• İnsanlar kimsenin uzanamayacağı yüksek yerlere koyuyor kalbini bugünlerde.önüne gelen kırmasın diye.. bu bir nevi korkudur aslında. Kırılmaktan o kadar aç kaldı ki sevilmelere,sevmek icin kime adım attıysak seyirci kaldı kalbimiz gidişlere.ölümün olduğu bu hayatta sevgiden daha cok önem verildi nefrete ve kine. İyi gelecek olan değil de,yıpratacak,kiracak olan ne varsa sunuldu daima kalbimize...
  • Biliyorum konuşacak birşeyimiz kalmadı, paylaşacak hiç bir şeyimiz yok. Yine de yüreğimden gücümün yettiği yere kadar sana sesleniyorum, seninle konuşuyorum... Bugün sana olan kırgınlığımı rafa kaldırdım, sevgimi aldım avuçlarımın arasına, ona sığınıyorum... Cümlelerimi kısalttım, kelimelerim buruk, gülüşlerim istenmeyen dudaklarımda... Bir ihtimal gelişine sığındığımı farkettiysem de, engel olamadım gurursuz ama umutlu hasretine... Bugün gönlümü hoş tutmak istiyorum, imkansız olan her rüyaya inanasım geliyor... Bir çocuk gibi isteklerimi bastıramıyorum... Çalmayan telefonuma elim gidiyor, sana halen bende olduğunu ısrarla yazmaya çalışıyorum... Bende olan seni, hiç kırmadım, değiştirmedim ve hep korudum desem de, sendeki benin nasıl olduğunu, gülüp gülmediğini anlamsız bir sıkıntıyla merak ediyorum... İçimdeki güzelliğine inanıp inanmamanı artık umursamıyorum! Üşüyorum, bu üşüme yalnızlığımdan geliyor ve sarıyor her tarafımı... Tutunabileceğim hiçbir güzellik yok, hatırlamaktan usanmayacağım anılarım dışında... Isınabilmek için onlara sarılıyorum... Anlamsız ve cevapsız sorular hıhzırca sırıtıyor, ben görmemeye çalışıyorum... Düşler uzak gibi görünüyordu ama yakındı... Belki de görmeyi istemek gerekiyordu... Gözlerini aç desem kapatacaksın ama kapatma gözlerini! Kendime bir demet papatya aldım ama bakmadım falıma... Gözlerimi gelişlere verdim, gözlerimdeki hüzün bile seni özlemiş itiraf etti sonunda... Düşüncelerim gururlu, hayallerim ve sevdam değil... Gelseydin, kendimi unutup sana koşacaktım, susturacaktım içimdeki isyanı, kavgaların ortasında bir güneş gibi doğup ısıtacaktım yüreğini, sevinçten ağlayacaktım bu defa, mutluyken hemen sarhoş olmuşum gibi, dokunacaktım, sarılacaktım. Ama gelmedin, gelemezdin belki de gelmeye de hiç niyetin yoktu aslında... Kendimi kandırdığımı anladığımda ağlıyordum... Eskiden kimi şarkıların ne kadar anlamlı olduğunu düşünürken, şimdi ayrılığın ardından çalınan her şarkı umutsuzluğumu ve sevgimi anlatıyormuş gibi geliyor... Sevdiğim ne çok şarkı varmış, bunu senin gidişin gösterdi bana... Her şarkıda sen varsın, her yerde, her gördüğüm insanda, denizde, gecede, uykumda... Nasıl beceriyorsun her yerde olabilmeyi... Bu bir marifetse eğer, neden benim yanımda degilsin ki? Gözyaşlarım asilliğini yitiriyor ve yenik düşüyorum sevdana... Gittin! Belki de hiç gelmemiştin ben, geldiğini sandım... Ayak uyduramadım yorgunluğuna... Dudaklarına düşlerindeki öpüşü konduramadım... Kimi zaman bir çocuk oldum gülüşlerinde şımaran, kimi zaman bir kadın; dokunuşlarında kendini bulan... Ama! En çok da imkânsızın oldum... Her gelişimde bir kez daha gönderdiğin oldum... İnanamadığın, Yenemediğin, üzerinden atlayamadığın korkuların oldum... Ağladığın, bağırdığın ya da sustuğun isyanın oldum, sessizce boşalan gözyaşların, birikmişliğin oldum... Yüreğindeki kadın ben olmak isterken yüreğine sığınan ve tozlanacak olan bir anı oldum... Haketmediklerin, artık yeter dediklerin ve herşeyin olmak isterken belki de hiçbir şeyin oldum... Söylesene ben gerçekten senin neyin oldum? Sesin hep uzakları çağırıyordu, ben üstüme alındım, sana geldim... Bilseydim, bana ait olmayan bir seslenişi sahiplenir miydim? Şimdi bir mevsimlik aşk kaldı avuçlarımda sadece bir mevsim yaşanan ama bir ömür gibi gelen aşk... Kalbime henüz söyleyemedim gittiğini, öğrenirse onun da acı çekmesinden korkuyorum... Seni halen benimle biliyor ve seviyor ama ben kalbime ilk defa yalan söylüyorum... Gittin! Sevdamın yokluğuna alışabilirim belki ama sesinin uzak yolların sonunda olması acıtıyor içimi... Suskunluğun en büyük silahındı, suskunluğunla vurdun beni asıl acı olan, canımı acıtan unutulmak... Söylesene unutulmak kime yakışıyor? Unutan sen olsan da sana bile yakışmıyor ... Merak etme, üstüne giydirmedim bu duyguyu, unutulmayan olmak sende daha güzel duruyor... Görüyorsun işte, aşk'a ve sana ihanet etmiyorum benim kırgınlığım aşk'a... Sen üstüne alındın... Pelin Onay
  • Bozkırın ortasında , sarının hakim olduğu , buğday kokusunun burunlara cennet kokusunu getirdiği bir bölgede bir kadın ve adam kendi cennetlerini kurdular. Bu sevginin yapı taşlarını saygı, aşk,emek, toprak oluşturuyordu. Ekin zamanı geldiğinde toprağa hem sevgilerini hem de buğdayın tohumlarını ektiler. Hasat zamanı olgunlaşan aşklarını ve değerli Toprak Ana’nın onlara sunduğu altın başağı topladılar.

    Her biri bir başak tanesinin göz kamaştırıcı renginde ve toprağa düşen alın terinin mücevherleri gibi güzel kalpli dört evlat… Kasım, Maysalbek, Caynak , Aliman…

    Her biri adeta toprağa ekilmiş bir sevgi tohumu gibi büyüyor ailede. İnsanlar çalışıyor, kardeşlik, komşuluk bu köyde değerini yitirmemiş henüz. İnsanlar birbirlerinin acısına gerçekten üzülüyor, birbirlerine gerçekten yoldaş oluyorlar. Bir çocuk , tüm köyün çocuğu. Bir acı , tüm köyün acısı…

    Emeğin ve sevginin hükmettiği bu köye Savaş Tanrısı en büyük kudretiyle saldırıyor daha sonra. Analar emek emek büyüttükleri çocuklarını, kocalarını , ekinlerini savaşa gönderiyorlar. Geride aç ve yoksul çocuklar , kocasız , dul kadınlar, evladını kaybetmiş analar ve bir de küçük umut kırıntıları kalıyor. Sevdiklerinin alıyor olmasını umdukları nefes, kendi nefesleri oluyor. Geceleri de gündüzleri de yok artık.

    Gündüzleri ekinler için canla başla savaşıyorlar. Geceleri de bir başka çile! Kabuslar, umutlar , kötü düşünceler arasında mideye , göğüse oturan bir yumruyla geçiyor, geçmiyor!

    Kim demiş kadınlar güçsüz diye ? Dünyada bu acıları, gözyaşlarını içine döküp yine de çalışan kaç canlı vardır?

    Hangi tür canlı bir gün önceden kendini acılar içinde paramparça edip, ertesi gün içinde bulunan tüm güçle askere ekmek sağlamak için tarlada canla başla savaşır?

    İşte analar ve kadınlar bunu yaptı. Hani “bağrına taş basmak” derler ya , hah, işte bağrına kor basan anaların , kadınların öyküsü bu!
    Acılarını yazar öylesine hissettiriyor ki , okurken gözyaşlarımda satırlara eşlik etti. En acısı da bunların sadece bir kurgu değil , gerçek olduğunu bilmek…

    Dünyanın Savaş Tanrısının egemenliğinde olduğunu bilmek ve bu Tanrı’nın asla kana doymayacağını bilmek…

    Ah Tarih…
    Neden sayfaların, ölü insanlarla dolu? Neden sayfalarının altında yetim çocuklarının gözyaşları var ? Neden kanla beslenen bir vampirsin sen? Anaların , çocukların gözyaşlarından beslendiğin yetmedi mi ?
    Gençlerin umutları sayfalarında kaldı, cephanelerin soğuk, metal ağırlığı arasında duvarlara çarpa çarpa öldü umutları. Bu acıların sebebine güç diyebilecek misin tarih?

    Anaların suratlarına güç istiyorlardı, toprak istiyorlardı, daha fazla altın istiyorlardı, daha fazla kadın istiyorlardı, pis kokan ağızlarına daha fazla et istiyorlardı diyebilir misin ?

    Seni yaratan Savaş Tanrısı ey Tarih! Ne yazık ki tarih yazmak her zaman savaşlarla mümkün görülmüş bu dünyada ve düzen böyle devam ediyor. Ardında kaç okyanus dolusu gözyaşı bıraktığını hesaba katmadan , gençliği emen bir ruh gibi aramızda gezmeye devam ediyor.
    Geriye sadece anılar , ağıtlar , gözü yaşlı insanlar kalıyor. Adeta bir cennet olamayacağının kanıtı gibi canlı ve bir o kadar da soğuk nefesiyle kendini belli ediyor savaş.

    Çekilen acıların tarifi yok , olana çare de yok. Ama ya gelecek ? Gelecek de Savaş Tanrısı’nın hizmetine girecek mi ?
  • بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
    Allah'ım bize anne ve babamıza iyilik yapmaya yardım et ... amin

    Herkimse annesinin ayağının altında hizmetci olursa... o kimse kavmimin başları üzerinde efendi olarak yaşayacaktır...
    Ey Allah'ın kulları ebeveynine yakın olmak Allah'a yakın olmaktır...
    Ve onlardan uzaklaşmak Allah'tan uzaklaşmaktır... bu ise son derece teklihelidir...

    Muhakkak bilmemiz gerekir ki her evin içinde anne ve babanın nefesi bulunursa o evin içi merhamet ve sevği dolar...

    Ebeveyinlerimiz bize ömürlerini feda ettiler...
    Ve mallarını bize küçükken infak ettiler...
    Biz büyüdükçe gönülleri bize bağlandı...
    Hatta onların belleri eğilene ve yaşlı olduğunda adımları birbirine yaklaştığında ve hastalıklar onların bedenlerini yorduğunda titrettiğinde musibetler onların her tarafını sandığında...
    Onların yanında beyaz olan şeyler siyah ve siyah olanı beyaz olduğunda... onlar da yumuşak olan sert olana ve sert olan yumuşak olana dönüştüğünde ve küçük taşla bile yere düşecek duruma geldiğinde... ışte o hallere düştükleri zaman onların cezaları... bizim onlara yüz çevirmemiz bize yaptıkları o kadar şeyi inkar etmemiz midir ?

    Ey kardeşlerim Allah'ın Rahmeti üzerinize olsun...
    O anların vasfını Kuran'ı kerimde düşünün
    "Eğer onlardan biri yada her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa sakın onlara öf bile deme ... onları azarlama onlara tatlı güzel sözler söyle onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir....ve deki

    "Rabbim tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sende onlara acı" isra süresi

    Ey insan Anne baban yaşlanınca ve hayat onlara zor hale gelince... senin yanına gelirler ve senden onlara ıhsan etmeni umarlar ... ve onlara sahip çıkacağına ve sana yaptıkları iyiliği karşısında iylik bulmayı ümit ederler...
    Ama seni kaba, taş kalpli, sert davranan kötü ahlakı buldular ise...

    "Biz şüphesiz herşeyimizle Allah'a aitiz ve şüphesiz ona döneceğiz" Bakara

    Sen ne bahtsızsın... Ey insan oğlu iyiliğin karşısında kötülük yapmak nankörlerin sıfatlarıdır... cömertlige ve ihsana hakaretle karşılık veren sadece Tağutlardır ...

    Allah'a yemin olsun ki onu sadece hayırsız ve nankör insanlar yapar.... Sadece şeytanın kör ettiği saptırdığı insanlar yapar...
    Bilmedin mi ey miskin Allah'ın rızası babanın rızasındandır... babayı öfkelendirmek Allah'ı öfkelendirmektir...

    Allah'a yemin olsun ki şüphesiz hayrın tümü yaşlı anne ve babadadır...

    Rasulullah s.a.v dedi ki...Hayır sizin büyüklerinizdedir... ve başka bir rivayette de diyor ki... Ve bereket sizin büyüklerinizdedir...

    Büyüklere bakmak ve onlara saygı aslında bir itaattir... onlarla konuşmak Allah'a bir yakınlıktır ...
    Onların duaları berekettir onları itaat etmek sevaptır...

    Seleflerden salih bir adam annesinin kabri başında oturup ağlıyor... ve onun üzerine topraklar dökülünce ona neden ağladığını sordular ...
    Adam dedi ki neden ağlamayayım ki ?
    Cennetin bir kapısı kapandı ve ben ağlamamda haklıyım...

    Ey Allah'ın kulları sakının yine sakının...

    Rasulullah'ın sizin annenize itaat etme tavsiyesini unutmayın...
    Rasulullah onlarla beraber olmayı beraberliğin en çok hak olanını saymıştır...

    Gençlerin biri diyor ki bir akşam eşimle yemek yemeye çıktık ve annemi bizimle birlikte aldık o anda annemin için sevgi ve mutluluk doldu...
    Bir sevgi ve mutluluk anında annem bize dedi ki ... bir dahakine sizi bu lokantaya ben davet edeceğim sonra bana sordu ? Akşam yemeğinin masrafı ne kadar ? Ona dedim ki 350 tl... dört gün sonra annem aşırı bir şekilde hastalandı ve aşırı yorgundu beşinci gün vefaat etti... vefaatından bir süre geçtikten sonra annemin yastığı altında 350 tl gördüm...bir kağıda sarılmış ve üzerine(bu para oğlum muhammed ve ailesi için) akşam yemeğinin masrafı diye yazılmış ...

    Ey oğullar Ey oğullar
    Anne ve babanızı mutlu edin ...
    Onlar kabirlere girmeden önce onları mutlu edin... Aksi halde sonra pisman olursunuz ...
    Ey Oğullar ebeveyniniz hayattayken onlara iyilik yapmakla ve onlara ihsan etmekle zamanınızı kullanın...

    Mekhul imam Ahmed dediler ki ...
    Anne bababaya iyilik yapmak büyük günahların kefaretidir...

    Ey sevgili Kardeşim
    Unutmaki senin güle bilmen için annenin geceleri ağladı...

    Seni güzel yetiştirebilmek için kendini tüketti
    Seni emzirdi sağ eliyle seni yıkadı...
    Senin doyman için kendisi aç kaldı...
    Sana ıhsan tüm güzellikleri verdi...
    Neden kardeşim ?
    Neden o yaşlı olunca ve sana ihtiyaç duyunca Allah sana hidayet etsin...(Onu hiç umursamadın)...

    Allah'ım bize anne ve babamıza iyilik yapmaya yardım et ...
  • Türk Tanrısı! Türk Yersuları! Umay! Yarın için bana güç verin! Öcüm yağıda kalmasın! Budun tutsak olmasın. Türk Tanrısı! Eşimi alıp on iki yıldır gönlümü kara kıldın.Gözlerimi alıp dokuz yıldır dünyamı karanlığa saldın; yüksünmedim.Yarın için bana ululuğunu saç. Savaş bitinceye kadar gözlerimi aç! Kana kana vuruşayım. Can gövdeme yük oldu. Bir umudum sende kaldı. Sonsuz karanlığımı aydınlat! Sönmez ışığından bir damlasını yoluma fırlat! Ocağımı söndürde budunu yaşat!... Her şeyden vazgeçtim. Yalnız bir savaşlık ışık ver!
    Hüseyin Nihal Atsız
    Sayfa 385 - Gök Börü
  • Doğu’da bir baba vardı
    Batı gelmeden önce
    Onun oğulları Batı’ya vardı

    Birinci oğul batı kapılarında
    Büyük törenlerle karşılandı
    Sonra onuruna büyük şölen verdiler
    Söylevler söylediler babanın onuruna
    Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
    Oğul yarınki masmavi şafağın rüyasında
    Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
    Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
    Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
    Öcünü alsın diye kardeşini yolladı

    İkinci oğul Batı ülkesinde
    Gezerken bir ırmak kıyısında
    Bir kıza rastladı dağların tazeliğinde
    Bal arılarının taşıdığı tozlardan
    Ayna hamurundan ay yankısından
    Samanyolu aydınlığından inci korkusundan
    Gül tütününden doğmuş sanki
    Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
    Saçlarını güneş destelemiş
    Yıllarca peşinde koştu onun
    Kavuşamadı ama ona
    Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
    Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
    Alıp götürdü onu
    Ve ikinci oğulu
    Sivri uçurumların ucunda
    Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
    Baba yağmurlardan anladı bunu
    Yağmur suları acı ve buruktu
    İşin künhüne varsın diye
    Yolladı üçüncü oğlunu

    Üçüncü oğul Batı’da
    Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
    Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
    Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
    Fakat Batı’nın büyüsü ağır bastı
    İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
    Sonra büsbütün unuttu onları
    Şef oldu buyruğunda birçok kişi
    Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
    Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
    Patron oldu ama hâlâ uşaktı
    Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
    Bir gün bir hemşerisi onu tanıdı bir gazinoda
    Ondan hesap sordu o da
    Sırf utançtan babasına
    Bir çek gönderdi onunla
    Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
    Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
    Bu yüklü çeki
    İyice yaşlanmıştı ama
    Vazgeçmedi koyduğundan kafasına
    Dördüncü oğlunu gönderdi Batı’ya

    Dördüncü oğul okudu bilgin oldu
    Kendi oymak ve ülkesini
    Kendi görenek ve ülküsünü
    Günü geçmiş bir uygarlığa yordu
    Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
    Batı bilginleri bunu kutladı
    O da silindi gitti binlercesi gibi
    Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle
    Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan

    Beşinci oğul bir şairdi
    Babanın git demesine gerek kalmadan
    Geldi ve Batı’nın ruhunu sezdi
    Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır
    Batı’nın uçarılığına ve Doğu’nun kaderine dair
    Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
    Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
    Kum gibi eridi gitti yollarda

    Sıra altıncı oğulda
    O da daha batı kapılarında görünür görünmez
    Alıştırdılar tatlı zehirli sulara
    İçkiler içti
    Kaldırım taşlarını saymaya kalktı
    Ev sokak ayırmadı
    Geceyi gündüzle karıştırdı
    Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara

    Baba ölmüştü acısından bu ara

    Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
    Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
    Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
    Bir de o talihini denemek istedi
    Bir şafak vakti Batı’ya erdi
    En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
    Durdu ve tanrıya yakardı önce
    Kendisini değiştiremesinler diye
    Sonra ansızın ona bir ilham geldi
    Ve başladı oymaya olduğu yeri
    Başına toplandı ve baktılar Batılılar
    O aldırmadı bakışlara
    Kazdı durmadan kazdı
    Sonra yarı beline kadar girdi çukura
    Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
    O zaman dönüp konuştu:
    Batılılar!
    Bilmeden
    Altı oğlunu yuttuğunuz
    Bir babanın yedinci oğluyum ben
    Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
    Babam öldü acılarından kardeşlerimin
    Ruhunu üzmek istemem babamın
    Gömün beni değiştirmeden
    Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
    Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:
    Karşınızdakini değiştirmek
    Beni öldürseniz de çıkmam buradan
    Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
    Fakat değişmeyecek ruhum
    Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
    Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
    O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
    Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
    O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
    Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
    Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
    En onulmaz yarası olanlar
    Ta kalplerinden vurulmuş olanlar
    Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar
    Sezai Karakoç
    Sayfa 409 - 413 (1969)
  • Orhun yazıtları Güney Yüzü:

    Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı, bu zamanda oturdum. Sözümü tamamiyle işit. Bilhassa küçük kardeş yeğenim, oğlum, bütün soyum, milletim, güneydeki Şadpıt beyleri, kuzeydeki Tarkat, Buyruk beyleri, Otuz Tatar ……….. Dokuz Oğuz beyleri, milleti! Bu sözümü iyice işit, adamakıllı dinle: Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar, onun içindeki millet hep bana tâbidir. Bunca milleti hep düzene soktum. O şimdi kötü değildir. Türk kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur. Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı. Güneyde Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e ulaşmama az kaldı. Batıda İnci nehrini geçerek Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettim. Kuzeyde Yir Bayırku yerine kadar ordu sevk ettim. Bunca yere kadar yürüttüm. Ötüken ormanından daha iyisi hiç yokmuş. İl tutacak yer Ötüken ormanı imiş. Bu yerde oturup Çin milleti ile anlaştım. Altını, gümüşü, ipeği ipekliyi sıkıntısız öylece veriyor. Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, milleti, akrabasına kadar barındırmazmış. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin! Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk milleti, öleceksin! Orda kötü kişi şöyle öğretiyormuş: Uzak ise kötü mal verir, yakın ise iyi mal verir diyip öyle öğretiyormuş. Bilgi bilmez kişi o sözü alıp, yakına gidip, çok insan, öldün! O yere doğru gidersen, Türk milleti öleceksin! Ötüken yerinde oturup kervan, kafile gönderirsen hiç bir sıkıntın yoktur. Ötüken ormanında oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın. Türk milleti, tokluğun kıymetini bilmezsin. Açlık, tokluk düşünmezsin. Bir doysan açlığı düşünmezsin. Öyle olduğun için, beslemiş olan kağanının sözünü almadan her yere gittin. Hep orda mahvoldun, yok edildin. Orda, geri kalanınla her yere hep zayıflayarak, ölerek yürüyordun. Tanrı buyurduğu için, kendim devletli olduğum için, kağan oturdum. Kağan oturup aç, fakir milleti hep toplattım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Yoksa, bu sözümde yalan var mı? Türk beyleri, milleti, bunu işitin! Türk milletini toplayıp il tutacağını burda vurdum. Yanılıp öleceğini yine burda vurdum. Her ne sözüm varsa ebedî taşa vurdum. Ona bakarak bilin. Şimdiki Türk milleti, beyleri, bu zamanda itaat eden beyler olarak mı yanılacaksınız? Ben ebedî taş yontturdum …. Çin kağanından resimci getirdim, resimlettim. Benim sözümü kırmadı. Çin kağanının maiyetindeki resimciyi gönderdi. Ona bambaşka türbe yaptırdım. İçine dışına bambaşka resim vurdurdum. Taş yontturdum. Gönüldeki sözümü vurdurdum … On Ok oğluna, yabancına kadar bunu görüp bilin. Ebedî taş yontturdum … İl ise, şöyle daha erişilir yerde ise, işte öyle erişilir yerde ebedî taş yontturdum, yazdırdım. Onu görüp öyle bilin. Şu taş …. dım. Bu yazıyı yazan yeğeni Yollug Tigin.