• Bağımsızlık Savaşı’nın ilk yıllarında Mustafa Kemal Paşa ile Sovyetler Birliği Lideri Lenin arasında çok verimli bir dostluk kurulmuştur.
    16 Mart 1921 tarihinde yapılan Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması çerçevesinde Rusya, önemli ölçüde Türkiye’ye silah göndermiş, borç para vermiştir.

    Değerli Dostlar,

    Tam 100 yıldır Rusya ile aramızda hiçbir olumsuzluk yaşanmamıştır.
    Son zamanlarda yaşanan ufak tefek pürüzlerin de sorumlusu Ruslar olmamıştır.
    Dost Rusya, Türkiye’de çok önemli sanayi yatırımların yapılmasında birinci derecede yardımcı olmuş, şu fabrika ve işletmeleri kurmuştur:

    • Kayseri Sümerbank Bez Fabrikası (1935)
    • Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası (1937)
    • Bandırma Sülfürik Asit Fabrikası (1958)
    • Artvin Lif Levha Fabrikası (1959)
    • Çayırova Cam Fabrikası (1959)
    • Aliağa Rafinerisi (1967)
    • Seydişehir Alüminyum Tesisler (1969)
    • İskenderun Demir Çelik Fabrikası (1970)
    • Arpaçay Barajı (1975)
    • Orhaneli Termik Santrali (1979)
    • Oymapınar Barajı (1984)
    • Akkuyu Nükleer Güç Santrali (2010)

    Ruslar, bu fabrikaları ve işletmeleri “Anahtar Teslim” kurmuşlardır.
    Ruslar, bu fabrika ve tesislerde çalışacak başta Türk mühendisleri olmak üzere tüm elemanları Rusya’da eğitmiştir.
    Türkiye tüm bu fabrika ve işletmelerin ücretini nakit para olarak değil, Rusya’ya sebze, meyve, narenciye göndererek ödemiştir.
    Bu fabrika ve işletmelerin kurulması sırasında ve sonrasında Rusya-Türkiye arasında hiçbir sorun yaşanmamıştır.

    Değerli Dostlar,

    Yukarıda sıraladığımız fabrika ve işletmeleri kuran Rusya, hiçbir zaman Türkiye’de bir ASKERİ ÜSS kurma talebinde bulunmamış, Rusya kendisi için hiçbir konuda ayrıcalık yapılmasını istememiştir.

    Değerli Dostlar,

    Şimdi gelelim Amerika’nın (ABD) ne denli dost olduğuna.
    Türkiye, 1952 yılında NATO’ya girdi.
    NATO demek, ABD demektir.
    1952 yılından sonra Türk Ordusu’nun yönetim ve denetimi tamamen ABD’nin eline geçti.
    ABD’nin ajanları yalnız Türk ordusunun içine girip örgütlenmekle kalmadı! ABD ajanları, Hükümetin, Meclisin, Yargının, tüm devlet kurumlarının, belediyelerin, üniversitelerin, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, tarikatların da içine girip yuvalandı.
    Peki, 70 yılda ABD, Türkiye’de herhangi bir fabrika kurdu mu?
    ABD, Türkiye’de hiçbir fabrika kurmadığı gibi, 1983 yılında Türk hükümetlerine şu emri verdi: “Sanayi yatırımı yapmayacak, asla fabrika kurmayacaksınız! Devletin elindeki tüm fabrikaları da satacaksınız!”
    ABD’nin bu emri, 37 yıldır yürürlüktedir.
    ABD, ne fabrika kurdu ne de kurdurdu, ama Türkiye’nin dört bir yanında, kendi çıkarlarını koruyacak ASKERİ ÜSSLER KURDU. İşte onların başlıcaları:

    • İncirlik Üssü, Adana
    • İzmir Hava Üssü
    • Kürecik Üssü
    • İstanbul, Şile Üssü
    • Konya Üssü,
    • Balıkesir Üssü
    • Muğla Üssü
    • Ankara Ahlatlı Üssü
    • Amasya-Merzifon Üssü
    • Çanakkale Üssü
    • Diyarbakır-Pirinçlik Üssü
    • Eskişehir Üssü
    • İzmit Üssü
    • Kütahya Üssü
    • Lüleburgaz Üssü
    • Sivas-Şarkışla Üssü
    • İskenderun Üssü
    • Ordu-Perşembe Üssü
    • Rize-Pazar Üssü
    • Erzurum Üssü
    • Van-Pirreşit Üssü
    • Mardin Üssü
    • Tekirdağ-Çorlu Üssü
    • Gaziantep-Batman Üssü
    • Adana-Hatay Toroslar, CIA Gladio Eğitim Üssü

    Değerli Dostlar,

    Hiç kimseyi öldürmediği halde, idam edilerek öldürülen Deniz Gezmiş, mahkemedeki savunması sırasında şöyle demişti:
    “103 tane ABD üssü olan bir ülkede, vatan hainliği ile suçlanmamız gülünçtür! Siz bu suçla kendinizi yargılayınız!”

    Değerli Dostlar,

    ABD’den Türkiye’ye hiç yardım gelmedi mi?
    Geldi, ben tanığım.
    Marshall Yardımı adı altında okul çocuklarına; iğrenç kokulu süt tozundan süt ve bebek kakası renginde peynir gönderdiler. Sevgili Annem, “sakın bunları ağzına koymayasın!” diye sıkı sıkı tembih etmişti!

    Değerli Dostlar,
    Çoğunu bildiğiniz konuları ben size neden hatırlattım?
    Suriye ve Libya’da olanlar nedeniyle çok yoğun günler yaşıyoruz. TV kanallarında, gazete köşelerinde yorumlar gırla gidiyor.
    FOX TV’yi en doğru, en korkusuz, en yiğit haber kanalı olarak tanıtan Fatih PORTAKAL, dış siyasette olanları değerlendirirken ABD’yi eleştirir gibi yapıyor ve hemen ekliyor: RUSYA’YA DA GÜVENİLMEZ. AMAN DİKKAT!”
    100 yıldır Rusya Türklere hiçbir yanlış yapmadı! Fatih Portakal ve onun gibilere sorsak, 100 yıldır bize gerçek bir dost gibi davranmış olan Rusya’dan acaba şimdi ne tür tehlikeler bekliyorlar?
    Fatih Portakal ve onun gibiler, Rusya karşıtı “algı operasyonu” yapmak istiyorlar.
    Özgür akıllı yurttaşlarımızın bu tür algıları yutmayacağı kesindir.
  • Süleymani Suikastı

    Süleymani Suikastı İçin Crassus Ne Derdi?
    Tarihsel kayıtlara bakılacak olursa Roma’da başa geçen ilk üçlü yönetimin (MÖ 60–53) en az bilinen isimlerinden biri de Marcus Licinius Crassus’tu. Jul Sezar ve Gnaeus Pompeius Magnus’un (Pompey) yanında imparatorluğu yöneten Crassus, hem çok zengin hem de çok kibirli bir isimdi. İktidarı paylaştığı isimlerin elde ettiği askerî zaferlerden daha fazlasını kazanmak isteyen Crassus’taki kibir, milattan önce 53 yılında bugünün Türkiye’sinin orta ve doğu kısmı yanında İran’ın kuzeydoğusunu da içine alan Part İmparatorluğu’na yönelik başarısızlığa mahkûm olan bir fetih kararını almaya itti. Sonuçta lejyonlar imha edildi, Crassus öldürüldü. Anlatılanlara göre Partlılar, ondaki zenginlikle ilgili iştahı ortaya koymak adına altın eritip Crassus’un boğazından aşağı döktüler.
    ABD’nin 45. başkanı olan Donald J Trump da bizim Crassus’umuz. Ondaki açgözlülük kibriyle boy ölçüşecek düzeyde. Kasım Süleymani’nin öldürülmesi emrini vermekle Trump, neokonlar adına cehennemin kapılarını açmış oldu. Oysa Trump, Beyaz Saray’a 2016’da onların dünya görüşüne karşı çıkacağını vaat ederek girmişti.
    Washington’da azil skandalıyla uğraşan, övülmeyi ve yüceltilmeyi doğuştan kazandığı bir hak olarak gören Trump, 1965’te Vietnam’a girmeye karar veren Johnson’dan beri tüm Amerikan başkanlarının yaptığı en büyük askerî hatayı yapmış oldu.
    Kasım Süleymani, askerî bir deha olmanın da ötesinde onu hakir görenlerin bile Irak ve Suriye’de her Selefinin her cihadcının yüreğine korku saldığını söyleyeceği bir isimdi. Süleymani, ömrü boyunca fikriyle belirli bir statüye sahip olmayı bilmişti. Bu fikir, günümüzün Roma’sına, bölgesel müttefiklerine ve uşaklarına karşı sergilenen direnişte onurlu ve yürekli durmayı esas alan bir fikirdi. Dostların hürmet, düşmanlarının hakaret ettiği bir isim olarak Süleymani, tehlikelerden kaçmayan, komutasındaki askerlerle hayatını riske atan bir adamdı.
    Trump, tüm parasını ortaya dökse Süleymani’nin sahip olduğu şeyleri asla satın alamaz. Bu mağrur İranlının sahip olduklarını banka hesaplarıyla köşklerle ölçemezsiniz. Onun büyüklüğü, kendisini aşan, kendisinden büyük bir davaya gösterdiği sadakatle ilgilidir. İşte tam da bu sebeple onun ölümü ile Washington ve müttefikleri, o yaşarken sahip olduğundan daha fazla düşmanla yüzleşecektir.
    İran cevap vermelidir. İran, tarihe provokasyon olarak kaydedilecek böylesi bir gelişme karşısında cevap vermek dışında bir seçeneğe sahip değildir. Ülkesinde ekmek davasına düşmüş tüm halklar gibi kendi içinde bölünmüş olan İran halkı, direnme noktasında azimle bir araya geliyor ve ABD sömürgeciliğine ait olduğu günlere geri dönüşü sağlayacak çabalara karşı koyuyor, ulusal onurunu ve şerefini imparatorluğun uşaklarınca çiğnenmesine itiraz ediyor.
    Mezhepçilik, zulüm ve ırk ayrımcılığının teşkil ettiği gerçek şer ekseni rahatlamış görünüyor. İsrail, Suudi Arabistan ve IŞİD gibiler onun ölümünü kutluyorlar. Oysa bu eksen, bölgeye sefaletten ve kıyımdan başka bir şey vaat etmiyor. Bölge son yıllarda bu konuda çok fazla şey tecrübe etti.
    İranlı bir komutanın ölüm emrini veren Trump, özgür dünyanın lideri değil, kuduz bir köpek gibi tasmasını kırıp kontrolden çıkmış olan bir komplo teşkilâtının başıdır.
    Kibir, her imparatorluğun belini büken tehlikeli bir zaaftır. Yenilmeyeceklerine, kültürel açıdan üstün olduklarına inanan imparatorluklar o kibirleriyle yıkılıp gittiler. Aynı şekilde bugün de ABD imparatorluğu çöküştedir. Nükleer anlaşmasından çekilip İran’a ağır yaptırımlar uygulayan ve süreci felâkete doğru hızla tırmandıran Trump, rejimi doğrudan hedef alan iç karışıklıkların fitilini hiçbir şekilde ateşleyemedi.
    Trump, sadece İran halkının ABD’ye kul olan Şah dönemine geri dönüşe karşı koyma iradesini çelikleştirmiş oldu.
    Crassus, kendisindeki aşırı gururun askerî stratejisini uygulamaya koymasına izin vermesinin aptalca olduğunu geç de olsa anladı. Trump da anlayacak. Ağzına kadar erimiş altın dolu kâse onu bekliyor.
    John Wight
    Kaynak
    3 Ocak 2020
  • 288 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Yapı Kredi Yayınları, 2012 yılında çıkardığı "Yenilmeyenler" adlı Faulkner kitabından 7 sene sonra yazarın ilk kez 1950 yılında basılan ve ABD'de Ulusal Kitap Ödülü'nü kazanan Toplu Öyküler kitabından alınan öykülerini basmış.

    Bu kitabın orijinali Faulkner tarafından Ülke, Köy, Yaban, Çorak Topraklar, Orta Yer, ve Ötesi adıyla altı bölümde toplanmış ve yazarın yazma sürecini krolonojik olarak takip eden bir eser. Türkiye'de Talât Sait Halman'ın "Duman" adıyla basılan, Yaşar Kemal'e İnce Memed'i yazma ilhamı da veren eseriyle başlayan Faulkner çevirisi gayretleri, Ülkü Tamer'in Kırmızı Yapraklar, Bilge Karasu'nun Doktor Martino, Hamdi Koç'un O Akşam Güneşi gibi her biri toplama Faulkner öykü seçkileri olan çeviri girişimleriyle devam etmiş. Yapı Kredi Yayınları'nın Emily'ye Bir Gül adlı son girişimi ise bir anlamda tarihsel bir önem de taşıyor, çünkü kitap Talat Sait Halman ve Hamdi Koç hariç bütün öykü çevirmenlerini bir araya getiriyor bir yandan, bir yandan da yeni çevirmenleri bu sürece ve cesaret mücadelesine davet ediyor. Görünen o ki; Aysun Arslan, Ayberk Erkay, Gül Ülker Gül, Burcu Uğuz bundan sonra Faulkner çevirileri okuyabileceğimiz, ve işin altından kalkabilecek bir üslûp, anlatım gücüne sahip çevirmenler.

    "Emily'ye Bir Gül" aslında "William Faulkner'ın Toplu Öyküleri" kitabından seçilmiş 17 öyküden oluşuyor. Kitabın orijinalinde 42 öykü var. Seçilen öykülerde parmak ısırtacak denli güzel, muhteşem ve yazarın en ünlü öykülerinin de yer aldığı örnekler var: Emily'ye Bir Gül, Kuru Eylül, O Akşam Güneşi, Bilge Karasu çevirisinde yanlışlıkla Felly diye çevrilen Elly, anlaması başlarda zor ama sonra şaşırtıcı derecede etkileyici Kırmızı Yapraklar...ve bu öykülerin yanında ilk kez çevrilen muazzam öyküler var bu sefer: Ambar Kundakçısı, komik Bir Ayı Avı, Avludaki Katır, Bir Kraliçe Vardı, Dağdaki Zafer ve birkaç öykü daha.

    Ancak... buradaki öyküler aslında Faulkner'ın Sartoris kitabıyla kurmaya başladığı Yoknapataphwa'da geçen olaylar, orada yaşayan ailelerle ilgili yan öykülerden oluşuyor. Bu yüzden, bence, diğer bir çok romanını okumuş okurların daha fazla ilgi gösterebileceği ve daha az sıkıcı bulabileceği öyküler. örneğin açılış yaptığımız Ambar Kundakçısı adlı öykü, yazarın Snopes Üçlemesi diye bilinen serinin ilk kitabı olan ve okuması inanılmaz zor ve son elli altmış sayfada pes ettiğim- ama muazzam güzel pasajlar içeren, iyi bir çeviri örneği olan- Köy kitabının başında anlatılan kundaklama olayını anlatıyor. "Emily'ye Bir Gül" boyunca en çok Ses ve Öfke'deki Quentin'le zaman geçiriyoruz diyebilirim. Ama onun yanında Kurtar Halkımı Musa ve özellikle Ayı'da (ki o da Kurtar Halkımı Musa'da yer alan bir öykü-roman aslında) karşılaştığımız Ike Mc Caslin, De Spain; yine Köy romanından Ratliff, Sartoris ve Yenilmeyenler'de, ayrıca Ayı'daki Bayard da burada. Bu kitap, Faulkner'ın hem mekân hem ruh olarak kurduğu dünyanın sakinleriyle dolu, eskiler ve yeniler bir aradalar.

    Kitabı okurken çok yoruldum. Önceden okuduğum öyküleri yeniden okurken daha büyük bir keyif aldım, çünkü anladığım şeyler arttı. Yeni öykülerden bazılarının klasik bir Faulkner özelliği olarak anlatılan öykülerden okurun doğal bir şekilde haberdarmış ve her şeyi ve bağlantıyı biliyormuş gibi bir tarzı olması sebebiyle zorlayıcı olduğunu, anlaşılmasının zor olduğunu söyleyebilirim. Bu anlamda kitap ilerledikçe Köy romanının bazı bölümlerini yeniden okuyormuşum hissini yaşadım diyebilirim.

    Kitabın yazarın ana meselelerinden olan ırk ayrımı, ABD'nin iç savaşının güneye bedeli, zamanla yerini kaybeden ve önemsizleşen değerler karşısında kalakalmış bireyleri anlattığını söyleyebiliriz. Emily'ye Bir Gül öyküsünde Emily'nin iç savaşta kaybeden güney, ve bütün o ırkçı, üstünlükçü değerleriyle zamana ve değişime inat edip direnmesi ve ama kaybetmesine benziyor kitaptaki nice karakterin durumu; bütün bu karakterler muhakkak ki yazarın ülkesinin değişimlerini, sancılarını, sürçmelerini karakterleri üzerinden anlatıyor ve belki de orijinal kitaptan alınan on yedi öykünün özellikle bu nitelikleri taşıyor olmasına dikkat edilmiş diye de düşünebiliriz.

    Çeviri konusunda söylenmesi gereken bir kaç şey var. Yeni çevirmenlerin metinlere yaklaşımının oldukça iyi olduğunu düşünüyorum. Faulkner metinlerinde yerel ağız, zencilerin dil kullanımı vb konular çok büyük bir çeviri sıkıntısı demek. Bugüne kadar gördüğüm en iyi çeviri, bütün o insana batan ve sürekli devrik cümlelerle dolu Murat Belge çevirisiydi, Ağustos Işığı bence orijinaline en yakın bir türkçeye çevirme çabasıydı. Ünal ve Necla Aytür'ün yerel ve zenci ağzını verme konusunda ısrarı ege şivesine benziyor ama tuhaflıklarla dolu ve okuru yabancılaştırıyor metine, ve bu yabancılaşma durumu, aldığımız edebi tadı bozan, rahatsız edici bir nitelik taşıyan bir soruna dönüşüyor: "O heç bi yire gitmemiş, heç bi şey görmemiş de ondan. Duman bile göremediğniz cılbak bi tepede yaşayınca" gibi cümlelerle dolu Aytür çevirileri. Bir örnek daha: Kim burda kalacağmış? Ben mi? Ben olmadan eve nasıl gidersiniz kim? Soğra sizsiz eve gider de Hamfendi bağa nirde galdığnızı sorarsa, ben ne dirim oğa?" Bu tür cümleler metni gerçekten çirkinleştiriyor. Çünkü tutmuyor, oturmuyor. İki çevirmenin de teklediği tek nokta burası.

    Emily'ye Bir Gül, umarım Yapı Kredi Yayınları'nın Faulkner çevirilerine öncelik vereceğinin bir işareti olur. İlk kez okumayı düşünenlere de, sadece bir veya iki kitabını okuyanlara da kitabı önermiyorum. Bir kaç kez daha yazmıştım bunu ama, Faulkner okumaya öykülerinden başlayarak hazırlanmak çok doğru bir seçim kesinlikle, bu yüzden şu sırayı takip edebilirsiniz ilk kez okuyacaksanız:

    -Duman
    -Doktor Martino
    -O Akşam Güneşi (Abşalom Abşalom!'dan alınan kısmı es geçerek örneğin)
    -Kırmızı Yapraklar

    Ardından romanlarına geçebilirsiniz. "Kurtar Halkımı Musa" öykü kitabı olsa da aynen Yapı Kredi Yayınları'nın bu kitapta yapmaya çalıştığı gibi bir roman olarak görülüyormuş, bunu da söylemek gerek. Bu anlamda belki en azından Türkçeye çevrilen neredeyse bütün kitaplarında yazarın birbirine yakın, birbiriyle alakalı aileler ve kişilerden, aynı mekânlarda ya da yakın yerlerde yaşayan aile ve bireyler üzerinden bir çok öykü ve romanı beraber yazdığını, birbirinde diğer öykü ve hikâyeleri sürdürdüğünü çok rahatça söyleyebiliriz. Hepsi aynı romanın devamı gibiler. Ya da yan eserleri, kolları gibi.

    Bu yola girmeyi, Faulkner okumayı düşünen herkese şimdiden bol şans, bol sabır ve iyi okumalar.
  • 365 syf.
    ·23 günde·Puan vermedi
    Aylardır William Faulkner kitaplarını okumaya çalışıyorum. Bu sene benim için Faulkner senesi. Üniversitede ne düşünüp de bize Abşalom, Abşalom!u okutmaya çalıştılar bilmiyorum, zaten okumamıştık, okuyamamıştık. O uzun paragrafları gördüğümüzde hocamızın itirazlarımıza boyun eğişini hatırlıyorum, kimbilir neler düşünmüştü kadıncağız, laf olsun diye, başka bir yere giremediği için edebiyat okuyan bir sürü genç...ne zaman? 25 sene önce. Abşalom'un yerine ne okuduğumuzu hatırlamıyorum, ama bu kitap hep aklımda kalmıştır, merak etmişimdir.

    Bu sene Faulkner senesi benim için.Türkçeye çevrilmiş bütün eserlerini, ilk çeviriler de dahil bulup okumaya çalıştım, çalışıyorum. Okuma sıramı da iyi oluşturduğumu düşünüyorum. Ancak okumak için çoğu zaman yanlış zaman ve mekân seçtiğimi düşünmeden edemiyorum. Bu sıkıntıyı Köy kitabından daha fazla yaşadığım bir örnek olmadı sanırım. Çünkü kitabın kırk elli sayfasını okumadığım gibi, okusam da anlamadığım yığınlar arasında kaybolmuş durumdayım. Bu kitap muhakkak ki kısa süreli ve yoğun bir dikkatle okuma gerektiriyor, çünkü Faulkner'ın gevşek, neredeyse belirsiz bağları, ilişki çizgileri karakterleri sayfalar boyunca okurken ancak çok odaklanmış, çok dikkatli bir okurun takip edebileceği rotalar çiziyor ki bu okur ben değilim, zira okuduğum şeyden aldığım tadın güzelliğini takdir etmekle beraber kitabın bütünü içerisinde nerede durduğunu, nereye eklendiğini anlayamıyorum, yazardan beklediğim şey bana bu anlamda yol göstermesi, ancak Faulkner büyük bir keyifle sadece oraya bizi bırakarak küçük ipuçları, mırıldanır tarzda rehberliklerle yollarda, sayfalarda sürüklüyor insanı ve sonuçta, kitabın son bölümünde yapayalnız ve hiç bir şey anlamamış bir halde kalakalmış durumdayım. Benden buraya kadar. En kötüsü ise Abşalom Abşalom!u okuyup anlayabilme şansım kalmadı gibi, zira yazarın edebi yetkinliğinin zirve noktası olan bu eser muhakkak ki Köy'den çok daha kapsamlı, karmaşık, içiçe geçmiş ağlarla örülmüş bir eser. Oralara girmem zor. En azından kendi yerimi, tarzımı, çizgimi öğrenmiş olmayı da kâr saymam gerek, çünkü benden iyi bir Faulkner okuru olmaz, ama bir okur olma sevdalısı olabilir,çünkü okuduğum bütün eserlerinde bende kalan şey çevirilerle kaybolup giden Güney dünyası, ABD güneyinde aristokrasinin çöküşü, sosyal çalkantıların ve güneylilerin yenilgilerinin kuşaklara ödettiği bedeller ya da ırkçılığın irdelenmesi değil, benim gördüğüm ve beni çok etkileyen şey zamanın yıkıcılığı, bütün karakterlerde gördüğüm gibi insanın yaşamaya yazgılı oluşu ve yaşamanın mutluluk getirmemesi, insanın yazgısının diğer insanların ve insanın içindeki kendi kötülüğüyle ilmik ilmiş dokunmuş olması ve nereye gidersek gidelim her yerde ve her mekânda zamanın en büyük efendi olduğu: var olan herşey yıkılacak ve kötüler, art niyetliler ve şeytandan yana olanlar bütün yerlilikleriyle, bütün kendine özgülükleriyle eskinin kaybolup gitmesi ve yeninin hükümdarlığının bedelini ödetiyorlar. Bütün mutsuzluklar, bütün kötülükler herkesin hep yanlış yerde, yanlış mekânda yaşamasından...aranan bir kutsal sığınak var evet, ama aradıklarından değil, arasalar da bulamayacaklarını bilen joe christmas gibi lanetlenmiş karakterler ya da popeye gibiler bütün o kendini salmışlıklarıyla bize kötümserliklerinin içinde tebessüm ediyor. İşte bu beni etkiliyor. Aynı şeyin Köy kitabında da olduğunu söylemek mümkün: arzu eden, isteyen, suç işleyen insanlar taşıdıkları lanetle mahkûm edilmişler, ve onlar Çılgın Palmiyeler'de benim için bütün Faulkner romanlarının en güzel sembolü olan o selle coşup taşmış nehrin önüne gelen her şeyi ağır ağır yıkıp yok edişi, ve sonra sanki hiç birşey olmamış gibi kendi yatağına usulca dönüşü gibiler; bu lanetin önünde yuvarlanıp tökezleyen, düşen, arzu edip isteyen, bu uğurda öldüren, öldürülen karakterler kötülüğün, istismarcılığın, yeni değerlerin kendi yatağından taşıp önüne gelen her şeyi yıkması gibi, efendisi zamana boyun eğmiş bir ur gibi, yayıldıkça yayılan hastalığın temsilcileriler.

    Faulkner, Köy'ü 1940'da yazmış. Kitabın orijinal adı Hamlet aslında 20-30 haneden oluşan ama içinde kilise bulunmayan yerleşim birimlerine verilen admış. Kilisenin olmaması kitapta Snopes ailesiyle temsil edilen yeni değerlerin, yani menfaat ve kötülüğün yaygınlaşmasına uygun düşmüş olmalı. Bu kitap aslında bir üçleme. Faulkner 2. kitabı "Kasaba"yı 1957'de, son kitap "Köşk" ya da "Konak"ı ise 1959'da yazıyor. Üç kitap da neredeyse yazarın bütün kitaplarının ana mekânı olan Yoknapatawpha'da geçiyor. Böyle bir yer gerçekte yok, yazarın "Sartoris" kitabıyla (3. kitabı) hayâl edip yazmaya başladığı bir yer burası. Neredeyse bütün Faulkner kitaplarında diğer kitaplarda gördüğümüz karakterlere rastlıyoruz. Snopes ailesi de az ya da çok diğer Faulkner kitaplarında var.

    "Köy", 4 bölümden oluşuyor: 1-Flem, 2-Eula, 3- O Uzun Yaz ve son olarak 4- Köylüler.

    Kitabın tamamı Snopes ailesinin Frenchman's Bend denen yere yerleşmesini anlatıyor. Bu aile yavaş yavaş bu mekânı ele geçirecek ve zenginleşecek, gücü ele alacaktır. Tabii böyle yazınca sanki okuduğumuz buymuş gibi düşünüyoruz, ancak böyle değil. Faulkner için olayların kendisi değil, onların zihne bıraktığı izler, bir yere işaret etmeyen bütün işaretlerle dolu bir mekânda, zamanda yani salınarak akması önemli görünüyor. Bu yüzden bütün bu izleri, işaretleri okumak, kavramak için sağlam bir okuma yapmak şart. İlk bölümde ne olup bittiğini anlamak kolay diyemem. Eula bölümü en rahat okunan bölüm kesinlikle, çünkü klasik anlatı yapısına benzeyen tek bölüm neredeyse burası. Ben kendi adıma kitaba baktığımda olaylar değil, ama çok etkileyici karakterler ve ruhsal dünyalar görüyorum: Eula'ya tutulan öğretmen Labove; soğuk ve kurnaz Eula; herhalde başka hiç bir kitapta böylesine uzun, böylesine şiirsel bir dille okuyamayacağımız aşkıyla zekâ geriliğinden muzdarip Ike Snopes'un Houston'ın ineğine duyduğu hakiki, gerçek aşk; kitabın en etkileyici hikâyesi olan Houston karakterleri Faulkner'ın kaleminin tadını almamızı sağlıyor.

    Kitapla ilgili bir çok yorum, inceleme okudum, ama kitabın önsözünde çevirmen Deniz Ilgaz'ın yazdıklarının çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Yazısının son kısmında şöyle söylüyor Ilgaz:

    "...

    Büyük bir ailenin yaygın ve çeşitli yorumlara açık yaşam öyküsünü dile getiren üç romanlık üçlemede ise Faulkner'ın çok ilginç bulduğu, insana özgü bir tutku ile iyiden iyiye uğraştığı görülür. Bu tutku, okuyucunun okuduğu şeyde hep bir öykü, bir anlam, bir değer yargısı bulma çabasıdır. Faulkner, zaman zaman alaya alacak kadar ilginç bulduğu bu tutku yoluyla ulaşılan hazzın, yalnızca asıl bilgiyi gizlemek ya da geciktirmekle tattırılamayacağını, bu eksik bilginin verilmediği bilincini sürekli ve etkili bir biçimde okuyucuya hissettirmenin de romanda kendi başına bir etken olabileceğini keşfetmiş bir yazardı. Faulkner okuyucusunu bir maraton koşucusu gibi soluk soluğa bırakan öge, işte bu her adımda romandan sökülüp alınan gizemin tam doygunluğunu tatmışken bunun daha da huzursuz edici gizemler pahasına elde edilmiş olduğunu birdenbire anlamış olmasının sonucudur. Gerçek yaşamda olup biten her şeyi aynı anda ve bir solukta anlatabilmenin, bütün olanlardan tek bir anlam çıkarabilmenin güçlüğü gibi, Faulkner romanlarını okurken de bir hipotez kurabileceğimiz ayrıntıları seçip birbirine bağlama çabasının güçlüğü içinde buluruz kendimizi. İster istemez boşlukları kendi değer yargılarımıza göre doldururuz. Hipotezlerimizi sürekli yenileriz. Kısacası, yaşarız."

    William Faulkner'ın bu romanını gerçek, sağlam edebiyat okurlarına şapkamı çıkararak mutlaka öneriyorum... Şimdiden iyi okumalar.
  • EKONOMİK-SİYASAL-KÜLTÜREL !bir egemenliği ve sömürüyü hedeflediklerinden, son derece gelişmiş yöntemlerle hareket ettiklerinin farkına varırsınız.