• "Ey aşk!
    Bu nasıl bir sır?
    İçine giren tufan oluyor.
    Bu nasıl bir hırka?
    Kim giyse aşk sarhoşu olup çıkıyor.
    Aşkın çilesini küçümsediğiniz an içinizdeki cehennem büyür.
    Aşkın çilesiymiş aşka dayanak olan.
    Yeter ki yan!
    Dumanın bulut olur.
    Yeter ki yak!
    Ummanlar kazan olur.
    Nerede ateş, orada su!
    Nerede su, orada ateş!
    Ne tuhaf kimya!"
    Kimya, Mevlânâ'nın ciğerparesi.
    Kardeşi dediği Alâeddin'in göz bebeği.
    O ise Şems'e maşuk..

    Şems'in Konya'ya geri dönmesine sevinen Mevlânâ, onu bir daha kaybetmemek adına kızıyla evlendirir. Bu durum garip karşılanır çünkü Kimya ile Şems arasında büyük bir yaş farkı vardır. Konya halkı yine söylenmeye, huzursuzluk yaratmaya başlar. Fakat gönül yaşları eş olan bu iki kişi öyle bir bağ kurar ki aralarında; bir bakış, bir kelam ile çözülür tüm sorunlar.

    Kimya ister ki Şems'i, ona babasıyla yaşadığı halvet hâllerini anlatsın ve hiç susmasın. Kalbine, ruhuna bir şifa olarak hisseder onun sohbetini. Bir gece bu dileğini yerine getirir Şems ve der ki: " içinden dünya kaygısını, cehennem korkusunu, cennet ümidini sil at. Allah'ın muhabbetine aç gönlünü..." Kimya yaşadığı bu tecrübeyle bir kere daha hayran olur, bir kere daha aşkı harlanır.

    "Sende bulduklarım değil, sensiz kaybettiklerimdir önemli olan. Yoksa yaş dediğin nedir ki? Bu dünyada benden fazla yaşaman, bizim evliliğimize mi engel oluşturacak? Eğer ki korkun ecelse, benim senden uzun yaşayacağımı kim düşünmüş?" diyen Kimya, sırtında çıkan bir çıban sonucu hayatını kaybeder. Sırf Mevlânâ'yı mutlu etmek için, kabul ettikleri bu evlilik yolunda, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek ruh olarak çıkmayı başaran iki aşık...

    Dünyanın anlamakta direndiği Tebrizli Şems'i anlamış, yaşamış maşuk... Kimya...
  • AÇLIK
    Merhaba sevgili dostlarım, bu incelememi tokken okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

    Tok açın halinden anlamaz derler ya hani, aslında tok kendi tok halinin kıymetini bilmediğinden anlamaz açı, bazen o kadar güzel doymaz ki aç olmadığı halde yer de yer tok insan. Kendisi toktur ama ne fayda açtır gözleri, doymak bilmez obur iştahı. Gerçekte aç insanların halini düşünmeden bir sürü ekmek alır mesela onları yiyemez sonra bir yerlerde kurur kalırlar, eğer aç birinin yanında bu durumunu fark ederse önce kendi tok halinden utanır da belki biraz açlığa tahammül etmeyi öğrenir, belki utanır artık gereğinden fazla tok olmaktan. İsterse tok açın halinden öyle bir anlar ki, utançtan kendi halinden yerin dibine girer de alçalabildiği kadar alçalır hem de. Tıpkı benim gibi :/ Bir gün arkadaşlarımla dışarda yemek yemek için çıkmıştık. Yemekten sonra başka bir yerde bir şeyler içmek için oturalım dedik sonra. Çikolata vb. tatlıları çok severim, arkadaşımla pasta söyledik bir de yemeğin üzerine canımız çektiği için üstelik tok olduğumuz halde. Sonra tam pastayı yerken küçücük bir çocuk akşamın o saatinde o mekana girmiş bir şey söyleyebilir miyim deyip masa masa geziyordu. Kimse cevap vermedi çocuğa. Bizim masaya geldi onunla göz göze geldiğimizde (tam anımsayamıyorum ama gözlerinin tam içine bakabildiğimi sanmıyorum, tok halimle önümde kocaman pasta küçücük çocuğu o halde gördükten sonra) arkadaşım sor demişti, ben utanç hissimle sessiz ve başım eğik önüme bakarken, duymadı çocuk arkadaşımı yan masaya gitti sonra, konuşmasına fırsat vermeden garson çıkardı onu. Kendimden nefret ettim o an, aklım onda kaldı ne diyecekti bize acaba, ne geziyordu o saatte, o yaşta bir çocuk sokakta, ailesi var mıydı, karnı tok muydu ki diye düşünürken içimden çokça doymuştum yiyemediğim o pastaya.

    İşte bu roman da açlığın romanı, öyle bir açlık ki günlerce yemek yiyemeyen bir adamın romanı. Buna rağmen yaşam mücadelesine devam eden, tıpkı Martin Eden gibi tüm umudunu kelimelerine, yazdığı hikâyelerine bağlayan bir adamdan söz ediyorum. Midemiz ne kadar uzun süre açlığa dayanabilir ki acaba? En fazla ne kadar tuttuk bir şeyler yemeden kendimizi, denedik mi bunu hiç? Ramazan ayları açın halinden anlamak için de değil midir biraz? Peki biz nefsimizi bu aylar dışında da terbiye ettik mi hiç? Sevgiden acı çeker bir insan değil mi sevgisizlikten de çeker. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en alt basamaktadır fiziksel ihtiyaçlar. En temelidir zira. Bir insan açsa ve üşüyorsa mesela, sevme, kendini gerçekleştirme vs. gibi hayatına bir yol çizeceği diğer güzellikleri nasıl bulabilir ki?

    Bu kitapta açlığı iliklerinize kadar hissedecek, basit bir kelime gibi duran AÇLIK' ın sayfalarca betimlendiğine şahit olacaksınız.

    Son olarak şunu söyleyerek incelememi bitirmek istiyorum. Dünyada o kadar çok kötü şeyler var ki açlık, savaş, ölüm, yalnızlık... Yani dert yanacağımız bir sürü kötü olay, Duyumsayabileceğimiz kadar kötü hisler.. Bazen üzgün olduğum zamanlarda kendimden utanıyorum basit şeylere üzüldüğüm için. Örneğin sevdiklerimden uzaktayken özlüyorum onları şikayet ediyorum halimden, keşke onların yanında olsam diyorum ağlamak istiyorum. Oysa kızmalıyım kendime bunları düşünürken tokum, üşümüyorum da yanımda beni çok seven dostlarım var. Sevdiklerim uzakta ama yaşıyorlar, nefes alıyorlar ya Rabbim nasip ederse onlara kavuşacağımı da biliyorum üstelik. Neyin üzülmesi peki bu ayıp diyorum, saçmalama. Nefret ediyorum kendimden küçücük çocukları sokakta çalışırken gördüğümde halime şükretmediğim için, nefret ediyorum çikolata almak istediğimde onlar acaba aç mıdır diye düşündüğümde. Zira biliyorum onlar yiyemezken benim hakkım hiç yok yemeye. Daha fazla çıkmıyor kelimelerim her yazdıkça kalbime saplanıyor bu acı sözcükler.

    Aç kalın, aç kalalım biraz. Bencil olmayalım lütfen. Başkalarını da düşünelim zaten insan olmak, olabilmek bunu gerektirmez mi? Cömert olalım birbirimizden esirgemeyelim yardımı, desteği. Daha güzel bir dünyada da, daha çekilmez bir dünyada da yaşamak bizim elimizde. Bir kişiyle olacak iş mi bu demeyin lütfen, bir düşünün hepimiz düzeltsek kendimizi hayal ettim de ne güzel bir dünyamız olur değil mi?
    Yaşanılası...

    Tebessümle kalın, güzel akşamlarınız olsun dilerim ki :)
    Buraya kadar okuyan ve benim içimdekileri, içimden dökemediklerimi hissedebilen, hissedebilmek için çabalayan herkese çok teşekkür ederim.
  • Ağaçların arasından "padişahım padişahım" diye haykırarak, iriyarı bir adam fırladı. Saldırgan zannedildi. Ortalık karıştı. Adamı yaka paça yakalayıp, uzaklaştırdılar.
    Mustafa Kemal merak etti.
    "Çağırın bakayım, ne istiyormuş" dedi.
    Getirdiler.
    Cumhuriyet'ten filan habersiz, garibandı.
    Orman Çiftliği'nde amele olarak çalışıyordu.
    "Haftada bir gün para ödüyorlar, açım" dedi.
    Mustafa Kemal üzüntülü bir ifadeyle dinledi.
    Yaverlerine dönerek “bu işin sorumlusu kim?" diye sordu. Maaşları ödeyen orman mühendisini getirdiler.
    Mustafa Kemal öfkeliydi...
    "Sen hiç aç kaldın mı?" diye sordu mühendise.
    Ve aslında cevap beklemiyordu...
    "Bundan böyle her gün yevmiye ödeyeceksiniz" diye emir verdi.
    Bununla yetinmedi...
    Tarım bakanı Rahmi Köken'e bizzat telefon etti, aynı ağır soruyu sordu, "sen hiç aç kaldın mı?"
    Tarım bakanı istifa etmek zorunda kaldı!
  • POSTALANMAYACAK MEKTUP

    Mahinur bir çehrenin seyrinde yazıyorum sana...
    Postalanmayacak olan bu mektubu...
    Kalemin ve kelamın sahibine hamd ile başlıyorum;
    Evveli ve ahiri tüm zamanların sahibine senalar olsun...
    Sen!..
    Ey kader diye ilk tanıştığım adem!
    Kusura bakma başka bir hitap bulamadım sana...
    Aslında bağrımın müebbet hapishanesinde...
    Sana ne hitaplar var da...Boş ver!
    Ben susayım bu cezaya, sen yine duyma!..
    Haydi kum gibi dökül hülyalarımdan...
    Kanadı firakla cilalanmış turna olup uç mazimin semasından...
    Paslı kalemimin ucunu aç...
    Batır derine...
    Daya iliğe...
    Ve çıksın bir feryad ile cümleye teslim edilmemiş feryadlar...
    Sen bu mektubu okumayacaksın nasılsa...
    Ben henüz fasl-ı baharında nazenin bir gonca idim...
    Hatırlar mısın?
    Gerçi gülzar değildi açmaya niyet ettiğim toprak!
    Etrafımı sarmıştı ,sen hasıl olduğun çağda her nevi pıtrak...
    Söyle hatırlar mısın?
    Nasıl unutursun ki?
    İşlediği cinayeti unutabilir mi cani?
    Yoo alınma sözlerime...
    Bu sözün gelişidir sen yalnızca dinle...
    Gidişini bana bırak!
    Gözlerim bu işte pek mahir...
    Hep gidenlere bakar ardı sıra ağlayarak!
    Mendili koy cebine şimdi, hiç sırası değil...
    Hem ağladığımı da nereden çıkardın?
    Ben severim soğan doğramayı, birazdan yemek yapıcam...
    Gördün mü bak kaç yıldız kaydı gözlerimden?
    Her birinin adı sen!
    Haydi dökül kum gibi kirpiklerimden...
    Kanım çekilsin sensizliğe seğiren damarlarımdan...
    Hani unuturdu insan!
    Nerede kaldı yoluna gözlerimi serdiğim bu derman?
    Çok istedim diye mi gelmedi o da?
    Ismar ettim kurda kuşa...
    Unutmayı alıp getirin bana...
    Getirin onu ne olur getirin ,Kaf dağında olsa da...
    Yok...Bir karışcık diyarda bir tutam kalmamış...
    Er kişi niyetine okunan salada bana saf bağlayan olmamış...
    Anlayacağın yine yâdımda...Yine aklımdasın ...
    Biliyorum bu mektubu hiç bir vakit okumayacaksın...
    Haydi kum gibi dökül hülyalarımdan...
    Kanadı firakla cilalanmış turna olup uç mazimin semasından...
    Paslı kalemimin ucunu aç...
    Batır derine...
    Daya iliğe...
    Ve çıksın bir feryad ile cümleye teslim edilmemiş feryadlar...Hayatın hangi perdesiydin en toy demimde açılacakken kapanan?
    Sende miydi başrol, ben miydim figüran?!
    Yolları toz eyleyip Mecnun olup sen değil miydin bana koşan?
    Ben gözleri henüz açılmamış yavru bir kuş idim...
    Bir efsanenin kahramanlarını nereden bilirdim?
    Leyla olma hevası gütmedim...
    Sen, ben Mecnun oldum dedikçe,vallahi Leyla'yım demedim!
    Sen düştün çöllere ben peşinden geldim...
    Aşkın bitmeyen dersini ilk ve son kez verdin...
    Ey mürebbim!
    Bu kadarcık kısa mıydı dersin?
    Hicranmış...Hazanmış...Ömür sürecek finalin!..
    Çöl kumları güneşi saklar aguşunda...
    Yakar ayakları güdemezsin...
    Bir de sahra rüzgarı eser ki sorma;
    Bulamaz da yönünü kaybedersin...
    Senin hatıralarında yürümek de işte öyle yakıcı...
    Bekliyorum ısmarladığım o ilacı...
    Sen...Günahsız halime kurulmuş darağacı!!!
    Söyle nerede kaldı katlinin celladı?
    Zira unutmayı ezber ettiğim gün senin defterin dürülecek mazimde!
    Tek leke,tek is kalmayacak istikbalimde...
    Sen kendine hasım kesilirken, ben meyalli aynalarda;
    Ben bu mektubu kime yazdığımı unutmuş olacağım...
    Ahh mazi eteğinde ha bire önüme savrulan yalan!
    Bakma unuturum dememe sen!
    Bu mektuplar ile dopdolu kucağım...
    Hatıralar talan...
    Sen hercai ç/ağında beni harına düşürmüş örümcektin...
    Ahh ben...Bir mevsimlik "an" nefeslik uçmayı düşleyen kelebek!
    Ağında koptu kanatlarım tek tek...
    İmzanı attın, bekletme bensiz hayatı!
    Döktüm kirpiğime takılmış tüm kumları...
    Yaktım ocağı...
    Söyleyin gelmesin beyhude yere postacı...
    Yırttım...
    Yaktım...
    Pulsuz du zaten gitmezdi adrese...
    Yandı kül oldu...
    Koca bir offf değil üfffff dedim...
    Savruldu bak bu mektupla birlikte nice sancı...
    Sabrımın demliğinde demlendi şükür çayı...
    İçeyim şimdi kana kana...
    Ben susayım bu cezaya, sen yine duyma!..
  • Topal Asker / Nihal Atsız

    Ey saçları “alagorsan” kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!

    Bacağımla alay etme pek topal diye.
    Bir sorsana o topallık bana nereden hediye ?

    Sen Şişli’de dans ederken her gece gündüz,
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz

    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık .

    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!

    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;

    Biliyorum baldırını o kadar nazla 
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla

    Benim bütün elbisemden... Hatta kendimden...
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben

    Neyim? Bir hiç... İşe güce yaramaz topal...
    Sen sağlamsın, senin hakkın, dünyadan zevk al:

    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz 
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!

    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel, 
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!

    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün 
    Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.

    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken... Biz de tipi, fırtına, yağmur,

    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık.

    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık...

    Gülme öyle bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!

    Sana karşı haykıranı, mecbursun dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:

    Ben cephede geberirken, geride vatan 
    Aşkı ile bin belalı işe can atan

    Anam, babam, karım, kızım, eziliyorken 
    Dağlar kadar yük altında... gel, cevap ver, sen

    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!

    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda 
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda...

    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harp ederken yedim kurşunu.

    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.

    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda 
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.

    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,

    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız 
    Size şarap oldu sanki... Şehit canımız

    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz!..

    Gerçi salonlarda senin “yıldız”dı adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!

    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.

    Omuzun da neden seni fuzuli çeksin?
    .........................................
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin!..

    1926
  • "Sen sevgiyle doymak istiyordun,annen karnını doyurmak için uğraşıyordu. Doyduğunda daha fazlasını yemek istemiyordun, ama annen bir lokma daha,bir daha deyip ağzına sokuşturuyordu. Sana sevgiyi tam olarak verememenin ezikliğini kapatmak için bunu yapıyordu belkide. Sonuçta karnın doyuyordu ama yüreğin aç kaldı. Yemekten de tiksinir oldun .
         Annenle babanın tartışmalarına,kavgalarına şahit olduğunda ne hissettin? Korktun mu? Belki de yorganı başına çektin,onlar senin uyuduğunu düşünüp birbirlerine bağırmaya devam ederken sen sessizce ağlıyor, gösyaşlarını yastığa akıtıyordun. "