• 464 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Umut Bıçağı, dünyadaki bütün erkeklerin -Doğru kelime adamların ama kitapta erkek olarak çevrildiği için ben de erkek diyeceğim.- düşüncelerinin herkesçe duyulabildiği bir distoptada geçiyor. Ana karakterimiz Todd, Prentiss kasabasındaki on üç yaşına basmamış tek çocuk. Ona söylenene göre annesi erkeklerin düşüncelerini duymalarına neden olan bu vürüs yüzünden diğer bütün kadınlar gibi ölmüş. Kasabadaki kurala göre on üç yaşına basan her çocuk yetişkin sayılıyor ve kasabada çalışmaya başlıyor. Todd'da on üçüncü doğum gününden yirmi sekiz gün önce çok büyük bir sırrı açığa çıkartıyor ve bütün hayatı değişiyor.

    Ben kitabı -diğer bütün Patrick Ness kitaplarında olduğu gibi- konusuna bakmadan aldım ve kitaba başlayana kadar da konusunu bilmiyordum. Ben kitabın bir polisiye roman olduğunu falan düşünmüştüm ki bence böyle bir distopyada polisiye bir kurgu efsane bir iş olurdu ama Patrick Ness'in kurgusu da fena değildi.

    Kitabın büyük bir bölümümü çok severek ve bir sonraki sayfada ne olacağını merak ederek geçirdim. Bence bir yere kadar gerçekten sürükleyici ve eğlenceli bir roman fakat bir süre sonra kitap kendini tekrar ediyor. Mesela kitabın yarısına kadar geliyorsunuz, diyorsunuz ki "Aa şimdi kim bilir neler neler olacak. Gizemler bir bir çözülecek.". Peki böyle bir şey oluyor mu? Hayır. Olan şey kitabın kendini tekrar etmesi. Sanki kitabın başındaymışsınız gibi aynı olayları bir daha okuyorsunuz ve sanıyorsunuz ki ana karakterimiz yaşadıklarından biraz ders çıkarır, aynı hataları bir daha yapmaz ama Patrick Ness de akıl hastası birinin ortaya attığı "Ana karakterler salak olmalıdır." cümlesine uyup karakterimize aynı hataları tekrar yaptırıyor. Bu durum beni kitaptan baya bir soğuttu açıkcası. Yani on iki yaşındaki bir çocuğun dünyanın en zeki insanıymışcasına hareket etmesi en sinir olduğum olaylardan biri tamam ama hiç mi aklı yok? Baştan sona salak mı yani? On iki yılda hiç mi bir şey öğrenememiş yahu!

    Ayrıca sen koskoca Patrick Ness'sin. Yazacak bir şeyin mi kalmadı da olayları tekrar ediyorsun? Hadi diyelim ki tıkandın ara kankan Neil Gaiman'ı. Yani bu olayların tekrar etmesi bende "Hadi şu kitap bitsin de paramı alıp tatile çıkayım." havasında yazılmış hissiyatı bıraktı.

    Bu iki şeyin haricinde ben kitabı sevdim. Adamın yarattığı distopyaya hiçbir lafım yok. Olayları öğrenmek için sayfaları hızlıca çevirmekten parmaklarımın uçları bir garip oldu. Sadece şey olmasın isterdim mesela, tam her şeyi öğreneceğimiz sırada sürekli araya bir şey giriyor. Adam gelmiş "Sana gerçekleri anlatmam lazım Todd." diyor ama anca bir elli sayfa sonra falan söylüyor. Bu tiple, "Bir soru sorabilir miyim?" tipi tıpkısının aynısı yani. Söyle geç daha ne uzatıyorsun konuyu ya. Sanki ben sana "Hayır dur söyleme. Duymak istemiyorum." diye Yeşilçam ayarı yapacağım...

    Kitapta anlamadığım ve elle tutulur bir sebep göremediğim bir olay daha vardı ama o biraz spoilera giriyor bu yüzden artık ikinci kitabın yorumumda eğer hatırlayacak olursam değinirim.

    Eğer kitap elinizde varsa bence okuyun çünkü Umut Bıçağı kesinlikle bir şansı hak eden bir kitap ama "Gidin alın, kitap çok güzel ne duruyorsunuz aaa." cümlesini de kuramıyorum yani. İkinci kitap çıkınca almayı düşünüyorum ama bakalım kitap çıkınca düşüncelerim hangi yönde olacak 🤷‍️

    Umut Bıçağı, okurken zevk aldığım ama genel itibariyle baktığımda beni tatmin etmeyen bir kitap oldu. Kitabı seveni de sevmeyeni de çok iyi anlayabildiğim bir noktadayım. Sizin kitap hakkındaki düşünceleriniz ne şekilde?
  • otobüs dolu değildi ve muhtemelen pek çok yolcu benim gibi, "umarım benim yanıma kimse oturmaz." diye düşünüyordu.
  • 168 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Eserin, Tekin Yayınevi 1976 baskısını okudum. İçerisinde birbirinden güzel 20 öykü bulunuyor.

    Aziz Nesin esere adını veren "Ah Biz Eşekler" öyküsünde ülkemizin aydınlarını eleştiriyor.

    Sıkıyönetim döneminin anlatıldığı "Mutlu Kedi" öyküsü, kısa olmasına rağmen, değindiği konular açısından oldukça etkileyici. Bu kısa öyküde, insanların özgürlüğünün kısıtlanmasına aslında kendi korkaklıklarının sebep olduğu, insanca davranmayı beceremediklerinden hayvanların mutluluğuna dahi imrenir hale geldikleri anlatılıyor.

    "Allah Kabul Etsin" ve "Bizim Ev" öykülerinde, ev sahibi ile kiracı ilişkileri üzerinden, namazı kılarken Kade-i Ahire'de çok oturduğu için aklına kirayı artırmak gerektiği gelen Hacı tipli ev sahiplerini, birde bu ilişkiyi devlet yönetimine benzeterek özelleştirmeleri eleştiriyor.

    "En Güzel Sermaye Özel Sermaye" öyküsünde yine özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisi ile ilgili eleştirileri bulunuyor.

    "Hıçkırık" öyküsünde evlendikten birkaç ay sonra boşanan çiftlerin, ayrılma sebeplerini mizahi bir yolla anlatıyor.

    Birçok hikayede o döneme ilişkin, mizah yollu ağır siyasi eleştirilerde bulunuyor. "Fareler Birbirlerini Yerler" öyküsü bunların içerisinde en güzellerinden bir tanesi.

    Müslüman bir kişinin sadece Müslüman bir anne babadan doğduğu için İslam dinini benimsemesini, aslında çoğu kişinin İslam dininin gerekliliklerini bilmeden bu dine uyduğunu, Müslüman olmanın bir gelenek haline dönüşmesini "Hırant Hüdaverdi Olmuştu" öyküsüyle eleştiriyor.

    "Rahmetli Sağ Olacaktı ki" öyküsünde sanırım Atatürk'ü anlatıyor. Geçmişteki kahramanlarla övünen, aksaklıkların düzelmesi için sürekli bir kahraman gelmesini bekleyen, fakat kendisi mücadele edecek bir kahraman olmayı hiç düşünmeyen insanlar eleştiriliyor sanki.

    "Neden Bu Hale Düştük" öyküsünde vatandaşların iktidarın baskısından korkarak doğru bildiklerini açıklayamaması, cesaret gösterip muhalefet yapamaması üzerinde duruluyor. Biliyorum, birçok incelememde Sabahattin Ali'den bahsediyorum, ama burada, iktidar baskısından korkanlara yönelik söylediği şu sözünü eklemem gerek: "... bana: 'Doğru düşünüyorsun ama, bunları söyleme!' diyen adam adeta namussuzluk tavsiye ediyor demektir ve bu sersemler bunun farkında değil."

    "Marta Tore Öldü" ve "Kimliksiz Adam" öyküleri orduda görev aldığı sürede yaşadığı anılar gibi... "Ramazan Aydın" ve "Üç Nöbetçi" öyküleri hapishane ile ilgili ama bu öykülerde de askerlerle olan ilişkisini anlatıyor. Bu dört öyküde eleştirel bir yaklaşımın yanı sıra duygusal bir anlatım da görülüyor.

    "Ne Güzel Makine" öyküsünde bir şehrimizi bir devlet büyüğü ziyaret ediyor efendim... Tabii o zamanlar böyle durumlarda Validen Belediye Başkanına, memurundan temizlik işçisine herkes ayağa kalkar, ortada bir telaş, bir kargaşa yaşanırmış. Sayın Devlet büyüğünün bir kusur görmemesi için her yer pırıl pırıl temizlenir, evraklar tastamam hazırlanırmış. Geçeceği caddeye "bal dök yala" o derece temiz. Ama sadece geçeceği cadde. Bir arka cadde sanki Yunanistan sınırında, bize ait değil... Bu devlet büyüğü, rotası belirlenmiş güzergahı çarçabuk gezer, gözüne çarpan bir nesneye, "Aaa, ne güzel makine" der, ziyaret edeceği bir sonraki şehre doğru yola devam edermiş. Şimdi burada ben hikayeyi mi anlattım, hikaye bizi mi ya da dünü mü, bugünü mü anlattı? Buna hikayeyi okuyarak ya da yerel seçimlere az bir zamanın kaldığı bugünlerde, şehirlerimizi sık sık ziyaret eden devlet büyüklerimizin güzergahını gözlemleyerek siz karar verin. Mitingden mitinge, sadece Millet Bulvarı'nın köprüden meydana kadar olan kısmının temizlenip, trafik şeritlerinin boyanmasına ne kadar canım sıkıldıysa, konuyu uzattım da uzattım. Daha fazla uzatmıyorum, iyi okumalar diliyorum... Öyküler güzel...
  • Metehan ile Oğuzhan kardeş gibi büyümüş, Balıkesir’de yaşayan iki yakın arkadaştırlar. Her ikisi de 11 yaşındadırlar. Metehan sarı saçlı, mavi gözlü, kalın kaşlı, uzun boylu ve sıska bir çocuktur. Oğuzhan ise onun tam tersi fiziksel özelliklere sahiptir. Oğuzhan esmer, kahverengi gözlü, ince kaşlı, kısa boylu ve hafif tombul bir çocuktur. Karakteristik olarak ise ikisi de iyi kalpli, mülayim, sevecen ve yardımseverdirler. Ancak Metehan, Oğuzhan’a göre hırslarına yenik düşen bir çocuktur. Ayrıca çok fazla olmasa da kıskanç bir tarafı vardır.
    Bu iki kafadar arkadaşın ikisinin babası da memurdur. Oğuzhan’ın babası öğretmen, Metehan’ın babası ise postacıdır. İkisinin annesi de ev hanımıdır. Babalarının görev yeri olan Balıkesir’de tanışmışlardır. Metehan’ın ailesi aslen Sivaslıdır. Oğuzhan’ın ailesi ise aslen İzmirlidir. Aileleri ile birlikte aynı apartmanda yaşamaktadırlar. Oğuzhan ailenin tek çocuğudur. Metehan ise dört kardeştir. İki ablası ve bir de erkek kardeşi vardır.
    Günlerden bir gün sabah okula giderken bu iki çocuk asansörde karşılaşırlar:
    Oğuzhan: Günaydın Mete nasılsın? Uzun zamandır görüşemiyoruz.
    Metehan: Aaa günaydın Oğuz! İyiyim, sen nasılsın? Şaka yapıyorsun herhalde daha iki gün önce gördük birbirimizi.
    Oğuzhan: Olsun iki gün bile çok uzun geldi bana. Biliyorsun senin gibi kardeşlerim olmadığı için canım çok sıkılıyor evde. Hafta sonumu bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirdim.
    Metehan: Öyle deme benim de kardeşlerim var da ne oluyor sanki? Hiçbiriyle geçinemiyorum evde kimse beni anlamıyor ben de çok sıkıldım evde. Keşke beni çağırsaydın da dışarıda futbol oynasaydık.
    - Bence yanlış düşünüyorsun. Onlar senin ailen, her yerde ve her koşulda sana destek olacak değerli insanlar onlar. Aklıma geldi seni çağırmak ama annem hava soğuk, hasta olursun der diye sormaya bile tenezzül etmedim. Çünkü ne zaman dışarı çıkmak için izin istesem hep bu cevabı veriyor. Neyse boş ver beni, sen neler yaptın hafta sonu?
    - Annen senin iyiliğin için böyle davranıyor bence ona da hak vermelisin. Benim de hafta sonu evde canım çok sıkıldı ama senin gibi bilgisayardan oyun oynayamadım, bilgisayarım yok benim biliyorsun. Bende o yüzden kitap okudum. Jules Vern’in “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” adlı kitabını bitirdim. Türkçe öğretmenimiz derste muhakkak okuyun demişti ya. Sen okudun mu o kitabı?
    - Hayır, okumadım bilgisayardan başımı kaldırmadım ki hiç.
    - Bence okumalısın tavsiye ederim. Macera dolu ve akıcı bir kitap ama bazı yerleri biraz sıkıcıydı.
    - Vaktim olursa okurum bir ara. Neyse muhabbete daldık okula geç kalacağız haydi gidelim artık.
    Oğuz ile Mete konuşmalarını sonlandırıp okula gittiler. Okula vardıklarında ilk ders Türkçedir. Derse başlar başlamaz Sedat öğretmen öğrencilerine Jules Vern’ in kitabını okuyup okumadıklarını sordu. Sınıfın çoğunluğu kitabı okumuştu. Oğuzhan ve birkaç kişi hariç. Sedat öğretmen, Oğuzhan’a neden kitabı okumadığını sordu:
    Oğuzhan:” Öğretmenim hafta sonu çok meşguldüm sürekli işim vardı o yüzden okuyamadım.” diyerek cevap verdi.
    Bu sırada en önde dersi dinleyen Mete söze karıştı:
    -Öğretmenim Oğuz yalan söylüyor. İki gün boyunca bütün vaktini bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirmiş. Sürekli meşguldüm işim vardım dediği de bundan ibaret.
    Bu sözlerin üzerine Oğuzhan’ın yüzü kıpkırmızı oldu. Bütün sınıfın gözleri onun üzerinde toplandı. Öğretmen de bunun üzerine çok sinirlendi ve Oğuzhan’ı bütün sınıfın önünde azarladı. Bununla da yetinmeyip ailesiyle de konuşacağını söyledi. O günün akşamına da Sedat öğretmen, Oğuzhan’ın annesini arayarak durumu anlattı. Annesi de öğretmenden özür dileyerek telefonu kapattı. Hemen odasından Oğuzhan’ı çağırarak on gün boyunca televizyon izlemeyi ve bilgisayardan oyun oynamayı yasakladı. Oğuzhan annesinden defalarca özür dilediyse de bir daha yapmayacağım diye dakikalarca dil döktüyse de boşunaydı, annesi kararından kesinlikle vazgeçmedi. Bu olaydan sonra Oğuzhan, on gün boyunca hiçbir teknolojik alete dokunamadı. O da bu zaman diliminde kitap okumaya ve matematik sınavına çalışmaya başladı. Çünkü kendisi matematik dersinde baya iyiydi. En zor problemleri bile çözebiliyordu. Arkadaşları çözemediği soruları ona danışıyorlardı. Oğuzhan’ın aksine ise Metehan’ın matematikle arası pek yoktu. O daha çok kitap okumayı sever matematik dersinden nefret ederdi. Günler günleri kovaladı ve matematik sınavının olacağı hafta geldi kapıya dayandı. Bu süre zarfında Metehan, Oğuzhan ile bir kere bile konuşmamıştı. Yaptığı hatanın farkında değildi. Oğuzhan’dan özür bile dilememişti. Sınıfta karşılaştıklarında onun yüzüne bile bakmamıştı. Oğuzhan bu duruma çok içerlenmiş, Metehan’ın neden böyle bir şey yaptığına anlam verememiş, arkadaşının hatasını anlamasını beklemişti.
    Matematik sınavına iki gün kala Oğuzhan evdeydi ve matematik sınavına çalışıyordu. Tam derse odaklanmışken birden kapının zili çaldı. Oğuzhan kapıyı açtı ve karşısında Metehan’ı gördü. İlk konuşan Metehan oldu:
    -Oğuz merhaba nasılsın?
    - İyiyim Mete sen nasılsın?
    -Ben de iyiyim. Seni çok kırdım farkındayım. Bütün sınıfın önünde seni küçük duruma düşürdüm.
    Oğuzhan cevap vermedi. Metehan konuşmasını sürdürdü:
    -Biliyorsun pazartesi matematik sınavımız var. Benim de matematiğim iyi değildir. Doğal sayılarda toplama-çıkarma konusunu biraz anladım ama çarpma-bölmeden hiçbir şey anlamadım. Kesirler ve kesirlerde işlemler konusunda ise çok kötüyüm sanırım böyle giderse sınavdan çok kötü bir not alacağım. Ablalarıma sordum ama onların da sınavları varmış. Hem zaten onların da matematiği kötüdür. Senin matematiğin iyidir sınava beraber çalışalım mı?
    -Mete geçen gün yaptığın olaydan sonra hangi yüzle bunu söylüyorsun?
    -Evet, haklısın senden çok çok özür dilerim Oğuz. Hatamın farkına vardım bir anlık hırsıma yenik düştüm ve seni zor duruma düşürdüm. Ama öğretmenimiz kitabı mutlaka okuyun demişti sen de okumamışsın. Sana sorduğumda ise hafta sonunu bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirdiğini söyledin. Benim de bilgisayarım olmadığı için seni çok kıskandım bu yüzden bende böyle bir şey yaptım. Çok pişmanım.
    -Ben senin böyle düşünebileceğini hiç hesaba katmamıştım amacım kesinlikle sana hava atmak veya kırmak değildi. Ama farkında olmadan seni kırdıysam ben de özür dilerim. Yine de bu söylediklerin seni aklamaz. Keşke gelip bunu bana daha önce söyleseydin.
    -Evet, sen de haklısın gelip sana söyleseydim belki de olay bu kadar uzamayacaktı. Ama insanlar birbirleriyle konuşa konuşa sorunlarını çözebiliyorlarmış demek ki. Bu olay sayesinde bunu öğrenmiş olduk. Eğer bir daha böyle bir durumla karşılaşırsak susmak yerine sorunlarımızı iletişime geçerek çözmeye çalışalım olur mu?
    -Kesinlikle sana katılıyorum. Ee kapı ağzında mı konuşacağız böyle içeri gelsene. Hem annem peynirli poğaça yapmıştı, çay da demler bize. Biz de benim odamda matematik sınavına çalışırız.
    -“Oooo! Peynirli poğaça en sevdiğim. Tamam, olur anlaştık.” diyerek Oğuzhan’ın odasına geçtiler. Saatlerce sınava çalıştılar. Oğuzhan, Metehan’a anlamakta zorlandığı konuları anlattı. Her ikisi de sınavdan yüksek not aldılar. Aralarındaki bu soğuklukta bir kuş misali uçuk gitti.
  • +Huuu, kim o?
    - Ben o, ben o.
    +Aaa? Siz kimsiniz ayol?
  • Bendeniz ben hakipâyî eli yüzü yummuş, etvarı düzgün hoşsohbet, müsahibeti tatlı...
  • 159 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Yazarın okuduğum ilk kitabı olmasına rağmen çok beğendim. Masal tadında geçmişe ve günümüze ışık tutan okurken güldüren ve kimi zaman düşündüren. Aaa bak !! demek ki o dönemde de ekonomi sıkıntısı, basına baskı, düşünceleri özgürce ifade edemediği, edilemediği dönemlerin yaşandığı yılları masal tadında Nesin'ce dili bu olsa gerek diye düşünüyorum ve günümüzden de bir sürü olaya şahit olacağınız masalsı olaylar var.
    Benim kitapta beğendiğim bir kaç masal var ama ben bir tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum ve kitabı ve kitaplarını okumanızı tavsiye ediyorum bir kitap okumakla mı bunu söylüyorsunuz derseniz evet yazarın bir kitabını okumakla bunu söylüyorum ve diğer kitaplarını da okuyacağımı belirtmek istiyorum özellikle sitede yol serisi kitapları okunsun diye şiddetle tavsiye edildiğini görüyorum sizde tahmin etmişsinizdir kim olduğunu !!!
    (gerçi 1 kişi idi ama 2 oldular :D )

    Neyse uzatmadan kitaptan beğendiğim bölümü sizlerle paylaşıyorum...

    Ana karıncayla baba karınca, yavru karıncaları çevrelerine toplamışlar, onlara karıncalık dersi veriyorlardı. Baba karınca, dersinin sonunu şöyle bitirdi:
    - Yavrularım! Hayatta karınca olmaya çalışın! Hiçbir zaman karıncalıktan ayrılmayın.
    Yavrular,
    - Nasıl karınca olalım? Kanncalığın yolları nelerdir? diye sordular.
    Baba karınca,
    - Kendinize bizi örnek alın, dedi. Biz ne yapıyorsak, sizler de onu yapın!
    Yavru karıncalar, baba karıncayla ana karıncaya baktılar. Onlar ne yapıyorlarsa öyle yaptılar. Yazdan yiyeceklerini toplayıp toprak altına yığdılar. Kışın uyudular. Zamanı gelince yumurtladılar.
    Baba karıncayla ana karınca, çocuklarını yine çevrelerine topladılar. Baba karınca onlara, -Yavrularım! dedi. Ben artık ölüyorum. Hepinizden memnunum. Hepiniz karınca oldunuz. Hiçbiriniz karıncalıktan ayrılmadınız. Hakkım helal olsun. Allah sizden razı olsun.
    Baba balıkla ana balık, yavru balıkları çevrelerine toplamışlar, onlara balıklık dersi veriyorlardı. Baba balık, dersinin sonunu şöyle bitirdi:
    -Yavrularım! Hayatta balık olmaya çalışın! Hiçbir zaman balıklıktan ayrılmayın.
    Yavrular,
    -Nasıl balık olalım? Balık olmanın yolları nelerdir?., diye sordular.
    Baba balık,
    - Bizi örnek alın, dedi. Anneniz ve ben nasıl yapıyorsak siz de öyle yapın!
    Yavru balıklar, ana balıkla baba balığa baktılar, onlar ne yapıyorlarsa öyle yaptılar. Denizde yüzdüler. Kendilerinden küçükleri yuttular, kendilerinden büyüklere yutuldular. Yumurtalar yapıp ürediler.
    Baba balıkla ana balık, çocuklarını çevrelerine topladılar. Baba balık onlara,
    -Yavrularım! dedi. Artık siz yetiştiniz. Biz de rahat rahat ölebiliriz! Hepinizden memnunum. Hepiniz balık oldunuz. Hiçbiriniz balıklıktan ayrılmadınız. Emeklerimiz boşa gitmedi. Hakkım helal olsun. Allah sizden razı olsun.
    Yavru balıklar,
    - Biz çok bir şey yapmadık, dediler, siz ne yaptınızsa biz de öyle yaptık...
    Baba ördekle ana ördek, yavru ördekleri çevrelerine toplamışlar, onlara ördeklik dersi veriyorlardı. Baba ördek dersinin sonunu şöyle bitirdi:
    - Yavrularım! Hayatta ördek olmaya çalışın. Hiçbir zaman ördeklikten ayrılmayın.
    Yavruları,
    - Ne yapalım da ördek olalım? Ördek olmanın yolları nelerdir?., diye sordular.
    Baba ördek,
    - Çok kolay, dedi. Bizi örnek alın. Anneniz ve ben ne yapıyorsak, siz de öyle yapın!
    Yavru ördekler, ana ördekle baba ördeğe baktılar. Onlar ne yapıyorlarsa öyle yaptılar. Vak vak diye sesler çıkardılar. Suda yüzdüler, karada yürüdüler. Çiftleştiler. Yumurtladılar, kuluçkaya yattılar, yavru çıkardılar.
    Baba ördekle ana ördek, çocuklarını yine çevrelerine topladılar. Baba ördek onlara,
    -Yavrularım! dedi. Artık siz yetiştiniz. Hepiniz iyi birer ördek oldunuz. Hiçbiriniz ördeklikten ayrılmadınız. Emeklerimiz boşa gitmedi. Hakkımız helal olsun. Allah sizden razı olsun.
    Yavru ördekler,
    - Biz bir şey yapmadık ki, dediler. Size baktık, siz ne yapıyorsanız, biz de onu yaptık...
    Baba köpekle ana köpek, yavru köpekleri çevrelerine toplamışlar, onlara köpeklik dersi veriyorlardı. Baba köpek, dersinin sonunu şöyle bitirdi:
    -Yavrularım! Hayatta köpek olmaya çalışın. Hiçbir zaman köpeklikten ayrılmayın.
    Yavrular:
    -Ne yapalım da köpek olalım? Köpek olmanın yolları nelerdir?., diye sordular.
    Baba köpek,
    - Çok kolay, dedi. Bizi örnek alın. Anneniz ve ben ne yapıyorsak, siz de onu yapın!
    Yavru köpekler, baba köpekle anne köpeğe baktılar. Onlar ne yapıyorlarsa öyle yaptılar. Havladılar. Bekçilik ettiler. Sadık oldular. Çiftleştiler ve yavruladılar.
    Baba köpekle ana köpek, çocuklarını yine çevrelerine topladılar. Baba köpek onlara,
    -Yavrularım, dedi. Siz artık yetiştiniz. Hepiniz iyi birer köpek oldunuz. Biz de ölüyoruz. Hepinizden memnunuz. Hiçbir zaman köpeklikten ayrılmadınız. Emeklerimiz boşa gitmedi. Hakkımız helal olsun. Allah sizden razı olsun.
    Sığır, manda, hamsi, balina, deve, fil, yılan, koyun, yeryüzünde ne kadar baba hayvan ve ana hayvan varsa, yavrularına kendileri gibi olmaları, bunun için de kendileri ne yapıyorlarsa öyle yapmalarını söylediler.
    Yavru hayvanlar da baba hayvanla ana hayvana bakıp onların yolundan gittiler, sonunda iyi birer hayvan oldular. Baba hayvanla ana hayvan da ölürken, yavrularına memnunluklarını söylediler, haklarını helal ettiler.
    Baba insanla ana insan, çocuklarını çevrelerine toplamışlar, onlara insanlık dersi veriyorlardı. Baba insan, dersinin sonunu şöyle bitirdi:
    - Yavrularım! Hayatta insan olmaya çalışın, hiçbir zaman insanlıktan ayrılmayın.
    Çocuklar,
    -Ne yapalım da insan olalım? İnsanlığın, insan olmanın yolları nelerdir?., diye sordular. Baba insan,
    - Çok kolay, dedi. Kendinize bizi örnek alın. Anneniz ve ben ne yapıyorsak, siz de öyle yapın!
    Çocuklar baba insanla ana insana baktılar, onlar ne yapıyorlarsa öyle yaptılar. Hepsi de tıpkı tıpkısına babalarına benzediler.
    Baba insanla ana insan, çocuklarını yine çevrelerine topladılar. Baba insan onlara,
    -Yazıklar olsun! diye bağırdı. Hiçbiriniz bizim istediğimiz gibi yetişmediniz. Hiçbiriniz insan olmadınız. Hepiniz de insanlıktan uzaksınız. İnsanlıktan ayrıldınız. Artık ölüyoruz. Yazık oldu emeklerimize, boşa gitti. Bütün hakkımız haram olsun, Allah hepinizi kahretsin.
    Çocuklar şaşırdılar,
    -Peki ama, bize neden beddua ediyorsunuz? dediler. Biz yanlış bir şey mi yaptık yoksa?.. Size baktık, sizi örnek aldık. Siz ne yaptınızsa, biz de onu yaptık.

    Keyifli okumalar...