• Ümit Gurbanov, Emil Michel Cioran‘ın henüz ülkemizde çevirisi olmayan Ecartelement (Drawn and Quartered) adlı kitabından bazı alıntılar çevirip bloğunda paylaşmış. Okumak isteyenler için buraya bırakıyorum.

    *

    Okur için bir şeyleri kolaylaştırmaya asla uğraşmayın. Girdiğiniz bu zahmet için size asla minnettar olmayacaktır. Okurun sevdiği şey, anlamak değildir; yerinde saymayı, sıkışıp kalmayı, cezalandırılmayı ister okur. Bundandır bazı müphem yazarların saygınlığı; bundandır karmaşanın daimi cazibesi.

    *

    Belki de taslaklarımızın ilk hallerini yayımlamalıyız, henüz kendimizin ne demeye çalıştığını anlamadan önceki halini.

    *

    Filozoflar profesörler için yazar; düşünürler ise, yazarlar için.

    *

    Yalnızca bitirilmemiş -bitirilemez olduğu için bitirilmemiş- işler bizleri sanatın özü hakkında konuşmaya teşvik eder.

    *

    Mistik dile çevrilemeyen şey, yaşanmaya da değmez.

    *

    Bir kitap, eski yaraları deşmelidir, hatta yenilerini açmalıdır. Bir kitap, "tehlike" olmalıdır.

    *

    "Bilim"den önce doğup da ilk felaketten ölme ayrıcalığına sahip olanlar ne de şanslı kimselerdir!

    *

    Dostluk, hakikatle uyumsuzdur, sadece düşmanla kurulan sessiz diyalog yararlıdır.

    *

    Seksenlik bir adam, gizli kalmak şartıyla, hayatında ilk defa intihar girişiminde bulunmanın çekiciliğini deneyimlediğini itiraf ediyor. Nedir tüm bu gizemli hava? Böylesi haklı bir arzuyu deneyimlemek için çok uzun süre beklemenin getirdiği utanç mı, yoksa tam tersi, canavarlık olarak gördüğü şeyin getirdiği korku mu?

    *

    İnsan, anlatmak istediği bir şey olduğu için değil, bir şeyler anlatmak istediği için yazar.

    *

    Acı nedir? İsteksizce solan bir histir, tutkulu bir histir.

    *

    Var olmak, intihaldir.

    *

    Tüm dini duygulardan arınmış bir dünyada yaşamak istemezdim. Kastettiğim iman değil, herhangi bir inançtan bağımsız, sizi tanrıya yansıtan, hatta bazen tanrının üstüne çıkaran o içsel titreşimdir.

    *

    Yalnızca uzandığımda ve ne konusu ne sonu olan bir sorgulayış ile baş başa kaldığımda kendimi etkili, yetkin ve olumlu bir şeyler yapıyormuşum gibi hissediyorum.

    *

    Hakiki ahlaki zarafet, kişinin kendi zaferlerini mağlubiyet olarak göstermesi sanatında yatar.

    *

    Sonsuzluk: Merak ediyorum da, aklımı kaçırmadan, bu sözcüğü bu kadar çok nasıl kullanabildim.

    *

    Ölüm, nasıl bir utanç böyle! Aniden bir "nesne"ye dönüşmek...

    *

    Birisinden nefret etmek, onun olduğu kişiden başka birisi olmasını istemektir. T., dünyada en çok sevdiği kişi olduğumu yazmıştı bana. Ama aynı zamanda takıntılarımdan vazgeçmem gerektiğini, izlediğim yolu değiştirmemi, farklı olmamı, olduğum kişi olmayı bırakmamı söylüyordu. Yani denebilir ki, varlığımı reddediyordu.

    *

    Ütopyalardan bahseden biri, başka bir jeolojik çağda yaşamış bir sürüngenden daha yabancıdır bana.

    *

    "Yıkım" kelimesinin gücünü yitirdiğini hissetmeye başladığım zaman, yaşlandığımın farkına vardım, artık bu kelime bana saldırgan bir yakarışın bolluk ve zaferinin heyecanını vermiyordu.

    *

    Birisine kitap yollamak, soygun yapmak, bir eve zorla girmektir. Sizin fikirleriniz için kafa yorması için kişiyi kendinden ayrılmaya zorlayarak, kişinin sahip olduğu en kutsal şeyi, yalnızlığını ayaklar altına almaktır.

    *

    Var olmak, köşeye sıkışmaktır.

    *

    Biri bir şeyi anladığında, en iyisi oracıkta ölüvermesidir. Anlaşılan nedir peki? Gerçekten kavradığımı şey, hiçbir biçimde ifade edilemez veya bir başkasına aktarılamaz; hatta kendimize bile aktarılamaz, bundandır ki, kendi sırrımızın gerçek doğasını anlamaksızın ölürüz.

    *

    Ümitsiz vakalar, başarı umudu taşımayan kimseler her daim ilgimi çekmiştir; budalalıklarını neredeyse onlar kadar bundan acı duyuncaya dek benimsemişimdir. 

    *

    Müthiş bir biçimde sürekli sizinle olan keyifsizlik yüzünden acı çekmek ve kimseyi bunun gerçekliği konusunda ikna etmeyi başaramamak. Yine de şöyle bir düşününce, gayet adil geliyor bu: Kimse bir dostlukta sonuçlarına katlanmaksızın gevezelik ve çevreye neşe saçan biri olma yeteneğini kullanamaz. Sonrasındaysa, nasıl olur da başkalarını neşeli bir şehit olduğuna ikna edebilir ki zaten?

    *

    Sadece arzularınızdan değil, arzu edebileceklerinizden bile bıkıp usanmak. Doğrusu, tüm olası arzulardan bıkmak.

    *

    Başarılar, rütbeler ve geri kalan tüm o diğer şeyler, sadece bunu deneyimlemiş olan kişi sonunun çok fena olacağını hissetmişse bağışlanabilirdir. Böylece kişi, o an geldiğinde, çöküşü tamamlandığında, onları sırf eğlenmek uğruna kabul etmiş olacaktır.

    *

    Gerçek bir yazar varlıklar, şeyler, olaylar hakkında yazar; yazmak üzerine yazmaz; kelimeleri kullanır ama onlarla oyalanmaz, onları tekrarlayan düşüncelerinin bir nesnesi haline getirmez. Kelime analizcisi olmak dışında bir şey olur. Dilin teşhisini yapmak, söyleyecek bir şeyi olmayan, kendilerini deyişlerle sınırlayanların hevesidir.

    *

    Laos gibi bazı Asya ülkelerinde ciddi bir hastalığı atlatmış olan kişi ismini değiştirir. Bu geleneğin kökeninde biz vizyon yatmaktadır! Aslına bakılırsa başımıza gelen önemli bir deneyimin ardından bizler de ismimizi değiştirmeliyiz.

    *

    Bir çiçek yalnızca solduğunda çiçek olmayı tamamlar, der Japonlar. Aynısını medeniyet için de söylemek mümkündür.

    *

    Tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: İtaat ediyor olma gururu. Bu gurur artık var olmadığında, toplum da çöker.

    *

    Ümit ediyor oluşu tedavi edilmedikçe, insan köledir ve öyle kalacaktır.

    *

    Mücadelem dünyaya karşı değil, daha büyük bir güce karşı, dünyadan bezginliğime karşı.

    *

    Kaderimi suçlamaktan asla vazgeçmedim, aksi halde onunla nasıl yüzleşebilirdim? Kaderimi suçlamak, kendimi ona uyumlu kılacak ve ona dayanmamı sağlayacak tek ümidimdi.

    *

    Sağlıklı olmak, duyarsız olmaktır, hatta gerçek dışı olmaktır. Acı çekmeyi durdurduğumuz an, var olmayı durdururuz.

    *

    Kasvetli olmayan her şey kabadır.

    *

    Yazdıkların, ne olduğuna dair tamamlanmamış bir imge sunar sadece, çünkü kelimeler yalnızca benliğinin en yüksek veya en alçak noktasında belli belirsiz ortaya çıkar ve hayat bulur.

    *

    Yalnızca derin düşünürler saçmalık hissinden dolayı acı duymazlar.

    *

    Başka bir dünya yok. Bu bile yok. Öyleyse, ne var? Her iki dünyanın da açıkça var olmayışının bizde uyandırdığı içsel bir gülümseme var.

    *

    Acı çekmemiş olan biri bir varlık değildir, olsa olsa bir yaratıktır.

    *

    Her şeyle aram iyi olduğunda, hatta tanrıyla ve kendimle bile, hiç zaman kaybetmeden, güzel bir günde bile olsak, güneşin birkaç milyar yıl içinde patlayacağını düşünüp kendime eziyet ederek buna tepki gösteren biriyim.

    *

    Her şey, hiçtir; buna hiçlik bilinci de dahil.

    *

    Son arzumu da gerçekleştirdiğim anın hayalini kurmaya çalışıyorum.

    *

    Bir bedenin kaderinden daha gizemli bir şey yoktur.

    *

    Yaşlılık, en nihayetinde, yaşamış olmanın cezasıdır.

    *

    Umut, hezeyanın olağan şeklidir.

    *

    Bu mezarlar yığınına baktığımda, insanların ölümden başka endişeleri yokmuş gibi görünüyor.

    *

    İnsan, kabul edilemezdir.

    - o -

    Dipnot: Emil Michel Cioran sevdam çok meşhurdur, onun karamsarlığında, kendisinin de iddia ettiği gibi, müthiş bir güç ve ilginçtir ki neşe bulurum. Kaç zamandır bir şekilde elimde gezip dolaşan "Ecartelement" (Drawn and Quartered) adlı kitabı vardı. Türkçe bu terime bir karşılık bulmak güç, ama temsil ettiği şey, büyük bir acı ve işkence ile bir suçlunun toplum önünde parçalara ayrılarak idam edilmesidir diyebiliriz sanırım.

    Elbette ki kitabı okurken, diğer kitaplarda olduğu gibi, altını çizdiğim yerler oldu, hatta bu yerler çoğaldıkça çoğaldı. Bildiğim kadarıyla kitabın Türkçe çevirisi de yoktu ve ben de madem öyle dedim kendi kendime, şu satırlardan bazılarını çevirip bloga koyayım da benim gibi Cioran sevenlere bir faydam dokunmuş olsun -ve de aslına bakılırsa biraz da zaman geçmiş olsun- dedim.

    Cioran ile ilgili blogdaki diğer kayıtlara şuradan ulaşabilirsiniz.

    İyi kalın, diyelim ki kalamadınız, bari canınızı sıkmayın.

    Blog; http://birnevidipnot.blogspot.com/...telement-turkce.html
  • Havva:
    Alçakta olan kim özgür olmuş ki?

    ~

    Şeytan:

    Etrafta güzel şeyler gördükçe daha çok acı çekiyorum, bana aykırı gelen şeylerden nefret ediyorum; iyi ve güzel bana ters geliyor.

    ~

    Kim kendi başlangıcını bilebilir ki?

    ~

    Şeytan:

    Sevgi değil nefret var içimde, cennet umudum yoktu, buradaki zevkleri tatmayı değil, yok etmeyi umuyordum; benim için başka zevk kalmadı.

    ¿

    Bu geç kalmış bir inceleme, eğer okuyorsan tatmin olmayı bekleme.

    Kitabı okuduktan sonra sorularımın üzerine yığılan pek çok sorunun döküldüğü bir 'sorgulama' olacak.

    Şeytan (italik) ile başlayacağım.

    Tüm din ve inanışlardan sıyrılarak karşıma geç, insan olarak kal karşımda, bir yumuşak yeşilliğin üstünde uykulu gözlerle gökyüzüne bakan Adem ol.


    Eğer okumaya devam ediyorsan, x ya da y ya da z; şu an en basite indirgenmişliğin keyfini çıkararak beni dinle.

    Bir yaratıcı -Allah, Yehova, Elohim...değil, onları geride bıraktık değil mi X- düşünüyorum.

    Melekleriyle birlikte huzur dolu yerleşkesinde hüküm süren eşsiz benzersiz bir yaratıcı.

    Bu yaratıcı üzerinden şimdi benim zihnimde hep italik uyanan Şeytan'a uzanalım, X buradasın değil mi?

    Tamam, gidiyoruz tutun cümlelerime.

    Şeytan, hakim olduğum kadarıyla semavi dinlerin hepsinde kötü, hilekar, kinci, asi ve inat olarak anılır.

    Kötülüklerin kaynağı, inkarcı, isyankar, lanetli...

    Şeytan bu özellikleri sonradan mı edindi, yaratıcı onun tabiatını böyle mi kıldı?

    Sorgu 1: Şeytan neden yaratıldı?

    Huzurlu ve sakin ortamında canı sıkılan yaratıcı ortama biraz aksiyon katmak için şeytan gibi bir asiyi yaratmış olabilir mi?

    Gülme X...

    Eğer böyle bir şey yapmışsa kendi yarattığı kötüyü nasıl azabıyla tehdit edebilir?

    X, bir çocuğu alıyorsun ve ona oldukça özel iç gıdıklayan bir küfür öğretiyorsun ve hadi söyle bana bu küfrü diyorsun. Çocuk şak diye basıyor küfürü suratına ve sen de şak diye basıyorsun tokadı.

    X, deli misin sen?

    Yapabildiğin tek şey kötülük, zevk aldığın tek şey.

    Varlığına anlam katan tek şey.

    O zaman kötülük yapmamak kötülük değil midir?

    Bir bitkiysen, yeşil yaprakların varsa fotosentez yaparsın.

    Bir bakteriysen, çürütebileceğin gıda önündeyse çürütürsün.

    Bir kuşsan, kanatların sağlamsa uçarsın.

    Yapmaz mısın X?

    Bir şeytansan, etkileyebileceğin ruhlar varsa mutlulukla fisıldamaz mısın?

    Eğer böyle olsaydı, gerçekten de yaratıcı bir kötüyü isteseydi ve bu kötünün isyanını azapla müjdeleseydi... tutarsızlığına gözlerimizi yumup biz insanların üzerindeki etkilerine uzanalım X.

    Yaratıcı kendi yarattığı kötüyle bir anlaşma yapar, benim dünyaya yerleştirdiğim insanlardan sana kananlar azapla muhattap olacak kanmayanlarıysa cennetimle onurlandıracağım der.

    X:

    Hani tüm din ve inanışlardan uzaklaşmıştık?

    Asya:

    Demek ki uzaklaşamıyormuşuz, bozma devam.

    Ve şeytan mutlulukla yapabildiği tek şeyi, kötülüğü yayar yeryüzüne.

    ŞEYTAN:

    ■Kötülük için yaratılan varlık
    ■Yaratılışına uygun davrandığı için cezalandırılan varlık
    ■İnsanları da kendi safına çekmek isteyen varlık

    Sorgu 1'e devam.

    Şimdi şeytanın da bir melek olduğunu düşünüyoruz, içinde herhangi bir aykırılık yok.

    İtaatkar bir melek.

    Melekleri yaratıcının robotları olarak görürsek, kesinlikle birbirlerine oldukça benzeyen ve düşünüp düşünmediklerine karar veremediğim nurlu şeyler.


    X, saçmalık deyip durma odaklanamıyorum ve evet gayet de din ve inanışlardan yararlanıyorum ne yapayım yani, sus artık.

    Bir melek nasıl bu kadar sivrilebilir, X?

    Nasıl bu kadar güçlü öfke, kibir, kin güder?

    Yapabildi diyelim, yaratıcısına karşı durdu.

    Tüm semavi dinlerde ortak olan Adem-Havva olayına değinelim, kitaptaki düşüşten de söz edelim.

    Kitaptaki olaylar şöyle gelişir, Tanrı bir oğul yaratmıştır kendine ve bu oğlu da oldukça yüceltmiştir.

    Kendi tahtının hemen yanında oturur oğul ve Tanrı ikisinin birlikte güçlü olduklarını, kendisine gösterilen hürmetin oğluna da gösterilmesini ister.

    Şeytan ise buna şiddetle karşı çıkar, adil olmadığını düşünür.

    Monarşiye karşı demokrasi isteyen bir şeytan.

    Çokça da haklı mı ne, öyle değil mi X?

    Bir savaş başlatır şeytan, kendi yanına çektiği cennet ruhlarıyla birlikte Tanrı ve oğluna karşı mücadele eder.

    Ama düşüş kaçınılmazdır, cehennem çukuru yeni evleri olur.

    Tanrı cennetin azalan nüfusunu dengelemek için insanlığı yaratmaya karar verir.

    Dünya yedi günde hazır olur, Adem yaratılır.

    Ademin 13 kaburgasından biri çatur çutur kırılarak çıkarılır ve Havva yaratılır.

    Havva her yönden Adem'den düşüktür.

    Kitapta kocasının sözünden çıkan ve şeytana kanan Havva Tanrının oğlu tarafından şöyle cezalandırılır:

    "Hamile kaldığında senin üzüntünü artıracağım; çocuklarını doğururken acı çekecek, kocanın sözünü dinleyeceksin ve o her zaman için senin üstünde olacak, kuralları koyacak."

    Havva, kadın, yasak meyveyi Adem'e yediren olarak ikinci kez gözden düşer.

    Kitabın sonlarına doğru meleklerden biri Adem'i alarak gelecekle ilgili görüntüleri izletir.

    Adem o görüntülerde yine kadınların erkekleri yoldan çıkardığını görür falan filan, şahsen sırıtarak okudum o satırları.

    Ben ne anlatıyordum X, şeytandan yola çıkmıştık değil mi?

    Sence kim bu şeytan, dünyanın ilk gününden son gününe kadar sürecek kötülüğünün kaynağı ne?

    Gücünü nereden alıyor?

    Yaratıcı kimin kanıp kimin kanmayacağını bildiği halde neden sürdüyor bu oyunu?

    Tüm hamleleri bildiğin bir satranç maçından -kendinin ve rakibinin hamlelerini- nasıl zevk alırsın?

    Senin hamlelerini bildiğini bildiğin rakibine neden meydan okumaya devam edersin?

    Şeytan da yorulur mu?

    X, şimdi neysen o olabilirsin.

    Görüşürüz.
  • Günahkârlık üzerine estetik olarak acı çekmek bir çelişkidir.
  • Bachmann’ın yalnızca “yaşamaktan acı çekmek” gibi temel bir temasının bulunması, nasıl açıklanabilir? Bachmann’a göre yaşam, aslında “korkunç bir incinmedir” ve bundan kurtuluşun tek yolu da ölümdür; insan toplumu, gerçekten de düşünülebilecek en büyük “cinayetler alanı” mıdır? Bu sorum üzerine Bachmann, bakışlarını bana çeviriyor:
    “Evet, yoksa kuşku mu duyuyorsunuz bundan? Bu sözde uygar dünyada, görünüşte iyi davranan insanlar arasında gizliden gizliye bir savaşın egemen olduğundan, insanların birbirlerini ağır ağır öldürdüklerinden kuşkunuz mu var? Kimi zaman bunu herkes görebiliyor, ama kimi uzun zaman parçaları boyunca da herkes kendi küçük yaralarıyla dingin bir yaşam sürüyor; zaten küçük yaralarla pekâlâ yaşanabilir....”
  • Suç ve Ceza

    Dostoyevski Suç ve Ceza'da, hakikaten iltifata tabii bir kişilik analizi yapmış. Özellikle başkahraman Raskolnikov'un ve diğer karakterlerin koşullar karşısında değişen ruh hallerini bize ustalıkla tasvir etmiş, tabii ki, okurken tüm bu psikolojik analizlere insanın hayran kalmaması mümkün değil. Diğer yandan kitapta, okuyucuyu, sadece olay örgüsüyle ve tasvirlerin estetiğiyle yetinemeyecek okuyucuyu üzerine saatlerce düşündürecek, araştırma yaptıracak sorularla doldurmaktadır. Okuyucuyu; suçun ne olduğunu, toplumlardan topluma, kişilerden kişilere, zamandan zamana, geleneksel ahlaktan geleneksel ahlaka suçun anlamının değişip değişmeyeceğini, ahlaki kuralları sorgulatacak kadar ileriye götürmektedir. Ben diğer kitaplarında olduğu gibi, Suç ve Ceza'da da inanın ki, hem tasvirleri olsun, hem olay örgüsü olsun, hem kişilik analizleri olsun, hem de bazı ahlaki kavramlar üzerine uzun uzun düşündürücü niteliği olsun, ustamıza bir kez daha şapka çıkartıyorum. Önceki kitaplarında olduğu gibi Suç ve Ceza'da da, yine ezilen insanların, yoksullukların, bataklıkların, kararmış hayatların, derin derin acıların örneklerini bolca görebiliyorsunuz.

    Kısacık kitabı özetlemem gerekirse:

    Romanın başkahramanı Raskolnikov,hukuk fakültesinden ayrılmış, içine kapanık, kalabalıkları sevmeyen, kimle olursa olsun karşılaşmaktan kaçınan, herkesten kopmuş; üzerindeki yırtık pırtık kıyafetlerle sokakta dolaşacak, odasının kirasını ödeyemeyecek, günlerdir ağzına tek lokma koyamayacak kadar fakir; kiraladığı dolabı andıran, basık rezil bir odada derin bir iç sıkıntısıyla düşüncelere gömülerek yaşayan, giderek psikolojisi daha da dibe vuran,özünde yardımsever ve duyarlı genç bir öğrencidir. Raskolnikov aylardır tüm ezici koşullarının verdiği hastalıklı ruh halleriyle daracık odasında boğuşmaktadır. Ve tüm bu süreç içerisinde; sadece çoğalmak ve geçerli yasaları korumak için yaşayan sıradanlar, boyun eğenler,köle ruhlular ve yeni bir söz söyleyebilmek için yasaları çiğneyebilecekler, yüce ve soylu ülkülerinin gerçekleşmesi için kan dökebilecekler, yasa koyucular şeklinde insanları ikiye ayıran bi teori oluşturmuştur. Bu teoriye göre de, ülkülerinin gerçekleşmesi için kan dökmek gibi önünde duran her türlü engeli kaldırmak konusunda olağanüstü insanlar kendilerince haklıdır ve bu onlara göre suç değildir. Sözgelimi, zamanında boğazlanarak öldürülmüş kimi dehaların, başka bir zamanda heykelleri dikilmiştir. Kahramanımız öğrenimini tamamlamak, yoksul ailesine yük olmamak ve onlara bulundukları ezici koşullardan kurtarmak, insanlığa yarar sağlayabilmek gibi soylu, yüce amaçlar taşıyordur. Ancak, bu amaçları gerçekleştirebilmesi için bir miktar paraya ihtiyacı vardır. Ailesinden yadigar bazı eşyaları; faizle rehin alan tefeci bir kocakarıya satmaktadır. Bu tefeci kocakarı da, kitabın tanımladığı üzere, hastalıklı, kötü, sürekli kız kardeşine eziyet eden, neden yaşadığını kendisi de bilmeyen, yoksulları soyan, kimseye yararı dokunmadığı gibi zararlı olan, sermayesini de öldükten sonra manastıra bağışalayacak, zaten kendiliğinden geberip gidecek aşağılık bir bittir. Öte yandan, sokaklar destek göremediği için yok olup giden, insanlığa yarar sağlayabilecek yoksullarla, yoksulluklarla doludur. Bu yaşamasıyla sadece diğerlerine eziyet eden aşağılık kocakarıyı öldürüp paralarını insanlığın faydası için kullanmak doğrusu akıllıcadır. Raskolnikov da, bir aydır bu tefeci kadını nasıl halledebileceğini düşünmekte, onu öldürmeyi aşağılık bulmakla beraber kendisini bu amaçtan alıkoyamamaktadır. Nihayet bir gün paltosununa içine diktiği ilmikten çıkardığı baltayla kocakarıyı öldürür ve bir takım mücevherler çalıp kaçar. Kocakarıyı eli ayağına dolanarak soymuştur ama kendisini bundan sonra altüst edecek, halisünasyonlarla, kabuslarla, titreme nöbetleriyle dolu hastalıklı zor bir hayat beklemektedir. İster istemez pişmanlık nöbetleri geçirip suçunu itiraf etmek zorunda kalır; çünkü hristiyan ahlakıyla büyümüş masum kişiliğini öldürmüştür, kendini öldürmüştür. Dolayısıyla da teorisine göre kendini bir bit saymış, sıradan insan olarak görmüştür.

    Alıntılarım(Alıtnıları toparlayıp bilgisayara geçirmek uzun sürdüğü için sayfalardan bulabildiklerim):

    "Her şey insanoğlunun elindedir ama yine de sırf korkaklığı yüzünden her fırsatı elinden kaçırıyor... Bu artık bilinen bir gerçek... Acaba insanlar en çok neden korkarlar? Doğrusu ilginç bir soru. İnsanlar en çok atacakları yeni adımdan, söyleyecekleri yeni sözden kısacası alışkanlıklarını terk etmekten korkarlar..."

    "Her şeyi anlıyorum ve bu beni öldürecek..."

    "İnsanın zihni neyle meşgulse rüyasında onu görür. Hele içimiz rahat olmadı mı gerçeğe ne kadar da uyar rüyalarımız!"

    "Konuşmak istediler ama, konuşamadılar... Gözleri yaşlıydı, ikisi de solgun, ikisi de bitkindi; ama bu hastalıklı, solgun yüzlerde, daha şimdiden yenilenmiş bir geleceğin, yeni bir yaşam için dirilmenin şafağı parlamaktaydı. Aşk onları diriltmiş, birinin yüreği ötekinin yüreğine tükenmez bir hayat kaynağı olmuştu."

    "İnsanlar basit ve üstün olarak ikiye ayrılırlar. Basit olanlar, yalnızca insan cinsini üretmeye yarayanlardır, diğerleri de yeni bir şey söyleyebilmek isteğiyle doğmuş, üstün insanlardır. Toplum muhafazakarlık görevini yerine getirmek için çok kez bu insanları asıp kesiyor ya da her türlü hareket imkanından mahrum ediyor. Ama yine aynı toplum, bir nesil sonra bu astığı insanların anıtını dikip, onlara tapıyor… İlk bölüm şimdinin adamıyken, ikinci bölüm hep geleceğin adamıdır. Birinciler dünyayı korur ve nüfusu çoğaltırlar. İkincilerse onu hareket ettirir ve asıl amacına doğru yürütürler."

    "Sonra herkesin akıllı olmasını beklemenin çok uzun süreceğini anladım, Sonya. Bir de insanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini."

    "Öyle bir sınıra gelirsin ki, onu aşamazsan, mutsuz olursun, o sınırı aşarsan, belki o zaman daha da mutsuz olursun!""

    "Ancak büyük insanlar büyük acılara katlanabilirler."

    "Ne demektir şapka? Ben gidip bir şapkayı satın alabilirim, değil mi? Ama, ya şapkanın altında duran şeyi? İşte onu hiçbir yerden satın alamam!"

    "Ben kaftanımı yarıya bölüp komşuma versem, ikimiz birden yarı çıplak kalırız... Bilim ne diyor: Dünyada herkesten çok kendini sev çünkü dünyada herşey kişisel çıkara dayanır. Eğer bir tek kendini seversen , işini gerektiğince yaparsın, kaftanın da bölünmeden bütünüyle senin üzerinde kalır. Ekonomi bu bilimsel gerçeğe şunu ekliyor: Toplumda ne kadar insanın işleri yolund aolursa, diğer bir deyişle kaftanlar ne kadar bütün kalırsatoplumun temelleri de o kadar sağlam ve genel gidiş o kadar yolunda olur. Böylece ne oluyor. Yalnız kendim için kazanmakla herkes için de kazanmış oluyorum...""(Kapitalist Ahlak)

    "“Hepiniz birer gevezeden ve farfaracıdan başka bir şey değilsiniz! Küçücük bir acınız olsa, on paralık yumurtası için ortalığı birbirine katan tavuklara dönersiniz! Üstelik burada bile başka yazarların düşüncelerini çalansınız! Ruhlarınızda bağımsız bir yaşamdan iz bile yok! İspermeçten yapılmış yaratıklar! Damarlarınızda da kan yerine serum dolaşıyor! Hiçbirinize inanmıyorum! İlk işiniz, ne pahasına olursa olsun insana benzememektir.”"(razumihin)

    ""Kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar, değil mi?"

    "Estetik kaygısı, güçsüzlüğün en önemli belirtisidir!.."

    "Dünyada açık yüreklilikten daha zor ve övmeden daha kolay bir şey yoktur. Açık yüreklilik gösterirken içten olmak zorundasınız daima, ama birini överken içten olmadığınız fark edilse dahi yine de kulağa hoş gelir, zevkle dinlenir. Övgü sözlerinin en azından yarısı, övülene gerçek gibi gelir ve toplumun her sınıfından insanlar için bu değişmez. Överek, her kızı baştan çıkarabilirsiniz, namus simgesi olarak nitelendirebileceğiniz birini bile."

    "İnsanlar ne tuhaf varlıklar! Kimse, içinden mucize olduğuna inansa bile bunu itiraf etmez! Siz bile tesadüftür diyorsunuz! Kendilerine ait düşüncelere sahip olmak onları müthiş korkutuyor!"

    "İnsan boğulmamak için nasıl da saman çöpüne bile sarılabiliyor!"

    ''Ağlayan birine ağlaması için ortada bir neden bulunmadığını mantık yoluyla anlatır ve kanıtlarsanız, artık ağlamaz... Öyle değil mi ?
    O zaman yaşamak çok kolay olurdu., dedi Raskolnikov."

    "Böylesine çok sevilmek, ona tuhaf bir acı vermişti. Gerçekten de çok tuhaf, korkunç bir duyguydu bu."

    "O zaman şunu anladım, Sonya. İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir."

    "Neden böyle aptalım ben? Madem başkaları aptal ve ben onların kesinlikle aptal olduklarını biliyorum, öyleyse neden onlardan daha akıllı olmak istemiyorum? Sonra şunu anladım ki Sonya, herkesin akıllı olmasını beklemek çok uzun sürecek...Bir de, bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini, insanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini! Ya, böyle işte. Akılca ve ruhça kim sağlam ve güçlüyse, insanlara o hükmedecek, bunu biliyorum. Bunu biliyorum artık! Kim daha yürekliyse, ataksa haklı olan da odur. Aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koruyucu olurlar. Herkesten daha atak olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş bu, bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeğin farkında olmayan kördür!"

    "Bir tek şey için çağırdım seni ve bir tek şey için geldim buraya, beni bırakmaman için. Beni bırakmayacaksın değil mi Sonya?"

    "Ben bir düşünceyi, yani tohumu ekerim.. Bu tohumdan, bir gerçek filizlenir."

    "Oysa herkesin, mesela kadınların, konuşacak çok şeyi vardır. Yine sosyeteden insanlar, salon adamları her zaman konuşacak bir şey bulurlar, bizim gibi orta hallilere , yani düşünen, aydın kişilere gelince; nedense hep utanırız, bir türlü konuşamayız. İlgi alanlarımız mı farklı, yoksa birbirimizi aldatamayacak kadar dürüst müyüz?"

    "Ne mi yapılmalı? Atılması gereken her şeyi kesip atacaksın. Sonsuza kadar. Hepsi bu. Böylece acılara göğüs germeyi de peşinen kabul edeceksin. Ne? Hala anlamıyor musun? Sonra anlarsın. İnsana her şeyden evvel özgürlük ve güç gereklidir."

    "Ben senin önünde değil, insanlığın çektiği bütün acıların önünde diz çöktüm."

    "Bazı hareketler vardır ki, insan ne kadar isterse istesin, unutması imkansızdır. Her şeyin bir sınırı vardır ve bu sınır bir kere aşıldı mı, artık geriye dönüş yoktur."

    "Pyotr Petroviç, toplum içinde nazik görünen, özellikle de nazik olma iddiasında olan insanlardandı. Böyleleri bulundukları ortamlarda, kendilerine uygun olmayan en küçük bir olayda, ellerindeki bütün kozları kaybeder ve ortamı şenlendiren bir insan olmaktan çıkıp, boş bir un çuvalına dönerler."

    "Ne mi yapılmalı? Atılması gereken her şeyi kesip atacaksın. Sonsuza kadar. Hepsi bu. Böylece acılara göğüs germeyi de peşinen kabul edeceksin. Ne? Hala anlamıyor musun? Sonra anlarsın. İnsana her şeyden evvel özgürlük ve güç gereklidir."

    "Bazı hareketler vardır ki, insan ne kadar isterse istesin, unutması imkansızdır. Her şeyin bir sınırı vardır ve bu sınır bir kere aşıldı mı, artık geriye dönüş yoktur."

    "Kadınların hiç hoşlanmıyor görünmelerine rağmen, bazen aşağılanmaktan çok büyük zevk aldıklarını söylemeye gerek bile görmüyorum. Gerçi insan denen varlık genellikle aşağılanmaktan çok, pek çok hoşlanır. Ama kadınlar için bu, özellikle böyledir. Hatta yalnızca bunun için yaşadıkları bile söylenebilir."

    ''Acı ve üzüntü, vicdan ve derin bir yürek için her zaman zorunludur.''
    Birden, birileriyle konuşur gibi değil de yüksek sesle düşünür gibi ekledi ''Bence, gerçekten büyük insanlar, dünyada büyük acılar çekmek zorundadır.''"

    "Vicdanı olan, hatasının da bilincindeyse, varsın acı çeksin. Bu kürek cezasına ek olarak ona ikinci bir cezadır."

    "İnsanları doğru değerlendirebilmek için ilk önce önyargılarımızdan kurtulmamız lazım."

    "Rodion Romanoviç'in yazısında insanlar 'olağanüstüler' ve 'sıradan olanlar' diye ikiye ayrılıyor. Sıradan insanlar uysal, söz dinler kişiler olarak yaşarlar ve yasaları çiğneme hakları yoktur. Çünkü onlar, adları üstünde, sıradan insanlardır. Olağanüstü insanlara gelince, bunların her türlü suçu işlemeye, kanunları çiğnemeye hakkı vardır. Çünkü onlar olağanüstü insanlardır."

    "Canlı varlık için yaşam gereklidir, canlı varlık makinelere boyun eğmez, canlı varlık kuşkucudur, canlı varlık gericidir. Oysa bunda bir ölü kokusu var, istersen kauçuktan da yapabilirsin böylesini. Ama cansızdır, iradesizdir. Köle ruhludur, hiçbir zaman isyan etmez."

    "Genel olarak yeni tanıştığınız biri, anlatacaklarınızı gereğinden fazla bir ilgi ve ciddiyetle dinlemeye kalkarsa, hele anlatacaklarınız size göre, karşınızdakinin gösterdiği derin ve ilgi ve ciddiyetle karşılaştırılamayacak kadar basit ise, bu durum sizi fazlasıyla tedirgin eder."

    "O akıllı bir adam, ama akıllıca davranabilmek için yalnızca akıl yetmez ki..."

    "Ah sizi aşağılık insanlar! Nefret eder gibi seviyorlar. Ah, hepsinden nefret ediyorum!"

    "Şimdi bütün bunlar sanki bir başka dünyaya ait şeyler... Hem de uzun zamandan beri... Zaten etrafımdaki her şeyde, aslında bu dünyaya ait değillermiş gibi gelen bir şeyler var."

    "Evet, belki namuslu bir insansın; ama namusluyum diye övünülür mü hiç? Herkes namuslu olmak zorunda değil midir? Hatta temiz bir insan... Hem böyle olmakla birlikte, (kendin de hatırlıyorsun bunu) senin de ufak tefek bazı numaraların olmadı mı? Gerçi bunlar öyle namussuzca işler değildi, ama olsun! Oysa kafandan neler geçiyordu."

    "Ben yalanı severim! Yalan, bütün diğer varlıklara karşı insanı üstün kılan tek özelliktir! Yalan söyleyerek gerçeğe ulaşırsın! Ben yalan söylediğim için insanım. Önceden on dört kez, hatta belki de yüz on dört kez yalan söylemeden hiçbir gerçeğe ulaşılmamıştır ve bu kendine göre onurlu bir iştir. Oysa biz kendi aklımızla bile yalan söylemeyi beceremeyiz! Bana bir yalan söyle, ama bu yalan kendi yalanın olsun, senin uydurduğun bir şey olsun, alnından öpeyim! Kendi söylediğin bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir. Birincisinde sen bir insan, ikincisinde ise bir papağan olursun! Biz neyiz şimdi? Biz istinasız hepimiz; bilimde, ilerlemede, düşüncede, buluşta, istekte, liberalizmde, akılda, tecrübede, her şeyde, her şeyde daha kolej hazırlık sınıfındayız! Başkalarının aklıyla yetinmek hoşlarına gidiyor, alışmışlar bir kere!"

    "Güç gerek bana, güç! Güçsüz hiçbir şey olmaz! Oysa güç bile ancak güçle elde edilebilir."

    "Denginiz değilim efendim, dengesizim...''"

    "Ama kardeş, tabiata yön veren biz insanlar değil miyiz?! Öyle olmasaydı insanoğlu kör inançlar okyanusunda boğulur giderdi. Bir tek büyük adam ortaya çıkmazdı. 'Vicdan, ödev' gibi bazı laflar ediliyor. Bunlara karşı bir şey söylemek istemiyorum, ama bu kavramları nasıl anlamalıyız?"

    "İnsan sevdikleri için bunu yapabilir, kendi hayatını boş verir! Yeter ki sevdiği varlık mutlu olsun."

    "Ayrıca birini tanıyabilmek için ona son derece dikkatli, ön yargılardan sıyrılarak yaklaşmak lazım, aksi takdirde daha sonra düzeltilmesi güç bazı yanlışlara düşülebilir."

    "İnsanoğlu denen aşağılık yaratık her şeye alışıyor!
    Dalıp gitmişti. "Ya yanılıyorsam?!" diye haykırdı elinde olmadan. "İnsanoğlu aşağılık bir yaratık değilse? O zaman her şey ön yargıdan, boş bir korkudan ibaret demektir ve hiçbir engel yok, böyle de olması lazım!""

    "Ben hayaletlerin yalnızca hastalara göründüğüne katılıyorum; ama bu, hayaletlerin başkalarına değil de yalnızca hastalara göründüğünü kanıtlar, yoksa onların hiç olmadıklarını değil."

    "Ayrıntılar çok önemli!.. Ayrıntılar mahveder her zaman her şeyi..."

    "Sevgili dostum fakirlik ayıp değildir doğru. Ama sarhoşlukta erdem değildir. fakat sefalet ayıptır efendim ayıptır. İnsan fakir de olsa ruhundaki asaleti koruyabilir. Sefalete düşen birini sopayla toplumun dışına atmazlar daha da alçaltabilmek için süpürürler."

    "Önce biraz ağladılar, ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır!"

    "Dünyada açıkyüreklilikten zor ve övmeden kolay bir şey yoktur."

    "Yalan sevimli bir şeydir, çünkü insanı gerçeğe ulaştırır. Hayır, burada insanın canını sıkan şey, yalnız yalan söylemeleri değil ama kendi yalanlarına kendilerinin de inanmalarıdır."

    vs vs...
  • Kendime kuracağım hayat yaklaşık 3 milyon lira. Yıllık kazanabildiğim, bütün yıl çalışmama rağmen 25 bin lira. Yıllık fakirlik sınırı 50 bin lira. İntihar etmenin bedeli ölürken ne kadar acı çekmek istemenle alakalı. Keşke hacı hoca olsaydım, her ölü için iki ayet okursun, her ölüde beş yüz lira. Her zaman edeceğim dua birilerinin ölmesi üzerine olurdu.
  • Yirmi sekiz yaşındaydı. Yaklaşık yüz elli adet antidepresan, elli adet uyku ilacı alarak intihara teşebbüs etti. Hastaneye kaldırdılar. İki gün sonra ayağa kalktı. Gece ikide usulca, kimse görmeden hastanenin pis, köhne tuvaletine giderek kendini o pis, köhne tuvaletin kapısına ayakkabı bağcıklarıyla astı. Yirmi sekiz yaşındaydı.

    Nedense içime en çok dokunan ölümlerden biridir Sarah Kane’inki. Kutu kutu ilaç içtikten sonra kaldırıldığı hastanede biraz güç toplar toplamaz kendisini pis bir tuvalette, üstelik bulabildiği tek şey olan ayakkabı bağcıklarıyla öldürmesinden değil sadece, Kane’in yıllar süren yardım çağrısına dünya olarak hepimizin sessiz kalmasından, onu göz göre göre ölüme yollamış olmamızdan dolayı. Gerçek şu ki intihar edeceğini intihar etmeden önce bir şekilde söylemeyen hiç kimse, ama hiç kimse yoktur. Hepimiz oradaydık ama hiçbirimiz Kane’i duymadık.

    Kane, tuttuğu günlüklere intihar etmeden önce müteaddit kere “Bu dünyada beni hiç kimse sevmiyor… Bu dünyada beni hiç kimse sevmiyor… Bu dünyada beni hiç kimse sevmiyor…” yazmıştı. İşin kötüsü haklıydı da. Muhtemel ki Kane’e rastlamış olsak biz de çok sevmeyecektik onu. Bu yüzden, ne zaman çok sevmediğim biriyle karşılaşsam Sarah Kane gelir aklıma. Birini sevemiyorsam bu, Sarah Kane’i ölüme göndermemizde kendi adıma olan payımdır. Sevmediğimiz her insan potansiyel bir Kane’dir çünkü.

    Sarah Kane’in pek sevilmeyen bir insan olduğu için mi ağır depresyonda olduğu, yoksa ağır depresyonda olduğu için mi pek sevilmeyen bir insan olduğu, tavuk ve yumurta ilişkisi gibi, içinden çıkması zor bir konu. Nitekim, pek de sevimli olmayan kimselerin biz onlara sevgi gösterdikçe kendiliklerinden, sevilecek kişilere dönüşmesi ilginçtir. Birinin sevimsiz davranışını da “Beni sevin! Sevginize çok ihtiyacım var!” yönünde bir yardım çağrısı olarak okumaya meyilliyimdir hep. Sevgiye en çok ihtiyacı olanlar, sevilmesi en zor olanlar.

    Sarah Kane öldüğünde geride beş tiyatro oyunu ile bir film senaryosu bırakmıştı. Ölmeden kısa bir süre önce tamamladığı 4:48 Psychosis oyunu, henüz hiçbir yerde oynanmamıştı. Sarah Kane’in arkadaşı da olan oyun yazarı David Greig, oyun için yazdığı bir önsözde, 4:48 Psychosis‘in, yazarının ölümünden sonra oynanacağı neredeyse kesin şekilde bilinerek yazıldığı açık bir oyun olduğunu söyler. Oyunun konusu klinik depresyon, çok ağır gelen bir acı, kendine zarar verme ve intihara dair düşüncelerdir ki bunlar o sırada yazar Kane’in bizzat yaşamakta olduğu şeylerdir. Bu nedenle oyunu Kane’in kişisel hayatının realitesinden ayırmak güçleşir. Nitekim Michael Billington The Guardian gazetesinde oyunu “75 dakikalık bir intihar notu” olarak nitelemiştir.

    Oyunun biçimi de, içeriği olan psikozun somut haldeki ifadesidir. Türkçe’ye “4:48 Psikozu” olarak çevirebileceğimiz 4:48 Psychosis, bildiğimiz tiyatro kalıplarının dışına çıkar. Karakter veya karakterlere dair hiçbir bilgi, oyunun ne şekilde sahnelenebileceğine ilişkin hiçbir ipucu yoktur. Zihinsel ve ruhsal karmaşayı, anarşiyi ifade eden “psikoz”, oyunun metninde de biçimsel bir karmaşa ve anarşi üzerinden verilir. Kimliğine ilişkin hiçbir şey bilmediğimiz, boşluktan, karanlıktan gelen bir sestir bizimle konuşan. Rastgele numaraları rastgele serpiştirilmiş halde buluruz sayfalarda. Diyalog ya da konu bütünlüğü, anlam birliği, okuyucunun hazır bir çerçeve içine yerleştirebileceği olay düzeni yoktur. Psikotik bir zihnin karmaşasıdır metinden çıkan. Kocaman bir boşluktan, derin bir karanlıktan çıkıp gelerek dört bir yana dağılırlar, bazen adeta hücum ederler. İçinden çıktıkları boşluk ve karanlığa dair bazı hislerimiz oluşur, nereye gittiklerini ise bilmeyiz. Metinden çıkanların nereye gittiğini sanki Kane’in oyunu yazdıktan hemen sonraki intiharı belirlemiş, oyunu bir anlamda bu ölüm ve şekli bütünlemiştir.

    Başka bir deyişle, 4:48 Psychosis oyununa hayat veren, Sarah Kane’in ölümü biraz da. Çok derin bir yaşama sancısı ve ölüm arzusu dışında her şeyi belirsiz olan bu oyunu, Sarah Kane’in intiharı canlandırıyor, Sarah Kane’in hayatından ziyade ölümü hayat veriyor ona. Oyunun somut, bağımsız metni, bu nedenle ilginç bir ayrımın ortasında durmakta. Yazarı hayattayken, oyunu ölü; yazarının ölümüyle birlikte oyunu değişik bir biçimde hayata kavuşuyor ve Sarah Kane oyunu üzerinden, farklı bir biçimde yaşamaya başlıyor bu sefer de. Sarah Kane acısını, ölüyor olduğunu çok derin bir şekilde haykırıyor oyununun satırlarında. Onun bu acıdan gerçekten de ölmüş olduğunu bilmek, o satırlardaki acıyı ete kemiğe büründürerek çıkarıyor karşımıza. Charles Spencer’ın Telegraph gazetesinde belirtmiş olduğu gibi, oyunu derin şekilde kişisel bir feryat olarak görmemek, ona insan olarak sırt çevirebilmek mümkün değil. 4:48 Psychosis, salt bir edebiyat metni değil artık gözümüzde. Ve yaşarken bize feryadını duyuramamış olan Kane, öldükten sonra ancak bu şekilde duyuracağını bilerek yazıyor bu “intihar notu”nu.

    Bir açıdan bakıldığında, yazılan her kitabın bir çeşit intihar notu olarak görülebileceğini düşünüyorum. Yaşam ve ölüm arasındaki çok sıkı ilişki, eser verme sürecinin da ayrılmaz bir parçası. Bu konuda, özellikle Rosemary Gordon’ın çok önemli bulduğum araştırmasına değinmek isterim.

    Jungçu analist Rosemary Gordon, yaratıcılığı incelediği kitabının adını Ölmek ve Yaratmak: Bir Anlam Arayışı (Dying and Creating: A Search for Meaning) koyar. Yaratmak ve Ölmek başlığı yerine, Ölmek ve Yaratmak‘ı tercih etmiştir; zira, kendi iddiasına göre, bu ikisi birbirleriyle şaşırtıcı derecede iç içe geçmekte, aynı anda tecrübe edilmektedir.

    Ölüm ve hayat arasındaki yakın ilişkiye dair çok şey söylenip yazılmış. Burhan Sönmez’in Masumlar romanında “Ölüm hayatın zıddı değil aynasıdır.” (2012, s. 72) diye bir cümle vardır. Rainer Maria Rilke, ölümü anlayan kişinin aynı zamanda hayatı da anladığını, ölümü doğru şekilde kutsamanın hayatı da kutsamak olduğunu söyler. Romancı Antoine de Saint-Exupery de İnsanların Dünyası romanında benzer şekilde “Yaşama anlam veren şey, ölüme de verir” (1982, s. 186) yazar. Rosemary Gordon az önce sözünü ettiğim kitabında, hayatın anlamını arayışla ölümünü anlamını arayışını, kişinin gerçek benliğini arayışıyla sıkı sıkıya ve kaçınılmaz şekilde ilişkili olduğunu öne sürer (s. 12). Gordon, uzun yıllara yayılan analist tecrübesine dayanarak, yaratıcılığın kişinin ölüm düşüncesiyle kurduğu ilişkiye son derece bağlı olduğundan her geçen gün daha emin olduğunu söyler. Dış dünyada ölüm ve yaşam/yaratım birbirine ne kadar bağlıysa, bireyin hayata verdiği anlam ve yaratma kabiliyeti de, ölüme verdiği anlama o kadar bağlıdır. Gordon, ölümün bütün psikolojik gerçekle çok derinden ilgili olduğunu, kişinin ölüme yaklaşımının, ondan etkilenme yoğunluğunun, ölüm korkusunun, ona verdiği sembolik anlamın, hem bir bireyin hem de bir kültürün kişiliğini ciddi olarak etkilediğini ve şekillendirdiğini iddia etmektedir.

    Yaratıcılık, kuşkusuz, değişime açık olmakla son derece alakalı. Gordon da, değişimi kabul edebilmenin, kaçınılmaz ve son değişim olan ölümü kabul edebilmeyi de kapsadığını anlatır. Değişimi kabul edebilme hayatın bir parçası olduğu gibi, ölümü kabul edebilmek de yaratıcı olabilmenin bir parçasıdır.

    Yaratıcılığın ölüm ve yaşam arasında durduğu gibi, sanat eseri de ölüm ve yaşam arasında bir yerdedir. Terry Eagleton, Kötülük Üzerine Bir Deneme adlı eserinde “Sanat da hayat ve ölüm arasında salınmaktadır. Sanat eseri de yaşamsal bir enerjiyle dolup taşmaktadır ama neticede sadece cansız bir nesnedir. Sanatın gizemi buradadır.” (2011, s. 66) yazar. Sokrates “Ölme cesareti, var olma cesaretinin testidir” demişti. Henry Miller, Rimbaud’nun “İnsan yaşamak istediği şey için ölür.” gibi bir cümle kurabileceğini yazmıştır (bkz. Miller, 1994, s. 99). Seneca da, “Ölmeyi tercih etmek, yaşama sanatının bir seçeneğidir” diyerek intihar ve yaşam arasındaki ayrılmazlığa dikkat çekmek ister.

    Eser verme güdüsü, ölümün varlığına dair bir farkındalıkla son derece ilişkili. Ölümlü olmasaydık, arkamızda bir eser bırakmaya dair bu denli güçlü bir ihtiyaç duymazdık. Doğduğumuz andan itibaren ölmeye başlıyoruz ve yaşadığımızın farkına varmamız, aynı zamanda ölüyor olduğumuzun farkına varmamızdan ayrılabilir bir şey değil. Ölümlü olduğumuzun bilincine vardıkça yaşamda ortaya çıkardığımız işlere daha çok sarılıyoruz. Yaşamaya dair yaptığımız anlamlı işler, ölüme verdiğimiz anlamla bu nedenle ilişkili ve aynı nedenden dolayı her kitabın bir çeşit intihar notu olarak okunabileceğini düşünüyorum. Sarah Kane’in oyunu ise, ölümü ve intiharı anlattığı ve bunları psikoza dair bir belirsizlik zemininde anlattığı için, Sarah Kane’in gerçek hayatındaki ölümüyle birlikte konuyu daha da ilginç bir yere getiriyor. Sadece Sarah Kane’in eseri değil, her eser bir yardım çağrısı; Tarkovsky’nin ağzından söylersek, her eser bir dua, bir yakarış. Sarah Kane’nin ölümü ise, bu çağrıya cevap vermediğimiz için aramızda yaşıyor.

    David Greig, 4:48’in Sarah Kane’in her gece uykudan uyandığı saat olduğunu söylüyor. Uzun yıllar boyunca çok ağır depresyonda olan Sarah Kane uyumakta ciddi güçlük çekiyordu ve ilaçlar yardımıyla uykuya dalabildiğinde de geceleri uyanıveriyordu. Bir anlamda, acısı uyandırıyordu Kane’i; bu nedenle de 4:48, tüm o uyuyamama, uyuyup uyanma halinin, Kane’in yaşadığı ruhsal ızdırabın simgesi olmuştu Kane için. Nihayet uykuya dalabilme ile aniden uyanmanın, uyku haline geçip acıyı unutmakla acının yeniden başlamasının ortasında duruyordu 4:48.

    David Greig, oyunun içinde sıkça yer alan ve başlıkta da geçen 4:48’in sabah 4:48’e, İngilizce ifade edecek olursak, gece 12’den öğlen 12’ye kadar olan “a.m.” (after midnight) zaman dilimine işaret ettiğini söyler. Ben ise, oyunda 4:48 saatinin İngilizce’deki genel alışkanlığın aksine hep boş bırakılmasını, “4:48 a.m.” veya “4:48 p.m.” ifadelerinin veya 4:48’in “a.m.” mi “p.m.” mi olduğuna dair hiçbir ipucu olmamasının anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bilindiği gibi, İngilizce’de saatler “a.m.” ve “p.m.” ibareleriyle beraber kullanılıyor; ve “a.m.”, az önce belirttiğim gibi, gece 12’den öğlen 12’ye kadar olan zaman dilimine işaret ederken, “p.m.” (post midday) öğlen 12’den gece 12’ye kadar olan zaman dilimini imliyor.

    4:48, bana göre, Sarah Kane’in uyku ile uyanıklık arasında olduğu ayrım değil sadece. 4:48, sabah 4:48’i mi akşam 4:48’i mi ifade ettiği oyundaki her şey gibi açık bırakıldığı düşünülürse, gecenin gündüze, gündüzün de geceye evrildiği o dönüşüm vaktini, koyu ve kesin değil, alaca karanlığı sembolize ediyor benim zihnimde, tam da oyunun ruhuna uygun olduğu gibi. Hayat, tezatların birbirini içinde barındırdığı bir yer. Yaşam ölümü, ölüm yaşamı, mutluluk mutsuzluğu, mutsuzluk da mutluluğu içinde taşıyor. Geceyi doğuran gündüz olduğu gibi gündüzü doğuran da gece; ve bu, yaşamı doğuranın ölüm olduğu gibi ölümü doğuranın da yaşam, mutluluğu doğuranın mutsuzluk olduğu gibi mutsuzluğu doğuranın da mutluluk olduğu gerçeğinden çok da farklı değil. Hem geceden gündüzün doğduğu sabahı hem de gündüzden gecenin doğduğu akşamı ifade eden şafak vakti, her iki durumda da 4:48’den geçiyor.[1] Genel bir şafak vaktinin, Sarah Kane’e özel dakikası 4:48. Her iyi sanat eserinin özelliği olduğu üzere, aynı anda hem çok özel hem çok genel ve özel olmasının içinde o durumun genelliğini de barındırıyor. Sarah Kane’in özelinde 4:48, yaşama doğru mu gidiyor yoksa ölüme doğru mu, yoruma açık, içinde hiçbir şeyin mutlak olmadığı 4:48 Psychosis oyununun doğasına uygun şekilde. Sarah Kane şimdi başka bir yaşam formu içinde yaşıyor. Bu yaşam formunun, tamamına bir anlamda Kane’in ölümüyle eren 4:48 Psychosis oyununu yazdığı sırada olduğundan daha üstün, mutluluk kavramına daha yakın bir form olup olmadığı edebiyat ve yaşam konseptleri üzerinden tartışılabilir.

    Rus şair Sergei Yesenin, 1925 yılında intihar eder. İntihar etmeden önce, Sarah Kane’e benzer şekilde, herkese veda ettiği bir ayrılık şiiri bırakır geride. İsmi de “Ayrılık Şiiri” olan bu “intihar notu”nun son iki dizesi şöyledir:

    Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm,

    Ama pek öyle yeni sayılmaz yaşamak da.

    Sergei Yesenin’in çağdaşı olan bir başka Rus şairi, Vladimir Mayakovski, Sergei Yesenin’in şiirine kendi yazdığı bir şiirle karşılık verir. “Sergei Yesenin’e” adlı bu uzunca şiirin tamamını burada paylaşamayacağım, ama Yesenin’in son iki dizesine karşılık gelen sonunu alıntılamak isterim:

    Yarınlardan

    koparıp

    almalıdır mutluluğu

    insan.

    Şu yaşamda

    en kolay iştir ölmek.

    Asıl güç olan

    yepyeni bir yaşama

    başlamak. (çev: Yurdanur Salman)



    Her eserin kendisine ait bir hayatı vardır. Eser tamamlandığı, somut bir biçim aldığı andan itibaren, yazarından ve dünyadan bağımsız bu özel hayatını kendisi yaşar. 4:48 Psychosis, bu açıdan farklı, tartışılır bir yerde duruyor; Sarah Kane’in onun vasıtasıyla geçtiği yeni hayatı gibi. Bir edebiyat metnini okuduktan sonra, o metni okumadan önceki kişi değiliz hiçbirimiz. Sarah Kane sadece kendisi değil, bizi de yeni bir hayata bırakıyor bu aynı zamanda “intihar notu” olma özelliği taşıyan edebiyat metni ile. Artık Sarah Kane’in acısına duyarsız kalmış olduğumuz ve bunu değiştiremeyeceğimiz bir dünyada yeni bir yaşama başlamak durumundayız, Sarah Kane’i onunla aynı dünyada yaşarken hiç tanımamış, okumamış olsak da. Zira 4:48 Psychosis, bizimle aynı dünyada yaşıyor. Sarah Kane’in, oyununda elimizle dokunabileceğimiz hissini verecek bir gerçeklik, çarpıcılıkla anlattığı acı her yerde, bu dünyada, ve aramızda yaşıyor. Kimliklerini bilmediğimiz, ama aramızda yaşadıklarını bildiğimiz Sarah Kaneler gibi. ( http://ayrintidergi.com.tr/...ayakkabi-bagciklari/ )

    Kitabı okumak isteyenleriçin: ( http://nakostrait.blogspot.com/...-448-psikoz.html?m=1 )


    Ek: Kitabı ilk okuduğumda psikolojik olarak çökmüş olduğum bir dönemdeydim. Kendimi mükemmel ötesi yalnız ve yaşamayı istediğim için değil de zorundaymışım gibi tercih ettirildiğimi hissediyordum. Kısacası büyük bir çöküşteydim ve bir silah alıp kafama sıkmak istiyordum. Bunun için dürüst olmayan çevreye sahip arkadaşlarımdan bile yardım istemeyi gecelerce düşündüğüm oldu. Hatta intihar mektubu felan yazacaktım neredeyse. O denli kötü duruma geldim. Sonra bu kitap çıktı karşıma. İntihar etmem için yoktan sebepler uydurdum kendime. Birden Sarah Kane'e aşık oldum (!). Onun yaptığı gibi bileklerimi kesmek istedim. Ancak birinin beni bulup kahramanca (!) kurtarabileceği düşüncesiyle vazgeçtim. En çok da anneme 2. bir evlat acısı yaşatmamk için vazgeçtim. Bundan pişman mıyım? Hayır, ama bu ilerde yapmayacağım anlamına gelmiyor. Bu yüzden bu kitabın bende özel bir yeri var. Ne zaman okusam duygulanırım. Beni hayata bağlar. Kitabı okuyup insanlara bakış açınızı değiştirin derim. Çünkü bir insan bir davranış sergiliyorsa bir nedeni vardır. Ön yargıyla yaklaşmayın!