• Mencken e göre asıl amaç mümkün olduğunca fazla sayıda bireyi tehdit oluşturmayacak bir düzeyde tutmak standartlaşmış bir vatandaşlık öğretisini yaymak başkaldırı ve özgünlüğü öldürmektir Amerika Birleşik Devletleri'nde ve dünyanın her yerinde eğitimin amacı nedir menken yazısının devamında bizim Eğitim sistemimizin köklerinde artık tarihe karışmış olsa da anıları taptaze duran Prusya askeri devletinin yer aldığını söyler
    Mencken elbette söz konusu yazının kaleme aldığı tarihte ABD'nin Prusyanin düşünsel ve kültürel anlamda mirasçısı olan Almanya ile savaş halinde olduğunu biliyordu bu durumun yarattığı ironi bir tarafa mencken sözlerinde pekala ciddiydi
  • Okulda bize Bayezid’in ne büyük bir komutan olduğu, Ankara Savaşı’nı ihanet ve talihsizlik yüzünden kaybettiği öğretiliyordu. Halbuki mevcut kaynaklar Timur’un bu savaşı bir nakış işler gibi dikkatle planladığını, Bayezid’in ise ordusunu aptalca tehlikeye attığını gösteriyordu.

    İkinci kavga konusu İstanbul’un feyhiydi. Bizlere durmadan Fatih’in buradaki askeri dehası anlatılıyordu. Donanma ve Macar Urban’a yaptırılmış toplarla mücehhez minimum 80.000 kişilik bir ordunun tüm savunma gücü 8000 muharipten ibaret olan aç ve perişan bir şehre saldırdığını düşünün; bu saldırı esnasında 140 parça donanma savunmadakilere yardıma gelen yalnızca dört parça (bunların da sadece üç savaş gemisi biri nakliye gemisi) gemiyi durduramasın ve savunma iki ay sürsün. Herhalde Timur’a veya Cengiz Han’a bu büyük bir zafer diye anlatılsa gülerlerdi.

    Cengiz Han’ın zamanının en müstahkem şehirlerinden biri olan Pekin’in fethi yalnızca iki hafta sürmüştür. Ama o zafer için Cengiz Han daha 12. yüzyıla tarihin ilk kurmay akademisini kurmuştu(meşhur “Kaşık”). Osmanlı ise ilk kurmay akademisini Avrupa’yı taklide 19. yüzyılın ortasında kurabildi. Kanuni bize “Muhteşem Süleyman”diye tanıtılırdı.

    Ben ise Viyana’da aldığımız malibiyeti, Hint Okyanusu’nda Portekizliler’den durmadan sopa yememizi, yetenekli şehzade Mustafa’nın sarhoş Selim tahta geçsin diye babasının gözleri önünde boğazlanmasını, Anadolu softa şekavetinin başlamasını ve büyük coğrafi keşiflere katılamamamız bir yana, coğrafyaya önem vermemizi öğütleyen zavallı Piri Reisimizin muhteşem Süleyman’ın emriyle katlini bir türlü bu sözde ihtişamla bağdaştıramazdım. Kısacası, onuncu padişaha kadar sözümona muazzam olan Osmanlı Devleti’nin azameti benim için hep boş bir böbürlenmeden ibaret kalmıştır.

    Osmanlı, çevresindekiler gariban olduğu sürece azametli görünüyordu. Rönesansla ve bilim devrimiyle bu durum değişince Osmanlı’nın ne mal olduğu kabak gibi ortaya çıkıverdi (gerçi Timur bunu daha önce gözler önüne sermişti).

    Bugün safsata yüklü eğitimin pratik zararlarını görmeye başladık. Kafaları o safsatalarla dolu Tayyip Bey ve “onun” başbakanı Bay Sıfır Problem, aynı Enver Paşa ve arkadaşlarının yaptığı gibi, bilgiye dayanmadığı için akılsızca olan dış politikaları ile ülkemizi tam bir ateş çemberi ile çevirmeyi becerdiler. Üç komşumuz ile (Suriye, Yunanistan, Güney Kıbrıs) savaş arifesindeyiz.

    Onun için, Şii komşumuz İran bizi tehtide başladı. Ya bu arada ABD’deki Yahudi lobisi desteğini çekip bir de ABD’ye Ermeni tezlerini tanıttırıverirse? ABD bir taşla iki kuş vurmuş olmaz mı? Eski başbakanımızın Mısır’dan Gazze’ye gitmek isterken, Sünni Mısır “haydi oradan” deyivermişti. Bizimki de “gitmeyeceğim” demek zorunda kalmıştı.

    Sevgili okuyucularım: Atatürk döneminde zamanın en güçlü ülkesi İngiltere’nin Kralını, hem de o muazzam devleti askeri ve diplomatik olarak yendikten sonra, ayağına getiren Türkiye, Osmanlı hayranı AKP ile burnumu tam bir diplomasi ve dış politika duvarına çarpmış durumda. Burnumuz kanamaya başladı, farkında bile değiliz. Umarım yakında kaşınmaz.

    Ama işte tüm bunların sorumlusu, okullarda Tayyip Beylere, Bay Sıfır Problemlere ve bu arada tabii muhalefetteki siyasetçilerimize de verilen zırva tarihi eğitimidir. O nedenle bu kişiler Türkiye’yi bir masal dünyasında yönetiyorlar. Sanıyorlar ki, mektepte kendilerine öğretilen safsata gerçektir. Sanıyorlar ki, Osmanlı dirilebilir.Bununla da kalmayarak AKP Hükümeti’nin politikası ordumuzun da moralini bozmuş, şevkini kırmıştır.

    Bu politika, diplomasi, tarihi, strateji ve piskoloji bilmeyen takım Türkiye’yi alkışlar arasında bir felakete sürüklemektedir. Durdurulmazlarsa, sonları o pek hayran oldukları Osmanlı gibi olacaktır. Ama unutmayalım: Onların sonları bizim de sonumuz demektir. Ne yazık ki onlarla aynı gemideyiz ve geminin tüm idaresini kötü eğitim almış kişilere teslim etmiş vaziyetteyiz.
  • İsrail, Hitler kurbanlarına kapıyı kapatan kapitalist ABD hükümetinin ve
    kısa zaman sonra örtük bir anti-semitik bir seferberliğe başlayacak olan ve
    İngiliz askerî gücünün Ortadoğu’dan çıkmasını isteyen Stalinist Sovyet
    hükümetinin 1947 yılında Birleşmiş Milletler’deki toplantıda verdikleri
    oylarla kuruldu. İsrail’in kuruluşunu mümkün kılan faktörler; Hitlerciliğin
    kurbanlarının gidecek yerlerinin olmaması, 1 milyon 250 bin civarında
    Filistinlinin topraklarından sürülmüş olması ve İsrail ile Arap ülkeleri
    arasında düşmanlık tırmanırken Ortadoğulu Yahudilerin yüzyıllardır
    yaşadıkları anavatanlarına mülteciler olarak geri dönmeleriydi.
  • ABD yönetimi Japonya’yı teslim olmaya zorlamak için Hiroşima ve Nagasaki’ye, sırasıyla, 6 ve 9 Ağustos 1945’te atom bombası attı; 200.000 kişi hemen oracıkta hayatını kaybederken yüz binlerce kişi de, bombanın neden olduğu yanıklar, uzun süreli etkiler ya da sakatlıklar yüzünden öldü. Atom bombasının savaşta kullanılmasının askeri açıdan savunulabilecek bir yanı olup olmadığı uzun süre tartışıldı, yine de, atom bombasıyla birlikte dünya, nükleer çağa girmiş oldu. 1945’ten sonra, başta SSCB olmak üzere diğer ülkeler de kendi nükleer silah programlarını gerçekleştirdi.
  • Tarih boyunca fareden kediye, örümcekten, at, katır ve koyuna kadar birçok hayvan 'kara'; yunus balığı, deniz aslanı ve Beluga balinası 'deniz'; kanarya, güvercin ve yarasalar ise 'hava' gücü olarak askerî faaliyetlerde yoğun şekilde kullanıldı. Günümüzden 2000 yıl önce, Kartacalı Hannibal döneminde, filler hem taşımacılık hem de düşman askerlerinin ezilerek öldürülmesiyle görevlendirilmişlerdi. Afganistan'da muhalif güçler Taliban tanklarına atlarla saldırdı. II. Dünya Savaşı yıllarında ABD ordusu, yarasaların, boyunlarına bağlanan yangın bombalanyla düşman siperlerine 'Kamikaze' olarak gönderilmesini planlamıştı. Her iki dünya savaşında da, kedi, fare ve kanaryalar cepheye sürüldü. Fare ve kanaryalardan, zehirli gazlann tespitinde yararlanılırken; siperlerde askerlerle birlikte yaşayan 'asker kediler'in görevi ise sıçanları öldürerek, bulaşıcı hastalıkların önüne geçmekti. Cephelerde en çok kullanılan hayvanlar ise güvercinlerdi. Güvercinler, I. Dünya Savaşı'nda, boyunlarına takılan fotoğraf makineleri sayesinde düşman siperlerini görüntülediler. Askerî tarihçilere göre bu savaşta 20 bin 'asker güvercin' hayatını kaybetti. II. Dünya Savaşı'nda ise güvercinler genellikle haberleşmede kullanılırken, ABD'de bir 'güvercin servisi' de kuruldu. 3 bin asker ve 150 memurun sorumluluğuna verilen 54 bin eğitimli güvercin, cephede aktif şekilde rol aldı.
  • 448 syf.
    ·Beğendi·9/10
    > Bugün günlerden Perşembe ve yağmurlu bir Ankara sabahında, tarihi Roma hamamlarına yapmış olduğum kısa bir ziyaret sonrası gene iş yerimdeyim. Seçim sonrası ülkemizin üzerinde, havaya hâkim olan tedirginlik hala devam etmekte ve bunun vermiş olduğu ekonomik durgunluk (ki bu yıllardır söz konusu) beni gene bir şeyler karalamaya itti diyebilirim. Sabah sabah nereden aldıysam bu ilhamı, ben de bilmiyorum arkadaş. Esti mi esiyor işte! Neyse, bugün sizler ile hep birlikte güzel bir kitabı daha inceleyeceğiz ve umarım bu kitabı sizlere hoş bir dille anlatabilirim. Kahvemiz, çayımız hazır mı? Eh, hadi o zaman başlayalım. :)

    > Mai Jia'nın ilk kez 2002 yılında Çin'de piyasaya çıkan Deşifre Deha adlı romanı, 2014 yılında Murat Sağlam tarafından ülkemiz diline çevrilmiş ve Martı Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Kendi ülkesinin gizli servisinde, casusların ve kod (şifre) kırıcıların yanında profesyonel olarak faal olan Mai, sonrasında bu bilgi birikimi ve deneyimlerini kalemi aracılığı ile edebiyata kurgulayarak, ticaretin yolunu da keşfetmiş gibi görünüyor. Hayao Miyazaki'nin Mart 2014 yılında gösterime giren “Rüzgâr Yükseliyor” filmini izleyenler, Mai Jia'nın "Deşifre" adlı kitabını okurken, 20. yüzyılın ortalarında Doğu Asya'nın alt üst oluşunu, ayaklanmalar esnasında neler yaşandığını az çok anımsayacaktır. Ana karakterimiz Rong Jizhen, yalnız ve izole bir çocukluk dönemi geçirmektedir. Gizli bir askeri üstte şifreleme bölümüne dâhil ve izole edilmiş bir yabancıdır adeta. Mai Jia (asıl adı Jiang Benhu), 17 yılını Halk Kurtuluş Ordusu'nun istihbarat biriminde geçirdi ve yayıncılarına göre; kendisini çocukluğunda o kadar izole edilmiş hissettiğinden, günlük tutmaya başladı. Bu dramatik yabancılaşmanın ve izolasyonun etkisi altında tutmakta olduğu günlüklerde kendisini kaybetti ve toplamda 36 ciltlik bir günlük ortaya çıktı. Ve işte kendisi hakkında geçenleri de Deşifre adlı eseri kanıtlar niteliktedir. Gerçek bir hayat hikâyesinden yola çıkılarak kaleme alınan bu kitapta, kendisini yakından tanıyan ve onun kaderinin değişmesinde rol alan insanlarla olan konuşmalarından anekdotlar da bulunmaktadır.

    > Yayıncılarının belirttiği gibi, Jia, usta bir şekilde birbirine karıştırılmış nesirleri (düzyazı sanatını) okurlarına edebi bir tutumla harmanlayarak sunmaktadır. Hatta onun için aralarında; "Mai Jia, dünyanın hiç duymadığı popüler bir yazar olabilir." diyenler bile olmuştur. Bu cümlenin hırpalanmış anlamını çözebilmek için, Mai Jia'nın romanlarının Çin'de çok iyi sattığını ve hem televizyon hem de film uyarlamalarına da ayrıca ilham verdiğini iyi bilmek gerekir.

    > Mai Jia, her ne kadar gerilime el atan bir yazar olarak tanınsa da, aksiyon dolu bir kitabın sayfasını açmayı düşünen bir okuyucu için bir hayal kırıklığı olabilir. Bakın bu son yazdığımı dikkate alın lütfen! Kitabın merak uyandıran bir konusu var gibi görünse de, aşırı aksiyon ve macera bekleyenlerinizin merakını karşılamayabilir. Mesela burada bir parantez açmak ve gene farklı bir film ile konuya değinmek isterim. Morten Tyldum’un 2014 yılı gösterime giren Enigma (The Imitation Game) adlı filmini izleyenleriniz olmuştur diye düşünüyorum. Tesadüfe bakar mısınız? Miyazaki'nin filmi de 2014’te gösterime girmişti. İlginç, şimdi fark ettim. Tesadüfler üst üste gelince illa altında bir şey ararım. Neyse, bununla sonra kişisel olarak ilgilenirim. Tyldum’un filminden de bileceğiniz üzere, Enigma 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların şifreli haberleşmelerinin kodlarını çözen Alan Turing'in Nazileri durdurma başarısını anlatılıyor. Bu arada, Enigma’yı, filmi değil, Enigma’nın kendisini bilmeyenleri muhakkak araştırmaya ve cihaz üzerine beyaz perdeye aktarılan birçok filmi izlemeye davet ediyorum ve evet, şu bir gerçektir ki; eğer bu şeytani kodlama sistemi çözülemeseydi, İngiltere ve Amerika okyanusta ve denizlerde çok zayiat verecek ve belki de bu savaşı kaybedeceklerdi. O filmlerden de tahmin edeceğiniz gibi, mesele matematik ve kriptoloji üzerine dönüyor. Anlayacağınız, bol bol aksiyon yerine, bol bol şifreler ve kodlar ile haşır neşir olacağız. :) Ayrıca, yazar kendisini “mesleğinde yabancılaşma yaşayan insanlar” dan birisi olarak tanımlamayı tercih etmektedir.


    Kitaba Dair:

    > Hikâyemiz, 19. yüzyılda, Güney Çin'deki zengin tuz tüccarı Rong ailesinin tarihi ve ailenin genç üyesi Rong Zilai'yinin, ABD’de yaşamakta olan bir ustadan hayallerini yorumlama sanatını öğrenmesi adına ABD'ye gönderilmesi ile başlıyor. Bir amaç uğruna onca yola katlanan Zilai başına geleceklerden habersizdir ve ailede erken vuku bulan bir ölüm Zilai’nin bu seyahatini gereksiz kılar. Hayata dair gayesi yarım kalan Zilai bunun yerine matematik okur, yedi yıl sonra Çin'e dönerek, ülkenin tanınmış eğitim kurumlarından birisi haline dönüşecek bir üniversite kurar. Rong ailesinin refah seviyesi düştükçe ve ortadan kalktıkça, matematik konusundaki ünleri daha da artmaktadır. Okul, alışılmadık bir şekilde kadınları kabul etmektedir ve matematiksel olarak yetenekli bir takım Rong kadınları, özellikle de, doğum esnasında kaybettiği oğlunu doğururken mükemmel kariyeri kesilen "Abaküs Kafa" Rong’da bunlara dâhildir. Bayan Rong’un kariyerinin en parlak yıllarının başlangıcı sayılacak eğitim sürecinde gayrimeşru hamile kalması ve çocuğunu doğururken hayata veda etmesi, oğlunu bekleyecek zorlu yılların habercisidir. Bu üzücü hadise sonrasında hayatta annesi olmadan devam etmesi gereken bu çocuğa, daha baştan “Katil Kafa” lakabı yakıştırılır ve kendisinin bizi sürükleyecek hayat öyküsü de burada başlar. (Son günlerde baş gösteren “SPOILER AVCILARI”nın kurbanı olmamak adına burada içeriğe dur diyoruz!)

    > Milyon hatta milyarlarca şifre ile dolu olan bir ormana girdiğinizde, bu size sayısız tuzağı bünyesinde barındıran bir ormanda yürümek gibi gelir ve atmış olduğunu her bir adımda, bu tuzaklardan birine düşme ve tekrar dışarı çıkmama riskiyle karşı karşıya kalırsınız.

    > Mai, bu edebi eserinde kendisine çok yer verdiğini açıkça kabul etmiştir. Kendisinin çocukken otistik eğilimler gösterdiğini ve arkadaş edinmekte çok zorlandığını da itiraf eden yazarın, ailesinin kötü olan şöhretinin onun sorunlara zaten ne tür bir katkısı olabilirdi?! "Kültür devrimi (1966-76)" sırasında büyüyen babası sağcı bir aktivistti ve "yasadışı mesleğe karışmış bir annenin", ailenin düşük statüsünden dolayı Mai, alay konusu oluyor ve bir nevi mahalle baskısına maruz kalıyordu. Böylece, yazar günlüklerinin kendisinin tek arkadaşı, yoldaşı tesellisi olduğunu ve biriken atmak için gerekli olan "basınç valfi" olduğunu itiraf etti. Kendisi 12 yaşından 33 yaşına kadar günlük tutmayı alışkanlığını sürdürdü. Bu alışkanlığın her ne kadar yazar olarak kendisinin gelişiminde ona çok yardımcı olduğunu iddia etse de, sosyal becerilerinin gelişiminde ona yardımcı olmadığını da dile getirmiştir. Eğer size anlattıklarım buraya kadar dikkatinizi çektiyse, o zaman yazarın kitabı ve kendisi hakkında olanların bundan sonrası sizde. Benden şimdilik bu kadar dostlar. :)

    Dip not: Deşifre, biz okurları içine çekebilecek ve dikkatimizi sonuna kadar tutabilecek türde karmaşık ve dikkatlice kaleme alınmış olan bir hayat hikâyesidir.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • 194 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Ülkemizde yaşanan darbelerin altında hep siyasi nedenler aranır. Acaba olaylara biraz da farklı açıdan baktığımızda farklı sonuçlar da çıkabilir mi? Bunu düşünmekte fayda var. Siyasi sebepler olarak gözüken, gösterilen, ön plana çıkartılan, anlatılan olaylar, gerçek mi yoksa esas sebepleri gölgelemek için kullanılan araçlar mı? Bunu da araştırmak lazım. Ve buradan hareketle: Bir bitki bir savaş çıkartabilir mi?

    Beyaz Savaş, Bülent Ecevit'in kitaba yazdığı önsözle başlar. Ecevit yazdığı önsözde, haşhaş yasağının sebeplerini anlatırken, acı da olsa Türkiye'de iktidarda bulunan hükümetlerin niçin bu yasak kararını aldığını ve kendilerinin iktidara geldikten sonra yasakların nasıl kaldırıldığını anlatıyor.

    ABD yönetiminin yanlış ve gerçek dışı bilgilerle, Amerika'ya yasadışı yollarla giren afyondan Türkiye'yi sorumlu tutmasına karşın, Ecevit, kitabın önsözünde şunu belirttir: " Uyuşturucu olarak kullanılan afyon üretiminden asıl sorumlu ise Amerikan Yönetimi ve bu devletin istihbarat örgütü CIA idi. (s.11)" . Türk afyonu ve bunun üzerinden Türkiye'ye yapılan baskıları yine Ecevit şu şekilde anlatır: " Ülkemizde demokrasi işlerken baskılardan sonuç alamayan ABD, 12 Mart 1971 askeri müdahalesinden yararlanarak amacına ulaşmıştı. (s.12)" der.

    Çağrı Erhan da kitaba yazdığı önsözde "Türk -Amerikan ilişkilerinin, belki de hiç araştırılmayan konularından birisi olan Afyon sorunu hakkında" çalışma yapma fikrini, rahmetli olan hocası Oral Sander'e borçlu olduğunu ifade ederek, hem hocasına bu sayede teşekkür eder hem de kitabı anlatır.

    Çağrı Erhan'ın Beyaz Savaş (Türk -Amerikan İlişkilerinde Afyon Sorunu) adlı kitabı 1996 yılında Bilgi Yayınevi tarafından yayımlanmış ve şu an baskısı yok .(Altınbaş Üniversitesi yayınları arasında çıkmış: Beyaz Savaş Türk-Amerikan İlişkilerinde Afyon Sorunu)

    1971 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklanan haşhaş ekimi yine bir Bakanlar Kurulu kararıyla 1974 yılında kaldırılır. Bu bile başlı başına incelenmesi gereken bir konu ve bu kitapta bu durumu ele alıyor. Niçin yasaklanmış ve niçin devlet denetiminde sınırlı şekilde serbest bırakılmış. Bu iki kararı veren de dönemin siyasileri. Peki, Devleti bu kararları almaya götüren sebepler nelerdir? Bu ve buna benzer soru ve cevaplar da kitabın içinde okuyucuyu bekliyor.

    Haşhaş ekimi ve afyon üretiminin 'Anadolu' coğrafyasında binlerce yıldır var olması; bu topraklarda üretilen afyonun İngiltere ve Amerika'ya Osmanlının başlıca ihracat kalemi olmasını da bu kitaptan öğreniyoruz.

    Kitap Türkiye ve dünya da afyon sorununa odaklanıyor. Ya da Osmanlı'dan günümüze afyon ve haşhaş konusu üzerinden bir tarih anlatımı yapıyor. 1970 - 1975 yılları arasında hem Türk -ABD ilişkilerini etkileyen hem de Türk siyasi hayatında çok önemli olayların yaşandığı bu zaman dilimi içinde afyonun durumu ve önemi anlatılıyor.

    Kitabın içinde haşhaşın dikim alanları haricinde afyon ticareti, afyondan üretilen ağır ağrı kesiciler ve bunların topluma etkileri; devletlerin ilk dönemlerde serbestçe alım-satımına karşın, zaman içinde yasaklanmaya giden sürece değiniliyor. Ayrıca eroinin Alman Bayer firması tarafından piyasaya sürülmesi ve gazete ilanlarıyla ürünün tanıtılmasından da bahsediliyor.

    Haşhaştan üretilen çeşitli uyuşturucuların devletler tarafından yasaklanması, sınırlandırılması ve denetim altına alınması üzerine uzun yıllar boyunca çeşitli konferanslar toplanmasından da bahsediliyor.

    Kısaca, bu bitki tarihin çeşitli dönemlerinde savaş çıkartmıştı. Şu an haşhaş Türkiye gibi ülkelerde denetim altındayken, Amerikanın Orta Asya ve Uzak Doğu tabir edilen yerlerde bulunan dolaylı dikim alanlarında illegal bir şekilde afyon ve türevlerinin üretimi artarak devam etmekte. Kitabın konusu 1970'li yıllarda Türkiye'de Afyon yasağını incelemek. Ancak bunu yaparken de uyuşturucunun tarihine ve burada rol alan büyük oyunculara da bakılıyor.

    Ezcümle: Tavsiye ederim. Bu kitap, 23-25/3/2019 tarihleri arasında okunup, 10/4/2019 tarihinde inceleme yazısı siteye eklenmiştir.