• “Biz iyicene değişmiş, uzaklaşmışız,” diye mırıldandı Karl Hergesell. “Ben mutlu olmak için başkasına zarar vermiyorum ki…” “Veriyorsun. Çünkü her gün binlerce insanın öldürülmesine karşı çıkmadıkça anaların oğullarını, kadınların kocalarını, kızların nişanlılarını yitirmesinde senin de suçun var!. Bu cinayetlerin işlenmesini engellemek için parmağını bile oynatmıyorsun. Sen bütün bunları en az benim kadar iyi biliyorsun. Bu nedenle düşünüyorum da acaba sen kahverengiye boyanmış bir Nazi’den daha mı kötüsün? Çünkü onlar yaptıklarının ne kadar kötü olduğunu karayamayacak kadar salak. Sen ise bunu çok iyi biliyorsun ve şu kadar olsun karşı çıkmıyorsun!.. Sen bir Nazi’den daha kötü değil misin? Tabii kötüsün
  • BİTMİŞ YOLU YÜRÜMEK

    Uykusuzluk yeni bir durum değildi benim için, yalnız da olduğumu düşünmüyorum. Tıbbi bir durum, ruhsal bir durum falan söylemleri var her yerde, konuşmayan da gözüyle söylüyor: Uyuyamıyorsan sıkıntı hacı...


    Yine uyuyamıyorum, düşünüyorum. Seni göremiyorum bari ihtimalini gözden geçireyim diyorum, yok sonuçlar iç açıcı değil. Senin beni görebilme ihtimalin, o hiç yok. Hiç mi yok sorusundan korkuyorum çünkü peşin peşin söylüyorum. Düşünüyorum, seni hangi hayalden, rüyadan çıkardım da vücut buldun. Bu düşten de istediğimi alamıyorum. Boktan işler... Saat de bunları düşünmeye çalışırken gece yarısını geçmiştir diyorum. Evet geçmiş saat sabahın 8'i. Üstümü giyip evden çıkıyorum, saçlarım boşlukta salınıyor. Dolmuş geç gelmiyor Allahtan yoksa beklerken uyurdum. Çünkü beklerken uyumak dolmuşta uyumaktan daha olası bir durum, uzatmayan kaldı mı koordinasyonunu sağlarken ya da öndeki bonus kafanın Metallica'sını dinlerken uyu uyuyabilirsen. O kadar konuşup bir de ritim tutmama ne demeli. Neyse ki yolculuk bitiyor cümlesinin henüz başındayım... Dolmuş ani bir fren yapıyor. Çok uzun bir zaman geçtiğini sanmıyorum gözlerimi açıyorum.

    Ön cam patlamış, biz de hep beraber öne doğru uçmuşuz. Uzun atlama değil, uzunca uçma. Bakıyorum, bu kadar az kişi değildik sanki. Meğerse 3 kişi ön camdan fırlamış. Herkes birbirine yardımcı oluyor, kapının kırılmasıyla dışarı çıkıyoruz. Ben uykudayım sanıyorum, o kadar uykusuzluk yaşadım ama ayakta bile böyle rüya görmedim. Çıktığımda bağırış çağırış uyumadığımı daha net anlıyorum. İyiyim, sadece bacağım biraz, ayağım biraz şeklinde açıklamaya çalışıyorum kendimi. Ayağıma bir şey takılıyor. Bir cüzdan. Mor. İki bölümü birbirinden ayrılmış, bir kaç tane fotoğraf gözüküyor parlak kaplamalı bölümlerinde. Bu cüzdan kimin demeye kalmadan yaşlı kadın:
    -Benim cüzdanım çocuğum pazara çıkmıştım ben, ben elma, ben diye kekeliyordu... Su getirdiler, önce yaşlı kadına, sonra kendime içirdim. İçirdim evet içmek değildi o çünkü, ellerim hâlâ titriyordu ve kavrayamıyordum şişeyi acıdan, teşhis 'et ezikliği'reçeteyi yazdım bile. Tamam diyorum, tamam korkmayın, iyisiniz, yaralı değilsiniz geçti, hatta burdan pazara bile gideriz ağlamayın. Pazar şimdilik kalacak, hastaneye gidiyoruz diyorlar, herkes muayeneden geçecek. Benim ayak bileğimde çatlak var, sarıyorlar, boynuma da bir krem, hemen teyzenin yanına gidiyorum seke seke. Ağlıyor:
    -Oğlumu aramayın dedim, zaten o... neyse, deyip gözlerini indiriyor.
    -Torunum elmayı çok sever, doktor bol vitamin dedi.
    Daha 3 yaşında annesizmiş, annesiz ve vitaminsiz. Cüzdanımdan para alıp, kafeteryadan elma alır mısın varsa 2 3 tane diyor. Bir kendime bir ona bakıyorum, beli incimiş, kolu kırılmış onun sağ kolu, tamam karşı tarafta hasar daha büyük. Cüzdanı alıyorum, fotoğraflara yine bakamadan, parayı alıp 3 tane elmayla dönüyorum, kırmızılardan. İlaçlarımız yazılıyor, taburcu ediliyoruz. Zar zor ikna ediyorum onu eve bırakmaya. Taksiye atlıyoruz öveçler diyor, vadi apartmanı. Diyorum teyzem bu kadar zenginsin, taa pazarlarda ne işin var? Binadan içeri giriyoruz, asansörle diyor -2'ye ineceğiz. Kapıyı başka bir yaşlı kadın açıyor, yine bir feryat figan ne oldu sana'lar falan, içeri geçip oturabiliyoruz sonunda. Boynumda hafif bir ağrı der demez kadın, teyzeyi yatırıp geliyor, boynumu ovuyor, kremimi sürüp tülbentle sarıyor. Ayağıma da bir sandalye getirip uzat lütfen rahat ol diyor. Bir de sıcak çay, kakaolu kek, kendime geliyorum. Tanışalım diyorum Zümrüt ben, ben de Ayşe diyor, teyzenin adı da Filiz. Dünürüm.


    Akşam olmuş, ben uyumuşum, bir koltuğa yatırıp, üstümü örtmüşler.
    Tam geriniyorum uzunca, uyanıyorum derken yanımda biri olduğunu anlıyorum ağır çekimde açıyorum gözlerimi. Korku mu ürperti mi bilmiyorum, tanımadığım bir his. Bakıyorum, biri yan taraftan omzuma dokunuyor. Çığlığı basıyorum. Sakin olmam için bir şeyler söylüyor galiba. En azından hareketlerinden bunu anlıyorum. Sakin olmaya çalışıyorum ama gözlerine baktıkça daha çok ürperiyorum. Gözümü yere eğip sakinleşiyorum. Elini uzatıp dizime koyuyor, o kadar sıcak ki eridim sanırım.
    -Sakin olun lütfen geçti.
    Diyorum ki o gözler bir defa gerçek, çok kez de rüyamda...

    En son gözümü açtığımda beni öpüyordu. O yüzden tekrar kapatıyorum. Göz açıp kapayıncaya kadar 3 yaşında tutkusunu evladına değişen bir annenin çocuğuna anne oluyorum, gözlerini cüzdandaki fotoğraflar arasında iki saniyeden fazla göremediğim, rüyalarım olmasa yüzünü bile bilemeyeceğim bir adamla da ruh eşi. Günlük bir yoldan uzun bir yolculuğa uzanıyorum. Hayat veremiyorum belki ama o hayatı besleyen dallardan biri oluyorum.
    ...
    Gerçekte kaybettiğim bütün rolleri yazdım yine kendime, kazada yalnızmışım ve kurtulmuşum, ve ve ve. O sırada muavin kahve mi çay mı diye soruyor, çay diyorum. Emre de çok severdi, bir de süt yok mu, ikisini karıştırıp içsem, maalesef diyor muavin. Ağlama nöbetleri geçirdiğim de annem sütlü çay yapardı bana, ikisini birlikte anmış oluyorduk böylece. Süt kokan birine özlemimi anca böyle gideriyordum. Yolculuk bitti, okula gelmiştik. Sadece bana ait olan tek rol vardı artık. Kentten o kadar yolu tepip müzik yapmaya nasıl geliyormuşum bu köy'e, bu çocuklar için miymiş hepsi, peh!... Ne yapsam sevinirsiniz acaba? O kazadan kurtuldum evet, yıllar önceydi. Her şeyiyle sevdiğim adamı, dünyadaki her şeyden güzel kızımı müzik olmasa nasıl böyle anabilirdim. Anmak, mazi'yi hatırlamak, unutmuş muydum sahi, yaptığım şey bu muydu?
  • Her gün yaptığım gibi yine gecenin bir yarısında dışarı çıktım. Gidiyorum, gidiyorum ama yolculuk nereye? Gecenin sonuna mı? Yok yahu. Celine gitti oraya. Keyfini bozmayayım şimdi onun.

    Kaldırım taşlarına bakıyorum, onlar da bana bakıyor. Bunlar bari anlasın halimden diyorum, ama tık yok. Sadece üzerlerine düşen yağmuru umursar bu düzenbazlar. Yıllarca bastım ayaklarımı üzerlerine, hiç kızmadılar bana. İnsanlardan mı örnek alırlar bu kanıksamayı? Bilmiyorum, sormayın bana böyle sorular. Gecenin rengini kaçırmak istemiyorum.

    Siyah bu renk, hatırlıyorum bunu bir yerden. Ben doğmadan önce de bu renk vardı. Her gözümü kapatışımda onu görürüm. Hangi o? Renk olandan mı bahsettim? İnsan, kişileri renklerle boyar geçmişine. Sonrası ise şimdiki zaman tuvalidir, bir resim yapar ölümüne kadar ve onu izler durur hayatı boyunca. Rengi kalmadığında ise yeni bir can hakkı bulmaya çalışır. Fakat hayat da bir kere oynanan bir kumardır, bir renge yatırırız bütün hayatımızı ve o anda 0 gelir karşımıza dikilerek. Sen sıfırdan ibaretsin der, başka hiçbir şey değil.

    Düşüncelerimden size ne? Başımdan geçenleri anlatacaktım ben, gecenin sonuna doğru gittiğim o gecede. Oturdum bir merdivenin üstünde. Geceyi dinlemek için. Led Zeppelin'in cennete çıkan merdivenine pek benzemiyordu bu, yara bere içinde, çok insan geçmiş olacak üzerinden. O anda arkadaş olduk onunla.

    Derken, bir araba yanaştı karşıma. Şoför koltuğunda kim var dersiniz? Hakan Günday! Nasıl olur? Herhalde geceyi fazla kaçırdım. Bu gerçek olamaz, olmamalı, yoksa çok fazla düşünürüm ben bunu, çıkamam işin içinden. Çağırdı beni yanına, gittim. Gel dedi, geldim. Hayat gibiydi bu adam, hayatta yaptığım mekanizmalara benziyordu o an yaptıklarım. Hayatı mı bulmuştum acaba? Hayat Günday? Neyse, dur.

    Nereye dedim, önce arkaya bak dedi. Arkaya baktım, Dostoyevski, Kafka, Musil sıkışmış, oturuyorlar. Dostoyevski diyor Petersburg, Kafka diyor şato. Ben diyorum, siz burada bu saatte ne arar? Ne Petersburg'u, ne şatosu, siz nasıl burada şu anda nasıl olabilir yazarsınız siz benle konuşuyorsunuz ben yağmuru seven normal bir insanım siz benle konuşuyorsunuz ne demem gerekir kelimelerim yetmedi efendim. Gogol'ün gülüşü geldi bir taraftan, Hakan'ın yanında da o varmış meğer. Hoppala! Bu Hakan nasıl anlaşıyor bu ölü adamlarla yahu? Hakan, sen okültist misin? Hiçbir şey anlamamıştım. Gece yazıma ilham bulabilmek için dışarı çıkayım derken kendimi nasıl bir Temel fıkrasında buldum, çözemedim. O son musakkayı fazla kaçırdım sanırım, yemeyecektim. Ama en sevdiğim yemekti, ne yapabilirdim?

    Atladım arabaya, Musil'in yanında boş yer vardı. Sordum Musil'e, yahu Wo ist Zweig? dedim. Sadece bu geceye özel Türkçe biliyorum dedi, ben de uzatmadım, zaten uykumdan uyanmak istemiyordum, dürtecek biri de yoktu çünkü. Kaçtı o Brezilya'ya, dayanamadı dedi. Bu kesinlikle bir rüyaydı ve ben bu rüyadan uyandığımda Zweig'ı göremediğim için intikamımı yüzümde o en son alnımda çıkan sivilceden alacaktım. Belki o zaman beynim ve anılarım akardı dışarı, o zaman haberlere çıkardım yağma temalı. Bir tek ben kendi anılarımla günümü gün edemezdim, bari diğer insanlar etsindi.

    Nereye dedim tekrar Hakan'a, bir kafe var orada başka dostlar var dedi, tamam dedim. Yolda Zülfü Livaneli'yi gördük, arabaya binmek istedi, yer yok dedik. Musil Almanca konuşarak anlamıyorum numarası çekti, az değil bu Musil de. Dostoyevski çok suskundu. Binlerce sayfa kitap yazmak sanırım ki insanın suskun olmasını, kendiyle kalmasını bir gram bile etkilemiyordu. Livaneli ön kapıyı açıp içeri girmeye çalıştı, Gogol tekmeyi bastı. Livaneli düştü kaldırıma. Buldu kendisini Neva Bulvarı'nda. "Edebiyat Mutluluktur", "Gölgeler", "kapitalizm", "Umberto Eco", "klişe" gibi kelimeler sayıklıyordu ağzından. Biz gülüyorduk tabii, az değildi bu Gogol de. Mizahını konuşturmuştu yine. Derken Elif Şafak, verdi elini Livaneli'ye. Gel, aynı yayınevinde çalışıyoruz ne de olsa, gidelim ısınalım orada, kaloriferlerimiz var ne de olsa, hem buzdolabımız da ağzına kadar dolu, kasalara kilit yetiştiremiyoruz, para bok.

    Kafeye geldik, Hakan'ın dostlar dediği insanlar Aylan Kurdi ve Ümran Dakniş çıktı. İyi de dedim, bu çocuklar kim? Bu çocuklar biziz dedi arkamdaki yazarlar hep bir ağızdan. Pessoa, Orwell, Marquez, Böll, Galeano ve daha adını hatırlamadığım diğer bütün yazarlar... Gözlerimi fal taşı gibi açtım! Neler oluyordu? Sanırım ilk kez uyuduğum uykumdan dürtülerek uyandırılmak istiyordum artık. Olanlara hiçbir anlam veremiyordum. Neler oluyordu bu lanet olası kafede? Hem bu soğukluk da neydi? Nasıl kafeydi bu ulan? Ne kalorifer, ne yiyecek, ne eğlenmelik bir şey, hiçbir şey yoktu burada!

    Hakan, şimdiki zaman şoförüydü. Diğerleri çoktan şoförlüklerini yapmışlardı bu yolculukta. Bir bir konuşmaya başladılar, sesleri karışıyordu, anlamıyordum hiçbirini. Seslerden çıldıracağımı söylemişti Hakan bana, mayına basan askerin çığlığı, bebek ağlamaları, taksi çağıran kadın, Elif Şafak derken birden deli gibi bağırdım! Hepsi sustu. Anlatın dedim, ne yapıyoruz burada? Ne bok yemeye getirdiniz beni buraya?

    Hepsinin boynu bükükleşti. Ağlamaya başladılar, durun dedim beni de ağlatacaksınız, yapmayın etmeyin. Bir daha hayatımda ne zaman Gogol'ün ağladığını görebilecektim? Telefonumu unuttuğum için kendime bir tokat attım. Lanet! Uykuda olmadığımı öğrendim. İşler iyice sarpa sarmıştı. Bu bütün yazarları bir şekilde anlardım ama Aylan Kurdi ve Ümran Dakniş'in burada ne işi vardı? Neden bu kafe buz gibiydi? Neden bu kadar aç hissediyordum? Anlatın ulan, anlatsanıza artık! Biriniz de konuşsun, o kadar kitap yazdınız, açın ulan ağzınızı!

    Biz... dedi Dostoyevski. Engelleyemedik, dedi. Olmadı. Yapamadık. Başaramadık bu empatiyi kurmayı, dedi. İlk kez bu kadar berrak konuşuyordu. Beceremedik, dedi. Bak, arkadaşlarım da burada. Engelleyemedik, dedi. Olmadı. O kadar yazdım, ettim, binlerce sayfa anlatmaya çalıştım. Ama yine olmadı, dedi. Sonra şoförlüğü Hakan'a verdim, ben işi bıraktım, dedi. Bu acıya katlanamam, ben kürek cezası bile çektim böyle acı görmedim, dedi.

    Aylan ile Ümran bakıyorlardı bana. Sanırım bu konuşmalar onlar içindi. Aylan bu ölü yazarlardan daha bir ölü görünüyordu. Ölünün ölüsü? Var mıdır böyle bir ölgünlük çeşidi? Sanırım zamanında bu kafede ölmüş, anlamlandıramadım. Ümran'ın da üstü başı yırtılmış, kan içinde. Gözlerimi kapatmak istedim ellerimle, telefonumu unutmadığımı gördüm. Şok oldum, gözlerimi kapatmak için bir telefon yeterliydi! Yere düştü telefon, kalmadı hiçbir şey. Hiçbir yazar tutamadı onların elinden, bir gemi battı cani sulara, hayaller suya düştü, geminin batığıyla karşılaştılar, bu gemi mi dedi bir hayal bir hayale, evet dedi hepsi hep bir ağızdan. Aradığımız ne, niye bu gemiyi arıyoruz diye sordu bir hayal bir hayale. Empatiyi arıyoruz dedi birisi, onların halinden anlamayı arıyoruz, kendimizi onların yerine koysak ne olurdu diyoruz, bütün yazarların bugüne kadar arayıp da bulamadığını arıyoruz dedi bir hayal bir hayale. Suya düşmüştü hepsi ne de olsa. Kanlarıyla birlikte. Canlarıyla birlikte. Hayalleriyle birlikte.

    Hayaller çıkamadı bir daha o sudan, onların da cesetleri çıkarıldı ertesi gün. Gözüme kapattığım telefondan baktım, yemin ederim. Böyle cesetler hiç olmadı ki, hiç boğulmadık ki biz, hiçbir uçak kafamıza füze yollamadı ki, hiçbir şey görmedim ki, bak kapatıyorum gözlerimi telefonumla. Görmüyorum hiçbirinizi. Duymuyorum hiçbirinizi! La la laaa laa! Hadi çıkıyorum artık ben bu kafeden!

    Dışarı çıkarken baktım bir kafeye, bir de arabaya. Arabanın adı Edebiyat'mış ve gittiğimiz kafenin adı da Umut'muş, yeni görüyorum. Dünyanın en çaresiz çocuklarıymış tanıştıklarım, yeni fark ediyorum. O suda boğulmuş kurulan hayaller, dünyanın en büyük hayalleriymiş, yeni empati kuruyorum. Kuruyor muyum? Duştan çıktım, kendime geldim, saçlarımı kurutuyorum. Denizden çıkmadım, merak etmeyin. Denizden çıksam ölürdüm, sonrasında ise istemediğim kadar kuruturlardı beni mezarımda.

    Nefret ediyorum o kafeden, nefret. Tek kelime. Hepsi bu.
  • İyi akşamlar tekrar, #36889321 hikaye yazma etkinliği kapsamında, ismini vermek istemeyen başka bir okurun hikayesini paylaşıyorum şimdi de. Umarım buna da cesaret verici yorumlar gelir.

    ÖZGÜR BİR TUTUKLU

    Zihnime baskı yapan düşünceler haddini fazlasıyla aşıyor.
    Ne hakkı var onların, bu denli sorgulamalar içinde bana can çektirmeye?
    Düşüncem ayrı, duygum ayrı, ruhum ve bedenim ayrı odalarda oturuyor.
    Uzlaşmaları adına, onlara bir teklifte bulundum. Düşünce sundu, duygu ölçtü, ruh hissetti, karar alınınca beden harekete geçti. Her biri büyük bir sessizliğe gömülmüş gibi gözükse de umutsuz çehrem aracılığıyla konuştu.
    Düşünceye kulak, ruha duygu düştü, ben de sırt çantamı alıp yürümeye başladım. Sokağa çıktığımda şaşırtıcı bir sessizlik kendini gösterdi, ne bir araç var, ne bir insan. Gel gelelim içimdekiler bu sessizliğin huzurunu yaşamama engel.
    İki adım atmama rağmen bir arşın gitmiş gibi hissediyorum, zihnimin odaları oldukça kalabalık ve sesler belli belirsiz yükselmekte. Kendi düşüncesine muhalefet, kendi duygusuna aciz, kendi ruhuna yabancı bir insan, insanlığından da şüphe ediyor bir süre sonra.
    Anlıyorum ki yolculuk için çıktığım bu sokaklarda kendimi arıyorum, elimde bir resmim var, onu gösterip tanıyor musunuz diyeceğim bir kişi bile yok. Resme göz gezdiriyorum, bakıyorum, alnında çizgiler, gözlerinde anlamsızlık ve yüzünde anlaşılması güç bir keder. Fakat şaşırtıcı olan bunlara rağmen yüzünün genel hatlarında, dikkatli bakıldığında görülmesi mümkün bir umursamazlık var.
    Bu adamı tanımıyorum.
    Düşünce öne çıkıyor, duygu hemen onu bastırmaya çalışıp aidiyet duygusunu ortaya atıyor. Sevdiklerim aklıma gelir gibi oluyor, sevdiklerim, onların yalnızca yüzlerini hatırlıyorum. Sevgilerine dair hatırladığım tek olay yok. Sonra ansızın bir siren sesi, düşünce, ruh hepsi bir yana saklanıyor. Karşımda iki polis memuru, namlusunu bana uzatmış yavaş yavaş yaklaşıyorlar. Kulağım ‘’ellerini başının üstüne koy’’ diyor. Onu dinleyip söylediğini yapıyorum, ellerimdeki kelepçeyi gören gözlerim şaşkınlıkla etrafa bakmakla meşgul. Zihnim tüm bunlara bir anlam bulmaya çalışıyor;
    Sevdiklerimde beni mi arıyor acaba diyorum kendi kendime.
    Belki bir karakola kayıp ilanı verilmiştir…
    O zaman bu kelepçe niye?
    Bilmiyorum. Sonra çok garip bir şey oluyor;
    Kelepçe de sevdiklerimi görüyorum, en önde ailem var, sonra sevgilim…
    Sonra şaşırtıcı bir şey oluyor, inanılması güç bir kalabalık beliriyor kelepçede. Koskoca ülke nasıl sığar bu ufacık metal parçasına? Komşular, esnaf, arkadaşlar, tanıdıklar, tanımadıklar herkes burada.
    ‘’Yardım edin’’ diyorum. Ne aptallık ama…
    Polis bana dönüyor, ‘’Onların dediklerini yaparsan özgürsün’’ diyor.
    Ne tezatlık bu! Başkasının istediğini yaparak özgür olmak…
    ‘’Başka yolu yok mu?’’
    ‘’Yok!’’
    Başımı öne eğiyorum.
    Düşünüyorum…
    Sonra bir ses;
    Önce anlaşılmıyor.
    Anlıyorum ki onu anlamak için önce çaba sarf etmem gerek. Var gücümle daha fazla eğiliyorum, söylediklerini duymak için daha fazla çabalıyorum. Nitekim duyuyorum;
    ‘’Özgür olduğunu düşünen köle mutludur’’ diyor ve ekliyor ‘’Onursuz, bilinçsiz, aptal bir mutluluk bu. İster misin bunu?’’
    ‘’Hayır’’ diyorum, ‘’Düşünceye ihanet edemem.’’
    ‘’O zaman bu kelepçelerden kurtulman mümkün değil, hem bak düşünce bile terk etti seni.’’ Diyor ve
    ortadan kayboluyor.
    Ellerimi başımın arasına alıp başımı eğmiş halde öylece dururken düşünce birden zihnime giriyor.
    Onu görmenin mutluluğu paha biçilemez. Ardından yine konuşmaya başlıyor;
    ‘’ Ya beni dinleyeceksin, ya da kelepçe de gördüklerini’’ diyor.
    Onu dinleyeceğimi söylüyorum ve o an içime garip bir huzur doğuyor.
    Ansızın sözcükler tek tek kulağıma ulaşıyor;
    ‘’Onların’’ diyor, ‘’Her birinin üzerinde uygulamaya koydukları kendi doğruları vardır. Seni sevdiğini iddia eden bu kesime karşı çıkmaya gör! Bu durum egoları üzerinde öyle etkiler bırakır ki, kızgın bir boğa gibi saldırıya geçerler. Mutlak değerleri, geleneksel nutukları, hiç mi hiç bitmez. ‘’
    Susuyor.
    Düşünüyorum…
    Başım hala eğik, bu haldeyken bağırmaya başlıyorum;
    ‘’Kendi varlık sebebini, başkalarına müdahale etme hakkı olarak gören bu insancıklardan nefret ediyorum!’’ diyorum.
    Sonra buna dahi layık olmadıklarını anlıyorum. Nefret özel bir duygudur, gerçekliği tartışıldığı an ortadan kalkar.
    Başımı kaldırıyorum.
    Başkaldırıyorum.
    Gözlerim bileklerime gidiyor, kelepçelerin artık orada olmadığını görüyorum…
  • Bir sabah, yaşlı Susıçanı kafasını deliğinden dışarı çıkardı. Parlak, boncuk gibi gözleri, sert boz bıyıkları vardı, kuyruğu da uzunca, siyah bir kauçuk parçası gibiydi. Sarı kanaryaları andıran ördek yavruları küçük gölde yüzüyor, kıpkırmızı bacaklı, bembeyaz anne Ördek de, onlara suda nasıl amuda kalkılacağını öğretmeye çalışıyordu. “Amuda kalkamazsanız, hiçbir zaman yüksek sosyeteye giremezsiniz,” deyip duruyordu yavrularına; ara sıra, nasıl amuda kalkılacağını gösteriyordu. Ama yavru ördekler ona hiç kulak asmıyordu. O kadar miniktiler ki, sosyeteye girmenin ne kadar önemli olduğunu bilmiyorlardı. “Ne laf dinlemez çocuklar bunlar!” diye haykırdı yaşlı Susıçanı. “Suda boğulmayı hak ettiler doğrusu.” “Hiç öyle şey olur mu!” diye cevap verdi Ördek. “Zamanla öğrenecekler; anne babaların, çocuklarına karşı çok sabırlı davranmaları gerekir.” “Ya! Ben anne babaların duygularını hiç bilmem,” dedi Su Sıçanı; “ben aile babası değilim. Hayatımda hiç evlenmedim, evlenmeye niyetim de yok. Aşk iyi güzel de, dostluk çok daha yüce bir şey. Doğrusunu isterseniz, bence bu dünyada vefalı bir dost kadar soylu ve az bulunan bir şey yoktur.” Yakındaki bir söğüt ağacında oturan Yeşil Ketenkuşu, konuşmaya kulak misafiri olmuştu; “Pekâlâ, sizce vefalı bir dostun görevleri nelerdir?” diye sordu. “Evet, ben de bunu merak ediyorum,” dedi Ördek ve gölcüğün karşı tarafına kadar yüzüp yavrularına iyi örnek olmak için amuda kalktı. “Ne saçma soru!” diye haykırdı Susıçanı. “Vefalı bir dosttan, bana karşı vefalı olmasını beklerim elbette.” Küçük kuş, incecik, gümüşi bir dalda sallanıp minik kanatlarını çırparak, “Peki karşılığında siz ne yaparsınız?” dedi. “Ne demek istediğinizi anlayamadım,” diye cevap verdi Susıçanı. “İsterseniz size bu konuyla ilgili bir öykü anlatayım,” dedi Ketenkuşu. “Öykü benim hakkımda mı?” diye sordu Susıçanı. “Eğer öyleyse, dinlerim, çünkü hayal ürünü öykülerden çok hoşlanırım.” “Size uyarlanabilir,” diye cevap verdi Ketenkuşu; sonra ağaçtan aşağı uçup gölcüğün kenarına konarak Vefalı Dost öyküsünü anlatmaya koyuldu. “Bir zamanlar,” dedi Ketenkuşu, “Hans adında, dürüst bir adamcağız varmış.” “Seçkin bir şahsiyet miymiş?” diye sordu Susıçanı. “Hayır,” dedi Ketenkuşu, “seçkin olduğunu hiç sanmıyorum; iyi kalpliliği ve yusyuvarlak, aydınlık, komik yüzü dışında bir özelliği yokmuş. Ufacık bir kulübede tek başına yaşar, her gün bahçesinde çalışır dururmuş. Koskoca köyde onunki kadar güzel bir bahçe daha yokmuş. Bahçesinde hüsnüyusuflar, karanfiller, çobançantaları, düğünçiçekleri açarmış. Şam gülleri, sarı güller, eflatun safranlar, altın sarısı, mor ve beyaz menekşeler yetişirmiş. Hasekiküpesiyle şebboy, mercanköşkle fesleğen, bataklık nergisiyle zambak, fulyayla bahçe karanfili, aylar birbirini takip ettikçe, sırayla tomurcuklanıp açar, bir çiçeğin yerini yenisi alırmış, yani her zaman bakılacak güzel bir şeyler, koklanacak hoş rayihalar olurmuş bahçesinde. Küçük Hans’ın birçok dostu varmış, ama en vefalı dostu, koca Değirmenci Hugh imiş. Zengin Değirmenci, Hans’a o kadar bağlıymış ki, ne zaman bahçesinin yakınından geçse, duvarın üstünden uzanıp iri bir buket çiçek veya salatalık bir demet ot toplar, meyve mevsiminde ceplerini erikle, kirazla doldururmuş mutlaka. Değirmenci, ‘Gerçek dostlar her şeyi paylaşmalıdır,’ dermiş hep; küçük Hans da başını sallayıp gülümser, böyle soylu fikirlere sahip bir dostu olduğu için çok gururlanırmış. Gerçi komşuları, değirmeninde istif edilmiş yüz çuval unu, altı ineği, bol yünlü koca bir koyun sürüsü bulunan Değirmenci’nin, küçük Hans’a, bahçesinden topladıklarına karşılık hiçbir şey vermemesini garip karşılarmış; ama Hans bu meselelere asla kafa yormazmış. Değirmenci’nin, gerçek dostların cömertliği konusunda söylediği harika sözleri dinlemek, onun için hayattaki en büyük zevkmiş. Küçük Hans bahçesinde böyle uğraşır dururmuş işte. İlkbahar, yaz ve sonbahar mevsimlerinde çok mutluymuş, ama kış gelip de pazara götürecek meyvesi veya çiçeği olmadığında, soğukla, açlıkla mücadele eder, çoğu gece, akşam yemeği olarak birkaç kuru armut veya sert ceviz yermiş sadece. Ayrıca kışın çok da yalnızlık çekermiş, çünkü Değirmenci kış mevsiminde ona hiç uğramazmış. ‘Kar yağdıkça küçük Hans’ı ziyarete gitmem saçma olur,’ dermiş Değirmenci karısına, ‘başı dertte olan insanı rahat bırakmak, ziyaretlerle rahatsız etmemek gerekir. En azından ben dostluktan bunu anlarım, haklı olduğumdan da eminim. Onun için, bahar gelinceye kadar bekleyeceğim; baharda onu ziyarete giderim, o da bana iri bir sepet dolusu çuhaçiçeği verir ve böylece çok mutlu olur.' Çam kütüklerinin gürül gürül yandığı şöminenin karşısındaki rahat koltuğunda oturan Değirmenci’nin Karısı, ‘Başkalarına karşı çok düşüncelisin,’ diye cevap vermiş, ‘müthiş düşüncelisin. Senin dostlukla ilgili konuşmalarını dinlemek ne büyük zevk! Eminim rahip bile senin kadar güzel konuşamaz, üç katlı bir evde oturduğu ve küçük parmağına altın yüzük taktığı halde.’ Değirmenci’nin küçük oğlu, ‘Peki ama, küçük Hans’ı buraya çağıramaz mıyız?’ demiş. ‘Zavallı Hans’ın başı dertteyse ben ona çorbamın yarısını verir, beyaz tavşanlarımı gösteririm.’ ‘Sen ne salak çocuksun!’ diye haykırmış Değirmenci. ‘Seni okula gönderiyoruz da ne oluyor, bilmem. Hiçbir şey öğrenemiyorsun. Oğlum, küçük Hans buraya gelse, sıcacık şöminemizi, güzel soframızı, koca kırmızı şarap fıçımızı görse, kıskanabilir; kıskançlık feci bir şeydir, herkesin kişiliğini bozar. Hans’ın kişiliğinin bozulmasına izin verecek değilim. Ben onun en iyi dostuyum, onu daima kollamaya, baştan çıkarılmasını engellemeye niyetliyim. Hem Hans buraya gelirse, benden veresiye un isteyebilir, ben de böyle bir şey yapamam. Un başka, dostluk başka; ikisini karıştırmamak lazım. Zaten iki ayrı kelime, anlamları da çok farklı. Bunu kim olsa anlar.’ ‘Ne kadar güzel konuşuyorsun!’ demiş Değirmenci’nin Karısı, kendine koca bir bardak sıcak bira doldurarak. ‘Gerçekten, uyumak üzereyim. Tıpkı kilisedeki gibi.’ ‘Birçok insan güzel davranışlarda bulunur,’ diye cevap vermiş Değirmenci, ama pek az insan güzel konuşur; bu da, konuşmanın çok daha zor ve çok daha makbul olduğunu ispat eder.’ Sonra da kaşlarını çatıp masanın karşısında oturan küçük oğluna bakmış; oğlan kendinden o kadar utanmış ki, başını önüne eğmiş, kıpkırmızı kesilmiş ve gözyaşları çayına dökülmüş. Siz yine de, çok küçük olduğu için affedin onu.” “Öykünün sonu mu bu?” diye sordu Susıçanı. “Yok canım,” dedi Ketenkuşu, “bu daha başı.” “Öyleyse siz çağın pek gerisinde kalmışsınız,” dedi Susıçanı. “Artık öykü anlatmayı bilen herkes, öykünün sonuyla başlayıp, sonra başını anlatıyor, ortasıyla da bitiriyor. Yeni usul bu. Geçen gün gölün etrafında bir delikanlıyla birlikte dolaşan bir eleştirmenden duydum bunu. Bu konuda uzun uzun konuştu; söylediklerinin doğru olduğundan eminim, çünkü mavi gözlüklü ve kel kafalıydı; ayrıca delikanlı ne zaman bir şey söyleyecek olsa, ‘Hıh!’ diye cevap veriyordu. Neyse, siz öykünüze devam edin lütfen. Değirmenci’den çok hoşlandım. Ben de böyle yüce duyguları olan biriyim, aramızda büyük benzerlik var.” Ketenkuşu kâh bir ayağının, kâh diğerinin üzerine sıçrayarak devam etti: “Kış mevsimi biter bitmez, çuhaçiçeklerinin uçuk sarı yıldızları açmaya başladığında, Değirmenci, küçük Hans’ı ziyarete gideceğini söylemiş karısına. ‘Ah, ne kadar iyi kalplisin!’ diye haykırmış karısı. ‘Hep başkalarını düşünüyorsun. Çiçekler için büyük sepeti yanına almayı unutma.’ Değirmenci, değirmenin kanatlarını demirden, sağlam bir zincirle bağlayıp koluna sepeti takmış ve yamaçtan aşağı inmiş. ‘Günaydın küçük Hans,’ demiş Değirmenci. ‘Günaydın,’ demiş Hans, küreğine yaslanarak, ağzı kulaklarında. ‘Kışı nasıl geçirdin bakalım?’ diye sormuş Değirmenci. ‘Beni düşünmen büyük incelik, çok büyük incelik gerçekten,’ demiş Hans heyecanla. ‘Doğrusu epey zor geçirdim kışı, ama artık bahar geldi, mutluyum, çiçeklerim de iyi durumda.’ ‘Kış boyunca senden sık sık söz ettik Hans,’ demiş Değirmenci, ‘ne âlemdesin diye merak ettik.’ ‘Çok iyi kalplisin,’ demiş, Hans; ‘ben de acaba beni unuttun mu diye korkuyordum birazcık.’ ‘Hans, böyle konuşmana şaşırdım,’ demiş Değirmenci; ‘dostlar asla unutmaz. Dostluğun en güzel tarafı da budur, ama korkarım sen hayatın şiirselliğini anlamıyorsun. Laf aramızda, çuhaçiçeklerin de pek güzelmiş!’ ‘Evet, gerçekten çok güzeller,’ demiş Hans; ‘bu kadar bol oldukları için de şanslı sayılırım. Onları pazara götürüp Belediye Başkanı’nın kızına satacağım, o parayla da el arabamı geri alacağım.’ ‘El arabanı geri mi alacaksın? Yani satmış mıydın? Ne aptalca bir şey yapmışsın!’ ‘Mecbur kaldım da ondan,’ demiş Hans. ‘Çok kötü bir kış geçirdim, ekmek alacak param kalmamıştı. Ben de önce bayramlık ceketimin gümüş düğmelerini sattım, arkasından gümüş zincirimi, sonra iri pipomu, en sonunda da el arabamı. Ama şimdi hepsini geri alacağım.’ ‘Hans,’ demiş Değirmenci, ‘ben sana el arabamı veririm. Pek sağlam durumda değil; bir kenarı eksik, tekerleklerin de onarılması lazım; her şeye rağmen el arabamı sana vereceğim. Çok cömertçe bir davranış olduğunu biliyorum, birçokları el arabamı verdim diye beni aptallıkla suçlayacaktır, ama ben herkese benzemem. Bence cömertlik, dostluğun temelidir; ayrıca ben kendime yeni bir el arabası da aldım. Evet, hiç merak etme, el arabamı vereceğim sana.’ ‘Gerçekten çok cömertsin,’ demiş küçük Hans ve o komik, yusyuvarlak yüzü sevinçten ışıl ışıl parlamış. ‘Ben onu hemen onarırım, evde bir kalasım var nasılsa.’ ‘Kalas mı!’ demiş Değirmenci. ‘Benim de ahırın damını onarmak için bir kalasa ihtiyacım vardı. Damda koskocaman bir delik var; kapamazsam mısırlar sırılsıklam olacak, iyi ki söyledin! İyilik yap, iyilik bul demişler. Ben sana el arabamı verdim, sen de bana kalasını vereceksin. El arabası kalastan çok daha değerli elbette, ama gerçek dostlar böyle şeylerin üstünde asla durmazlar. Hadi hemen getiriver şu kalası da ahırı onarmaya bugün başlayayım.’ ‘Hemen,’ diye atılmış Hans ve kulübeye koşup kalası sürükleyerek dışarı çıkarmış. ‘Pek iri bir kalas sayılmaz,’ demiş Değirmenci, kalası inceleyerek; ‘korkarım ben ahırın damını onardıktan sonra senin el arabasını tamir etmen için bir şey artmayacak, ama bu da benim kabahatim değil. Eh, ben sana el arabamı verdiğime göre, eminim sen de karşılığında bana biraz çiçek vermek isteyeceksin. İşte sepet, ağzına kadar, iyice doldur.’ ‘Ağzına kadar mı?’ demiş küçük Hans üzgün üzgün, çünkü sepet gerçekten çok büyükmüş; sepeti doldurursa pazara götürecek çiçek kalmayacakmış, gümüş düğmelerini geri almak için de çok sabırsızlanıyormuş. ‘Doğrusu,’ demiş Değirmenci, ‘ben sana el arabamı vermişken, birkaç çiçeğin lafı olmaz diye düşünüyorum. Yanılıyor olabilirim, ama bence dostluk, gerçek dostluk, bencillikten tamamen arınmış olmalıdır.’ ‘Sevgili dostum, can dostum!’ diye haykırmış küçük Hans. ‘Bahçemdeki bütün çiçekler sana feda olsun. Seni memnun etmek benim için gümüş düğmeden çok daha önemli.’ Hemen koşup güzel çuhaçiçeklerinin hepsini koparmış ve Değirmenci’nin sepetine doldurmuş. Değirmenci, ‘Hoşça kal küçük Hans,’ deyip omzunda kalası, kolunda iri sepetiyle yamacı tırmanmaya başlamış. Küçük Hans, ‘Güle güle,’ diyerek, neşe içinde toprağı kazmaya koyulmuş, el arabasına çok seviniyormuş çünkü. Ertesi gün, hanımellerini verandaya çivilerken, yoldan kendisine seslenen Değirmenci’nin sesini duymuş. Hemen merdivenden aşağı inip bahçeyi koşarak geçmiş ve duvarın üzerinden bakmış. Değirmenci, sırtında iri bir un çuvalıyla duruyormuş. ‘Sevgili Hans’çığım,’ demiş Değirmenci, ‘şu un çuvalını pazara taşıyıverir misin?’ ‘Ah, kusura bakma,’ demiş Hans, ‘ama bugün gerçekten çok işim var. Bütün sarmaşıklar çivilenecek, çiçekler sulanacak, çimler biçilecek.’ ‘Doğrusu,’ demiş Değirmenci, ‘benim sana el arabamı vereceğimi düşünürsen, reddetmen pek dostluğa sığmıyor.’ ‘Lütfen öyle deme,’ diye haykırmış küçük Hans, ‘dostluğa sığmayacak bir şey yapmayı hiç istemem.’ Hemen içeri koşup kasketini almış ve iri çuvalı sırtına yükleyip zar zor yürümeye koyulmuş. O gün hava çok sıcakmış, yol da toz toprak içindeymiş, Hans daha onuncu kilometre taşına gelmeden o kadar yorulmuş ki, oturup dinlenmek zorunda kalmış. Ama gücünü toplayıp yola devam etmiş ve sonunda pazara varmış. Biraz bekledikten sonra bir çuval unu çok iyi bir fiyata satmış ve hemen eve dönmüş, çünkü fazla gecikirse, hırsızların yolunu kesmesinden korkuyormuş. Küçük Hans yatmaya hazırlanırken, ‘Amma yorucu bir gün oldu,’ demiş kendi kendine, ‘fakat Değirmenci’nin isteğini geri çevirmediğime memnunum, o benim en iyi dostum, hem el arabasınıverecek bana.’ Ertesi sabah, Değirmenci erkenden, bir çuval unun parasını almaya gelmiş, ama küçük Hans o kadar yorgunmuş ki, hâlâ yatıyormuş. ‘Bu ne tembellik!’ demiş Değirmenci. ‘El arabamı sana vereceğimi düşünürsen, daha fazla çalışman gerekir bence. Aylaklık büyük günahtır, ben dostlarımın aylak olmasından, uyuşuk olmasından hiç hoşlanmam. Seninle açık açık konuştuğum için kusura bakma. Dost olmasaydık, katiyen böyle konuşmazdım elbette. Ama düşündüğünü aynen söylemedikten sonra, dostluğun ne anlamı kalır? Hoş sözleri herkes söyler, herkes pohpohlar, iltifat eder, ama gerçek dost daima acı konuşur ve dostunu üzmekten korkmaz. Hattâ gerçek dost, dostunu üzmeyi tercih eder, çünkü ona iyilik ettiğini bilir.’ ‘Çok özür dilerim,’ demiş küçük Hans, gözlerini ovuşturup gecelik takkesini çıkararak, ‘ama o kadar yorgundum ki, yattığım yerden kuşların ötüşünü dinlemek istedim biraz. Kuş seslerini dinleyince daha iyi çalışıyorum, biliyor musun?’ ‘Buna sevindim işte,’ demiş Değirmenci, küçük Hans’ın sırtına vurarak, ‘çünkü giyinir giyinmez değirmene gelip benim ahırın çatısını onarmanı istiyorum.’ Zavallı Hans’çık, çiçekleri iki gündür sulanmadığından, kendi bahçesinde çalışmak için sabırsızlanıyormuş, ama çok iyi bir dost olan Değirmenci’nin isteğini geri çevirmek de istemiyormuş. Çekingen, ürkek bir sesle sormuş; ‘Çok işim olduğunu söylesem sence bencillik mi olur?’ ‘Doğrusunu istersen,’ diye cevap vermiş Değirmenci, ‘sana el arabamı vereceğime göre, fazla bir şey istemiş sayılmam; ama hayır dersen gidip kendim yaparım tabii.’ ‘Yo, olmaz, katiyen,’ demiş küçük Hans ve yataktan fırladığı gibi giyinip ahıra yollanmış. Orada bütün gün, güneş batıncaya kadar çalışmış, gün batımında Değirmenci ne durumda olduğuna bakmak üzere gelmiş. ‘Damdaki deliği aktardın mı küçük Hans?’ diye sormuş neşeyle. ‘Evet, aktardım,’ demiş küçük Hans ve merdivenden inmiş. ‘Ah!’ demiş Değirmenci, ‘Başkası için bir iş yapmaktan güzel bir şey var mıdır?’ ‘Senin konuşmanı dinlemek en büyük zevk,’ demiş küçük Hans, oturup alnının terini silerek. ‘Korkarım ben hiçbir zaman senin kadar güzel fikirler düşünemeyeceğim.’ ‘Düşünürsün, düşünürsün,’ demiş Değirmenci, ‘ama daha uğraşman lazım. Şu anda dostluğun sadece pratiğini biliyorsun; ileride teorisini de öğrenirsin.’ ‘Gerçekten öğrenir miyim sence?’ diye sormuş küçük Hans. ‘Eminim öğreneceksin,’ diye cevap vermiş Değirmenci, ‘ama artık damı aktardığına göre, eve gidip dinlensen iyi olur, çünkü yarın koyunlarımı dağda otlatmanı istiyorum.’ Zavallı Hans’çık bir şey söylemeye korkmuş; ertesi sabah Değirmenci erkenden koyunlarını kulübeye getirmiş, Hans da koyunları alıp dağa çıkmış. Gidip dönmesi bütün gününü almış; eve o kadar yorgun dönmüş ki, iskemlesinde uyuyakalmış ve gün ışıdıktan sonra ancak uyanmış. ‘Bahçemde ne güzel çalışacağım,’ demiş ve hemen işe koyulmuş. Ama çiçekleriyle bir türlü ilgilenemiyormuş, çünkü dostu Değirmenci sürekli gelip onu uzak yerlere gönderiyor veya değirmende işe koşuyormuş. Küçük Hans, çiçekleri unutulduklarını zannedecekler diye kahroluyormuş bazen, ama Değirmenci’nin, can dostu olduğunu düşünüp teselli buluyormuş. ‘Ayrıca,’ diyormuş kendi kendine, ‘el arabasını da verecek bana, ne kadar cömertçe bir davranış!’ İşte küçük Hans bu şekilde Değirmenci için çalışıp duruyor, Değirmenci de dostluğa ilişkin güzel sözler söylüyormuş peş peşe; Hans bunları bir deftere yazıp geceleri okuyormuş, iyi bir öğrenciymiş çünkü. Bir akşam vakti, küçük Hans ocağının başında otururken kapı hızlı hızlı vurulmuş. Dışarıda fırtına varmış, rüzgâr, evin etrafında öyle bir gürleyip esiyormuş ki, Hans’çık önce sesi fırtınaya yormuş. Ama sonra kapı ikinci defa, sonra üçüncü defa, iyice hızlı vurulmuş. ‘Zavallı bir yolcu olsa gerek,’ diye düşünmüş küçük Hans ve kapıya koşmuş. Kapıyı açınca, bir elinde fener, öbür elinde iri bir sopayla Değirmenci’yi bulmuş karşısında. ‘Sevgili Hans’çığım,’ diye haykırmış Değirmenci, ‘başıma geleni sorma. Benim küçük oğlan merdivenden düşüp yaralandı, Doktor’u çağırmaya gidiyorum. Ama çok uzakta oturuyor, hava da çok kötü, benim yerime sen gitsen çok daha iyi olur diye düşündüm. Biliyorsun el arabamı vereceğim sana, karşılığında senin de benim için bir şey yapman gerekir.’ ‘Elbette,’ diye atılmış küçük Hans, ‘sana yardım etmek benim için şereftir, hemen gidiyorum. Yalnız bana fenerini ver de bu karanlıkta hendeğe düşmeyeyim.’ ‘Kusura bakma,’ demiş Değirmenci, ‘ama bu feneri yeni aldım, başına bir şey gelirse çok üzülürüm.’ ‘Peki, önemli değil, fenersiz giderim,’ demiş küçük Hans; hemen kalın kürk ceketini, kırmızı yün beresini kuşanıp boynuna bir atkı dolamış ve yola düzülmüş. Dışarıda müthiş bir fırtına varmış. Etraf zifiri karanlık olduğundan Hans’çık önünü göremiyor, rüzgârın şiddetinden ayakta zor duruyormuş. Her şeye rağmen, metanetini kaybetmemiş ve üç saat kadar yürüdükten sonra Doktor’un evine varıp kapısını çalmış. Doktor yatak odasının penceresinden kafasını çıkarıp, ‘Kim o?’ diye bağırmış. ‘Doktor, ben küçük Hans.’ ‘Ne var küçük Hans?’ ‘Değirmenci’nin oğlu merdivenden düşüp yaralanmış, Değirmenci hemen gelmenizi rica ediyor.’ ‘Tamam!’ demiş Doktor; atını hazırlatmış, aşağı inip iri çizmeleriyle fenerini almış ve Değirmenci’nin evine doğru sürmüş atı; küçük Hans da peşinden düşe kalka yürüyormuş. Ama fırtına gittikçe şiddetleniyor, yağmur sel gibi boşanıyor, Hans’çık ne önünü görebiliyor, ne ata yetişebiliyormuş. Sonunda yolunu kaybedip bataklığa dalmış; burası çok derin çukurlarla kaplı, tehlikeli bir araziymiş, zavallı Hans’çık orada boğulmuş. Ölüsünü ertesi gün keçi çobanları bulmuş, büyük bir su birikintisinde yüzüyormuş; alıp kulübeye getirmişler. Küçük Hans’ı herkes çok sevdiği için cenazesine herkes gitmiş; Değirmenci cenaze alayının başındaymış. ‘Ben onun en iyi dostu olduğuma göre,’ diyormuş Değirmenci, ‘en önde benim bulunmam gerekir.’ Uzun siyah peleriniyle cenaze alayının başını çekiyor, ara sıra iri bir mendille gözlerini siliyormuş. Cenaze töreni bittikten sonra, herkes handa rahatça oturmuş, baharatlı şarap içip pasta yerken, Nalbant, ‘Küçük Hans’ın ölümü hepimiz için büyük kayıp,’ demiş. ‘En azından benim için öyle,’ diye cevap vermiş Değirmenci. ‘Tam ona el arabamı vermek üzereydim, şimdi elimde kaldı, ne yapacağımı bilemiyorum. Evde çok ayak altında, öyle de kırık dökük bir halde ki, satsam para etmez. Bir daha hiçbir eşyamı hibe etmem. İnsan ne zaman bir cömertlik yapsa başına dert açılıyor.’ ” “Ee, sonra?” dedi Susıçanı, uzun bir sessizliğin ardından. “Sonrası yok, bu kadar,” dedi Ketenkuşu. Susıçanı sordu: “Peki Değirmenci’ye ne olmuş?” “Bilmem ki!” diye cevap verdi Ketenkuşu. “Umurumda da değil zaten.” “Belli ki pek şefkatli bir mizacınız yok,” dedi Susıçanı. “Korkarım siz öykünün ana fikrini anlayamadınız,” dedi Ketenkuşu. “Neyini, neyini?” diye bağırdı Susıçanı. “Ana fikrini.” “Yani öykünün bir ana fikri mi var?” “Gayet tabii,” dedi Ketenkuşu. “Pes doğrusu!” dedi Susıçanı gayet öfkeli bir tavırla. “Anlatmadan önce söyleseydiniz ya. Söyleseydiniz hayatta dinlemezdim öykünüzü; hattâ o eleştirmen gibi, ‘Hıh!’ derdim size. Mamafih, şimdi de diyebilirim: Hıh!” diye bağırıp kuyruğunu şöyle bir savurdu ve deliğine geri döndü. Birkaç dakika sonra suda ayaklarını çırpa çırpa gelen Ördek sordu: “Susıçanı’nı nasıl buldunuz? Birçok meziyeti var, ama ben şahsen bir anneyim, ne zaman bir müzmin bekâr görsem, gözlerim dolar mutlaka.” “Korkarım onu kızdırdım,” diye cevap verdi Ketenkuşu. “Ona ana fikri olan bir öykü anlattım.” “İşte bu, daima son derece tehlikelidir,” dedi Ördek.
    Ben de aynı fikirdeyim doğrusu.
  • Saat dördü gecenin uykudaydı yıldızlar
    Rüzgar yaman vurdukça yorgun tepeler sızlar
    İki aslan parçası döndü operasyondan
    Sırılsıklam oldular,üşüdüler bir yandan
    Süratle abdest alıp başladılar namaza
    Yasin dedi gidip de bakayım yaramaza
    Ağır şartlar, sonunda hanıma çark etmişti
    Yuvasını dağıtıp evini terk etmişti
    Beş yaşındaydı Yusuf, sevimliydi oldukça
    Bakıcı gelir idi sabah fırsat buldukça
    Bayburt'taki annesi yatalaktı Yasin'in
    Yüzü de somurtgandı ağabeyi Tahsin'in
    Kıyıp da veremedi Yusuf'u ellerine
    Bir bakıcı buldular Mardin'de evlerine
    Salih'in de Maraş'ta bir tek anası vardı
    Babasının yüzünü güç bela hatırlardı
    Kara gözlü Salih'im iki gündür uykusuz
    Bayburtlu Yasin ise çok yorgun aç ve susuz
    Her biri bir an önce uyumak istiyordu
    "Allah'ım yurdumuzu koru şerden" diyordu
    Tam yatağa uzandı,gözü azdan dalmıştı
    Ardı kesilmeksizin telefonu çalmıştı
    "Sus artık be telefon" dedi çalarsın niçin?
    Uzanıp aldı ele tezden kapatmak için
    Baktı ki annesiymiş arayan gözü doldu
    Durduk yerde aramaz yoksa bir hâl mi oldu?
    Aradı annesini hayır olsun diyerek
    Çoktandır aramamış affını isteyerek
    Anası bakmaksızın boynundaki ağrıya
    Panikle cevap verdi bir an önce çağrıya
    Dedi "Yavrum üç defa rüyada gördüm seni
    Peygamber'im giydirdi elleriyle kefeni
    Hayır olur inşallah gözümü uyku tutmaz
    Ağrı sızı değil de hasret beni uyutmaz
    İyi misin,hoş musun ne yer de ne içersin?
    Dualarım sizinle Mevla'm kolaylık versin
    Ne zaman geleceksin Bayburt'a sen izine
    Bizi hasret bırakma Yusuf'umun yüzüne"
    Dedi ki "Merak etme anneciğim bizleri
    Hele şu terör bitsin tezden dönelim geri
    Burada olmak bizim alnımızın yazısı
    Dinsin diye burdayız anaların sızısı"
    O esnada Salih'in telefonu da çaldı
    Salih ise deliksiz derin uykuya daldı
    Müsaade istedi çağrıya bakmak için
    Telefona öfkeyle dedi çalarsın niçin
    Baktı ki arayana yazıyor Komser Hasan
    Ulan bir çift söz derdim amirimiz olmasan
    Açtı "Buyur amirim Salih uyumuş çoktan"
    Dedi "Kusura bakma görev çıktı hiç yoktan
    Teröristler pusuya düşürmüş Osmanları
    Kurtarmaya acele etmeliyiz onları
    Salih'i de uyandır geç kalmayalım lütfen
    Bu saatte aramak hiç de istemezdim ben"
    Yasin, Salih'i sarstı pek derindi uykusu
    Dedi "Uyan be Salih yine kurulmuş pusu
    Osman ile ekibi zor durumda kalksana
    Bizim şu Çelik Hasan demin söyledi bana"
    Salih zorla da olsa yatağından fırladı
    Yasin de silahını doldurup hazırladı
    Üstü başı iyice kurumamıştı daha
    Görev kutsal diyerek sarıldılar silaha
    Karakoldan bir araç geldi sokaktan aldı
    Araç da kaygan yolda kayacaktı az kaldı
    Gönlüne Yusuf düştü Yasin'in bir ah çekti
    Gün yüzüyle yavrusun ne zaman sevecekti
    Bir de rüyası geldi annesinin,fikrine
    Döner dönmez bir daha arayacaktı yine
    Bir vadiye geldiler tehlikeli yer idi
    Yanlarında amiri, Çelik diyorlar idi
    Dört beş araçtan daha başka polisler indi
    Ekipleri görünce Osman hayli sevindi
    Teröristler çapraza almıştı üç kişiyi
    Biri yaralanmıştı, şükür durumu iyi
    Kaçmaya yeltendiler,gelince yeni ekip
    Bizim Yasin birini etmek istedi takip
    Ateş açıp nihayet indirdi başlarını
    Döndü çağırmak için tüm arkadaşlarını
    O esnada tepeden mermi geldi sırtına
    Düştü doğruldu tekrar bakamadan ardına
    Salih yetişti hemen kucakladı dostunu
    Yarayı sarmak için biraz yırttı üstünü
    Bir can daha yakmıştı kuduz itler kaçmadan
    Araçlara bindiler ağzı bıçak açmadan
    Dayan Yasin diyordu dolu dolu gözleri
    Salih dedi bulalım tezden pansuman yeri
    "Hastaneye gidecek zaman yok dayanamaz
    İnşallah daha fazla yaraları kanamaz
    Ulaşalım evvela Nevşehirli doktora
    Adı neydi adamın ya Burhan'dı ya Bora"
    Doktorla sözleştiler bir sağlık merkezinde
    Aklı,zihni donmuştu telaştan herkesin de
    Salih de komseri de gözünü yumuyordu
    Bir an önce hayırlı haberler umuyordu
    Bir an dayanamadı atıldı içeriye
    Yasin'den bir manidar bakış kaldı geriye
    Bir şey söyleyecekti elvermedi lisanı
    Allah diye haykırıp teslim eyledi canı
    Komser Hasan yıkıldı,en çok Salih ağladı
    Osman da kabahati kendisine bağladı
    Göz gözü görmüyordu,ciğere kor vurunca
    İçi sevgiyle dolu koca bir kalp durunca
    Beraber ne belalar atlatmıştı bu canlar
    Gözlerinden film gibi şeritle geçti anlar
    Salih yıkıldı hepten bayıldı düştü yola
    Oğlu görmesin diye Yasin'i karakola
    Götürdü omuzunda iki polis sırtlayıp
    Salihse uzun zaman uyudu ayılmayıp
    Ne oldu bana diye hafızayı yokladı
    Birden bire Yasin'in resmini kucakladı
    Acısı tazelenip tekrar düştü sineye
    Nasıl haber vereyim o zavallı anneye
    En iyisi bu işi amirim halletmeli
    Beklemek çok yararsız emniyete gitmeli
    Toparlanıp ofise uğradı taksi ile
    Meğer acı haberi çoktan vermişler bile
    Sonra birden aklına Yusuf düşünce yersiz
    Dedi o yavrucağız olanlardan habersiz
    Bir başına ne yapar acaba şimdi evde
    Muhakkak babasını biliyordur görevde
    Eve dönüp çocuğa nasıl anlatsam dedi
    Babasını sormaz mı nasıl atlatsam dedi
    Ekipden arkadaşı eve kadar bıraktı
    Yaya gidecek yol da Bağdat kadar uzaktı
    Yasin'siz bu sokaktan adım atmamıştı hiç
    Bu vedayı hesaba yazık katmamıştı hiç
    Velhasıl odasına baktı Yusuf'un lakin
    Göremedi çocuğu ortalık da pek sakin
    Sağa sola bahçeye baktı telaşa düşüp
    Komşuları yetişti feryadına üşüşüp
    Garip bir durum vardı,onlar da görmemişti
    Komser de telefonda haberim yok demişti
    Nasıl olur, nereye giderdi ki aniden
    Her tarafı telaşla arıyordu yeniden
    Bu esnada durmadan telefon çalıyordu
    Yasin'in abisinden mesajlar geliyordu
    Ya gönderin çocuğu ya biz gelip alalım
    Böylesi kara günde nasıl rahat kalalım
    Salih tamam ben onu gönderirim diyordu
    Tahsin illa bir tarih konulsun istiyordu
    Anlatamadı gitti içinden geçenleri
    Hem konuşup hem hızla arıyordu her yeri
    Bakıcıyı aradı bakmıyordu cebine
    En sonunda bir haber gönderdi ekibine
    Yusuf için seferber oldu bütün birlik de
    Mardin'i baştan sona aradılar birlikte
    Evvela bakıcının kapısını çaldılar
    Üç günden taşındığı haberini aldılar
    Bütün şüpheler şimdi çekildi üzerine
    Kadın için malumat verdi amirlerine
    Sonrasında soluksuz bütün Mardin arandı
    Hastanede cesetler teker teker tarandı
    Ekiplerce şehirin çıkışları tutuldu
    Yaşam durdu bir anda Yasin de unutuldu
    Mardin Kenan'a döndü Yusuf'u yuttu sanki
    Birileri kuyuda onu unuttu sanki
    Sabaha dek arandı bir tek işaret yoktu
    Bu ıstırap Salih'in bağrına düşen oktu
    "Gardaş emanetine sahip çıkamadım ki
    Yüzüne doya doya dönüp bakamadım ki"
    Günler geçer Yusuf'dan ne haber var ne de ses
    Yusufçuk dönmeyince kahıra düşmüş herkes
    Bayburt'ta da acılar ikiye katlanmış hem
    Bir ocakta iki köz,bir evde iki matem
    Ninesi günden güne eriyip,hasta düşmüş
    Bu karanlık günlerin ışığı dosta düşmüş
    Şingah'tan yirmi yiğit koşup gelmiş Mardin'e
    Bütün Bayburt tutuşmuş yavrucuğun derdine
    Ne bir iz var ne haber bunca zamandan beri
    Zaman durdu saniye geçmez oldu ileri
    Ardı kesilmeksizin telefon çaldı birden
    Üşenerek eline aldı olduğu yerden
    Yabancı bir numara Salih abi diyordu
    Sesi boğuk geliyor bazen kesiliyordu
    Dedi ki "Duydum meğer Yusuf'u aramışsın
    Gece gündüz demeden her yanı taramışsın
    Merak etme ben onun annesiyim bilinsin
    Amcası alır diye istemedim bulunsun
    Yanımda afiyette, bakmayın kusuruma
    Ailemin yanına döndüm ben Erzurum'a"
    Başından kaynar sular aktı Salih'in birden
    Telefonu fırlattı duvarlara sinirden
    Öfke,sevinç ve hüzün derin indi bağrına
    Hem mutluluktan uçtu,hem çok gitti ağrına
    Şehidin emaneti çıkmıştı gün yüzüne
    Şimdi doyabilirdi gönlündeki hüzüne
    Saat dördü gecenin uykudaydı yıldızlar
    Rüzgar yaman vurdukça yorgun tepeler sızlar

    Önder Eryılmaz
    Bayburt
    12.06.2018