*Muhasebeci
*Kitap kurdu
*Akif (M.A.Ersoy) hayranı
*%50 Çepni%50 Kıpçak%100 Müslüman
Annesinin sonkası, Hülyasinin kankası, dört tarafı huvvan çevrili insan parçası
Şems’in o son mektubu sonrası ne vakittir baygın hâlde yattığını bilmeyen Mevlânâ, yatağın içinde doğrulur.
Kurumuş bir dal gibi düşer yana kolları. Avucundaki mendile bakar, Şems’in kan izleri hâlâ tazedir zümrüt yeşili mendilin ucunda.
“Yusuf gibi kuyuya mı attılar seni, güneşi gökten koparıp hançerleyenler kim? Bu nasıl sır, adım atanın göğe
yükseliyor feryadı. Bu nasıl bir gömlek, kim giyse gözlerine kan iniyor.” Kendine gelen Mevlânâ bir nara atar: “Allah’ım, acılarımı örtme!”
“Bu aşkı, bu dostluğu bize çok gördüler Şems’im. Ah, neylersin ah! Ey yaralı gönlüm, gecelere bu dilimi lal et.
Silinsin aşk künyesinde ismim, ister cemal yaz, ister celal et. Ölüm bize tez gelir şems’im, ha hançer ile gelsin ha can dediklerimiz cellat olsun.”
Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?
Ağlarım,aglatamam;hissederim,
söyleyemem
Dili yok kalbimin,ondan ne kadar bîzârım.
Oku, şâyed sana hisli bir yürek lâzımsa;
Oku,zira onu yazdım iki söz yazdımsa