• şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
    o mahûr beste çalar müjgân’la ben ağlaşırız
    gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
    yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
    o mahûr beste çalar müjgân’la ben ağlaşırız

    (Syf 145 not: yıllar sonra,
    aynı şiiri ahmet kaya besteledi ve kasete okudu; televizyon için klibi yapıldı)

    https://youtu.be/YwKWvUQqWv8
    Attila İlhan
    Sayfa 83 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • 308 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Gerçekten çok çalışıyordum
    Dünyaya neler yapabileceğimi göstermek için
    Ah, sanırım hiçbir zaman
    Böyle olacağını hayal etmedim
    Bazı resimleri döndürür dünya
    Gülmek nasıl hoşuma gider güldüğünde kalabalık da
    Ağzına kadar dolu bir tiyatroda
    Sevgi sel gibi aktığında
    Ancak bebeğim
    Kalabalıklar evlerine dağıldığında
    Ve geri dönüp de yalnızlığıma baktığımda
    İnanamıyorum
    Seni feda etmek zorunda kaldığıma

    I was working real hard
    To show the world what I could do
    Oh I guess I never dreamed
    I'd have to
    World spins some photographs
    How I love to laugh when the crowd laughs
    While love slips through
    A theatre that is full
    But oh baby
    When the crowd goes home
    And I turn in and I realize I'm alone
    I can't believe
    I had to sacrifice you

    * Patti Smith`in Janis Joplin için yazdığı şiir - Lullaby ( I was working real hard)

    Çoluk Çocuk özgürlüğün, sanatın, delilik ve rock’n roll’un hikayesi. Sizi beat kuşağının romantizm, yaratıcılık, acı, intihar, şiir, seks, uyuşturucu, müzik ve yalnızlıkla dolu tapınaklarına götüren bir hac yolculuğu. Esas kız, çirkin azize, sıska şair, yazar, şarkıcı, punk rock ikonu Patti Smith ile asıl oğlan yakışıklı, kaçık, saf, deli, dahi, çılgın, cesur fotoğrafçı Robert Michael Mapplethorpe’un birlikte yarattıkları aşk ve dostluğun resmi.

    Patti Smith’in Newyork’a gelmesi, Robert Mapplethorpe’la karşılaşması, her ikisinin de yıllar sonraki konumlarına ulaşmalarını sağlayan “tanrısal” bir buluşma. Beat kuşağının öncü isimlerinden William Burrough’un dediği gibi:

    “Büyülü bir evrende, tesadüfler ve kazayla olan olaylar yoktur. Hiçbir şey insanın isteği ya da iradesi dışında gerçekleşmez. Bilim dogması, iradenin dışsal güçleri etkileyemeyeceğidir ve bence bu düpedüz saçmalıktır. Bu düşünce, kilise kavramı kadar kötüdür. Benim bakış açım, bilimin savunduğunun tam aksidir. Bence, eğer sokakta birine rastlamışsanız, bu tesadüf olamaz. İlkel insanlar arasında bir söz vardır: eğer birini yılan sokarsa, bu bir kaza değildir, o kişi öldürülmüştür. Ben buna inanıyorum.”

    Burrough’un savunduğu büyülü karşılaşmalar, Patti Smith’in hayatına renk veren dönemeçleri oluşturuyor. Şimdiki yerine ulaşmak hiç de kolay olmamış. Çok parasız kalmış, banklarda yatmış, işe kabul edilmemiş, tuvaletini kaplara yapmış. Ünlü şiirlerinden “Piss Factory”, o dönemde çalıştığı bebek bezi üreten bir fabrikaya ait anılarını yazdığı bir şiir.

    Bu Patti Smith’in okuduğum ikinci kitabı. M Treni’ni okuduğumda şunları karalamıştım bir yerlere:
    “İnsan ya hiç gezmediyse, hiç okumadıysa, yine de yazabilir mi? M Treni’ni okuyorum. Hiç okumadığım kitaplar ve hiç gitmediğim yerlere ait anılar. Yazılar, yazılar içine geçiyor, ben M Treninden bahsediyorum, Patti Smith Zemberek Kuşu’nun Güncesi’nden.”
    Bana, şiiri, melankolik bir ruhu, kahve kokusunu, tozlu kitap sayfalarını, siyah-beyazı çağrıştırmıştı. Edebi olarak içine çekmese de, kitabı sevdim.

    İşte Çoluk Çocuk, M Treni’ndeki Patti Smith’i yolculuğun en başından anlatıyor. Yalın bir hayat hikayesi. Beat kuşağına ilgisi olanların keyifle okuyacağı, Robert Mapplethorpe’u tanıyacakları, içinde Chelsea oteli, Jimi Hendrix’i, Janis Joplin’i, Jim Morrison’u, Andy Warhol’u bulacakları bir kitap. Olumsuz eleştirileri bir yana bırakarak, tarafsız okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.arkabahcem.me/...sa-bir-baks.html?m=1
    Çoluk Çocuk Patti Smith
  • 2142 syf.
    ·Beğendi·10/10
    EĞER DEĞER GÖRÜRSENİZ İSTEDİĞİNİZ ZAMAN,İSTEDİĞİNİZ YERDE BU YAZIYI KULLANABİLİRSİNİZ.PAYLAŞIN ARKADAŞLAR,İSTEDİĞİNİZ YERDE PAYLAŞIN Kİ BU KİTABI OKUSUN HERKES,EKSİK KALMASIN HİÇKİMSE.ADIMI KULLANMANIZA DA GEREK YOK.SAYGILAR...


    “Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir. Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin. Allah seni bir tek şey, bir tek, bir tek şey için yarattı, başkaldırman için yarattı. Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana. Onun verdiği umutla, sen eğer başkaldırmayı öğrenseydin, ölümü bile yenerdin.”


    Umudunuz hiç bitmesin,yitmesin...Her ne olursa olsun umut etmeye devam edin.Başınızda hiç eğilmesin...Okuyan arkadaşlar,hepinize teşekkürler,sevgiler saygılar,keyifli okumalar...

    Bu yazı Yaşar Kemal ve İnce Memed'in hakettikleri bir yazı olmadı,olamaz da,zaten dünya üzerinde ''benim'' diyen hiç kimse bunlara hakettikleri bir yazı yazamaz.Elimden geldiğince çizdim bir şeyler,aslında ben de yapmadım bunu ben sadece kalemi tuttum,kalem kendisi gitti kağıdın üzerinde...Kalem ve kağıt bile o kadar özlemiş ve istemiş ki Yaşar Kemal ve İnce Memed hakkında iki kelam yazmayı...Yaşar Babam Huzur İçinde Uyu,Ardında Bıraktıklarına Değer Biçilemez!

    ------------------------------
    “Uğraşmak haktır”
    ------------------------------

    İNCE MEMED BİR ROMAN DEĞİL BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİDİR...PROLETER DESTANIDIR...EDEBİYAT ve İNSANLIĞA SUNULMUŞ EN BÜYÜK HİZMETLERDEN BİRİDİR...

    Aşksız ve paramparçaydı yaşam
    bir inancın yüceliğinde buldum seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK

    Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
    aşk ile sevmek bir güzelliği
    ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
    işte yüzünde badem çiçekleri
    saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
    sen misin seni sevdiğim o kavga,
    sen o kavganın güzelliği misin yoksa...

    Üzüldün Yaşar Baba,çok üzdüler seni ve "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" dedin...Dedin ama...Seni ''sen'' yapan,beni de ''ben'' yapan bu romanı yazmasan olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i.Ben seni okumasam olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Ve sakın bana " Ben sana hiçbir şey öğretemem oğlum, Bütün çarelerini kendin yaratacaksın." deme Yaşar Baba.Öğrettin...Dizginlenmemeyi,her şey için her zaman umut olduğunu ve başkaları için verebileceğim bir nefesin onlar için bin nefes olabileceğini öğrettin...


    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..


    Yalan olmasın ya 12 ya da 13 yaşlarındayım ve babamın kütüphanesinden çekip çıkardığım,tamamıyla okuyup bitirdiğim ilk roman İnce Memed (2 ciltti ) öylesine merak edip bir bakayım demiştim...Dolaylı da olsa yönlendirme ile.İşte!Demiştim...
    (10 yaşlarındayken yine o kütüphaneden merak edip rastgele kitap seçmişliğim vardı ve her seferinde elime bir kitap aldığım da ''o kitabı yerine bırakırmısın''dendi bana.Ne güzel adamdı babam :( Bu kitabı almamı bekliyordu,bundan eminim,çünkü daha sonraları farkettim ki bu kitabın yeri hep bir önce ki yerine bırakmamı istenen kitabın yerine geçerdi.Bu kitapla başlayayım istedi taa içimde hissediyorum,sevdi Memed'i hem de çok sevdi ve kendi Memed'ini yetiştirmek istedi. ;( Keşke sen gitmeden önce farkedebilmiş olsaydım Babam,ya da hiç gitmemiş olsaydın,ne güzel bir öğretmen olurdun bana :( Neler konuşurduk kimbilir seninle...)


    Dedim dedim ama öyle kalmadı,iyi ki de kalmadı,okumaya başladığımda vaktin nasıl geçtiğini havanın nasıl karardığını anlamamıştım bile,kaç saattir okuduğumu inanın bilmiyordum.Ve...Yaşar Kemal ve onun isyankar edebiyatı ile böyle tanıştım.Şu an da şu akıl ve mantık yapısı ile eminim ki eğer bu kitap değil başka bir romanla başlasaydım okuma serüvenine bu kadar istekli ve uzun soluklu olmayacağına inanıyorum bu serüvenin.

    Muhtemelen bu yazıda İnce Memed yorumu bekleyeceksiniz ancak alabileceğinizi pek sanmıyorum...Bir kaç satır da kitaptan ve içeriğinden bahsedeceğim tabi ama bu kitabın sadece bana değil dünyaya verdiği haz ve okuma isteğinin üzerinde durmaya çalışacağım.Ne kadar anlatabilirim bilmem çünkü iş Yaşar Baba'yı anlatmaya gelince pek bir yeteneğim olmadığı ortaya çıkıveriyor.Yaşar Kemal eserlerine yorum yapmayı kendime yakıştıramadım bir türlü affedin...
    Biraz benden,biraz alıntı yine biraz benden,böyle böyle bu destan için ufak bir yazı çıkarmaya çalışacağım.Olmayacak biliyorum ama Yaşar Kemal'in İnce Memed'i zaten anlatılamaz...Kendinizi Memed'in yerine koyup onunla birlikte yaşamalısınız,o zaman BELKİ biraz anlarsınız...


    Dedik ya: “Uğraşmak haktır” Kaçma,duy,o acıyı yaşa!Pragmatistler,Anarşistler,Hümanistler onlarca yüzlerce yıldır bir anlam,bir kavrama arayışına girmişler felsefenin üzerinden hep kendilerine sormuşlardır:Nedir yaşamın anlamı??Amaçsızca yaşamak mı,yoksa başkaları için bile olsa acı duyacağını,kayıplar vereceğini bilerek bir amaç edinmek mi?O-KU-YA-CAK-SIN!Felsefi bir düşünce eseridir İnce Memed bu bağlamda ve Yaşar Kemal bunu anlatmıştır en baba felsefeciden bile daha net olarak...Bakalım:Abdi ağa ölür, köylüler kurtulur. Kitaba bir göz atalım; köylüler her yıl çift sürmezden önce düğün bayram yapar, çakırdikenliği ateşe verir, bu ateşle birlikte Alidağın tepesinde bir top
    ışık patlar… Peki, mutlu son mu? Değil!Olmaz! Yaşam mücadele alanıdır, devinim bitmez, çatışma
    bitmez. Abdi ağa gider, yerine Hamza ağa gelir. Onca bela, onca eziyet, mücadele, kayıp, çile
    yeniden başlar.
    “Sonunda Abdi Ağayı öldürdüm, fakir fıkara kurtulsun deyi. Kurtuldu da… Abdi Ağa öldükten
    sonra millet şadlık şadımanlık etti, olmaya gitsin. Toprağı paylaştı. Köylü de ben de hep böyle
    gidecek sandık… Sonra ne oldu? Sonra Kel Hamza geldi, Abdi’den bin beter. Eli kanlı. Kan
    kusturdu millete. Eee, bunun sonu ne olacak? Abdi gitti, Hamza geldi. Bir Hamza, bin Abdi etti…
    Eeee, benim emeklerime, çektiklerime ne oldu, nereye gitti? Büyük aklınız, büyük hüneriniz var,
    çok gün görmüşlüğünüz var, söyleyin bakayım ben ne yapayım? Bir akıl verin bana.”
    Koca Süleyman:
    “Hep öyle oldu,” dedi. “Ali gitti, Veli geldi. Deden gitti, baban geldi. Baban gitti, sen geldin. Sen
    gideceksin, oğlun gelecek…”
    “Öyleyse niye uğraşıyoruz, canımızı dişimize takmışız, sen, ben, Ali, Yel Musa?”
    “Uğraşıyoruz,” dedi güvenli. “Uğraşmak haktır.”
    İşte Yaşar Kemal felsefesi.Bir cümle çoğu zaman bir çok soruya verilebilecek en iyi cevaptır,tam buradaki gibi.


    Bir kitap okuyacaksın kardeşim,öyle bir kitap okuyacaksın ki,hayatın boyunca aklından çıkmayacak,senin enlerinden biri olacak,sana çok şey öğretecek bir kitap.Hiç pişman olmayacaksın...


    Bir avuç toprak alıp ağzınıza atın ve başlayın çiğnemeye,yapın bir deneyin,bakalım ne hissedeceksiniz...Yapanlara sözüm şimdi de:işte tam o his ağzınızda değil taa yüreğinizin içinde olacak!Çöreklenecek oraya.Ve hiç bir zaman unutmayacaksınız...
    Memed'le birlikte yol alırken sık sık vazgeçmeyi düşüneceksiniz,sıkılacak,isyan edecek,darlanacaksınız,kitabı masada bırakıp pencereye gidip dışarıyı izleyeceksiniz ve size en uzak dağları görmeye çalışacaksınız,belki Memed'i de görürüm diye.

    Memed'le birlikte dağlara çıkmak haksızlıklara,zulümlere karşı koymak ve kurşun sıkmak isteyeceksiniz,hele ki Memed'deki onuru gururu vicdanı ve canlı sevgisini gördüğünüzde bir daha hiç yanından ayrılmak istemeyeceksiniz.Hangi çağda hangi tarih de olursanız olun bir Memed olmak isteyecek ve onun başkaldırışını kendinize rehber edineceksiniz.


    Okutmayacak direnecek kitap size,karşı koyacaksınız ve tıpkı Memed gibi ta ciğerini söküp almayı,onu yaşamayı,içinizde hissetmeyi,bir kuşu bile vuramazken bütün haksızlıkları,kötülükleri savaşarak öldürmeyi öğreneceksiniz.Ve...Ölmeyeceksiniz...Hiç bir zaman ölmeyeceksiniz...Memed'le birlikte sonsuzluğa...


    Okuduğunuz İnce Memed romanını bir daha hiç kaybetmeyeceksiniz,kimseye vermeyeceksiniz,bir emanet gibi saklayacaksınız.''Çocuklarım da okuyacak bu kitabı'' diyeceksiniz.Ve o kitap nesillerce sizde kalacak ve nesillerce Memed'le dostluğunuz devam edecek...Sıcak olacak sımsıcak,kitap sizin yüreğinizi ısıtacak ve elinizde olduğu müddetçe hiç üşümeyeceksiniz.Eğer hala almadıysanız zararı yok,şimdi alın ne farkeder ki?Hem aldığınızda sadece bir roman da almayacaksınız,İnce Memed bir roman değil ki Cumhuriyetin ilk yıllarının,ofkenin,isyanın,ezilmişliğin,kimsesizliğin,sevdanın,insanlığın ve en önemlisi her şeye rağmen umudun ve umut için savaşmanın destanıdır,şiirsel bir tarihdir,hayatınızın öyküsü,çocuklarınızın masalıdır İnce Memed.Sadeliktir,temizlik,masumiyet,samimiyet,adalet,inançtır.Bir dersdir,görkemli bir yapıt,nesilden nesile aktarılacak bir efsane,dilden dile değişmeyecek bir eser ve Türk edebiyatının yüzakıdır İnce Memed...


    Bir şeyler için başka şeyler vermek gerekir bazen,değerli şeyler sevda gibi,aşk gibi,yürek gibi,hayat gibi değerli şeyler,Memed'de verdi en değerli hazinesini,sevdasını ölümün kucağına bıraktı ama sevdasını verirken azraile,yanında insanlara umut,inanma hissi,adalet duygusu,yaşama gücü verdi.Memed bir sevda kaybetti ama insanlar bin umut kazandı.İşte Memed'in bu yüceliğini böyle anlattı Yaşar Kemal,anlatılamaz hissedilebilen bir şekil de...


    İnce Memed'de yaşadıkları dünyayı tanımayan,onun farkında olmayan,dünyayı sadece sürdükleri ırgatlık yaptıkları toprak bilen,ezilmeye,aşağılanmaya alışmış,alıştırılmış bir toplumun dayatılan düzene hiç ses çıkarmadan boyun eğişi,kabullenişi ve bir adamın,içlerinden birinin adalet arayışına şahit olurken uyanmalarını ve nasıl bir kahramana dönüştüğünü görmelerini anlatır.

    Bu kitabı okumaya başlarken Yaşar Kemal yazmış diye başlamayın,bırakın yazar kitap bitene kadar anonim kalsın,Yaşar Kemal'in içinde bulunduğu sosyal ve kültürel yapı dikkate alınmadan hakkı verilerek okunsun.Önyargı olmasın...Üslubun sadeliği ama aynı oranda da derinliği ve zenginliği anlaşılsın.Gerektiğinde otoriteye şiddetle karşı koyarak,başkaldırarak aynı otoritenin sömürülerden beslenmesine karşı çıkılmasının,rejimin adaletsiz gücünün nasıl anlatılabileceğinin örneğinin görülmesi olsun bu kitap.


    İnce Memed adaletsizlik karşısında manevi arayışını ,sorgulamalarını,kayıplarını kendisi için değil başkaları için,yarar için,iyilik için,insanların ezilmemesi,sömürülmemesi için yaptığının anlaşılmasını ister ve hayranlık duyulur.


    Yalnızlığı yalınlığı anlatır size İnce Memed.Konformist camia tarafından sürdürülen baskı ve zulüm önce kişiyi sonra da bütünü nasıl başkaldırıya iter?İşte bunu izletirken kışkırtır sizi.Felsefesi anlaşılmalı dikkatli okunmalıdır,zaman zaman ideolojik yönlendirmeler gelebilir size.Kısaca İnce Memed'de kimliksizlerin,hiçlerin kimliklerinin tanınması ve insan olarak kabul edilmelerini görürsünüz,işte burada da durumsal karşı çıkışı öğrenirsiniz.


    Daha iyi anlaşılabilmesi açısından İnce Memed'den önce gönül isterdi ki haberdar olayım ve Eric J. Hobsbawm'ın Eşkıyalar kitabını okuyayım ama olmadı,çok da bir şey kaybetmedim aslında,ilk okuduğumda İnce Memed bir kahramandı gözümde ama o kitaptan sonra tekrar okuduğumda Sosyal Eşkıyalık kavramı ile tanıştım ondan sonra İnce Memed'in Devrimci değil Reformcu olduğunu öğrendim.Bu kahramanlık etiketini değiştirdimi?Kesinlikle hayır.
    Hobsbawm'a göre Sosyal Eşkıya'nın hedefi sömürünün tam olarak ortadan kalkması değil,adil ölçüyü aşmaması ve güçlünün güçsüzü makul sınırların dışında ezmemesi,ancak bu şartların dışına çıkıldığında ki bu her çağda her coğrafyada olabilir,o zaman İnce Memed'ler eşkıya olarak adlandırılır,aynı zamanda da bir Robin Hood'a eşkıya demeye utanır bu adı verenler...


    ''Dostoyevski’yi okudum, ondan sonra hiç huzur kalmadı bende.''
    Bunu demiş Cemal Süreya demek ki bulmuş Kitabını ve yazarını.Oku oku aramak gerekir bazen yıllarca binlerce kitap arasından bunu bulmak için,ne büyük şansdır bilmezsiniz belki,bu aramalar olmadan karşınıza çıkıvermesi sizi derinden etkileyecek,yaşamınıza yaşam ekleyecek,sizi düşündürecek ve hakkı haklılığı öğretecek,ruhunuzu isyan ateşi ile anarşistleştirecek,size istediğiniz şey için onurluca savaşmayı gösterecek bir yazar ve kitabıyla tanışmak.

    Evet Yaşar Kemal anarşist,gururlu,karşı koyulmaz,ne olursa olsun dinlemez,dizginlenmez,ille de haklının yanında,bağıra çağıra isyan edebilen,bu yanlış diyebilen,seçmeyi öğrenen ve yanlışı görünce ne ve kim olursa olsun arkasına hiç bakmadan çekip gidebilen asi bir ruh verdi bana,yoğurdu beni,şekillendirdi,yonttu ve bana ruhumun derinliklerinde bir eşkıya olmayı öğretti.Vicdan denen şeyin hiç bir zaman unutulmaması gerektiğini ve her zaman içimde en iyi en değerli köşeye koyulması gerektiğini söyledi.İyi ki de yaptı,bana karakter armağan etti,her okuduğum eserinde bir şeyler üfledi ruhuma,ve hiç bir zaman doğru bildiğinden şaşma burnunun diki diye bir yol var o yoldan da ayrılma evlat dedi.

    Her insanın bir kitabı,bir yazarı vardır.ne şanslıyım ki ben bunları ilk okuduğum romanla buldum.Sizin de kendinizinkini bulmanız dileğiyle...

    -------------------------------------------------------------------
    -------------------------------------------------------------------

    İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA!

    II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.


    Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor.Sessizce.

    Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 kışı Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i...

    Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. Çini sobalı ev de 3 ay sürüyor yazması...

    1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek.


    Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."


    Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor.

    1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.

    Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." İnce Memed yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor.

    Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor.

    Bakanlıktan ültimatom Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i...

    Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanı

    Alıntı- Yaşar KEMAL'in Hatıralarından
    ----------------------------------------------------------------------
    ----------------------------------------------------------------------

    Yaşar Baba Konuşur :
    ------------------------------------

    “Yaratıcılığın kaynağı üstünde düşünürken, orasını çok aydınlık, ışık içinde görüyorum. Orada çok umut görüyorum. Orada bizim yaşama bu kadar bağlanmamızın gizi var sanıyorum. O aydınlığa, o umuda tutunuyorum. Karanlığın yaratıcı gücü olabilir mi, diye soruyorum hep kendi kendime. Bizi bu dünyaya, bu yaşama böylesine bağlayan ne? Romanlarımda hep korkunun, korktuklarının üstüne yürüyen insanlar bulacaksınız. Ben hep korkunun, korktuklarımın üstüne yürürüm. Bu, benim huyumdur sanıyordum. Sonra öğrendim ki, çok insanın da huyuymuş. Yaratıcılığın kaynağına doğru, ondan beri de neye rast gelirsek… Yeni Sofokleslere, yeni Cervantes’lere, yeni Moliere, yeni Shakespeare’lere. O zaman dünyamız daha mutlu olacak.”

    “Bir karanlıktan gelip bir başka karanlığa düşüyorsak da bu çok çok acıysa da ben aydınlığın türkücüsüyüm. Ben bir karanlıktan gelip bir karanlığa düşüyorsam da ben aydınlığı gördüğümden, bu vazgeçilmez yaşam sevincini duyduğumdan dolayı doğaya minnettarım. Ya doğmasaydım, ya bu görkemli dünyayı yaşamasaydım ne olurdu? Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik türküleriyle doldurmalıyız. Yaşama minnetimizi her olanakta söylemeliyiz. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkarmalıyız.”


    “İnsanların içindeki yaşama sevinci ölümsüzdür. Ben ışığın, sevincin türkücüsü olmak istedim her zaman. İstedim ki benim romanlarımı okuyanlar sevgi dolu olsunlar, insana, kurda kuşa, börtü böceğe, tekmil doğaya.”


    "Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin.

    Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.
    Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar." (Ömrüm boyunca dinleyeceğim seni ama savaşmamın gerektiği yerde de savaşmayı senden öğrendim)


    İşte böyle büyük bir insan dı Yaşar Kemal.Sevgi dolu cesur ve asi yüreğiyle İçimizden biriydi.


    Bir Barış Savaşçısı,yoksulun,ezilenin,sömürülenin en yakın dostu,
    İnsanlığın,İnsan olmanın onurunu yaşatan bir değer Yaşar Kemal...


    “Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türkü” demiş Sait Faik ve hediye ettiği kitabın kapağına böyle yazmış. O hiç bir zaman ırkçı olmadı. Olması gerektiği gibi oldu. “İnsan”dı onun için değerli olan, ırk değil.



    Haydi Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik,sevda türküleriyle dolduralım. Yaşama minnetimizi her olanakta söyleyelim. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkaralım.Gerektiği yerde de Gerektiği gibi başkaldıralım...


    Memed atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
    O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.


    Okuduğunuz için teşekkür ederim...HOŞÇAKALIN...


    Öyle bir sessizlik ki benimkisi..
    Dışım sükut, içim kıyamet..
    Ne kimseye ses edecek tınım var, ne kimseye doğru yürüyecek dermanım..
    Almış yüreğimi gidiyorum..
    Ardımda kalan umut ve düş kırıklıklarımadır eyvahım...







    Birkaç Alıntı Bırakalım:
    --------------------------------------------

    Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.
    --------------------
    İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.
    --------------------
    İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç. İpin ucunu bir verirsen ellerine yandığın günün resmidir.
    -------------------
    Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur.
    -------------------
    Vicdanın karışmadığı iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan...
    -------------------
    Insanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri işte oraya değmemeli.
    ------------------
    Bir insan ne kadar korkaksa o kadar yüreklidir.
    ------------------
    Allah kulu kul yaratmış, kulu kimseye kul yaratmamış. Diretmeyen insan Allah'a karşı insandır.
    ------------------
    İnsan soyu canavar olmuş da bizim haberimiz yok...
    -----------------
    yürek bir sırça çiçektir. Bir kere kırılınca o çiçek bir daha öyle bir çiçek olur mu, olmaz.
    -----------------
    şu dünyaya kim bilir ne kötü, ne alçak, tanıyınca ne kadar utanacağımız insan gelmiştir, kim bilir?
    -----------------
    Dünyada her şey olmak kolay ama insan olmak zor .
    -----------------
    İnsanlara umut vermek iyidir de, o umudun altından kalkamamak kötüdür. Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir.
    ----------------
    Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir.
    ----------------
    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..






    Zülfü Livaneli - Ince Memed Türküsü
    https://www.youtube.com/watch?v=zSSLdnTXqm0

    -------------------------------------


    Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek - Adnan Yücel - Yaşar Kemal'in Cenaze Töreni
    https://www.youtube.com/watch?v=tH5L4pYdc9M

    ------------------------------------
  • 104 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kitap Yorum
    Nazım HİKMET NASIL BÜYÜK İNSAN OLDU?
    Sevinç & Salim KOÇAK Onlarca kez okuduğum biyografisini bir kez daha okudum. Her okudugun kaynaktan farkl i bilgiler öğreniyorum ve her okuduğumda da yüreğimde bir acı oluyor . Nazim'ı sevdiğim doğrudur . Ve sanırım hiç bir zamanda bu sevgim bitmeyecektir. Nazım Hikmet , Sabahattin Ali , Deniz Gezmiş ve adini sayamadığım daha bir çok vatan severler için bir kez daha üzülüyorum. Gerçekten neydi suçları? Halkını düşünmek , vatanını sevmek , kapitalizm ülkemize gelmesini engellemek bunların hepsi birer suç muydu?
    Her okumam da bir kez ve yeniden düşünüyorum bu insanlar vatan için bu kadar çaba sarfederken bizler birer korkak olarak yetiştik . Ne yapabiliyoruz vatanımız için . Kocaman bir hiç çünkü hep bize geçmişte ki insanların vatan millet için yaşadıkları anlatılıyor başlarına gelen olaylardan dolayı duygularımız planlarımız düşüncelerimiz bastırılıyor.
    kitap yorumuma gelince; çocukluktan itibaren başlayan yardımlaşma paylaşma isteğiyle büyüyüp şiir yazmayi , resim yapmayı ve ritim tutmayı seven bir çocuğun büyüdükçe sosyalizm düşüncesinin daha bir pekişmesini ve bunu eyleme geçirme süreçlerini anlatiyir. Yıllar boyunca yapmadı ama yapabilir diye hapislerde yatıyor. Suikast düzenleneceğini öğrendiği anda kaçıyor ve son istediği olarak ben ölürsem beni anadolu topraklarına gömün diyor ve ölüyor.
    Maalesef hala ülkemize getirilemiyor. Moskova bizden daha çok seviyor
    Kitaptan alıntılar ;
    Ebede set çeken perdeyi deldim,
    Aşkı içten duydum ,arşa yükseldim ,
    Işte huzuru da secdeye geldim
    Bende muridinim, işte Mevlana
    Atatürk "uğraşmayın Nazım Hikmet'le "diyor sonuç nafile
    Son olarak
    Kimi insan otların, kimi insan balikların çeşidini
    bilir
    Ben ayrılıkların
    Kim o insan ezbere sayar yıldızların adını
    Ben hasretlerin
    Sevgiyle kalın ... #okupaylas #okuyoruzpaylasiyoruz @kitapsizlargrubu #okudumbitti #book #bookstagram
  • Babam tanımadı beni, tanıyamadım bu kim, dedi. Dili zor dönüyor. Tanıttım, yine hatırlamamak üzere tekrar etti. Acaba kafası nasıl çalışıyordur şimdi? Bir bebek gibi mi yoksa dünyaya tesadüfen gelen bir yolcu gibi mi; yanlış durakta inen beş parasız bir yolcu, yolu izi karda kaybolmuş. Önü sonu görünmüyor.

    Küpelerimi çıkardım, dövmemi kapadım yanına gitmeden evvel kızar diye, eminim tanısaydı beni, hatırlasaydı kızardı.

    Kışın camlara naylon çakardık, soğuk olurdu, kalın bordo kadife perdeler gererdik ölü gibi ağır. Sonra sular donardı sabahına, bazan patlardı borular. Pürmüz ile açardı babam. Anam sobayı yakardı, ben üşürdüm. Uyanmayınca da kızardı babam, utanmıyon hemi derdi, koca adam sofra hazırlıyo, eşek gibi yatıyon utanmaz herif, derdi ve ben ilkokula giderdim.

    Babam tanımadı beni, tanıyamadım bu kim, dedi. Dili zor dönüyor artık, donuk gözleri. Kuş kadar kalmış ama hala inatçı ve güçlü. İlaçlarını içemiyormuş, zorla içirmek zorunda kaldık. Uğraşman benimle, diyebildi yarım yamalak.

    Hiç huyu değildi gülmek ama bana bakıp bakıp güldü boyna. Belki kabarık saçlarımla onun hayal dünyasında komik bir şeyi temsil ediyordum o an, kim bilir? Saçlarından öptüm, ufakken tersini tek tük ama çok ağır şekilde yediğim elini tuttum, öptüm uyumazken. Sonra uyuttum elini tutarak.

    Gece bir ara kalkıp yanıma yatmış. Evvelsi gün de üzerime oturmuştu yanındaki kanepede uyurken. Daha sonra kolumun altında uzun uzun konuştuk, kopuk kopuk. Boyna yalanlar dizdim. Ne sorduysa bir şey söyledim. En yakın arkadaşından hala hayattaymış gibi selam getirdim. Babasını anlattı dili dolana dolana. Geçen gece ölmüş babası, çok üzülmüş, ağladı biraz. Sabaha karşı martılar çığıldarken uykuya daldı cerrahpaşada. Gökyüzü sabaha karşı gece mavisiydi. Ya da gece sonu sabah mavisi, her ne ise işte. Mavi bir gecenin sonuydu. İleride demirlemiş gemilere bakakaldım.


    Her yeni bir okula başlamamda yanımdaydı. İlk okulu hiç unutamam. Herkesin yanında birileri vardı benim ise yoktu. Babam sıraya koyup gitmişti beni. Herkes sulu göz, ağlıyor. Ben etrafıma bakıyorum. Ağlayamıyorum da. Önlüğümün yakası boynumu kesiyor, mavi üzerine beyaz. Pantolon gri, ütülü, paçaları pileli. O zamana kadar zaten babama kızgındım hep. Binbir emekle yaptığım oyuncak kepçemi inşaata gömmeme sebep olan o günü ise aklımdan çıkaramıyorum.


    Beni sevmediğini düşündüm bunca yıl. Benden utandığını belki de. Bu yüzden miydi soğuk davranması? Sonraları öğrendim. O da babasından sevgi görmemiş ki! Hiçbir çocuğunun saçını dahi okşamamış, candan sarılmamış bir kez olsun. Dedesi onu "kendisini soluna alarak yürüdüğü" için öldürürcesine dövmüş mesela. Atlarını dövmesi bundan mıymış ki? Duydukça ondan daha da soğudum. İnsanlara yaptığı sert davranışlar, tırnak uzatması yüzünden ablamı dövmesi? Hepsi nereden geliyordu?


    Aramızda çok yaş var. Beni oğlum diye tanıtmadı hiçbir zaman, babamın torunu derdi şaka yollu. Beklentim de yoktu ama bir kere sarılmasını isterdim hep. Yaşlandıkça ona karşı hislerim değişti. Önceleri öfke vardı. Sonra yıllar içinde acıma, üzülme ve pişmanlık gibi şeyler eklendi buna.  Bana ilk defa sarılması anamın kaybı gecesi oldu. Daha önce kimse öyle sarılmamıştı. Pişmanlık mı vardı kollarında yoksa bana mı öyle geliyordu? Saçlarımdan bile öptü o gece. Sarıldık, artık sevgi de eklenmişti o karmaşık duygulara. Sevgi miydi yoksa buzların erimesi miydi bilmiyorum. Sanırım acı insanları birbirlerine bağlayan en güçlü bağ, sevgiden bile güçlü.


    Daha sonra babamla beraber yaşadık hayli bir süre. O mutfakta yatardı bense sobalı oturma odasında ders çalışırdım. O zamanlar başladım sigaraya. O da biliyordu tabi ama ses etmiyordu. Sabahları mutfakta tepeleme uzun samsun dolusu küllükleri görürdüm. İnsan özleyince ve yaşlanınca daha fazla sigara içiyor sanırım.

    Yaşlılar belli etmez ama sever, eşlerini ve çocuklarını. Anamın yanına yalandan mezar yapmış, beni buraya gömersiniz dedi. Cidden o kadar mı severdi anamı? Bunu neden çok geç fark ettim? Neden çok geç söyledi? Sevilmek için ölmek mi gerekirdi?... her neyse.


    Camiye giderken balkondan yürümesini izlerdim. Yol boyu gider az ötedeki dönemeçte kaybolurdu. Yine lanet şubat ayı. Hava gri, kömür odun dumanı kaplı. Karla beraber yere çöken bir katman, nefese dolar. Soğukta titrerken sigara içerdim, karşıdan geçen otobüsleri izlerdim, nereden gelip nereye gittiğini bilmediğim, uykulu insan dolu otobüsleri. O zamanlar ninnilerim buydu, sessizlikte yankılanan lastik sesleri. Komik belki ama o sesle uyurum hala. Uyurken düşlerimi üstüme giyer o otobüslere biner giderim. Belki de bu yüzden, küçükken muavin olmayı çok isterdim. Gitmek için, sadece gitmek. Soğuk gece otobüs yolculuklarında yitmek.


    Dönüp dolaşıp yine aynı odaya gelirdim sonra. Soba yanardı babam mutfakta yatardı. Ağlıyordu, bunu duyuyordum. Ben de ağlıyordum, o da bunu biliyordu. Ama ikimiz de belli etmiyorduk güya, erkeklik var ya serde.


    Zaman geçtikçe ayrılıklar ve yol ayrımları çoğalır. Bizde de aynı durum oldu. Yeni bir okula geldik beraber. O zaman beni bırakmadı. Düşünüyorum, bir şeylerin değişmesi için bir şeylerin olması mı gerekir illa?


    Sevmek için ölmek mi gerekir, öldüğü için mi sevilir, yoksa sevdiği için mi ölür insan?


    Şimdi yine bir ayrımdayız. Artık çoğu şeyi ve insanı hatırlamıyor. Saçıma karışıyor en fazla. O da iki defa, sonra ses etmiyor, unutuyor sanırım. Yüzüne ve gözlerine bakınca şiddet dolu tarihi görebiliyorum, at dövmekten, insan dövmekten, sövmekten, yoluna yürüyememeye giden yol...


    Şu an ona kızıyorum, öfkeliyim, bir yanım acıyor, üzülüyor. Çaresizlik de var bir yandan. Ve acımasız olmak zorunda olmak. Ben değilim ki, yaşam döngüsünün kendisi acımasız. Keşke bazı şeyler bambaşka olsaydı. Keşke insanlar bu kadar yaşlanmasa, kendimi onun yerine koyuyorum. Koyamıyorum daha doğrusu. O raddeye gelmeden ipte sallanırken buluyorum kendimi. Tıpkı amcam gibi. Gözümde o canlanıyor. İpe bağlı bir yaşam, ipe bağlı bir ölüm. İki ucu da boktan. Yaşayamıyorsa ve ölemiyorsa bir insan, ne yapabilir ki başka, sevemiyorsa hiç?


    Keşke insanlar sevdiklerini gömmese, öldürmese. Sarılmak için ölümü beklemese. Keşke insanları birleştirmek için acıya gerek kalmasa. Keşke atlar dövülmese...

    Babam tanımadı beni, ben tanıdım onu. En çok da o zaman. Tanımadı beni, tanısaydı saçıma laf ederdi, tanısaydı küpelerime bakar söverdi, tanısaydı derimi yüzerdi kolumdaki dövme ile. Tanımadı beni, tanısa eminim bana kızardı, belki de kızmazdı ki? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.


    Lastik sesi uzuyor siyah gecede, yol ışıklarını izliyorum, orta refüjde direkler, turuncuya çalan ışıklar saçıyorlar soğuk ve kimsenin olmadığı geceye. Kar düşüyor yeryüzüne. Sağ koltukta anam uykuya dalmış, sene 98, ablamın düğününe gidiyoruz. Otobüs soğumuş, gece soğuk, yaşamak soğuk.