• Üç ömre bedel günler su gibi geçti senin ölümünden sonra... Bildim ki ölümden öte gerçek olamazmış... Özlemin çok ağır..
  • 576 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Öncellikle Chubs'cuğum tek favorimdi bu kitaptaChubs benim gözümde Cole ile çok uyuşuyor.
    Okurken zihnimde onu Cole olarak canlandırdım.Ruby'i pek sevemedim.
    Ama diğerlerini pek şey yapamadım yok dur dur Açlık oyunlarında küçük bir kız vardı çok hızlı koşan yanlış hatırlamıyorsam 8.mıntıkadaydı heh anladınız işte o kızla çok benzeştirdim.Bu arada Açlık Oyunlarında favorim o kızdı.Ben şimdi niye Açlık oyunlarına uçtum?Konuyu daha fazla saptırmadan devam edeyim.
    Öhö öhö ben kitabı okurken sebebinin bilemediğim bir eksiklik hissettim.
    Bu başını okurken de sonunu okurken de hep böyleydi.Bi türlü çözemedim.Umarım diğer kitaplarda bu eksikleği hissetmem.Bir de kitapta birkaç  şeye çok gıcık kaptım.
    Herkes Ruby'e karşı bir şeyler hissediyor.Önce o avm gibimsi olan yerdeki çocuklar sonra o diğer adını unuttuğum turuncu...Diğer gıcık oldğum şey o renklerin birbirine karşı olan üstünlüğü.Hele o turuncu egoist pislik çocuk.Abiciğim anladım insanların zihnine girip bir şeyler yapıyorsun ama bir bak maviler ne yapıya adamı öbür tarafa fırlatıyor!Tabi psikolijik şeyler daha doğrusu zihin oyunları daha meraklandırıcı bir şey ama bence diğerlerine daha doğrusu diğer renklere de daha fazla yer verilmeliydi.Hah unutmadan Ruby naptın ablam sen sonda ya?Ben bir türlü çözemdim amacını.Tamam onun hafızasından sildin kendini de ya kalbinden?Kalbinden silebildin mi?
  •   Semtimizin bir tanesiydi Müjgan. Saçları sırtına kadar sırma sırma dökülür. Elleri ufacık, gözleri dört defa lacivert. Ve de ne her ne hikmetse, bu da bana gönüllüydü. Öyle bir sevdim ki Müjgan’ı. Dünyamı şaşırdım. Haddimi bilemedim. Evleniriz gibi geldi bana. Evimiz, yuvamız olur. Işığımız yanar. Fakir soframız kurulur gibi geldi. Sahil bahçesinde gazoz içerekten gizli gizli mal-ü hülya kurardık. Sonra da çarşılara giderdik. Eşya beğenirdik, elden düşme. Aynalı konsolumuz, topuzlu karyolamız bile olacaktı. Müjganım her an, her bir daim yanımda olacaktı. Ama olmadı, gitti. Nereye mi gitti? Paraya gitti abiciğim, paraya. … Nikah resimlerimizi de çektirdik. Sonra, karpuzcu Raşit abinin kayınbiraderine borç ederekten nişan yüzüklerimizi de yaptırmıştım. Ama Müjgan takmadı bunu. Takamadı. Uçuverdi elimden. Meğer, gizlice bir altın kafes bulmuş kendine. Müjgan’ın gelinliğini hususi diktirmişler. Benim gibi kiralık tel duvak almaya kalkışmamışlar. Öyle sevindim ki mesut ve bahtiyar olsun diye dualar ettim. Müjgan gibi, ben de birbirimize verdiğimiz sözleri ettiğimiz yeminleri unuttum. Bir daha mahalleye gelmedi Müjgan. Gelemedi. “Bizim dar ve eski sokaklara otomobili sığmıyormuş” dediler. “Senede bir kaç ay zaten, Avrupa’daymış” dediler. “Zaman şifalı bir ilaçtır, unutursun” dediler. Unuttum ben de. Hiç aklıma gelmiyor. Hatırlamıyorum bile Müjgan’ı. Hatırlamıyorum.  
  • Öykü otobüsü: #32743786
    Yolcular: http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg


    –Kapat şu televizyonu ya da sesini kıs beyinsiz!
    - Anne al şu kızını başımdan sesini duydukça beynime kan sıçrıyor.

    – Gece kuşu gibisin, sabah saatlerinde uyuyup gün ortasında uyanıyorsun, üç torba dolusu kitabını, acaba evin hangi köşelerinden toplayacağım soruları ile hayalgücümü geliştirmek dışında hiçbir faydan yok. Bıktım senden. Kendinden nefret ettirmek adına her tür özelliği barındırıyorsun. Seni kim, hangi akıllı, hangi akla hizmet hayatına alır diye merak ediyorum doğrusu.
    - Yine yumdun gözünü, bir araba laf ettin. Alllah kumandanın da belasını versin! Senin de abla!
    Bakalım ses kısabiliyor mu bu kumanda.
    (Kumanda pencereden sokağa fırlatılır)
    - Ablacığım?
    – (sessizlik)
    - Demek tek bir tuşa bile basmadan kısabiliyormuş. Pes doğrusu. Müthiş icat.

    - Anne yolluk bir şeyler yapsana? Sömürgeci tesislere muhtaç eyleme beni.
    – Dur yemediğin az bir ömrüm kalmıştı, yarın erkenden paketlerim onu da senin için.
    - Hangi günahınızın azabıyım acaba diye merak etmiyor değilim. Keşke kumanda yerine kendimi atsaydım, atsaydım kurtulurdunuz da benden. Ömrüm hep böyle bir şeylerden mahrum mu geçecek? Ben ne zaman küçük ya da büyük oğlunun çeyreği kadar önem arz edeceğim sizler için. Neyse, unut gitsin. Doyururum elbet bir türlü kendimi. Yan ya da ön koltuğumdan biri, yediği şeylere içli içli baktığımı farkedince paylaşır belki benimle. Bunu istiyorsunuz değil mi anne?

    – Tamam ya, deme öyle... Ciğerim sökülecek sandım. Şakası bile hoş değil.
    - Böyle insanlar inan bana çok sayıda anne... Kiminin damak tadı diye yiyemediği, burun kıvırdığı, açlıktan ölsem de ağzıma sürmem dedikleri, kimilerinin günün birinde acaba yer miyim hayali...
    – Dur fazladan yapayım da hiç olmazsa hali vakti yerinde olmayan gibi görünenlere ikram edersin.
    - İyi olur. Yüreğinden öpüyorum. Şimdiden ellerine sağlık ben uyumaya koyuluyorum. Gel bir sarılayım, uyuyorsan kıyamam uyandırmaya.



    - Abicim şaka yaptığını söyle bak şimdiden elim ayağım titriyor. Ya abiciğim tek market sensin koskaca otogarda, ülkenin yüzde sekseni sigara kullanıyor, nasıl sigara satmazsın.

    ...

    - Ya bırak beni! Sana dalacağım şimdi ha...
    – Ben ne yaptım Fırat? Adam dükkanında sigara satmak istemiyormuş, bunun için adamı dövecek değilsin ya?
    - Nereden biliyorsun marketin sahibi olduğunu? Belki de elemandır. Bırak şuna iki tane sallayayım.
    – Ya eleman olsa ne değişecek. O da ekmeğinin peşinde.
    - O da okmoğunun pöşünde... Her gün başımızı durduk yere belaya koyan sen, bugün herkesin haklılık payını dağıtasın tutmuş. Seninde onlardan pek farkın yok ha... Ben sana söyleyeyim.
    – Benim suçum ne? Sen iyice kafayı bozdun.
    - Benim 16 saatlik yolculuğa çıkacağımı biliyorsun, benim hemen hemen her molada iki sigara içmem gerektiğini de biliyorsun, üstelik bunları en iyi sen biliyorsun. Nasıl düşünmezsin, bu Fırat apar topar evden çıktığını söyledi, belki sigara almayı unutmuştur, her ihtimale karşı bir paket sigara alayım şuna, diye? Bunları düşünmeliydin. Marketçi de senin gibi düşüncesiz. Gördün mü ne kadar ortak noktanız var?
    - Bir market açalım mı sana da bir otogar kenarında? Belki benim gibi biri gelir, sigara satmadığını öğrenir, dellenir, şu maymun suratına temizinden iki yumruk indirir.
    - Tamam lan, bozulma hemen. Gel bir sarılayım. Biliyorsun sinirlenince dilimin freni belki yok, ama içim temiz.
    - Hadi Allahaısmarladık.

    - On dokuz numara, on dokuz numara... Ulan Fırat, koltuk numaranın on dokuz olduğunu bilmene rağmen ne diye ilk koltuklardan başlarsın numaralara bakmaya? Hadi baktın, sayıklama ki deli sanmasınlar.
    - Maşallah, herkescikler de yercağızlarına kurulmuş. Gözlükler takılmış, kitaplar açılmış, kafalar gömülmüş... Gören de bu otobüs ahalisini, şaraplı, viskili, kokteyl partide bir araya gelecek, dünya meselelerini görüşecek bilge kişiler zannnedecek. Yani en azından ben öyle değilim. Bunu biliyorum.

    - Harbi var bu işte bir hinlik...
    - Şu bağlamayı da bir kez olsun bağaca koymaya gönlüm el vermedi ya. Acaba ne düşünüyorlar benim hakkımda? Müzisyenlik bir görünüme de sahip değilim. Başkasına mı götürüyorum hediye niyetine? Ya da hava mı atıyorumdur? Neyse, susup kıvrıl iyisi mi sen de kendi köşene.

    -(Kitap çıkarılır çantadan, kafa gömülmeye yakın
    az ötesinde boş olan koltuğa gözü ilişir; yok canım herkesin yaşantısı ve düşünceleri bir değildir diye iç geçirilir. Mesela benim çantalarımın içi kitap ve giyecek doluyken, şu yanımdaki arkadaş ya da birazdan binecek olan o arkadaşın karton dolusu cins tavuklar olabilir, hatta bunlar yolda ölüp arabayı kokutabilirler de. Olur mu olur, tavuk bunlar, ne zaman öleceği belli mi olur... Ulan şu arkadaşa selam vermeyi unuttuk! )

    - ...
    – ...
    - Aç mıydın?
    – ...
    - Sigara kullanıyor musun?
    – ...
    - Çakma insan. Spot insan. Şarampole yuvarlanasıca... Bunların hepsi böyle.
    –...
    - Peki ya otobüsün arkasındaki yazıyı gördün mü, 'Mezara dikilen çiçek ölüyü diriltmez.' diye?
    –...

    (Muhabbet böyle süregelirken; elinde beş litrelik su bidonundaki sütüyle küçük bir kız çocuğu, yol kenarında bulabildiği bir kaç karışlık gölgeye sığınmış kendini güneşten korumaya, yoğurt kasesine doldurulmuş yumurtaları da kırılmasın diye dengede tutmaya çalışıyordu.)
  •   Semtimizin bir tanesiydi Müjgan. Saçları sırtına kadar sırma sırma dökülür. Elleri ufacık, gözleri dört defa lacivert. Ve de ne her ne hikmetse, bu da bana gönüllüydü. Öyle bir sevdim ki Müjgan’ı. Dünyamı şaşırdım. Haddimi bilemedim. Evleniriz gibi geldi bana. Evimiz, yuvamız olur. Işığımız yanar. Fakir soframız kurulur gibi geldi. Sahil bahçesinde gazoz içerekten gizli gizli mal-ü hülya kurardık. Sonra da çarşılara giderdik. Eşya beğenirdik, elden düşme. Aynalı konsolumuz, topuzlu karyolamız bile olacaktı. Müjganım her an, her bir daim yanımda olacaktı. Ama olmadı, gitti. Nereye mi gitti? Paraya gitti abiciğim, paraya. … Nikah resimlerimizi de çektirdik. Sonra, karpuzcu Raşit abinin kayınbiraderine borç ederekten nişan yüzüklerimizi de yaptırmıştım. Ama Müjgan takmadı bunu. Takamadı. Uçuverdi elimden. Meğer, gizlice bir altın kafes bulmuş kendine. Müjgan’ın gelinliğini hususi diktirmişler. Benim gibi kiralık tel duvak almaya kalkışmamışlar. Öyle sevindim ki mesut ve bahtiyar olsun diye dualar ettim. Müjgan gibi, ben de birbirimize verdiğimiz sözleri ettiğimiz yeminleri unuttum. Bir daha mahalleye gelmedi Müjgan. Gelemedi. “Bizim dar ve eski sokaklara otomobili sığmıyormuş” dediler. “Senede bir kaç ay zaten, Avrupa’daymış” dediler. “Zaman şifalı bir ilaçtır, unutursun” dediler. Unuttum ben de. Hiç aklıma gelmiyor. Hatırlamıyorum bile Müjgan’ı. Hatırlamıyorum.