• İbnu'l Mübârek'e soruldu;
    -İnsana bahşedilen en hâyr’lı şey nedir?

    -Kuvvetli bir akıl.
    -Eğer yok ise?
    -Güzel bir edeb.
    -Eğer yok ise?
    -Danışabileceği sâlih bir dost.
    -Eğer yok ise?
    -Uzun bir suskunluk.
    -Eğer yok ise?
    -Âcil bir ölüm."

    İbn Hibbân el-Bustî
    Ravdatu'l Ukalâ-18
  • "İbnu'l Mübârek'e soruldu;
    -İnsana bahşedilen en hayırlı şey nedir?
    -Kuvvetli bir akıl.
    -Eğer yok ise? -Güzel bir edep.
    -Eğer yok ise? -Danışabileceği sâlih bir dost.
    -Eğer yok ise? -Uzun bir suskunluk.
    -Eğer yok ise? -Âcil bir ölüm."
    📚İbn Hibbân el-Bustî Ravdatu'l Ukalâ-18
  • A.Dilipak devam ediyor: "M.Kemal'in, cephedeki gerileme üzerine, büyük bir paniğe kapıldığı ve acil olarak Kayseri'ye gidilmesi gerektiğinde ısrarlı davrandığı, ancak karşılaştığı muhalefet sonucu, ölüm pahasına cephenin terk edilmemesi gerektiği noktasın-daki ısrarlı baskılar karşısında, son bir taarruz hamlesi ile düşmanın püskürtüldü-ğü, çeşitli hatıratlarda [ne Türkçe!] bahse konu edilmektedir." (A.Dilipak, C.G.Yol, s. 100
  • Tanpınar’ın Huzur’undan 

    1. “Mademki o artık benim için her şeydir, o halde bütün kâinatımla ona taşınacağım!”

    2. “Fakat bütün bunların üstünde asıl Mümtaz’ı çıldırtan şey, o garip utangaçlığı, hiçbir günahın ve hazzın gideremediği ruh bekâretiydi.”

    3. “Kendi kendisini aşka veriş şekli, hazza sakin bir limanda bekleyen gemi gibi hazırlanmış yüzünün mahmur İstanbul sabahlarını hatırlatan örtülüşleri, yaşanan zamanın ötesinden gelir gibi tebessümler, hepsi ayrı ayrı lezzetlerdi ki tattıkça hayran oluyor, bir insandaki bu sonsuzluğa, zamanın birdenbire değişen adeta birbiri peşinden gelen ebediyetler gibi ağırlaşan ritmine şaşıyordu. Daha o günden en büyük sırrı sadelikte olan kadına karşı içinde garip, her türlü duygunun üstünde bir tapınma hissi başladı.”

    4. “Ona göre Nuran, hayatın öz kaynağı, bütün gerçeklerin annesiydi. Onun için sevgilisine en fazla doyduğu zamanlarda bile ona aç görünür, düşüncesi ondan bir lahza ayrılmaz, ona gömüldükçe tamamlığına ererdi.”

    5. “Bir bakışla Mümtaz’ı giydirir, soyar, bazen Allah’ından başka hiç kimsesi olmayan bir fakir ve garip kişi, bazen kaderin efendisi yapardı.”

    6. “Andan ana değişen Nuranlar, genç adamın hem lezzeti, hem de azabı olur.”

    7. “Tabiatın bize her taraftan ‘Ne diye ayrıldın, sefil ıstırapların oyuncağı oldun, gel, bana dön, terkibime karış, her şeyi unutur, eşyanın rahat ve mesut uykusunu uyursun’ dediği saatti. Mümtaz bu saati ta belkemiklerine varıncaya kadar duyar ve manasını pek anlamadığı bu davete koşmamak için küçücük varlığı katılaşır, kendi üstüne kapanırdı.”

    8. “Niçin bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin, ya istikbaldesin. Bu saat de var.”

    9. “Âşığına kızması hayatın sadeliğini bozduğu içindi.”

    10. “Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır.”

    11. “Istırap günlük ekmeğimizdir; ondan kaçan insanlığı en zayıf tarafından vurmuş olur, ona en büyük ihanet ıstıraptan kaçmaktır. Bir çırpıda insanlığın tarihini değiştirebilir misin? Sefaleti kaldırsan, bir yığın hürriyet versen, yine ölüm, hastalık, imkânsızlıklar, ruh didişmeleri kalır. O hâlde ıstırap karşısında kaçmak kaleyi içinden yıkmaktır.”

    12. “Sen benden vazgeçmezsen her şeyin çaresi bulunur.”

    13. “Düşünce, sanat, yaşama aşkı, hepsi sende toplandı. Hepsi, senin hüviyetinde birleşti. Senin dışında düşünememek hastalığına müptelâyım.”

    14. “Elbisem çok eski olsun... Fakat bahçemde en iyi güller yetişsin.”

    15. “Kendi kendime biz gurbetin insanlarıyız diyorum. Mesafelerin terbiye ettiği insanlar.”

    16. “Bana dokunma Mümtaz, dedi. Bütün felaketim, herkesin bana yüklenmesinden geliyor. İcap ederse kendi başına kalabileceğini düşün… Kendi başına yaşayamayanlar beni böyle harap ediyor…”

    17. “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol! Onu kendi uzviyetinde bir ağaç gibi yetiştir. Onun etrafında bir bahçıvan gibi sabırlı ve dikkatli çalış!”

    18. “Kendi ölümümüzle bütün meseleler hallediliyor; fakat sevdiklerimizin yanımızdan gitmesiyle insan temelinden yıkılıyor.”

    19. “At kalbini girdaba, açıl engine ruh ol.”

    20. “İnsanlar da kuyuya benzer. İçlerinde boğulabiliriz.”
  • Anthony Burgess beyninde tümör olduğunu ve bunun kendisini bir yıl içinde öldüreceğini öğrendiği sırada kırk yaşındaydı.

    O sıralarda beş parası yoktu ve kısa süre içinde dul kalacak olan eşi Lynne’e miras bırakabileceği hiçbir şeyi bulunmuyordu.

    Burgess geçmişte hiç profesyonel bir roman yazarı olmamıştı; ama içinde yazar olma yeteneği bulunduğunun her zaman farkındaydı.

    Böylece, salt eşine hiç değilse telif haklarını bırakabilmek için, yazı makinesine bir kâğıt taktı ve ilk romanını yazmaya başladı. Yazdığının basılabileceği bile kesin değildi; ama aklına yapacak başka bir şey de gelmiyordu.

    “1960 Ocağı sabahıydı. Doktorum tarafından konulan tanıya göre, önümde yaşayabileceğim bir kış, bir ilkbahar ve bir yaz vardı. O yıl, yapraklar dökülmeye başladığında ben de ölmüş olacaktım.” Diye ilk cümlelerine başladı…

    O hızla ve telaşla, Burgess yıl bitmeden beş buçuk roman yazmayı başarmıştı. Bunca yapıtı E. M. Forster neredeyse bütün bir yaşam boyunca ancak yazabilmiş; Amerika’nın en büyük yazarlarından J. D. Salinger ise, yine tüm ömründe, ancak bunun yarısını yazmayı başarabilmişti.

    Ne var ki, Burgess ölmedi. Kanseri önce geriledi; sonra da tümüyle ortadan kalktı. Uzun ve dolu dolu yazarlık yaşamında içlerinde en ünlüsü Otomatik Portakal (A Clockwork Orange) olmak üzere yetmişten fazla yapıt üretti. Kanserin ona vermiş olduğu ölüm cezası olmasaydı, bu romanların birini bile yazamayabilirdi.

    Çoğumuz Anthony Burgess gibiyizdir; içimizde ortaya çıkmak için bir dış etkenin yaratacağı acil durumu bekleyen bir büyük yetenek saklarız.