• - "... İyi ruhlu bazı sa­natçılar kimi zaman bizi duygulandırmak istemişler; kar altında iş bekleyen uzun işçi kuyrukları, bir deri bir kemik kalmış işsiz yüzleri, savaş alanları çizmişlerdir...
    İyilikseverliğin ya da öfkenin başka ürünler ve­rebileceğinden hiç kuşkum yok, ama onlar da bu tablo üze­rinde eriyip gidecekler, burada adlarını yitireceklerdir, içinde yalnızca karanlık bir ruhun kaynaştığı şeyler kalacaktır ortada. İnsan imaların resmini yapmaz, imaları dökmez notalara; bu şartlar altında, kim çıkıp da ressam ya da mü­zikçiden bağlanmasını istemeye cesaret edebilir acaba?"
  • "İyi ki dünyaya geldik, yaşadık, ışığı gördük.
    Ya gelmeseydik, ya bu güzellikleri görmeseydik..."
    diyor büyük usta Yaşar Kemal.

    Biz de bir düşün ardından ışığı bulmak için düştük yollara...
    Yaşar Kemal'in izinden umuda yolculukta bir grup edebiyat-doğa sever olarak Yaşar Kemal'in birleştirici gücüne olan inancımızla koyulduk 2. Geleneksel Yaşar Kemal Kampı yoluna...

    Bu sefer rotamız; Doğanın gerçekleştirdiği büyüyü kanıtlayan, kıyametin bile kopmayacağı, yeşil zeytinlerin, mis kokulu ağaçların çevrelediği, tepelerin ardındaki köy: ŞİRİNCE

    Kamp ekimizin olay yerine büyük heves ve heyecanla kah otostopla, kah traktör arkasında intikal etmesinin ardından bayrağımız göndere çekilerek, ilk çadır kurularak obamız belli olmuş, gelecek misafirleri gözlemeye başlamıştık.

    Kamp alanına ulaşmaya çalışan masum kampçıların videosu :))
    https://www.youtube.com/watch?v=uG0lnJnacmE

    O halde önce bu kampta bizimle 4 gün boyunca farklı şehirlerden gelerek Yaşar Kemal'i konuşacak ekibimizi tanıyalım.

    Elif - Selman - Pınar - Ayşe - Büşra - Osman - Erdal - Cemre - Nuri - Gökhan

    Tüm ekibimiz toplanınca kamplarımızın geleneksel tanışma ve kaynaşma etkinliği ile başlıyoruz.

    Artık tanıştıysak esas meseleye gelelim:
    "Yaşar Kemal Bilgi Yarışması"

    Kaynaşan gruplarımızı bir de güzel yerleştirip güzel güzel grup dinamiği yarattık.
    Kim mi bu gruplar?

    Topal Ördek Grubu
    Pınar/Nuri

    Şırdan 35 Grubu
    Büşra/Erdal

    Kara Kızıl Grubu
    Ayşe/Gökhan

    Uçan Kaplumbağa Grubu
    Osman/Cemre

    Ve tabii ki büyük juri/moderatör
    Elif/Selman

    Sonuna kadar çekişmeli geçen yarışmanın sonunda Şampiyon "Topal Ördek" grubu oldu.
    Kendilerini tebrik ederiz. Ardından ödül törenimize geçtik.

    Ödül törenimizin videosu
    https://www.youtube.com/watch?v=3woUKE1X6d4

    Yarışma sonrası hem öğrendiklerimizi sindirmek hem de Şirince'nin masalsı yemyeşil doğasını keşfetmek üzere yola koyulduk.

    Gün biterken, kampımızda her şeyin imece usulü büyük bir keyifle yapıldığını anlatmış mıydık?
    Günün sonunca sımsıcak bir ortam, kulağımızda türkülerin kucaklayan ezgisi, dilimizde aynı sözler kendimizi doğanın kollarına bırakarak aydınlattık geceyi.

    Ve sonraki gün

    Bir yazarı en iyi kendi ağzından anlamaz mıyız? Biz de onu anlamak için birincil kaynak kullanarak, eserlerinde kendi dünyasını yaratan yazarın kendini anlattığı "Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor (Alain Bosquet ile Görüşmeler)" kitabını inceledik. Ülkemizin en büyük şansı anadilimizde Yaşar Kemal'i okumaktır.

    Kitap Yaşar Kemal'in dostu Alain Bosquet ile yaptığı bir röportaj.Toplamda otuz soru var. Kitap aslında iki bölüm gibi: ilk soru ve diğer sorular. Zaten ilk sorunun cevabı yaklaşık kitabın yarısına kadar sürüyor.
    Bu soru özetle, Yaşar Kemal'in hayatını anlatmasına yönelik. Yaşar Kemal, çocukluğundan itibaren ünlü olduğu döneme kadar her şeyi tüm açıklığı ile anlatıyor. Çocukken yaşadığı zorluklar, sürgün, babasının gözlerinin önünde öldürülmesi, kekeme olması, okumayı yazmayı öğrenmesi, köy köy dolaşıp destanlar hikayeler anlatması, saz çalmayı öğrenmesi, gözünün kör olma hikayesi, sosyalizm ile tanışması, ilk hapishane zamanları, sebepleri sonuçları, adının değiştirme sebebini, edebi yönünün nasıl şekillendiği, yazdığı kitapların çıkış noktaları, sansüre takılması, kitaplarının yazılarının asker tarafından yok edilmesi, İstanbul'a gitme macerası, evlenmesi, yazarlık zamanları..... daha neler neler

    Bir insana yapılacak hemen hemen her şey yapılmış Yaşar Kemal'e. Otuzdan fazla işe girip, fişlendiği için hepsinden çıkarılması. Zindanlar, işkenceler, aşağılama, onur zedeleme. Yaşadığı işkenceler, patlayan ayaklar ile mahkemeye götürülürken, annesinin anlamaması için zorakiy yürümesi, fidan gibi. Bunu hangi insan yapabilir, hangi insan dayanabilir?

    Tarihteki pek çok bilinen Türk yazarlar ve şairlerle çok yakın ilişkisi olduğunu kim bilir? İnce Memed'i SSCB ve Bulgaristan'da bastıranın Nazım Hikmet olduğunu?
    Abidin Dino'nun tüm parasını Yaşar Kemal'e vermesi olayını kim bilir? Peki ya Abidin Dino'nun verdiği paradan otobüs için 75 kuruş istemesini, utana sıkıla?

    Kısacası pek çok güzel anı var bu bölümde. Dönemin hükumetine Türkiye'sine tanık oluyoruz. Belki de tarih kitaplarında bulamayacağımız detaylar, dönemi yaşayan usta çınar tarafından anlatılıyor.
    Geri kalan 29 soru ise Yaşar Kemal'in hamlığını, olmasını ve pişmesini anlatıyor. Kişisel özelliklerini, korkularını, çekincelerini çok açık anlatıyor. Öz eleştirisini yapmaktan da geri kalmıyor. Dönemin siyasileri hakkında da ilginç bilgiler bulacaksınız bu bölümlerde. Yeri geliyor Alain Bosquet tersliyor, sorduğu sorudan dolayı yerden yere çalıyor. Yaşar Kemal, naif, umut dolu, aksi, inatçı, devrimci, yürekli, utangaç ama dünyalar güzeli bir insan.

    Yaşar Kemal sadece bizim değil tüm dünyanın bir değeri. Evrensel bir yazar. Yazıları, düşünceleri, duruşu ve mücadelesi ile dünyanın saygınlığını kazanmış, 1997 yılında Frankfurt'ta barış ödülüne layık görülmüş bir şahsiyettir. Tüm baskılara, cezalara rağmen ezilen Anadolu köylülerin, Alevilerin, Kürtlerin sorunlarını dile getirmiştir.

    Bir hayat Yaşar Kemal'e ait olur da hikayesi biter mi, bitmez elbet tıpkı yayımlananların yanı sıra polisler, jandarmalar tarafından imha edilen onlarca eseri gibi. Bu kadar zulme uğramasına rağmen umudun baş kahramanı olması boşa değil elbet. Umut demişken bu kelimeyi bile Yaşar Kemal'in bize kazandırması şaşırtmaz aslında ama biz bunu ilk duyduğumuzda çok şaşırmıştık.

    Ve Arif Dino - Yaşar Kemal arasındaki Don Kişot kitabının hikayesi.

    Bana klasikleri, Don Kişot’u tanıtan Arif Dino’ydu. Arif Dino ünlü ressam Abidin Dino’nun ağabeyiydi. İkisi de İstanbul’dan Adana’ya sürgün edilmişlerdi. Ama orada eski Adana Valisi dedeleri Abidin Paşa’nın toprakları vardı. Arif Dino bu topraklardan birazını satınca bana klasiklerden yüzden fazla kitap hediye etti. Eve götürüp paketi açınca üç tane Don Kişot’la karşılaştım. İkisini aldım, bir yanlışlık olmuştur, diye Arif Dino’ya götürdüm. Fazla olmuş, bir yanlışlık var, dedim. Arif Dino, yanlışlık değil, dedi. Ömrünün sonuna kadar durmadan bu kitabı okuyasın, diye sana üç tane aldım, dedi. Ve Don Kişotlarımı gerisin geri eve götürdüm.

    Esas itibariyle,
    Okunmalı, okutulmalı, koca bir Yaşa(r)m efsanesi...
    Keşke daha erken okusaydım diyeceğiniz bir kitap.
    Bir an önce elinize alın ve bırakın çok vaktinizi alsın...

    "Umut, düş gücünün yarattığı ve insanoğlunun sahip olduğu en büyük değerlerden birisi değil mi? İnsan umut yaratmadan yaşayabilir mi?"
    Yaşayamaz.

    Gelelim sıradaki etkinliğimize...

    Don Kişot kampında bilgi yarışmaları hem öğrenmek hem de eğlenmek için geleneksel bir uygulamadır. Ancak bu kampa has hızımızı alamayarak yeni bir yarışma formatı icat ettik. ( Elif yaptı) :)))

    "BİLMEK LAZIM DEĞİL"
    Sadece katılanların bildiği benzersiz bir yarışma. Ne eğlendik ama...
    Sonunda tabii yine ödüllerimiz vardı. Kazanalar ve ödülleri

    Ve ödül töreni :))

    https://www.youtube.com/watch?v=7pNIHPZz0aE

    Son güne gözlerimizi Binbir Çiçekli Bahçe'de açtık.
    Büyük usta;
    "Dünya binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Her çiçeğin bir rengi, bir kokusu vardır. İnsanlık, her kültürün üstüne titremelidir. Binlerce kültür çiçeği, birini koparırsak, insanlık bir kokudan, bir renkten yoksun kalır." diyor ve biz de sonuna kadar katılıyoruz.
    Bu kitapta konuşulacak o kadar çok şey var ki... Neler neler konuştuk...

    Atölyeye başlarken...
    https://www.youtube.com/watch?v=5lDMgNkSjgs

    Kürt meselesinden gazetecilik meselesine, sansürden yandaş medya sorununa, Türkiye'de demokrasi sorunundan yargı bağımsızlığına, seçim sisteminden Türkiye'de aydın sorununa, sanattan doğaya, Anadolu'nun kutsal topraklarından Dünya edebiyatına ve bir çok isme/sanatçıya rastlıyor, Yaşar Kemal'in zengin dünyasında dolaşıp duruyor, Binbir Çiçekli bahçesinden hiçbir çiçeği koparmadan her bir değeri yeşertmenin yollarını arıyorsunuz.
    En çok neye üzülüyorsunuz biliyor musunuz? Yazıları okuduktan sonra Türkiye sahnesinde senaryonun aynı kaldığını sadece oyuncularının değiştiğini gördüğünüzde! Bazı yazıları okurken ülkede yaşanan dramlarına acaba yazar bunu geçen hafta mı yazmış diye şaşırıyor, ama tarihi 1950'ler 60'lar 70'ler görünce sinirleniyor sonra şu ülkede pek çok şeyin nasıl da değişmediğine küfrediyor, kahroluyorsunuz.

    Etkinlikten kareler

    Ve son yarışma
    GENEL KÜLTÜR BİLGİ YARIŞMASI

    Kazananlar
    Selman ve Gökhan

    Diğer Kazanan
    Ayşe

    Ve ikinci
    Büşra

    Ödül Törenimiz
    https://www.youtube.com/watch?v=PjjYb7VpWvA

    Pınar arkadaşımızın kamp değerlendirme konuşması
    https://www.youtube.com/watch?v=_8_BHrI9A-k

    4 gün boyunca muhteşem doğasıyla kendine hayran bırakan Şirince'de büyük usta Yaşar Kemal ile yaşamak bizi son derece mutlu etti. Ne kadar konuşursak, ne kadar anlamaya çalışırsak, onun dünyasına ne kadar girebilirsek dünya da hepimiz için o kadar güzel olacak. Onun izinden gitmeye, geleneksel hale getirdiğimiz Yaşar Kemal Kamplarını yapmaya devam edeceğiz. Bizi takip etmeyi unutmayın :)

    https://www.instagram.com/donkisotkampcilari/
    https://www.twitter.com/donkisotkamp
  • 464 syf.
    ·Puan vermedi
    Gazeteci ve senarist olan, Jean-Christophe Grangé, ilk romanı Leyleklerin Uçuşu ile büyük başarı elde etmiş, ardından yayımladığı romanlarla dünyada en çok okunan polisiye yazarlar arasına girmiştir. Tüm kitaplarını okudum. En çok Leyleklerin Uçuşu, Kızıl Nehirler ve Siyah Kan'ı sevdim. Bu kitaplardan aldığım lezzeti maalesef diğer kitaplarda bulamadım.

    Yazar bu kitapta bir yandan polisiye türünün bel kemiği Seri Katili merkezine alıyor, diğer yandan bizleri Paris'in arka sokaklarına götürerek farklı bir kültürle bizleri tanıştırıyor. İki dansçı kadının öldürülmesi ve olayı araştıran dedektifin sorularıyla başlayan kitap, renkli ama karanlık bir dünyaya adım atmamızı sağlayarak cinayetlerin işleniş biçiminden tutun da, katil kim sorusuna kadar bir çok sorularla bizi başbaşa bırakıyor. Ayrıca yazar Nekrofil, Şibari, Bondaj ve SM gibi Parafililer'i (Cinsel Sapkınlıklar) de ele alarak, iğrenç ve aşağılık dünyanının portresini de çiziyor.

    Kitapta adı geçen ünlü ressam Francisco Goya'un eserlerine de tek tek baktım. Ressam psikopat mıydı sorusunu defalarca kendime sordum. Ürktüm. Evet, evet tabloları cidden ürkütücü.
    Ama Ölüler Diyarı nasıl bir kitaptı diye soracak olursanız, bozuk süt içmek gibiydi. Veya ekşimiş bir yemek, küflü ekmek, çığ balık yemek gibi. Grange bu sefer diğer kitaplarının aksine üstün zekâlı polisleri değil de deneyimsiz acemi bir polisi kitaba dahil etmiş. Acaba diyorum bu romanı Grange mi yazdı? Yeteneksiz bir polis memuru, asıl araştırılması gereken yerlerin es geçilmesi ve tesadüflerler. Kitapta o kadar tesadüf ve hatalar var ki, bunları tek tek maddeler halinde sıraladım. Kitabı okuyan arkadaşlara eğer isterlerse bunu özelden atabilirim. Sonuç olarak Ölüler Diyarı, bana göre yazarın en kötü kitabı olarak kayıtlara geçti.

    Not: Kitabı sevenlere bir sorum var. Eğer bu kitabı ülkemizde Türk yazarlardan biri yazsaydı, acaba bu kadar sevecek miydiniz?
  • Ellerimi de yeni gömülmüş bir adamdan aldılar; bu ölünün kim olduğunu bir türlü anlayamadık. Ellerimdeki belirtilere bakarak da bir sonuca varamadık. Bir ressam mıydı? yoksa yazar mıydı? Kadınları okşamasını biliyor muydu acaba?
  • 175 syf.
    “Herkes biliyor ki ben Maria Iribame Hunter'i öldürdüm. Fakat, benim onunla ilişkilerimin gerçekten nasıl olduğunu ve onu öldürmek fikrine nasıl vardığımı bilen yok. Her şeyi yan tutmadan anlatmaya çalışacağım, çünkü onun hatası yüzünden çok çekmiş de olsam; benim ku­sursuz olduğum gibi budalaca bir savım yoktur.”

    Paragraftan da anlaşıldığı üzere, adam kitabında kendi işlediği cinayeti anlatıyor.
    Kendileri bir ressam. Eleştirmenlerden, insanlardan, resimlerine kötü yorum yapabilme hakkını kendinde gören çoğu kişiden nefret eden bir ressam..

    Bu ressam, onun resmindeki ayrıntıyı fark eden tek kişiye aşık oluyor. Onu tek bir kişi anlayabiliyor ve o ressam, bu tek kişinin de katili oluyor...

    En başlarında;
    “Her kimin hoşuna gitmezse, kapayıversin kitabı. Ama, bundan da kuşkulu­yum; çünkü, asıl meraklılar, işte hep o açıklama yapılmasını isteyenlerdir ve bence, bunlardan hiçbiri, bir cinayetin öyküsünü baştan sona kadar okumak fırsatını kaçırmak istemeyecektir.”

    Bu şekilde yazarak bir nevi okuyucuyu uyarıyor. Elbette ben de okumaya devam ettim. Anlatım gayet güzel ve akıcıydı. Hiçbir yerinde sıkılmadım diyebilirim. Eminim boş vakti olan herkesin eline aldığı gibi gün içinde bitirebileceği bir kitaptı. Sadece kendi kendine konuştuğu yerlerde bazen kopukluk oluyordu o da bence çok fazla şeyi aynı anda düşünüp yazmasından kaynaklanıyordu.

    Fakat ben çok rahatsız oldum. Tam olarak cinayet, polisiye romanları gibi de değil tabi yanlış anlaşılma olmasın. Ama Juan Pablo Castel’in(ressam) bu saplantılı durumu beni okurken dahi ürküttü. Belki kendimle ilgili anımsadıklarım oldu bilemiyorum herkes bu kadar rahatsız olmayabilir de.

    Ben bu kitap için bir aşk romanı diyemem, demem. Bu tamamen saplantılı bir adam ve hastalık. Bir olayı 4 farklı şekilde ele alıp acaba hangi sebepten ötürü yaptı diye sürekli sorgular biçimde günlerini geçiriyor. Maria suçsuz demiyorum elbette sadece bu sefer yaş tahtaya basıyor diyorum..
    Fakat eminim Castel’in karşısında kim olursa olsun, isterse dünyanın en masum kadını olsun, yine de kafasında kurduğu tonla şey sonucu onu da suçlu bulup öldürecekti. Ha Maria masum da değil o da ayrı mesele. Ama kime göre neye göre...

    Castel elmayı soyma şeklinden dahi anlamlar çıkarabilecek bir adam. Örnek veriyorum bunu, atıyorum elmayı soyarken bıçağı Castel’e doğru tuttuysa kesinlikle “acaba beni öldürmek istiyor ve onun sinyalini mi veriyordu,” gibi düşünecektir.
    Ama bir de şöyle bir şey var...
    Bu saplantılı herif ne düşünürse doğru çıkıyor. Aslında seçeneklerden biri hep oluyor diyelim. Ama yine de bu onun saplantılı ve hasta bir adam olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Tamamen korkunç...

    Bu sevgi olamaz, aşk olamaz, yanılıyorsunuz. Aşkından öldürmedi Maria’yı, hırsından ve aldanışından öldürdü, ki o da yine kendi egosuydu. Benim gibi bir adama bunu nasıl yaparsın şeklinde bir iç rahatlatmaydı sadece. Böyle sevmeyin, sevilmenize de izin vermeyin. Bundan mutlu olmayın, aa beni çok seviyor da demeyin. O sevgi size kıyamaz olarak gözükür ama bilmezsiniz ki asıl size o sevgi kıyar.