• Saman Sarısı

    Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla

    I

    Seher vakti habersizce girdi gara ekspres

    kar içindeydi

    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım

    peronda benden başka da kimseler yoktu

    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri

    perdesi aralıktı

    genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı

    üst ranzada uyuyanı göremedim

    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres

    bilmiyorum nereden gelip nereye gittiğini

    baktım arkasından

    üst ranzada ben uyuyorum

    Varşova'da Biristol Oteli'nde

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu

    oysa karyolam tahtaydı dardı

    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    ak boynu uzundu yuvarlaktı

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

    oysa karyolası tahtaydı dardı

    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu

    oysa karyolalar tahtaydı dardı

    iniyorum merdivenleri dördüncü kattan

    asansör bozulmuş yine

    aynaların içinde iniyorum merdivenleri

    belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım

    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına

    üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir

    gül açıldı ağır ağır

    Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde

    taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden

    şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan

    yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum

    yudum şehirlerimizin hasretini

    iki şey var ancak ölümle unutulur

    anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü

    kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık

    yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm

    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına

    çıktılar önüme ansızın

    oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı

    bir mangaydılar

    kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri

    kolları kollarında gamalı haç işaretleri

    elleri ellerinde otomatikleri vardı

    omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu

    omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu

    hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu

    ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler

    yürüdük

    korktukları hem de hayvanca korktukları belli

    gözlerinden belli diyemem

    başları yok ki gözleri olsun

    korktukları hem de hayvanca korktukları belli

    belli çizmelerinden

    korku belli mi olur çizmelerden

    oluyordu onlarınki

    korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız

    bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara

    her sese her kımıltıya ateş ediyorlar

    hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler

    ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor

    ve kurşun seslerini benden başka duyan yok

    ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez

    ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek

    ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli

    bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce

    bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi

    derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim

    ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak

    bir fırancala gibi

    vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına

    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri

    kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca

    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri

    bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler

    tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı

    girdim büyük salona genç bir kadınla

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu

    bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebek evlerindeki gibi

    ve sen bundan dolayı

    bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin

    belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne

    uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada

    ak boynun uzundu yuvarlaktı

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu

    ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı

    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz

    ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında

    onu oraya sen koydun

    bir taş kuyunun dibindeki suydu

    bakıyorum eğilip

    bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz

    sesleniyorum

    seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları

    ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde

    gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın

    kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin

    cıgaranın ucunda senin

    ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda

    ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi

    aklından geçenlerdeydi ayrılık

    benden gizlediklerinde gizlemediklerinde

    ayrılık rahatlığındaydı senin

    senin güvenindeydi bana

    büyük korkundaydı ayrılık

    birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın

    oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin

    ayrılık bunu fark etmeyişindeydi senin

    ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem


    tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı

    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize

    yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında

    vakıt hızla akıyordu geriye doğru

    ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu

    ardımızdan koşuyordu önümüze

    Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dola-

    şıyor

    bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını

    ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor

    Katolik öğrencilerle

    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz

    vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın

    orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte

    ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara

    ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur

    Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece

    yarısını çaldı

    Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi

    şehre yaklaşan düşmanı verdi haber

    ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın

    borazan iç rahatlığıyla öldü

    ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını

    düşündüm

    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur

    iskelesi gibi arkada kaldı

    seher vaktı habersizce girdi gara ekspres

    yağmurlar içindeydi Pırağ

    bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı

    kapağını açtım

    içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

    kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna

    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres

    baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık

    yağmurlar içindeydi Pırağ

    sen yoksun

    uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada

    üst ranza bomboş

    sen yoksun

    yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı

    içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı

    söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse

    yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından

    sokaklar bomboş

    bütün pencerelerde perdeler inik

    tıramvaylar bomboş geçiyor

    biletçileri vatmanları bile yok

    kahveler bomboş

    lokantalar barlar da öyle

    vitrinler bomboş

    ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap

    ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu

    ne bir karanfil

    şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat

    artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden

    martılara ekmek atıyor

    gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp

    her lokmayı

    vakıtları yakalamak istiyorum

    parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının

    yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı

    üst ranzada uyuyanı göremedim

    ben değilim bir uyuyan varsa orda

    belki de üst ranza boş

    Moskova'ydı üst ranzadaki belki

    duman basmış Leh toprağını

    Birest'i de basmış

    iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor

    ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar

    Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım

    karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah

    yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim

    garson kız tanıdı beni

    iki piyesimi seyretmiş Moskova'da

    garda genç bir kadın beni karşıladı

    beli karınca belinden ince

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    tuttum elinden yürüdük

    yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata

    o yıl erken gelmişti bahar

    o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi

    Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık

    yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa

    ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin

    sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini

    ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan

    ama yine de ansızın yitirdim seni

    asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun

    bulvarlar karlı

    seninkiler yok ayak izleri arasında

    botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım

    milisyonerlere sordum

    görmediniz mi

    eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz

    elleri gümüş􀀃şamdanlarda mumlardır

    milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor

    görmedik

    İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç

    mavna

    gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları

    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslenemedim

    çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı

    yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu

    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan

    görmedik

    girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara

    ve yalnız kadınlara soruyorum

    yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar

    al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife

    ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık

    belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan

    bana ne

    güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz

    görmediniz mi

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman

    􀀳ırağ'da aldı

    görmedik

    vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben

    onlar öne geçince ufalan kırmızı􀀃ışıklarını görmez olacağım diye ödüm

    kopuyor

    ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor

    önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni

    tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum

    Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin

    Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı

    konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri

    ancılar içindeydi ve dünya güzeldi

    lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin

    sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara

    gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum

    görmedik

    çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi

    oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan

    yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda

    oralarda on dokuz yaşıma rastladım

    birbirimizi birde tanıdık

    oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile

    ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik

    ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor

    uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir

    ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı

    üşüyorum hele ellerim ayaklarım

    oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü

    çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak

    ağzında ham bir elmanın tadı dünya

    on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki

    gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış

    ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden

    onun başına gelecekleri bir ben biliyorum

    çünkü inandım onun bütün inandıklarına

    sevdim seveceği bütün kadınları

    yazdım yazacağı bütün şiirleri

    yattım yatacağı bütün hapislerde

    geçtim geçeceği bütün şehirlerden

    hastalandım bütün hastalıklarıyla

    bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri

    bütün yitireceklerini yitirdim

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman

    görmedim

    II

    On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a

    Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz

    evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp

    dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan

    haberim yok

    meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel

    odamda

    Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından

    ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen

    ırmağını rıhtımında yıldızların

    bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının

    bacalarına karışmış

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

    saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut

    çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le

    meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz

    Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor

    ben renkleri yemiş gibi yerim

    ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar

    bizim Abidin de öyle Avni de Levni de

    mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler

    ve şairleri ressamları çalgıcıları onların

    hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında

    suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp

    öyle avlayabilirim kımıl kımıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in

    Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi

    genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde

    onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere

    bulacağım

    işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına

    Sen Mişel Köprüsü'nden

    ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çiselerken

    aydınlık

    Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte

    ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne

    pabuç eskisine

    atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret

    eski yerinde kalacak.

    Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların

    damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım

    parmaklarımın ağırlığı yok

    parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına

    dönecekler başımın üstünde

    sağım yok solum yok yukarım aşağım yok

    Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin

    ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz

    Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan

    genç kadının

    Küba'dan döndüm bu sabah

    Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir

    çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya

    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin

    işin kolayına kaçmadan ama

    gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil

    ne de ak örtüde elmaların

    ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini

    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin

    1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin

    çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının

    resmini yapabilir misin üstat

    yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin

    bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın

    bir duvarın üstünde bir el gördüm

    ferah bir türküydü duvar

    el okşuyordu duvarı

    el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının

    on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır

    nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu

    yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun

    yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan

    otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz

    kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu

    okşuyordu duvarı

    sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini

    Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem

    kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve

    okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini

    kocaman bir el

    deniz kaplumbağası bir el

    ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el

    artık bütün sevinçlere inanan bir el

    güneşli denizli kutsal bir el

    Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp

    yeşerip ballanan umutların eli

    1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler

    gibi ağaçlar diken ellerden biri

    çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri

    mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el

    yalansız hürriyetin eli

    Fidel'in sıktığı el

    ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü

    yazan el

    hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir

    karpuzu kesiyorlarmış gibi

    ve gözleri parlıyor erkeklerinin

    ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne

    ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor

    mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin

    hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının

    akşam oluyor Paris'te

    Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski

    yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü

    bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum

    ve anlıyorum ki

    bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri

    sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor

    onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.

    Paris'te bir kestane ağacı olacak

    Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası

    İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından

    hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı

    gidip elini öpmek isterdim

    varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını

    dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip

    alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman

    sarısı belâsı, başımın.
  • Şimdi bu yalçın ve sarp tepe bir mahşere benziyor, adeta tutuşmuş yanıyordu.
    Çünkü kucak kucağa gelen muharibler birbirini taşlarla, yumrukla mahvetmeye, bayırdan aşağı yuvarlamaya, paralamaya, dişleriyle birbirinin gırtlağına sarılmaya, elleriyle diğerlerinin boğazını sıkarak boğmaya çalışıyorlar.
    Gerek bizim gerek düşmanın topçusu bütün şiddetiyle hep bir noktayı, yani bu Kanlısırt’ı dövüyor, bombalar patlıyor, her taraf ateş ve alev içinde yanıyordu.
  • 64 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Yazar, bu eserinde aşk ve düşüncelerinden esinlenerek şiirler yazarak bu kitabı oluşturmuş ve bu duyguları çok güzel şekilde ifade etmiş. Özellikle 53-60. sayfaları okumanızı tavsiye ediyorum. İyi okumalar!
  • Şöyle bir seyre daldım âlemi,
    Çevirip gözümü baktım,
    Sonra bir daha baktım.
    Ne bir eksik, ne bir fazla...
    Çevirip gözümü kendime baktım,
    İyilik eksik, kötülük fazla. (2009)
    Abidin Ateş
    Sayfa 52 - Lamure Yayınevi
  • Yazıldım kâinat korosuna,
    Gün yirmi dört saat oradayım.
    Yaradanı zikreden,
    Evrensel solodayım. (2009)
    Abidin Ateş
    Sayfa 51 - Lamure Yayınevi
  • Mavi, masmavi olmak,
    Dururken gökyüzünde,
    Denizlere yansımak.
    Abidin Ateş
    Sayfa 47 - Lamure Yayınevi
  • Delik bir buğday çuvalından döküldü gitti yıllar
    Bir civciv kursağında kaldı, yitik saf çocukluğum. (2009)
    Abidin Ateş
    Sayfa 46 - Lamure Yayınevi