• "Exorcism" eskimedi gitti. Amerikan gençlik filmlerinden diziler, oyunlar, çizgi romanlara kadar içine şeytan kaçandan geçilmiyor. Yanlış anlaşılmasın "The Exorcist"e bayılırım mesela, daha bir çok örnek de verebilirim bu konu üzerine. Fakat her ne kadar Anthony Hopkins'i çok sevsem de "Rite" gibi saçma sapan filmlerin de bir yerlerden fırlayıp gelmesine sinir oluyorum. Özetle; şeytan çıkarma ayinlerinin cılkı çıkarıldı. Elbette klasikleşmiş olan konuyu farklı bir perspektifle işleyen birkaç esere denk geliyoruz arada sırada, çok nadir değil.

    "En Yakın Arkadaşımın Şeytan Çıkarma Ayini" (umarım yazının ilerilerinde tekrar isminden bahsetmek zorunda kalmam) de klasik konunun uzerinde de giden bir eser upuzun adından da anlaşıldığı üzere. Ama asıl amacı olabildiğince klişe yapmak. Bu yüzden kitabı tutup da 'Ya bunların boku çıktı.' diye eleştirmenin pek de bir anlamı yok. Ki istediği kadar çıksın, iyi işlendiği sürece sorun yok.

    Konumuz da açıldığına göre işleniş gelelim o zaman. İşleniş hizmet eden en büyük etkenlerden biri kitap kapağıdır ve 'EYAŞÇA' (oh be) bu konuda güzel bir başarıya imza atıyor. 80'lerden fırlamış fosforlu, kabarık saçlı, VHS'leri andıran bol nostaljili ve renkli kapak son derece ilgi çekici. Zaten kitabı incelemeye beni iten en büyük etkenlerden biri de kapağın tasarımı olmuştu. İçeriğine gelecek olursak maalesef biraz sivri dilli olmak zorundayım. Birincisi kitabın karakterleri çok zayıf. Çoğunun klasik birer 80'ler tipi genç olması yazarı detaylandırma konusunda kolaya kaçmaya itmiş gibi bir durum sezdim. Bu karakterler zaten tarih boyunca çokça işlendi, herkesin gözünde belli bir imaj var ve bunu kırmaya gerek yok. Eğer bu şekilde yola çıkıldıysa yanlış. Zaten sonuç da yanlış, aslında yola çıkış biçimi ne olursa olsun yetersiz kalmış diyebiliriz. Abby ve Gretchen'ın arkadaşlığı üzerinden belli karakteristik özellikler detaylandırılmaya çalışılmış fakat sonuçta pek de olması gereken bir durum ortaya çıkmamış. Glee, Margeret ve Wallace'tan bahsetmiyorum bile, yalnızca isimleri ile aklımdalar. O da kitabı yeni bitirdiğim için, iki gün sonra sorsanız belki hatırlamayabilirim. Fakat, bu tarz bir hikaye için kuvvetli bir yan karakter gerekiyordu, ki koyulmuş da. Kitapta "egzorsist" diye bahsedilen fakat o kelimeyi bana "egsoz" gibi çağrışım yaptığından kullanmayıp orijinalini tercih ettiğim ve "exorcist' dediğim bir tipleme tabi ki var, fakat farklı bir bakış açısıyla verilmeye çalışıldıysa da derinleştirilemediğinden başarısız olan bir karakter olup çıkmış kendisi de. Ayrıca çeviriden ve yayınevinden mi yoksa direkt yazardan mı kaynaklandığını çözemediğim birtakım sorunlar da var. Birincisi; paragraflar arası birbirinden alakasız ani geçişler çok. Anlık bir dikkat dağınıklığı durumunda sizi yakalayan bu ani değişiklikler sizi birden birkaç satır öteye atıp okurken yakaladığınız ritmi çok rahat bozabilir nitelikte. Ayrıca; evet ağzı bozuk gençliği resmederken kaba ve küfürlü bir dil kullanmak gayet normal, fakat 'lan'lar 'ulan'lar havada uçuştuğu an olaylar biraz garibime gitmeye başladı. Açıkçası bunun tamamen çeviriyle alakalı olduğuna eminim diyebilirim.

    Kitabın nostalji hissiyatı üzerinden gittiği, gerek kapağı gerekse bölümlerin isimlerinin dönemin belirleyici şarkılarından seçilmiş olmasından belli olan bir durum. Ama ben şu kapaktaki yorumu anlamlandıramadım. "Okurlara Black Mirror'ın San Junipero bölümünü andıracak." Black Mirror'ı severim, San Junipero da beni en çok etkileyen bölümdü. (Biraz üstün körü değineceğim daha fazlası kitabın sonunu berbat edebilir.) Buna rağmen ben bir ilişki kuramadım. Yani yalnızca, 80'ler havası ve bir arkadaşlık üzerine gitmesi üzerine bu kanıya vardıysa yorumu yapan arkadaş, biraz sığ düşünmüş demektir. Ha, son sayfalara göre düşündüyse, o zaman gidip San Junipero'yu bir kez daha izlemesi gerekir diye düşünüyorum.

    Kitabın çok da fazla kuvvetli yanı yok. Bu yanlardan en öne çıkanı ise zamanı kullanmaya karar vermiş olması. Kitabı okuduktan sonra ne söylemek istediğimi anlayacaksınız. Küçük ve kısa bir hamle farklı bir tat kazandırmış. O da olmasaydı zayıf karakterler ve duyduğu ihtiyacı karşılayamayacak kadar az düzeyde korku ve gerilim unsuru içerisinde gelişen hikaye kendi ağırlığı altında ezilebilirdi. Elbette sadece bu değil, akıcı dil her zaman romanı bir nebze kurtaran bir durum olmuştur ve burada da çok güzel iş görmüş.

    Sona yaklaşırken şunu söylemek isterim: 80'lerin kültüründen fırlamış korku filmlerini izlerken anlamlandıramadığım bir keyif aldığım çok oldu. Çok da üstünde düşünmedim önemli olan eğlenmek. 'EYAŞÇA' üzerinde de çok düşünmeden okumak ve o şekilde kabul etmek lazım, yoksa şikayet edecek nokta çok. Bu şekilde bir film olsa boş vaktimde kafa dağıtmak için tercih ederdim diye düşündüğüm sırada da zaten 2019'da sonuçlanacak bir prodüksiyon sürecine alındığını da öğrendim. Bakalım eğlendirebilecek mi?
  • Kitabı elime aldığımda dedim ki, “tamam korkmaya hazır ol ama bunların gerçek olmadığını bil. Sadece kitap okuyorsun.” Ardından kitabı okumaya başladım ve bir 60 sayfa hiçbir şey olmadı. Klasik bir gençlik romanından farksızdı. Sonra birazcık olayların içine girmeye başladık, ben biraz korktum ama sadece korkak olduğum için kitap korkutucu olduğu için değil. Gençlik romanı havasından olayların olduğu tüm o zamanda bile kurtulamadı.
    Ayrıca kitabın dili ve anlatımı da bana garip geldi. Bir paragrafı okurken zaman dilimi bir anda değişiyordu ve bunu anlayamıyordunuz çünkü arada zamanın geçtiğini belirten hiçbir şey yoktu. Beni çoğu zaman bunalttı bu durum çünkü sürekli ne olduğunu anlamakla meşguldüm.
    Yorumu uzatmamak adına karakterlere geçecek olsam olaylar genelde dört karakterden üzerinden gelişiyordu: Gretchen, Abby, Glee ve Margaret. Margaret dışında hepsini sevdim çünkü Margaret gerçekten saçma ve gereksiz bir karakterdi. Ergen davranışlarda bulunan karakterlerden inanılmaz rahatsız oluyorum. Glee’de pek ön planda değildi belki o yüzden ondan o kadar rahatsız olmadım ama bir yerde onu da sevmediğim oldu çünkü kendi iradesi yokmuş gibi hareket ediyordu. Abby ve Gretchen ise okuduğum en tatlı arkadaşlıktan biriydi ve sonu buruk bitince boğazımda bir yumru oluştu. Gretchen’in ailesi ise gerçekten üzerine konuşulmayacak saçmalıkta bir aileydi. Kendi aile isimlerinin kızlarının hayatlarından daha önemli olduğunu düşünen ailelerden biriydi ve kızların okul hocalarının da bu aileyi desteklemesi iyice sinir bozucuydu.
    Bir de son olarak kitap ilk baskı olduğu için yazım ve baskı hataları mevcuttu. Dediğim gibi ilk baskı ve gözden kaçmış bazı noktalar tabii ki de olabilir. İthaki’nin bir sonraki baskıda bunları düzelteceğime eminim. (Bu durum puanımda etkili olmadı.)
    Toparlamak gerekirse klişe de olsa güzel bir kurguyu korku bakımından değil de daha çok arkadaşlık üzerinden ele almışlardı ve bence çok daha güzel olabilecekken olamamıştı. Eğer arkadaşlığın öne çıktığı fantastik bir gerilim-korku romanı arıyorsanız okuyun derim ancak saydığım nedenlerden ötürü benim puanım 6/10
  • Dışarıdaki paten sahasında Journey’nin “Open Arms”
    isimli şarkısı çalıyordu ve tüm büyük çocuklar özel parti
    odasının plastik camdan penceresinin önünden kayarak
    geçiyorlardı. Abby doğum gününde yalnız olduğu
    için herkesin ona güldüğünü biliyordu.

    Tırnaklarını bileğinin iç tarafındaki süt kadar beyaz derisine
    bastırdı ve ağlamamak için canının ne kadar yandığına odaklandı.
    En sonunda, saat 15.50’de, bileğinin iç tarafının her bir
    noktası parlak ve kırmızı, yarım ay biçimindeki izlerle kaplıyken
    Ashley Hall’dan yeni transfer olmuş garip,
    yeni çocuk olan Gretchen Lang annesi tarafından odaya itildi.

    “Merhaba, merhaba,” diye neşeyle cıvıldadı Bayan Lang.
    Bileklerinde bileklikleri şakırdıyordu.
    “Kusura bakmayın gecik– Herkes nerede?”

    Abby cevap veremedi.
    “Köprüde, trafikte sıkışmışlar,” dedi Abby’nin annesi yardımına koşarak.

    Bayan Lang’in yüzüne rahatlamış bir ifade oturdu.
    “Gretchen, küçük arkadaşına hediyesini versene,” dedi,

    Gretchen’ın kollarına sarmalanmış tuğlayı yükledi ve
    kızını öne doğru itti. Gretchen kuvvetini arkasına
    verdi ve topuklarını yere sıkıca gömdü.
    Bayan Lang başka bir taktik denedi.
    “Bu karakteri tanımıyoruz, değil mi Gretchen?”
    diye sordu E.T.’ye bakarak.

    Şaka yapıyor olmalı, diye geçirdi içinden Abby.
    Gezegendeki en popüler kişiyi nasıl olur da tanımazdı?
    “Ben kim olduğunu biliyorum,” diye karşı çıktı Gretchen.
    “E.T… Kuzeyli Varlık?”

    Abby’nin havsalası almadı.
    Bu çılgın deliler ne diyordu böyle?
    “Uzaylı Varlık,” diye düzeltti onu Abby boğazındaki
    düğüm çözülünce. “Yani başka bir gezegenden geliyor.”

    “Ne kadar hoş değil mi,” dedi Bayan Lang.
    Sonra bahanelerini sıralayıp topukları kıçına vurarak oradan kaçtı.
    Havaya ölümcül bir sessizliğin zehri yayılıyordu.
    Herkes huzursuzca ayaklarını oynatıyordu.

    Abby’ye göre bu durum yalnız olmaktan daha kötüydü.
    Artık doğum günü partisine kimsenin gelmediği ve
    ebeveynlerinin kızlarının arkadaşı olmadığı gerçeğiyle
    yüzleşmek zorunda olduğu açıktı.

    Daha da kötüsü uzaylı varlıklar hakkında hiçbir şey bilmeyen
    garip bir çocuk onun küçük düşmesine tanık oluyordu.
    Gretchen kollarını göğsünün önünde kavuşturmuş olduğu
    için hediyesinin etrafındaki ambalaj hışırdıyordu.
    “Hediye getirmen ne kadar hoş,” dedi Abby’nin annesi.
    “Bunu yapmana gerek yoktu.”
    Elbette gerek vardı, diye geçirdi içinden Abby.
    Bugün benim doğum günüm.

    “Doğum günün kutlu olsun,” diye ağzında geveledi
    Gretchen ve hediyesini Abby’ye doğru uzattı.
    Abby hediyeyi istemiyordu. Arkadaşlarını istiyordu.
    Neden gelmemişlerdi? Bir de Gretchen vardı;
    karşısında bir aptal gibi durmuş hediyesini uzatıyordu.
    Abby tüm gözler üzerinde olduğu için hediyeyi aldı ama
    o kadar hızlı davranmıştı ki kimsenin kafasının karışıp olayların
    gidişatından memnun olduğunu düşünmesine mahal vermemişti.

    Hediyeyi alır almaz bir kitap olduğunu fark etti.
    Bu kızın dünyadan haberi yok muydu?
    Abby, E.T. ile alakalı şeyler istiyordu, kitap değil.
    Ama belki bir E.T. kitabıydı?

    Ambalajı dikkatlice açıp da İncil’in çocuklar için olan
    versiyonunu görünce içindeki ufak umut da yok oldu.
    Abby kitabın arkasını çevirdi ve tekrar içi bir umutla doldu:
    belki de bu kitap içinde E.T. olan başka, daha büyük
    bir hediyenin bir parçasıydı. Ama arkasında hiçbir şey yoktu.
    Kitabı açtı. Yok. Gerçekten de Çocuklar İçin Yeni Ahit idi.
    Abby tüm dünyanın çılgına dönüp dönmediğini görmek için
    başını kaldırdı ama tek gördüğü dik dik ona bakan Gretchen idi.

    Abby kuralları biliyordu:
    Kimsenin hislerinin incinmemesi için teşekkür etmesi
    ve heyecanlı rolü yapması gerekiyordu.
    Ama peki ya onun hisleri? O gün doğum günüydü
    ama onu düşünen kimse yoktu. Kimsenin köprüde trafikte
    sıkıştığı falan yoktu. Herkes Margaret Middleton’ın arazisinde
    ata biniyor ve Margaret’a Abby’nin tüm hediyelerini veriyordu.

    “Ne diyoruz Abby?” diye hatırlattı annesi.
    Hayır. Söylemeyecekti. Söylediği takdirde bunun gayet
    iyi olduğunu, tanımadığı garip bir insanın ona İncil
    vermesinin problem olmadığını kabul etmiş olurdu.
    Söylediği takdirde ebeveynleri Abby ve bu ucubenin arkadaş
    olduğunu düşünecekler ve onu o andan itibaren Abby’nin
    büyün doğum günü partilerine çağıracaklardı ve kimse Abby’ye
    hiçbir zaman Çocuk İncili dışında bir hediye getirmeyecekti.

    “Abby?” dedi annesi.
    Hayır.
    “Tatlım,” dedi babası. “Yapma böyle.”
    “Derhal bu küçük kıza teşekkür etmen gerekiyor,” dedi annesi.