• 352 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kitap başından sonuna kadar diyalog ağırlıklı ve oldukça akıcı bir dille ilerliyor. Edebiyat uslubu çok beklememek gerek, yazarın da öyle bir kaygısı yok zaten. Yazar daha çok mesleğinin gerektirdiği herkese hitap eden bir dille yazmış kitabını.
    Kitab bence her genç kız okuması gereken ,erkeklerin ve kadınların bakış açılarını anlayabilmek için oldukça güzel işlenmiş bir kitap.
    Kitabı okurken kendinizi bazen o karakterlerden biriymiş gibi hissediyosunuz, bazen gülümseyip çokça üzülüyorsunuz, bazen de kader motifi sizin hayatınızda nasıl etki yaptı aceba sizde mi o motifin izindesiniz yoksa o motifi kırdınız mı bunu düşünüyorsunuz.
    Bu romanın kişisel gelişim kitaplarından daha çok katkı sağladığına inanıyorum
  • Aceba ateş mi terbiye eder¸ ateş mi yüceltir insanı? Ya cehennemde ateş olmasının sırrı ne ki?… Dünyada yanmasını bilmeyenler için belki de … Öyleyse “Od ile korkutma bizi vâiz”.

    “Ney ile kâmil insan arasında macera ortaklığı vardır. Çünkü ikisi de yanar. O saz parçası ney hâline gelene kadar çeşitli evrelerden geçer. Neyin kemâle ermesi¸ Hakk'ı zikretmesi için kızgın demir parçasıyla içi dağlanır; içindeki pütürler ütülenir¸ tertemiz edilir. Sonra ses çıkarması için delikler açılır vücudunda. Sonra üflenir neye ve ney ötelerden haber verir duyabilenlere… Kâmil insan da öyle değil mi? İçini benlikten¸ maddiyattan¸ süsten püsten… kısacası mâsivâdan arındırır; sonra söylediği her şey Hak ve hakîkat olur”.
  • Daha önce “beka” tartışması üzerine bazı şeyler söylemiştim. Ve hep şunu söyledim: Allah bizi mallarımız, canlarımız ve sevdiklerimizle kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek imtihan edecek. Allah’tan başka hiçbir şey baki değildir. Peygamberlerin kurdukları devletler de dahil, kul yapımı olan her şey gün gelir yıkılır. Beka iddiasında bulunanlar yakın bir gelecekte nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını görürler.

    Her son yeni bir başlangıçtır. Hayat kıyamete kadar bir şekilde devam edecek. Gün gelecek bir kavim topyekûn helak olacak Hz. Nuh zamanında olduğu gibi, gün geldi, Hz. Nuh zamanında olduğu gibi, bir geminin sınırlı sayıdaki yolcusundan başka kimse kalmadı. Ad ve Semud, Sodom ve Gomore halkının başına gelenlere bakın. Firavunların, Nemrudların yıkılmaz sandıkları devletleri nasıl yıkıldı!.

    Peygamberimizin kurduğu devlet, vefatından hemen sonra Hz. Ali döneminin sonunda yıkıldı ve ısırıcı meliklere giden yol açıldı.

    Sadece laikçi seküler politikacılar değil bizimkiler de kader konusunda öyle laflar ediyorlar ki! “Memleketi kaderine terk edecek değillermiş!” yok ya! Olan bazı şeyler “Kaderimiz değil”miş. Yani onu değiştirecekler.

    Kardeşlerim! Amentü diye okuyup durduğumuz bir metin var ya, orada bir cümle de şöyle der: “Ve bil gaderi hayrihi ve şerrihi minellahu teala”.. Hayır ve şer’in Allah’ın iradesi içinde olduğuna iman ederim. Bakın biz “Allah’ın rızası”na talibiz! Ama hayır’ı da, şerri’de yaratan Allah’tır. Bir topluluk Allah’ın ipini bırakmıştır, Allah da onların ipini bırakır. Onları Allah’ın elinden alacak kimse yoktur!

    Arabesk bir şarkıdaki gibi “Tanrım beni baştan yarat” şeklinde Allah’a haşa akıl öğreten bir bakış açısı bir Müslümana yakışmaz.

    Siyasilerin de katıldığı toplu dualara bakıyorum, kimi Allah’a akıl öğretiyor, kimi ikna etmeye çalışıyor. Allah’a açık açık neyi nasıl yaratması gerektiği söyleniyor sanki. Araya birtakım aracılar konularak ısrarla, tekrar tekrar istenen şeylerin gerçekleşmesi isteniyor.

    Hani bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde Allah hayır murat etmiş olabilirdi.

    Allah (cc) peygamberlerini bile, nimetlerini artırarak ve eksilterek, hatta korku ile imtihan edeceğini söylerken, biz Allah’tan bizi bu imtihanlardan muaf tutmasını istiyoruz sanki.

    En iyi bildiğimizi sandığımız şey dua, ama onu da biliyoruz. Evet, tamam “Dualarımız olmasaydı ne işe yarardık ki!” de “Kabul olmayan duadan Allah’a sığınırım” diyen Peygamber ne demek istedi aceba!?.

    Sadece istemekle o şey olacak mı. Ya da sadece onu dua kalıbında söylemediğimiz için mi olmuyor bazı şeyler? Mesela bütün Müslümanlar aynı zamanda “Mescidi Aksa’nın kurtuluşu için dua etsek” niye etmiyoruz, sadece tek başına dua yeterli olacaksa.

    İsra 11’de, “İnsan iyiliğin gelmesine dua ettiği gibi, kötülüğün gelmesine de dua eder. Esasen insanoğlu acelecidir” deniyor. Bu ayet bize ne söylüyor?

    Siyasiler diyor ki, “Oyunuzu bize verin, biz size refah ve mutluluk verelim”. Oysa ayet, “Siz kendi hakkınızdaki hükmü değiştirmedikçe, Allah sizin hakkınızdaki hükmü değiştirmeyecektir” diyor. Yani kurtarıcı yok. Babanız peygamber olsa gelse (Haşa) ki başka peygamber gelmeyecek, sizi kurtaramaz. Değil şeyhiniz, lideriniz, örgütünüz!. Herkes için ancak yaptığının karşılığı vardır, “Misgale zerretin hayran yerah ve migale zerretin şerran yerah” ölçüsünde..

    Piyasada o kadar çok kurtarıcı var ki! Kimi “şifa” veriyor, sanki “göklerin hazinesinin anahtarı” kendi elindeymiş gibi rızık vaad ediyor. Kimi “gaybi bildiğini” söylüyor, kimi kalpler üzerinde tasarrufta bulunduğu iddiasında. İşte kimi kaderinizi değiştiriyor, kimi ömrünüzü uzatıyor! Ve insanlar da bunlara inanıyor. Hatta cennetin anahtarını satıyor kimileri. Sadece Hristiyanlar değil, bizde de var bunlar! F. Gülen’i hatırlayın, Cebrail’e bile gerek kalmadan rutin ziyaretler gerçekleştiriyordu. Evrenesoğlu da mesaj alıyordu Allah’tan (Haşa) biliyorsunuz! Necla Çarpan da Mustafa Kemal’in, Mevlana’nın ruhu ile buluşuyordu. Hatta “Yeni Nutuk”, “yeni Mesnevi” bile yazmıştı kadıncağız ve bizim laik generallar bile buna inanmıştı.

    Mustafa Kemal’in “Kurtarıcılığı” tartışılmaz! CHP’nin Cumhuriyetin 15. Yılı Albümü olarak yayınlanan “Türkün Şeref Kitabı”nda “Kurtuluş için hacet yoktu Allah’a” diye yazarlar. Mustafa Kemal varken Allah’a da gerek yoktu, bu kafa sahiplerine göre!

    Atatürk olmasaydı bizi kim kurtarabilirdi ki! (Haşa). Öyle ya, sahi, “Babam kız olsaydı ben kim olurdum”.

    İstanbul Bilgi Üni.de Hayri İnce’nin bir akademik çalışmasında, kim çevrelerce “fevkalbeşer, insanüstü bir kişilik” olarak tarif edilen Mustafa Kemal hakkında şu bilgilere yer verilir. Ona “Beklenen Mesih” rolü yüklenmeye çalışılır. “Osmanlı’nın çöküş yıllarında, üst üste kaybedilen her savaş ve kaybedilen her toprak parçasıyla, İmparatorluğun yavaş yavaş sonu gelirken, yok olma korkusu yaşayan Osmanlı aydınları bir kurtarıcı, bir Mesih arar hale gelirler. Bu dönem “Yakup Kadri’nin ifadesiyle, ‘bir milli kahramana’, Gökalp’in deyişiyle sürüyü toplayacak bir ‘çoban’a hasretle geçer”. Aranan kahraman “Kurtuluş Savaşı”nın muzaffer komutanı Mustafa Kemal’in şahsında vücut bulur. Yıllardır beklenen “kurtarıcı”, “mesih” hatta “tanrı” yerine Mustafa Kemal geçmektedir. (…) Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer komutanı olarak Mustafa Kemal “vatanı”, “ulusal onuru” ve “dini” kurtaran bir lider olarak tartışmasız bir toplumsal desteğe sahip olur. Ancak Mustafa Kemal kahraman olarak çıktığı savaştan sonra bu sefer iktidar mücadelesine girişir ve daha önce birlikte olduğu ya da onu destekleyen pek çok kişi ona muhalif duruma gelir. Basın, Bilge Cato’nun (Cato the Elder) deyişiyle, ‘Kahraman bizi kurtardı. Yaşasın kahraman! Peki şimdi bizi kahramandan kim kurtaracak?’ demeye başlar. Atatürk ile Kurtuluş Savaşı’nda birlikte mücadele ettiği silah arkadaşlarının yolları ayrılmaya başlar. Ancak Atatürk, savaştan sonra girişilen iktidar mücadelesinden, Kurtuluş Savaşı’nın diğer kahramanları da dahil olmak üzere, tüm muhaliflerini tasfiye ederek “tek adam” olarak çıkar. (…) Mustafa Kemal’in “tek adam”lığı 1926’da Sarayburnu’na, 1927’de Ankara-Ulus’a, 1928’de Taksim’e dikilen heykellerle ölümsüzlüğe ulaştırılır. 1926’da başlayan bu furya kısa sürede tüm Türkiye’ye yayılacaktır.”

    Biz kurtarıcılardan, kader yaratan ve kader değiştirenlerden kurtulmadan kurtulamayacağız anlaşılan.

    Keşke dini kavramları tartışma ve polemik konusu yapmasak ve dini kavramları asıl anlamlarının dışında kullanmasak. Laikçileri anladık da, bari bunu “Muhafazakâr” olduklarını söyleyenler yapmasa. Aslında “iki günü birbirine eş olan aldanmıştır” diyen bir Peygamberin ümmeti, bugünkü anlamda muhafazâkar olabilir mi, bu da ayrı bir konu.

    Selâm ve dua ile.
  • Zaman su gibi akıp geçmişti. Sabah onbirde iskelede buluştuğu arkadaşı şimdi yine onu otobüse bindirmek için iskeleye getirmişti. Sevgiyle bakan simsiyah gözlerle ‘’ Bir gün kalırsın diye düşünmüştüm’’ dedi. Ilık bir deniz esintisi, örgüsünden fırlayan birkaç tutam saçı yüzüne dağıtarak iyice masumlaştırdı sarı kızı. ‘’ Gitmem daha iyi olacaktı ‘’ dedi kadife sesiyle..

    Havaalanına giden otobüs durağa yanaştığında son kelimeler de bitmişti. Bu son değildi.. Artık bir ayağı İstanbul’da olacaktı ve her geldiğinde uğrayacaktı.. Değişim başlamış ve olanca hızıyla devam da edecekti. Otobüs hareket ettiğinde saatine baktı, uçağın kalkmasına iki saatten fazla vardı. ‘Valizim yok, çek in de yaptırdım, rahat binerim ‘düşüncesiyle kıvrıla kıvrıla yol alarak cadde ve sokakların arasında daldı gitti. Değişmişti birşeyler..tekrarlar bitecekti.. Sevgiyle bakan simsiyah gözlü arkadaşının elleri de çok maharetliydi. Reset tuşuna basıp ’ eternıl sanşayn of dı sıpotlıs maynd’ hareketi yapmıştı kaldığı dört beş saat zarfında. Üç kritik gün onu bekliyordu artık. Bol su içecek, hayatın olumlu alanında kalmaya çalışacak ve dinlenecekti bol bol.. Ertesi gün izinli olmasını bu yüzden istemişti. Yeni şef ve müdürü bu konuda çok anlayışlı insanlardı çok şükür de hıncahınç dolan bu otobüs neden ağır ağır gidiyordu..
    Dalıp gittiği düşüncelerden sıyrılarak tam bir saatin geçtiğini farkettiğinde ‘ bir saatte yetişir miyim ‘düşüncesiyle sırtından ensesine doğru uzayan bir ürperme sarı saçlarını diken diken etmeye yetmişti bile. Telefonundan baktığı yol tarifine göre daha otuzbeş dakika vardı ama otobüs boş yolda bile asfalt altından kayarcasına akıyor gibi yavaşlamıştı sanki. Beş dakika sonra dayanamayıp şoföre sorduğunda gayet lakayd ‘’daha yirmibeş dakka var abla’’ lafıyla bir anda gerilen sarı kızın düğmeye basması bir oldu. ‘’ Kaplumbağa hızıyla gidiyorsun! Uçağını kaçıracak insanlar!!’’ diyip ilk durakta indi. Umrunda bile değildi arkasından ne düşündükleri. Söylemese içine dert olacaktı. Yoldan geçen ilk taksiye el kaldırdığında ‘’ Söyledim şimdi ona dert olsun’’ diye söyleniyordu. Daha yarım saat vardı ve şimdi biner, beş dakkaya iner, rahat rahat binerdi uçağına ama neden durmuyorlardı ki.. Hep mi doluydular.. Taksiye binen ne çok insan vardı.. Geçen yedi dakika ve durmayan taksiler ve çalan tehlike çanları ..kafası mı uğulduyordu yoksa tansiyonu mu düşmüştü anlayamadı.. Hemen yandaki küçük dönerci dükkanındaki adama seslendi. En yakın taksi durağının numarası kesin olurdu onlarda. Kısaca anlattı yirmibeş dakikasının kaldığını ‘hayatta yetişemezsin‘diye ilk tepkisini veren adam yine de yoldan geçen bu sarı belalara ıslık çalmaya başlamıştı bile.. İkinci ıslıkta duran bir taksiye atlarken adama teşekkürleri sunuyor, onu taksiciye emanet edişine, taksicinin ‘’ o iş bende abi ‘’ diyip büyük bir sorumlulukla onu yetiştireceğine söz verişine, ıslık diliyle anlaşabilen bu iki adamın o an orda varoluşuna sonsuz şükrediyordu..

    Havaalanına geldiğinde kalan onbeş dakikada tek kelimeyle tüm adrenalin hormonları pik yaparak göz, kulak ve bilinç devre dışı kalmış, tüm vücut uçağa binmeye kilitlenmişti. Flulaşan mekan ve ‘Only you ( https://www.youtube.com/...gIKsnkCw&index=1 )’ şarkısı eşliğinde ağır çekime geçen zaman akışında iyice dağılan sarı saçların havada uçtuğu iki yüz metre engelli koşusunda koşar gibi sonsuz kıvrılan kuyruklardan tek hamlede atlayan, kontrol kapılarından ötmeden geçmek için ayakkabılarını eline alıp beş dakikanın içinde labirentlerden inip çıkarak tee cehennemin dibindeki biniş kapısına varan bir sarı kız vardı..

    - Door closed -

    Kırmızı noktalardan birleşip yanıp sönen yazı donan gözlerden beyne çoktan iletilmişti bile..
    Nasıldı yani..
    Nasıl olurdu..
    Daha on dakika vardı..
    Olamazdı..
    Oldu bileydi..
    Nolacaktı şimdi..
    ‘’Ti key nambır van van ziro tu Dalaman……’’
    Yavaş yavaş açılan duyulardan ilk kulak açılıyordu demek ki..
    ‘’ Hanfendi İzmir’e giden uçağın görevlisine soruyorsunuz farkında mısınız??’’
    ‘’ Bilet gişelerinden değiştirebilirsiniz bir sonraki sefere isterseniz!’’
    Yaa oluyor muydu öyle..
    Nerden gideceğim gişeye..
    Yarım saattir dolanıyorum nerdeki bu gişe..
    Ben kapıya nasıl geldim ki beş dakikada..
    Allahım İstanbuldan gidemiyorum kalsa mıydım ki bi gece..
    ‘’ demin uçarak koşan sarı kız değil mi o.. uçağı uçmuş galiba..’’ ‘’ demin kendi uçuyordu şimdi de kafası uçmuş belli.. Bırak elleme geçsin kapıdan demin geçerken ötmemişti zaten..’’
    ‘’ ya hanım bu gün bir kızcağız bindi taksiye amma yetiştirdim uçağına.. onun duası mıdır nedir durağa gelene kadar indi bindi baya müşteri aldım.’’
    Bileti değiştirmek mi diyorsunuz buna ?? bir bilet parası kadar ek ücret aldınız ama!!
    Bir sonraki sefer sabah 5.45 de mi??
    Neyse mescidde beklerim artık..
    ‘’ abla mescidi süpürecem de bi müsaade etsen ‘’
    Demin apronda uçağa gel gel yapan kız değil miydi o.. Annesi hastalanmış, babasıyla konuşuyor telefonda.
    Şu Starbaks ta yirmibeş lira verip bi bardak kahve içer miyim aceba bir gün gelip de..
    Yirmibeş liram var ve canım kahve istiyor neden almıyorum ki o kahveyi.. neden hala rahat olamıyorum ki hayatta..
    Demek yürüyen merdivenlerin yağ bakımı ve temizliği gece yapılıyormuş..
    Gözleri şehla temizlikçi engelli kadrosundan işe girdiğine sevinmiş olmalı nasıl da çalışıyordu canla başla..
    Bir anda o kadar insan nereye kayboldu..
    İnsanlık nereye gidiyor böyle..
    Hani tekrarlar bitecekti .. Uçağı ikinci kez kaçırışım niye..
    Sarı saçlarımdan ben mi suçluyum ki..
    Eylülde gel.. mesemiydim aceba..
    Kasımda aşk başka mı yoksa..
    Yok yook.. tüm bunlar o maharetli ellerin marifeti..
    Değişti.. değişti birşeyler işte..
    İlk gün çetin geçti sadece…

    https://i.hizliresim.com/4pQzrp.jpg
  • 280 syf.
    ·6 günde·8/10
    Köy yaşamını, kırsalın yönetimle ilişkini ve bakış açısını olduğu gibi aktarmada en iyi yazarımız belkide Fakir Baykurt'tur. Yılanların Öcü kitabı da zaten bu konuda ilk akla gelecek kitaplardan. Çünkü iki defa filmi çekilmiş,bu nedenle bilmeyen yok bu eseri diyebiliriz.
    1950'li yıllarda Burdur'un Karataş Köyünde geçse de olaylar ne zamana ne de şehre bağlı.
    Kitap yazıldığı yıllarda yasaklara uğramış, sansür mekanizmasına takılmış. Ama gerçekleri anlatan bir kitap ne kadar yasaklanabilir ki?

    Kitabın akışı öyle güzel ki, konuşmaların gerçekçiliği, kullanılan dil, yerel kelimeler, deyimler hepsi köy havasını hissettiriyor size. Bir de kendi içinde çok güzel bir mizahı da var.
    Bu kitabın bir incelemesinde çok fazla argo ve küfür var diye şikayet etmiş bir okur. Argo ile köy ağzını ayıramamış demek ki okuyucu. Ayrıca küfür de dilimizin bir parçasıdır ve yazar olması gerektiği yerde tam olması gerektiği kadar kullanmış bu durumu.
    Aceba şöyle diyaloglar mı geçiyor zannediyorlar köylerde :

    - Bay Haceli lütfen evimin önüne ev yapmayı derhal bırakınız, bu durumdan fazlasıyla rahatsızlık duyuyorum.
    - Kara Bayram sizi bu konuda dinlemeyeceğimi şimdiden bildirmek isterim, üstelik muhtar bey ile karşılıklı bir anlaşmamız mevcut.

    Yazarı tanımadan, yazarın anlayışını bilmeden okunan kitap da uçup gidiyor etki bırakmadan.

    Yılanların Öcü burada bitmiyor; Irazca'nın Dirliği ve Kara Ahmet Destanı kitapları ile de devam ediyor.