bazı kelimelerin etimolojilerini "anlam"larıyla birlikte ele almış. Kelimelere, kelamlara önem veren herkesin okuması gereken bu kitapta "yabancılaşmayı", dış-dünyayı, "tahavvülü" anlatıyor. Daha başka dersler çıkarmak da mümkün.
    Kitap üç ana bölümden ve kendi içinde kısımlardan müteşekkil.
    Reng-i esrar; renklerin hakikatini anlatırken, iman ve inanç konularına da değiniyor. Van Gogh'un inanamamaktan yaşadığı cinneti ve dış-dünyadan bıkkınlığını, anlam arayışını anlattığı bu bölümde "her şey zıddıyla kaimdir" öğretisine bir kere daha inanıyorsunuz.
    Hızır'ın huzurunda; of of, Allah'ım Allah'ım denecek kısım, asıl vurucu nokta bu. Bu bölümde " sen kimin şeytanını taşlıyorsun?" başlıklı yazısında Ali Şeriati'nin bahsettiği "insanın kendi İsmail'ini seçmesi"ne değiniyor. Taşladığımız şeytan, küçük küçük taşlardan korkup kaçıyor. Peki, nereye? Şeytan, sadece Mina'da mı ikamet ediyor? Peki, kendi var ettiğimiz şeytanlarımız. Gerçekten taşlıyor muyuz? Yoksa muhafaza ettiğimiz, cam fanuslarda hayran hayran izlediğimiz şeytanımız var mı? Besiye koyduğumuz, bizi besileyen şeytanlar. Kurban edeceğimiz şeytanlarımız var, İsmail bellediğimiz... Küçük tanrıcıklarımız var. Politeistik, şirke varan bir yaşam idealimiz var. Para, bu çağın tanrısı. Paranın yardımcıları da var. Onlar da küçük tanrılar. Her beden uzvuna, şehevi tüm hislere, nefsin esiri tanrıcıklar! Oysa ilah, esir değildir, esir olan ilah olamaz. Kudret sahibidir O!

    Peki, kudret nedir? Yapmak kadar yapmamak da kudrettir. Hz. Ali (r.a)
    "Dualarımı kabul etmemesinden bildim ben O'nu." bu bir sitem değil, isyan değil. Teslimiyet bir kulda ve elbette her şeyin sahibi olan; Allah'taki kudret.
    Her duamızı en hayırlısıyla işleyen O, kimi zaman reddederek hayrı karşımıza çıkarır. Red, kuvvettir, kudrettir.

    Cehennem... İyi ki var, dediğim. İyi ki var dedirtenin eseri. İyi ki cehennem var da ondan korkuyoruz. O'ndan değil, cehennemden korkmak ne büyük nimet. Sonsuz rahman ve rahim sahibi olana korku değil saygı, bağlılık duymak. Bende-niz, kulun burdayım Allah'ım. İşte, burada. Bağlılığımla, memluk oluşumla, bendim sana bağlı. Kudret sendedir. Cündioğlu şöyle diyor; "Kudret, arzu ettiğini avucunun içine alabilmek kadar, onu elinin tersiyle itebilmektir de. Kadir olmayan, Tanrı da olamaz!"

    Harika, Cündioğlu olayı özetlemiş, Cündioğlu'ndan okuduğum bu ilk kitap beni kelimelerine hayran bırakmıştır.

    Kitapta yine aynı başlık altından bir başka alıntı paylaşmak istiyorum:
    Bayezid-i Bistami, "Yolun başındayken dört şeyi yanlış biliyordum, sonunda doğrusunu öğrendim" der:

    1- Yolun başında ben Hakk'a talibim zannederdim, sonunda anladım ki Hak bana talipmiş.
    2- Yolun başında ben Hakk'ı zikrediyorum zannederdim, sonunda anladım ki Hak beni zikrediyormuş.
    3- Yolun başında benim için iyi olanı seçen yine benim zannederdim, sonunda anladım ki ben hep kötü olanı seçmişim, her defasında benim için iyi olanı seçen O'ymuş.
    4- Yolun başında Hakk'a vasıl olmayı isterdimc sonunda anladım ki daha yolun başındayken ben Hakk'a vasıl imişim.


    İşte, kudret. Her şeyin O'ndan olduğunu fehmetmek de onun yolunda olmaya dahil mi? Allah'ım bir hoca demiş ya " Yürüyoruz ya işte. " diye. Yürümek de dahil değil mi? Teşekkürler Allâh'ım, elhamdülillah.


    L'amité est avant tout certitude, c'est ce qui la distingue de l'amour.

    Tam çevirisi nasıl olur diye düşünüyorum. Sevmek inanmaktır, aşktan ayıran da budur. Seviyorum. Dünyalık şeylere de aşk duyuyorum, çünkü güvenimi yitireli epey oldu.

    " Efendimiz (s.a.v) " Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi..." diye buyurur. Dikkat etmeli: dünyadan değil, dünyanızdan..
    Sizin dünyanızdan... Veya: onların... Başkalarının... İnsanların dünyasından... Bir başka dünyadan... Yabancısı olduğum, aramda hep mesafeler bulduğum bir dünyadan... Bana yabancı bir dünyadan... Dış dünyadan değil, dış-dünyadan... Yani dünyanızdan..."

    Efendimiz (a.s) bir beşer olarak gelmiştir bizim gibi, beşer yani et, deri. Bizim gibi bir "insan" olarak değil. Bizim gibi bir "beşer" "dış-dünyada".

    Münker-Nekir'e sorular; Bu bölümde daha çok arayan olmaktan, arananın kıymetinin arayanla zuhur edişinden söz ediyor. Güzel, onu güzel bulanla güzel...
    Cündioğlu'nun değindiği, hatta yok yok, didik didik ettiği bir mesele var: " Ben güzele güzel demem, güzel benim olmadıkça"
    Burada namahremine, onun güzelliğini dile getirmeyen bir edebden söz ediyor. Güzel bulmayışından değil, diye hepimizi ikaz ediyor.
    Hocam, böyleleri kaldı mı?

    Ama siz iyi ki varsınız. Hayatımın kitabı diyeceğim nadir kitaplardan. İlk sıra değişmez. Ama bu da illaki bir yer bulur. Ölümün dört rengi, bütün alacalığıyla...
  • Evet, geçen baharın defter-i a'malinin sahifeleri ve hidematının sandukçaları olan tohumları, çekirdekleri muhafaza eden ve ikinci baharda gayet şaşaalı, belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda muhafaza eden, neşreden Kadîr-i Zülcelal; elbette sizin de netaic-i hayatınızı öyle muhafaza ediyor ve hizmetinize pek kesretli bir surette mükâfat verecektir...
    Bediüzzaman Said Nursî
    Hüccetüllah-il Baliğa Risalesi
  • 12 Ağustos pazar günü Zilhicce orucunun ilk günü oluyor. ( Cumartesi sahura kalkılacak inşaAllah )

    Peygamber Efendimiz (sav) bugünlerin önemini şöyle ifade ediyor:

    "Salih amellerin Allah'a en ziyade sevgili olduğu günler bu on gündür! Ondaki her bir günün orucu bir yıllık oruca (sevapça) eşittir . Ondaki bir gece kıyamı (ibadetle ihya edilmesi) Kadir gecesinin kıyamına(ihyasına) eşittir.

    Peygamber Efendimizin zevcesi Hafsa (r.a) diyor ki:
    "Resulullah (sav) dört şeyi terk etmezdi: Aşure günü orucu, Zilhicce'nin on günü orucu, her ay üç gün orucu ve sabahin iki rekât sünneti."

    Ebu'd-Derda (r.a) Zilhicce ayının önemini şöyle anlatıyor : "Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli, çok dua ve istiğfar etmelidir. Çünkü Resulullah (sav):
    "Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun" buyurdu.

    Zilhicce'nin ilk dokuz günü oruç tutanın , ömrü bereketli olur, malı çoğalır , çocuğu belâlardan korunur, günahları affedilir, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölüm anında ruhunu kolay teslim eder, kabri aydınlanır , Mizan'da sevabı ağır basar ve cennette yüksek derecelere kavuşur ."
  • Aziz, Sıddık Kardeşlerimiz,

    … Leyâle-i aşerenizi ve gelen îdinizi, ruh-u canımızla tebrik ve o çok mübarek gecelerdeki a’mal-i salihanızın ve dualarınızın makbuliyetini Rahmet-i İlahiye’den niyaz ediyoruz.

    Bu on gece Kur’an-ı Azimüşşan’ın وَالْفَجْرِ * وَ لَيَالٍ عَشْرٍ kasemi ile, onlara verdiği ehemmiyete binaen o geceler Leyle-i Kadir ve Beraat ve Mi’rac nev’inde büyük kıymetleri var. 

    Çünkü: Hac sırrıyla bütün Alem-i İslam namına her taraftan gelen binler hacıların bütün kâinatla alakadarane bir tarzdaki makbul hasenatlarına ve ümmet-i Muhammed’e (A.S.M.) hakkında ettikleri dualarına o gecelerde amâl-i sâliha ile meşgul olan mü’minler hissedâr oluyorlar. İnşaallah Nur şâkirdleri o büyük kazanca mazhardırlar. Hatta diyebiliriz ki; uykuları da ibadet sayılır. 

    Elbette böyle ağır şerait içinde gayet ciddiyet ve tam gayret ile ulûmun en yüksek derecesindeki îmân ve Kur’an hakikatlarının dersinde en mükemmel talebelik vazifesini yapan Nurcular, bu leyâle-i aşerede uykuda dahi Nurlarına tam mazhardırlar.

    اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
    Umumunuza birer birer selam ve selamet ve dâreynde saadetlerinize dua eden kardeşiniz.

    Said Nursî

    (Yayınlanmamış lahika)
  • Olabildiğince tüm duygu yoğunluğu ve düşüncelerin bir merkezde toplanma durumu... Ah katlanılmaz yolculuklarım ve bir sırdır hâlim; eller şâd olup gülerken ve her dem yinelerken lezzetlerini, ben eksikliklerimle kavrulur ve ötesine hasret duyarım. Tanrı'nın özenle yazdığı bir yazgısıdır bu benim... O'na ulaşabilmem için tüm bu kahır dolu nimetler ve O'na yakın olduğumu her hissedişimde cennet ağaçlarından çıkan müzikler dolar yüreğime, serin ve dingin... İşte tüm bu döngüler özenle biçildi insanlara; kimi acılarından kaçarken haz illetine düşer, kimi de acılardan mutluluklar devşirir. İşte hayat okulu! Safahat tamamlanmadan almaz insanı Yaradan ve safahat tamamlandığında mütessir olmaktan daha kötü ne olabilir?! O hâlde sarılmalıyım sanatıma ta ki ulaşıncaya kadar herşeye Kadîr Olan'a!..