• Söylemek, bir şeyler, birçok şeyler anlatmak istiyordum... Kime?.. Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba? Kime, ne anlatabilirim?
  • 308 syf.
    ·176 günde·Puan vermedi
    3 gün süren ve devletin ortada dahi olmadığı bir katliam!
    Bu katliam nasıl bir şey? Bunun izahı var mı? Bilen varsa bana da söylesin. O insanlar anlatırken, sanki benim annem, benim evladım o evlerde yakıldı, kesildi, dövüldü, tecavüze uğradı, katledildi...
    Bunlar eğer Müslümansa, kusura bakmayın ama ben Müslüman değilim!

    Kitabın tamamını bir iki günde okumaya dayanamayacağım için, bitirmem yaklaşık 6 ay sürdü. Her gün azar azar bile okuyamadım, haftada bir iki kere, bir kaç sayfa okudum dersem yalan olmaz galiba.
    Bayram iznimde Kahramanmaraş'a gittiğimde, olayların olduğu mahallelerde gezmek, resim çekmek istiyordum ama fırsat olup o mahallelere gidemedim bu sefer.
    Gerçi bir şey fark etmez ki, şehrin her yeri yangın yeri, her yeri vahşetin ana vatanı!
    Bir insan, annesinin, babasının, evladının, komşusunun, kardeşinin katledilişini nasıl anlatabilir? Okudukça kendimi onların yerine koymak istedim ama, inanın düşüncesi bile nefesimi daraltmaya yetti.
    O katliamda canlı kalanlar, yüreklerinin kaldırdığı derecede anlatmışlar her şeyi, ve yazar da bu anlatılanları kaleme almış. Yalansız, süslemeden, olduğu gibi aktarmış okurlarına.
    O insanların günahı neydi? Onlar da bu toprakların insanı değil miydi? Onları da bir ana doğurmadı mı?
    Onlar da o şehir için, adına Kahraman ünvanını getirmek için, hep birlikte savaşmadılar mı?
    Hepsini geçtim de, Müslüman olan insan, cana, insana nasıl kıyar? Dinimizde bir cana kıymak var mı?

    “40 kez hacca gitmiş gibi olacaksınız” diye diye kandırılan bir avuç cahil! insanları tek tek katletti!!

    "Cehaleti iş başında görmekten, daha korkunç bir şey olamaz" demiş Goethe. İşte Maraş'ta cehalet, 1978 yılında iş başındaydı.

    6 ayda bitirdiğim bir kitabı anlatmakta zor oluyor biraz ama kusura bakmayın, yazdıkça da insanın içindeki irini boşaltası geliyor.
    Aslında bilinenleri anlatmaya ne gerek var değil mi? Bizler yine, kendimize dokunulmadığı sürece kör, sağır, dilsiz olmaya devam edeceğiz.
    Bir olay duyduğumuzda, "a orada şu arkadaşım, şu akrabam, şu yakınım var, etkilenmiş mi acaba" diyen bir toplum olduk çıktık. Bunların harici bir vah vah, iki tüh tüh, bir kaç yazık ile, nasılsa ucu dokunmadı diye, devam edeceğiz olduğumuz yerden hayatı yaşamaya...
    TA Kİ SIRA BİR GÜN BİZE GELENE KADAR...

    İşte bu sıranın bize geleceği ile ilgili bir Alevi dedesi, bir hikaye anlatır ki ders alınası.
    O bölümü biraz kırpıp, kendimce özetleyip aktarayım. Ne kadar doğru bir hikayedir, okuyup sizlerde nasibinizi alın...

    " Sana bir hikaye anlatayım. Olmuş bir hadise. İyi dinle! Bak nasıl farkına varırsın. Düşenler düştüklerinde, düşmeyenler, bıyık altında gizli gizli gülenler sıranın kendilerine gelemeyeceğini düşünüyorlardı. Bak sıranın onlara da geldiğini kendin görürsün. Hikaye şöyle :
    Yaz sıcağı yakıcı ve sıcak yüzünü gösterdiği bir gün, sabahın serinliğinde Ali Dede, Papaz Kirkor ve Şehmuz Hoca hedeflerine ulaşmadan yazın sıcağına yakalanırlar. Sıcaktan iflahları kesilir üçünün de, yürüyemez hale gelirler. Saatler süren yürüyüşten sonra bir tepeyi aşınca bir bahçe görürler.
    Etrafı çevrili yeşil bir bahçe... Allah'ın lütfü diye sevinirler...
    Velhasıl kısaca geçeyim burayı ben.. Bahçenin ortasında çeşmeyi görürler ve Allah'a şükredip ellerini yüzlerini yıkar, bol bol su içerler.
    Suyun nimetlerini anlatırlar birbirlerine, su üzerine konuşurlar v.s....
    Alevi dedesi elbiselerini çıkarıp, anadan üryan havuza atlar, serinler. Diğerleri müdahale eder: Yapma, etme v.s..
    Dede bazı özlü sözler söyler, arkadaşları hayran hayran dinlerler.
    Açlık başına vuran Kirkor bahçeden bir şeyler yemek ister, önce karşı çıkılır, sonra "yediklerimizin parasını çeşme başına koyarız" diye karar verilir.
    Karınları doyurulur, fazlası çantalarına alınır, parası da çeşme başında bir taş altına, yarısı görünecek gibi konur.
    Tam bahçeden çıkarken, önlerine biri çıkar.
    Durum bahçe sahibine açıklanır, parasını koyduklarını da söylerler.
    Peki der bahçe sahibi: "Ya içtiğiniz su? Yıkandınız, suyumu kirlettiniz"
    Bir tartışma başlar, Ali Dede, o Allah'ın suyudur der, bahçe sahibi hayır burayı satın aldım içindeki benimdir der, v.s.. Tartışma uzar, kavgaya dönüşür.
    Bahçe sahibi, önce Kirkor'u alır karşısına: " Papaz efendi, hadi bunlar Müslüman! Dinimiz bir, dilimiz bir. Sen neyine güvendin de girdin bir Müslümanın bahçesine?" der ve girişir papaza, sopa ile bir güzel döver, bir kenara bırakır.
    Döner Ali Dede'ye : " Sen söyle Ali Dede; namaz kılmazsın, oruç tutmazsın, sen niye girdin bahçeme?" Ali Dede de bir şeyler anlatmaya çabalar ama, o da dayağı yer papazın yanına yığılır.
    Sıra gelir bizim hocaya. Hocanın karşısına geçen bahçe sahibi, hiç yüzüne bakmadan:
    "Behey Hoca Efendi seni dinimizden bildik! Dinimiz bir, dilimiz....?" orada durakladı cümlesini tamamlamadan:
    "Bunları niye soktun bahçeme? Müslüman olan Müslümana bunu yapar mı?" der ve onu da diğerlerinin yanına yığar.
    Şehmuz Hoca yerde yaralı inlerken, Ali Dede:
    "Biz başta Kirkor'u dövdürmeyecektik"
    Şehmuz:
    "Haklısın, biz bunu hak ettik, bu bize daha azdır" der.

    "İşte böyle yeğenim; bu memlekette Ermeniler, daha sonra Rumlar katledilip, yerinden yurdundan edilirken biz Aleviler sessiz kaldık. Sonra sıra biz Alevilere geldi. Bizleri de yok ederlerse sıra Şehmuz Efendi'ye gelir. Hani "dilimiz" deyip duraklamıştı ya bahçe sahibi, sıra Kürtlere gelecek, Sünni de, Müslüman da olsalar onların sonu biz ve bizden öncekiler gibi olur. Bir kere ağaca kurt girmemeli, girdi mi kurt, o kurt, o ağacı kemirir. O kurdu temizlemek gerekir. Yoksa yer bitirir bu topraklardaki o güzelim inançları, kültürleri" dedi.

    Okuyun ki, çocuklarınıza daha iyi bir gelecek vermek için elinizden geleni yapın... gerçi her gün o günlere döndürülmek için bir çaba harcanan günümüzde ne kadar verimli olabiliriz ki, bu da bir muamma.
    Türkü, Alevisi, Kürdü, Lazı, Çerkezi, gürcüsü, Ermenisi... hepimiz kardeşiz! Ayırım yapanlara bunu anlatabileceğimiz ve uygulayabileceğimiz yarınlar görelim inşallah.

    Katliamın Bilançosu :
    Resmi verilere göre 105 Alevi öldürüldü. Ancak, Ölenlerin daha fazla olduğu söyleniliyor ki mutlaka da öyledir, malum bu ülkede bu durumlara alışığız biz.
    Alevilere ait 200’den fazla ev yakıldı.
    Saldırganlar Adana Spor Salonu'nda yargılandı. 23 yıl süren davalar sonucu 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 arası hapis cezası almıştır.
    Tabi her zamanki gibi bu olayda da, katliamda önemli rol oynayan 68 kişi sırra kadem basmıştır.
    Nedense idamlar müebbete çevrilerek, 1991 yılına gelindiğinde o katliamdan bir sanık bile ceza evinde olmayacaktır.
    Kimileri milletvekili, kimileri politikacı ve kimileri yeni zengin olarak yaşamaya devam edeceklerdir....
  • Bütün bunların hiç önemi olmadığını biliyorum, isabelle, başka bakımlardan ne kadar kusursuz... Çevresinde yaşayanların hepsini mutlu etmek isteği, annemin Gandumas’daki hayatını değiştirdi... Belki kendisinin çok güçlü zevkleri olmadığı içindir ki, hep benim isteklerimi bulmak ve gidermekle uğraşıyor görünüyor. Yanında, ne zaman bir isteğimi açıklasam, o akşam, mutlaka, istediğim şeyi bir paket içinde alıp getirdiğini görürüm. Bir çocuğa nasıl yüz verilirse, ben Odile’e nasıl yüz verdimse, o da bana öyle yüz veriyor. Ama, bu kadar fazla iyiliğin, beni ona yaklaştıracağı yerde, uzaklaştırdığını görüp üzülüyorum. Oysa elimden bir şey gelmiyor. Benim muhtaç olduğum şey... nedir acaba? Galiba, her zaman ne oluyorsa, yine o oldu. Isabelle’in kişiliğinde Amazon’umu, kraliçemi görmek istedim, bir bakıma da, belleğimde şimdi Amazon’la karışan Odile’i görmek istedim. Oysa, isabette, o tip kadın değil. Ona, oynayamayacağı bir rol verdim. Asıl kötüsü. bunu biliyorum, onu olduğu gibi sevmeye çalışıyorum; sevilmeye lâyık olduğunu anlıyorum ve acı çekiyorum. İyi ama, niçin, Yarabbi, niçin? Çok ender ele geçen şu mutluluğa erişmiş bulunuyorum: Büyük bir aşk. Ömrümü “hayalci” bir hayal özlemekle, başarılı olmuş bir roman istemekle geçirdim; onu buldum, oysa şimdi istemiyorum. Isabette’i seviyorum, oysa yanında bulunduğum zaman, sevgiyle karışık, ama engel olamadığım bir can sıkıntısı duyuyorum. Bir zamanlar ben de Odile’i ne kadar sıktığımı şimdi anlıyorum. Bu can sıkıntısının Isabelle’in gücüne gidecek hiç bir yanı yok, nasıl ki, benim gücüme gidecek bir yanı olmadığı gibi; çünkü bu, bizi seven kimsenin küçüklüğünden ileri gelen bir şey değil, yalnız, kendisi bir varlıkla tatmin edildiği için, hayatı doldurmak ve her dakikayı canlı olarak yaşatmak çarelerini aramamasından, aramasına bir neden de bulunmamasından doğan bir hal. Isabelle’le ben, dün gece yatma zamanına dek kitap odasında oturduk. Canım okumak istemiyordu. Sokağa çıkmak, yeni yüzler görmek, hareket halinde olmak istiyordum, isabette mutluydu, ara sıra başını kaldırıyor, kitabının üstünden bana bakıyor, gülümsüyordu.
    Andre Maurois
    Sayfa 134 - Ne sen Philippe'sin,ne de ben Isabelle:)
  • 84 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Uzun zamandır Simone de Beauvoir okumak istiyordum ki sonunda bunu başardım. Daha siparişimi vermeden kaleminin çok güçlü olduğunu biliyordum ama kitabın inceliğini görünce acaba ilk okuma için yanlış bir tercihte bulundum mu diye düşünmeden edememiştim. Bu tereddütümün ne kadar yersiz olduğunu su gibi akıp giden 84 sayfanın sonunda anlamış bulunuyorum. İlk sayfadan okuru kendine tutsak eden bir anlatımı var yazarın. Kesinlikle hakkında söylenen her güzel kelimeyi hak ediyor.

    Moskova’da Yanlış Anlama 1992 yılında yazılmış, emekli öğretmen olan Nicole ve Andre’nin Moskova’ya yaptıkları seyahat sırasında yaşadıkları içsel yolculuk ile günümüzde de hala aşamadığımız problemlere değinilmiş: yaşlılık krizi, iletişim problemleri. Tabi kitap boyunca zaman zaman varoluşçu feminist teorisinin üreticisi olan Beauvoir’in feminizme dair satırlarına da rastlıyorsunuz.

    Bu kitabı okumaya başlarken de, kitap bittikten sonra da aklımda olan düşünce: keşke bu kitabın orijinalini okuyabilecek kadar Fransızcam olsaydı. Kim bilir belki bunu başarabilirim zira böyle bir anlatımın orijinalini çok merak ediyorum ve orijinal halinden okunmayı hak ettiğini düşünüyorum. Ayrıca yazarın bu kitapta herhangi kurgusal bir çiftin değil aslında Sartre ile olan kendi ilişkisini de işlediğini okumuştum. O sebeple bu kitap benim açımdan daha önemli bir hale geldi.

    Ben başlangıç olarak bu kitabı seçtiğim için hiç pişman değilim, benim gibi daha önce Simone de Beauvoir okumamış olanlarınız varsa bu kitap ile güzel bir başlangıç yapabilirsiniz diye düşünüyorum. Ayrıca kitabı değerli kılan bir diğer nokta da Pişman olmayacaksınız, benden söylemesi.
  • 464 syf.
    ·28 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kitabı okumaya başladığımda her şey çok normaldi... José Arcadio Buendia, karısı Ursula Iguaran ile Macondo köyünde yaşıyordu. Sonra birtakım sebeplerden dolayı domuz kuyruklu çocuklarının dünyaya gelme olasılığı çıktı ortaya. Derken bir baktım ki her şey tuhaflaşıyor artık. Yeni kuşaklar oluşmaya başlamış ama isimler hala aynı. Üstelik bu aynı isimlerdeki farklı kuşakların özellikleri de aynı... Nerede olduğumu, kimi okuduğumu, hangi Aureliano ya da hangi Arcadio'nun hikayesinde olduğumu şaşırmaya başlamış; kendimi sürekli baştaki soyağacına bakar bulmuştum. Sağ olsun Marquezcim düşünmüş bizi. Okudukça kabullenemeyeceğim, "o kadar da olmaz" dedirten şeyleri çok olağan bir şeymiş gibi karşıladığımı, hiç şaşırmadığımı fark ettiğimde dönüp dönüp kendime bakmak istiyordum adeta. "Bu umarım yazarın gücüdür!" diye kaç kere tekrarladığımı bilmiyorum mesela. Sonra yazarın; kendi çocukluğunu, sürekli aynı isimler etrafında dönen hayatını, büyükannesinin en acımasız şeyleri bile olağan şeylermiş gibi anlatmasından esinlenerek kitabı yazmak istediğini ve özellikle de onun duygusuz tavırları ve imgelerdeki zenginliğinden yararlanmak istediğini, tüm yapıtı bunlar üzerine kurarak çocukluğunu ardında bırakmak istediğini öğrendim. Yazdığı her şeyin sadece gerçekler olduğunu söylemesine rağmen böyle tuhaflıkların olmasına da 'Büyülü Gerçeklik' diyorlarmış. Nedir, ne değildir diye baktığımda: Postmodern sanat anlayışında önemli bir yere sahip olan Büyülü Gerçeklik diğer adıyla Fantastik Gerçekliğin, gerçekçi kabul edilen sanat akımlarında olmaması gereken sihirli, mantıkdışı öğeleri barındıran başlı başına bir sanat akımı olduğunu öğrendim. Marquez'in bu akımı en iyi kullanan kişi olabileceğine de eminim, diyebilirim.
    Neyse sonra kitaptan gerçekten gerçeklikle alakalı parçalar bulup çıkardığımı düşünüyordum kendimce. Bana göre gerçeklik sadece bunlardı ama yazar öyle demiyordu tabii. Latin Amerika tarihinin yanında insanlık tarihinin evrelerini de görüyordum okuduklarımda. Sosyal hayat, aile hayatı, siyasal olaylar, keşifler, çatışmalar, toplum uyumsuzlukları, dinin etkisi, katliamlar... Benim gerçeklik dediğim şeylerdi. Benzer şeylerin sürekli tekrarlanması hayat döngüsü müydü acaba? Ve sonucunda da hep yalnız kalışlar... Daha da yalnızlaşmalar... Tıpkı şifreli yazılmış bir kitabın uzun yıllar şifrelerinin çözülmeye çalışılıp başarılmasıyla kendi yaşamını okuyor olmak gibi bir anlatım. Kendi başlangıcını ve kendi sonunu...
    Bitirdiğimde düşündüğüm ise okunmaya en değer kitaplardan olduğuydu... Keyifle...
  • Hepiniz dünya çapındaydınız. Devler savaşı yapıyordunuz. Herkesin gözüne bakmak zorunda olduğumu sanıyordum. Savaş bitsin istiyordum; fakat, anlaşmaya hiç niyetiniz yoktu. Sizleri izlemekten yorulmuştum. Acaba şimdi ne yapacak? Bu söze kızdı mı? Düşünür dururdum. Sonra, kendimi teselli ederdim: Onlar kendi başlarının çaresine baksınlar. Oyunlarınızı heyecanla seyreden saf bir izleyici gibiydim.