İdrak, çok şey bilmek değildir; bildiğiyle haddini bilmektir. İnsan öğrendikçe büyümez, aksine küçülür. Küçüldükçe de olgunlaşır. Çünkü hakikatle karşılaşan kalp, kibirlenmez; susar, dinler ve geri çekilir.
Tevazu, insanın kendini inkâr etmesi değil; kendini doğru yere koyabilmesidir. Ne herkesten üstün görmek kendini, ne de değersiz saymak… Tevazu, “Ben de varım ama her şey ben değilim” diyebilmektir. İşte bu idrak, kalbi dengede tutar.
Bilgi arttıkça kibir de artıyorsa, orada idrak eksiktir. Çünkü gerçek idrak, insanı yumuşatır. Sertleştirmez. Hakikate yaklaşan kalp bağırmaz, ispat peşine düşmez. Sessizleşir. Çünkü bilir ki hakikat, yüksek sesle değil; derinlikle taşınır.
İslami terbiyede ilim, edep ile birlikte anılır. Edipsiz ilim, kalbi şişirir; edepli ilim ise kalbi arındırır. Nice bilenler vardır ama anlayan değildir. Nice konuşanlar vardır ama idrak eden azdır.
Psikolojik açıdan da tevazu, ruh sağlığının göstergesidir. Kendini merkeze koyan insan, sürekli incinir. Her sözden pay çıkarır, her eleştiriyi tehdit sayar. Oysa tevazu sahibi kişi, sarsılsa da dağılmaz. Çünkü benliğini korumak zorunda değildir.
İdrak ve tevazu, insanı huzura yaklaştırır. Haddini bilen, sınırlarını tanıyan, kusuruyla barışık olan bir kalp; başkasının eksikliğiyle uğraşmaz. Kendini düzeltmekle meşguldür.
Belki de insanın ulaşabileceği en yüksek mertebe budur:
Az konuşmak, çok anlamak…
Az görünmek, çok derinleşmek…
Alıntı