Evvel kelâmım odur ki, nefretim cismimde kan, kanımda ateş kesilmiştir.
Suret-i insanla gezip akl-ı beşer taşıdığını vehmeden her kim varsa, gazabımın dairesindedir.
Hayatın bütün marazını sanki kaderden rüşvetle almışçasına üstüne çeken, zerre ıstırabını dağ sanan kalabalığa tahammülüm yoktur.
İğnenin ucunu şah damarında hissedip figân eden nefeslerden iğrenirim.
Acıyı libas edinip travmayı tâc eyleyen kimseler, nazarımda ademdir.
Zira bu güruhun travmadan devşirdiği tek mahsul, yine travma doğurmak ve o çorak toprakta serpilmekten ibarettir.
Ruhunuz bir çiçek kökü kadar metin değilse, ana rahmini andırması gereken duygu menzilinde, kendi bağlarınızla boğulmanız evlâdır.
İnsan acıyı zatına mühürlemez; onu içine alır ve onunla kemâle yürür.
Acıyı azdırıp şahsiyet sanmak ne zaaftır ne acz; bilakis mide bulantısıdır. __İstifra hükmünde bir hiçtir.
Ruhun en kuytu zindanlarında, sizin hayalinizden ziyade illetler ve illiyetler deveran eder. Duyguyu özden idrak edip hazmetmek varken, neden başkalarının ağzında çiğnenmiş lokmayı yutarsınız?
Benliği olmayan ruh kalıplarınıza lanet ederim.
Bir vakit “İnsanın evi, sükûn bulduğu simalardır” demiştim; bugün o sözümden rücû ederim. Meğer ev, zelzeleye dayanıklı olurmuş.
Kumdan saray misali, en ufak dokunuşta çöken ruhlara yaslanmak, orada mesken tutana yüktür.
Enkaz altında kalan, artık ne yaşayabilir ne de yaşadığını bilir.
Gördüm ki değişenler, insan sandıklarım; beşerden noksan, hayyamdan hâlî imiş. Ruhum, sizi tefekkür ettikçe nefretle billûrlaşır.
Bu satırlardaki “sen”, muayyen bir bedene değil; ev sandığım cümle hayallere yöneliktir.
Bana bu cihanda “ev” mefhumunun ne denli kof olduğunu siz öğrettiniz.
Ben ismimin manasını yaşatmaya azmetmişken, **siz