Geçenlerde bir arkadaşımla hasbihal ederken konu dönüp dolaşıp kutsal topraklardan dönüş sürecine geldi. Arkadaşım, Umre’den döndükten sonra o manevi iklimin etkisini tam altı ay boyunca üzerinde hissettiğini anlattı. Duyunca hem gıpta ettim hem de derin bir iç çektim. Altı ay... Ne muazzam, ne koruyucu bir süre.
Kendi tecrübeme baktığımda ise o yüksek maneviyatın, o tarifi zor huzurun üzerimdeki etkisi maalesef üç dört hafta kadar sürebildi. Oysa dönerken heybemde ne büyük bir dinginlik, ne güçlü bir sekinet hali getirmişti ruhum. Kalbim sanki o mukaddes beldelerin sessizliğine ayarlanmış gibiydi; telaşsız, berrak ve sadece "O"nunla meşgul...
Aslında niyetim o hali sonuna kadar korumaktı; dünyaya, onun bitmek bilmeyen gürültüsüne ve karmaşasına karışmak hiç istemiyordum. Fakat hayat, tüm mecburiyetleriyle üzerime gelmekte gecikmedi. Koşturmacalar, sorumluluklar ve o bitmek bilmeyen dünya telaşı beni adeta bu huzur ikliminden çekip çıkarmaya zorladı. Oysa üzerimdeki o ağırbaşlı sakinlik, o ruhsal hafiflik ne kadar da yakışmıştı kalbime...
Şimdi geriye dönüp baktığımda, o sekinet halini ne kadar çok özlediğimi fark ediyorum. Dünyanın gürültüsü içinde kaybolmadan, kalbimin o en dingin köşesine yeniden çekilmeyi, o ruh halini tekrar yaşamayı temenni ediyorum. Çünkü biliyorum ki; insanın evi bedeni değil, ruhunun huzur bulduğu o manevi iklimdir.