-Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışık kalıyor ona. Onsuz olamıyor. (Sustu. Bir sigara yaktı.) Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz: Sigara içtiğimi. İşte bir başkası: Bütün bu "siz"ler, "iz"ler, "uz"lardan sıkılırım ben. Yapmacık, fazlalık gibi gelirler bana. İkinci konuşmamda 'sen' diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam. Ne dersin(iz)?
-Sizi anlıyorum.
-Yanılıyorsun. "Siz" anlanamaz, "sen" anlanır. Bazı kitaplarda "sizi seviyorum"u okuyunca gülerim. Sanki "siz" sevilirmiş! "Sen" sevilir, değil mi?
"Bir dostum olmasını çok istedim; bana yakınlık duyacak ve beni sevecek birini aradım. İşte, bu ıssız denizlerde böyle birini buldum ama korkarım, yalnızca onun değerini öğrenip sonra da kaybetmek için kazandım onu."
Neden bayım, benim de konuşmama izin verilmeli ve konuşacağım da. Ben çocuk ya da bebek değilim. Siz de benim dediklerime kulak vermelisiniz, eğer buna katlanamıyorsanız, kulaklarınız tıkayın. Dudaklarım öfkemi kusmalı, aksi takdirde yüreğim parçalanacak. Yüreğimi kurtarmak için artık sözlerime gem vurmayacağım.
Vaktimiz olduğunu düşünerek her şeyi erteliyoruz. İyiliği, mutluluğu, sevinci, sevdiğimize onu sevdiğimizi söylemeyi... Fakat zamanımızın az olduğunu bir şekilde öğrendiğimizde o küçücük zamana çaresizce her şeyi sığdırmaya çalışıyoruz. Keşke biraz içimizden geldiği gibi yaşasak.