• Frida Kahlo 1907 yılında Meksika'da ateist Alman bir babayla okuma yazma bilmeyen katolik dinine bağlı Meksikalı bir annenin üçüncü kızı olarak dünyaya geliyor. Babasının vaftiz töreni sırasında papazın itirazlarına rağmen adının Almanca'da barış anlamına gelen Friede kelimesinden türemiş Frieda olmasında ısrarları üzerine Kahlo'nun sonunda adının Magdelena Carmen Frida olmasına karar veriliyor.

    Babasının küçüklüğünden itibaren onun ileride çok iyi işler başaracağına olan inancı onu diğer kızlarından daha üstün tutmasına sebep olmuş.

    Ne yazık ki Frida'nın 6 yaşında geçirdiği çocuk felci sağ ayağının diğer ayağına göre daha kısa olmasına sebep olmuş. Mahalle çocuklarının alay konusu olmuştu artık küçük Frida. Ona İspanyolca tahta bacaklı anlamına gelen «Frida, pata de polo!» diye sesleniyorlardı. Frida'nın başına gelen talihsizlikler maalesef yalnız çocuk felciyle sınırlı kalmıyor 18 yaşında geçirdiği otobüs kazası sırasında bedenini delip geçen demir çubuk bütün gelecek planlarını alt üst ediyor. Doktor olma ve dünyayı gezme hayallerinden vazgeçmek zorunda kalıyor.

    Aklıma bazen bir ömüre ne kadar acı sığdırılabilir sorusu geliyor. Çocuk felci, otobüs kazası, kazadan sonra onlarca ameliyat, yanlış kaynayan omurgalar, sürekli takmak zorunda olduğu demir korseler ve bu korselerin açmış olduğu yaralar, ellerinde oluşan kızarıklıklar, kesilen ayak parmakları, vücuduna giren demir rahmine de zarar verdiği için çocuk sahibi olamaması ve paralelinde 3 defa düşük yapması... Tüm bu acılara rağmen onu hayata bağlayan tek şey kazadan sonra babasının oyalanması için getirdiği fırçalarla yaptığı resimler yani bu acılara katlanabilmek için sığındığı sanatı...Sanatı onun için sadece bir tutku değil, aynı zamanda onu iyileştiren bir terapi gibi olmuş.

    Önceleri yatağından kalkamadığı için babası, kendisini seyredebilmesi için tavana bir ayna asıyor. Resimlerinde genellikle kendi otoportresini yapmasının nedenini soranlara da şu cümlelerle karşılık veriyor.
    "Hâlâ neden tablolarımda kendimi hep çok ciddi çizdiğimi sorma cüretini gösteriyorlar. Kıpırdamadan ve yanıtlamadan bakıyorum onlara. Herhalde kendimi sürekli kahkahalar atarken resmedecek değilim. Gündelik yaşamımda kahkaha atmadığımdan değil ama kendi kendimle baş başa kaldığımda -ki resim yaptığım zamanlar tam da bu anlara karşılık gelir, başka türlü olamaz- hiç gülecek halim yoktur. Onlara yaşamımın acıklı bir öykü olduğunu resim yapmamın da yaşamımdan bir farkı olmadığını söyleme cüreti gösterebilir miyim acaba?"

    Acılarını resmetmek zorunda kalan bir kadın. Üstelik "Tuhaf değil mi, acılarımın daha az olduğu o dönemlerde, daha az resim yapmışım.
    Eyvah! Acının, sanatın belirleyici öğesi olduğuna ilişkin savları doğrulayacağım galiba.." diyecebilecek kadar da kendiyle barışık bir kadın.

    Son sözü ayağı kesildikten sonra mahalledeki çocuklar bana tahta bacaklı Frida demekle haklıydılar diyen Frida'ya bırakıyorum.

    "Bedenim hep yolumu kesti benim. Sevmeye bile zamanım yok. Sevecek beden kalmadı ki..."
  • 304 syf.
    ·Beğendi
    Frida Kahlo 1907 yılında Meksika'da ateist Alman bir babayla okuma yazma bilmeyen katolik dinine bağlı Meksikalı bir annenin üçüncü kızı olarak dünyaya geliyor. Babasının vaftiz töreni sırasında papazın itirazlarına rağmen adının Almanca'da barış anlamına gelen Friede kelimesinden türemiş Frieda olmasında ısrarları üzerine Kahlo'nun sonunda adının Magdelena Carmen Frida olmasına karar veriliyor.

    Babasının küçüklüğünden itibaren onun ileride çok iyi işler başaracağına olan inancı onu diğer kızlarından daha üstün tutmasına sebep olmuş.

    Ne yazık ki Frida'nın 6 yaşında geçirdiği çocuk felci sağ ayağının diğer ayağına göre daha kısa olmasına sebep olmuş. Mahalle çocuklarının alay konusu olmuştu artık küçük Frida. Ona İspanyolca tahta bacaklı anlamına gelen «Frida, pata de polo!» diye sesleniyorlardı. Frida'nın başına gelen talihsizlikler maalesef yalnız çocuk felciyle sınırlı kalmıyor 18 yaşında geçirdiği otobüs kazası sırasında bedenini delip geçen demir çubuk bütün gelecek planlarını alt üst ediyor. Doktor olma ve dünyayı gezme hayallerinden vazgeçmek zorunda kalıyor.

    Aklıma bazen bir ömüre ne kadar acı sığdırılabilir sorusu geliyor. Çocuk felci, otobüs kazası, kazadan sonra onlarca ameliyat, yanlış kaynayan omurgalar, sürekli takmak zorunda olduğu demir korseler ve bu korselerin açmış olduğu yaralar, ellerinde oluşan kızarıklıklar, kesilen ayak parmakları, vücuduna giren demir rahmine de zarar verdiği için çocuk sahibi olamaması ve paralelinde 3 defa düşük yapması... Tüm bu acılara rağmen onu hayata bağlayan tek şey kazadan sonra babasının oyalanması için getirdiği fırçalarla yaptığı resimler yani bu acılara katlanabilmek için sığındığı sanatı...Sanatı onun için sadece bir tutku değil, aynı zamanda onu iyileştiren bir terapi gibi olmuş.

    Önceleri yatağından kalkamadığı için babası, kendisini seyredebilmesi için tavana bir ayna asıyor. Resimlerinde genellikle kendi otoportresini yapmasının nedenini soranlara da şu cümlelerle karşılık veriyor.
    "Hâlâ neden tablolarımda kendimi hep çok ciddi çizdiğimi sorma cüretini gösteriyorlar. Kıpırdamadan ve yanıtlamadan bakıyorum onlara.Herhalde kendimi sürekli kahkahalar atarken resmedecek değilim. Gündelik yaşamımda kahkaha atmadığımdan değil ama kendi kendimle baş başa kaldığımda -ki resim yaptığım zamanlar tam da bu anlara karşılık gelir, başka türlü olamaz- hiç gülecek halim yoktur. Onlara yaşamımın acıklı bir öykü olduğunu resim yapmamın da yaşamımdan bir farkı olmadığını söyleme cüreti gösterebilir miyim acaba?"

    Acılarını resmetmek zorunda kalan bir kadın. Üstelik "Tuhaf değil mi, acılarımın daha az olduğu o dönemlerde, daha az resim yapmışım.
    Eyvah! Acının, sanatın belirleyici öğesi olduğuna ilişkin savları doğrulayacağım galiba.." diyecebilecek kadar da kendiyle barışık bir kadın.

    Kitap hakkında yazılabilecek o kadar çok şey var ki ama okumak isteyenlerin tadını kaçırmamak adına daha fazla yazmak istemiyorum.

    Kendisi gibi ressam olan Diego Riviera ile olan inişli çıkışlı aşk hikayelerini, yaşadıklarının izini taşıyan tablolarının hikayelerini mutlaka okuyun.

    Son sözü ayağı kesildikten sonra mahalledeki çocuklar bana tahta bacaklı Frida demekle haklıydılar diyen Frida'ya bırakıyorum.

    "Bedenim hep yolumu kesti benim. Sevmeye bile zamanım yok. Sevecek beden kalmadı ki..."

    Keyifli okumalar...
  • Yerlisi değilim ben bu acının, şartlar öyle gerektirince sonradan yerleştim.
  • 80 syf.
    ·1 günde·7/10
    Frida Kahlo, aşkın, acının ve devrimin kadını...

    Meksika'nın en büyük sanatçılarından biri olan Frida çocukluğu boyunca sağlık sorunlarıyla uğraşmıştır.
    Gençliğinde katıldığı bir grubun lideri ile otobüste seyahat ederken kaza olmuş ve ağır bir şekilde yaralanmıştır. Bu kaza sonucunda çocuk sahibi olma yetisini kaybetmiştir.
    Bu kaza onda hem fiziksel hem ruhsal acılar bırakmıştır.

    "İçimde kırk kadın, kırkı da yabancı. Kırkı da öteki." (sayfa:21)

    15 yaşındayken bir hazırlık okulunda Diego Rivera'yı(nakkaş) fresk üzerinde çalışırken görmüş ve arkadaşlarına bir gün onunla evleneceğini söylemiştir.

    İleriki zamanlarda Kahlo ve Rivera evlenmiştir. Ancak çok farklı bir ilişkileri olmuş, ikisi de başka insanlarla ilişkiler yaşamıştır.
    Bu durum Kahlo'yu çok üzer.

    "Hayatımda iki büyük kaza oldu. Biri araba kazasıydı, diğeri ise Diego'ydu. Diego açık arayla en kötüsüydü.(sayfa:33)

    Frida ve Rivera ayrılırlar. Ancak bir süre sonra tekrar evlenirler. İkinci evlilikleri tıpkı ilk evlilikleri gibidir.
    Ayrı yerde ayrı hayatlar.

    "Ben sakar bir insanım; her daim severim, severim, severim. Ve asla terketmem."(sayfa:25)

    "Sevgilim, bir daha dünyaya gelseydim eğer, yine seni severdim. Diri diri çürüyeceğimi bilsemde."
    "Her seferinde sırılsıklam aşık olarak, sana döndüm. Belki de aslında senden hiç gidememiştim."(sayfa:27)

    "Seni sevmeye başladığım o günden beri acı çeken bir yüreğim var."(sayfa:28)

    "Kurbağa sevgilim, Diegom. Bana dünyanın en büyük acısını yaşattın sen. Günden güne öldüm seni sevmeye başladığımdan beri."(sayfa:38)

    Frida hasta olduğu zamanlarda resim çizmektedir. Ailesi onu bu konuda cesaretlendirmektedir.

    "Hasta değilim. Kırgınım. Ama resim yapabildiğim sürece mutluyum."(sayfa:26)

    Bir zaman sonra sürrealizm öncülerinden Andre Breton ile tanışır.
    Frida'nın çizdiği resimler sürrealizm konulu olduğu sanılır.
    Ancak o resimleri hakkında birşey bilmediğini ama kendisini resimleriyle ifade ettiğini söyler.

    "Benim bir sürrealist olduğumu düşündüler ama değilim. Ben asla rüyaları resmetmedim. Kendi gerçekliğimi resmettim."(sayfa:36)

    Frida fiziksel olarak zayıf olduğu için depresyon halindedir. Ölümünden önce uzun bir süre hastanede yattı.
    47 yaşında gözlerini yumdu.

    "Bedenim bir gün beni terk edecek. Oysa ben hep o bedenin kurbanı oldum; biraz asi de olsa bir kurban işte. Biliyorum aslında birbirimizi yok edeceğiz böylece mücadele sonunda ortaya hiçbir galip çıkmayacak. Düşüncenin sırf hasar görmemiş olmasından ötürü, tenden oluşan öteki maddeden kopabileceğini düşünmek ne hoş bir yanılsama."(sayfa:52)

    "Keşke "deliliğin" perdesi ardındaki canımın istediği şeyi yapabilseydim. O vakit çiçekleri düzenlerdim tüm gün. Resmini çizerdim acının, aşkın ve duyarlılığın. Diğerlerinin aptallığına canımın istediği kadar gülerdim ve derlerdi ki; "Zavallı şey, delirmiş!" (Her şeyden öte kendi aptallığıma gülerdim.) Tüm dünyalarla anlaşma içinde olacak, içinde yaşadığım kendi dünyamı inşa ederdim. Yaşadığım gün ya da saat ya da dakika benim ve diğer herkesin olurdu. Benim deliliğim "gerçeklik"ten kaçmak olmazdı.(sayfa:55)

    "Şu bitmek bilmeyen bir can çekişmeden ibaret olan hayatımla ilgili olarak şunu diyebilirim; ben ,uçmak isteyip de uçamayan bir kuş gibiydim.(sayga:39)

    2002 yılında Frida Kahlo' nun hayatı "Frida" adlı bir filme konu olmuştur.

    https://youtu.be/-CTM7FcY1LE
  • 152 syf.
    Gamze Arslan ile 2017’de, “Çerçialan” kitabı ile tanıştım. “ 2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü ”nü alması da etkendi buna.
    İncecik bir kitaptı ‘Çerçialan’. Başlamamla bitirmem bir olmuştu. Ama öyküler zihnimde öyle hemen bitmemişti. Okuru, ilk öyküden son öyküye kadar, farkını gösteren bir dünya ile sarmalıyordu kitap. Kocasını kesen ve farelere yediren kadın, ineğe âşık olan çerçi ve ineği kıskanan sahibi, heykele dönüşen âşık, kırk bin geyikli derviş, kaybolmuş kesik parmak… Günümüz yazarlarının çoğunun yarattığı gerçekçilikten farklıydı Arslan’ın yaptığı. Ve bu, bütün gerçekliklerden daha gerçekti. Şu an zihnimde yer alıyorlarsa hala, budur sebebi.

    Öykücülüğü bir üst seviyeye çıkaracak odanın anahtarını tutan bir yazar Gamze Arslan.

    Arslan, toplumsal konuları işlemiş ‘Kanayak’ta ama bunu klasik bir yöntemle yapmamış. Büyülü gerçekçilik ile simgesel aktarımın karışımı bir dünya bu. Gerçek olmayan ile gerçeğin yansıtıldığı, toplumcu yazının çoktan tarihe karıştığı edebiyat dünyasında, bir yazarın seçebileceği en akıllıca yol.

    Arslan’ın karakterleri delilik çizgisi üstünde gidip geliyor. Ne yaşama tam tutunabilmiş ne de yaşamdan tamamen kopmuş, yaşamla alay eden ama bir o kadar da ezilmiş ve hırpalanmış karakterler. Kenara itilmiş, hor görülmüş… Arslan, her kesimden karaktere yer veriyor öykülerinde. Kimi öyküsünde şehirli bir insanla, kimi öyküsünde de ücra mezradaki bir köylüyle karşılaşabiliyor okur. Bu da yazarın toplumu ne kadar iyi irdelediğinin ve benimsediğinin göstergesi.

    Rahat okunsa da rahat hazmedilmeyen bir kitap “Kanayak”. On üç öykü de birer demir bilye. Zor yutulan. Çağımızın resmini kemikle, kanla, sinirle çizmiş Arslan. Ümitsiz bir şekilde yapmamış bunu. Kanayak taze olsa da bir umut her daim vardır, diyor yazar. Çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun içinden nasıl sıyrılacağımıza da işaret ediyor.

    Peki, yazar neler yazmış? Elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.

    “Manıklar”, toplumsal çöküşün, çocuk tecavüzleri ve cinayetlerinin işlendiği bir öykü. İlk kitabındaki “Küf Kokusu Olmalı İnsanda” öyküsüne benzettim açıkçası. Yaratılan dünya ve karakter anlamında elbette. İşlenen konu farklıydı. Öyküdeki Sütleğen karakterine kızıyoruz önce. Ama yaptığı şeyin amacını öğrenince içimizdeki kızgınlık, yerini derin bir acıma hissine bırakıyor. Bir yazar, yazdıkları ile okuru farklı duygulara sokabiliyorsa başarılıdır. Bu öyküde farklı duygular yaşadım okurken. “Ölüm, soluk yokluğundan öte bir şeydi ona göre. Kimsenin uğramadığı bu kasabada kız çocukları erkenden evlendirilmek için büyütülüyor, hayvan beceren adamların yatağına teslim ediliyordu.” Bu kısım öykünün özeti mahiyetinde. Okuru ele geçiren, zekice kurgulanmış, gerilimi ve merak duygusu yüksek bir öykü.

    “Ben Evlat, Kız Evlat!” isimli öyküsü simgesel bir öykü. Schweblin’in “Ağızdaki Kuşlar”ındaki öyküleri anımsattı bana. Arslan’ın birkaç öyküsü bu yazım şekline fazlasıyla hizmet ediyor. Sanırım Arslan’ın etkilendiği bir yazar Schweblin. Elbette bir tahmin benimkisi. Öyküde, anne sözü dinlemeyen kız çocuğunun saçlarından süzülen su, kahramanın hayatının simgesiydi. Kısacık ama çarpıcı bir öykü. Pişmanlıkların, acının, hüznün, yalnızlığın öyküsü.

    “Çarpmanın Sesiyle” öyküsünde kaza geçiren bir kadının zihninden geçenleri okuyoruz. Eşcinsel eğilimi fark edildiği anda evlendirilen bir kadın bu. Kaza anında bile evdeki işleri ve kocasını düşünmek zorunda hisseden, hayata karşı korkak kararlar almış, yapamadığı bütün kaçışları ölüm anı yaklaşırken düşünen ama bir yandan da gerçekçilikten kopamayan bir kadın. Kısacası, ev işi yapıp çocuk bakmak zorunda bırakılan tüm kadınların öyküsü bu. Eşcinselliğin bir hastalık olarak görülmesini de eleştiriyor yazar. Günümüzde, toplumdan kaçarak yaşayan ya da cinsel tercihini derinlere saklayanların da öyküsü ayrıca.

    ”Beklemek Çürütür”, “Etin bir bildiği var, beklemek çürütür.” diye başlıyor öykü. Kırsalda büyümüş, yaptığı bir hata sonucu babasının sol tarafını kaynar suyla haşladığı, ömrü boyunca bu yanık iziyle yaşamak zorunda kalan bir çocuk. Kargalardan intikam alıyor kendince. Ve yirmi yıl sonra bir karga ile karşılaşıyor. Köy ağzının oldukça başarılı işlendiği bir öykü. Yine zekice bir kurgu ile okuru ele geçirmeyi başarıyor yazar.

    “Hamra Beyoğlu’nun Kıyafetleri” isimli öykü, kıyafetler üstünden işlenmiş bir öykü. Yanlışlıkla yıllarca mahkûm edilmiş siyasi suçluların, adam öldürenlerin, yaralayanların kıyafetleri bu öykünün kahramanları. 80 darbesi neticesinde boşu boşuna yıkılan, dağılan, kül olan hayatlar. Kıyafetlerin statü belirlediği bir toplumda, her şeyi netleştiren bir öykü olmuş.

    “Kız Sen Kilo Mu Aldın?”da eşi ölen bir adamın yaşadıkları var öyküde ama hüzünlü değil eş, daha çok delirmiş gibi. Halanın durumu da vahimdi.

    “O Bir Ağaçtır Ki Cehennemin Dibinde Çıkar” isimli öyküsü ise en uzun öykülerinden biriydi. Tiyatro metni şeklinde yazılmış öyküde biraz zorlandım. - Bu kitabın bazı öykülerinde zorlandım açıkçası. Simgelerin çokluğu, oluşturulan dünyanın farklılığı öyküye adapte olmamı zorlaştırdı. İkinci kez okudum öyküleri. Hâlâ da eksik kalan kısımlar olduğunu düşünüyorum.- Öyküyü irdelemeden önce şu şiiri okumakta fayda var.

    GÖRÜLMEMİŞ BİR ÇİÇEK AÇMA

    Haykırmak istiyordu - daha fazla dayanamayacaktı.
    Sesini duyabilecek kimse yoktu orada;
    kimse duymak istemiyordu. Kendisi de korkuyordu sesinden,
    içinde boğuyordu sesini. Patlamak üzereydi susuşu. Birden,
    havaya uçtu gövdesinin parçaları.
    Özenle, sessizce toplayacaktı bu parçaları,
    hepsini bir bir yerlerine yerleştirecekti delikleri kapamak için.
    Ve rasgele bir gelincik, bir sarı zambak bulursa,
    onları da toplayacak,
    kendisinin bir parçasıymış gibi gövdesine yapıştıracaktı -
    böyleydi, delik deşik, görülmemiş bir şekilde çiçek açıyordu işte.

    Çeviren: Cevat Çapan

    Eşleri, sevgilileri ya da herhangi bir erkek tarafından öldürülen kadınların öyküsü bu. Yasemin'in, Açelya'nın, Reyhan'ın… Ama hepsi çiçeklere bezenmiş halde yeniden yaşıyor. Yaşatılıyor. Her birinden birer parça aramızda, zihnimizde. Enseste kurban giden kadınlar… Babası tarafından öldürülen kadınlar… Gece yalnız, mini eteğiyle yürüdü diye tecavüze uğrayıp öldürülen kadınlar… Tek kişilik bir tiyatroydu öykü. Acıklı ve kin dolu...

    “Teyelleme” ise en sevdiğim öykülerden biri oldu. Beden parçalarını birbirine teyellemek… Ve bunu bir metafor haline dönüştürmek. Kanın, vahşetin bu denli naif işlenmesi... Zaten Arslan’ın öykülerinin genelinde bir naiflik var. İğrenç bir sahneyi bile irrite etmeden aktarıyor okura. Fakat bunu çarpıcı bir şekilde yapıyor. Bu öyküsü de oldukça çarpıcıydı. Mesleği, kopmuş uzuvları birbirine dikmek olan bir adam… Öykü kurgusu muazzamdı. Uzatmadan, okuru elinde tutmayı başararak işlenmiş bir öykü. Finalinde gözlerimin açıldığını fark ettim. Sahi, insan sökmeyi bilir misiniz?

    “Tavşan Kemiği”ndeki köprü simgesi… “Bizim ailemiz gibi bu oğlum. Demirleri çürük, altından akan su cılız ama bak sıkıca kenetlenmiş yükseliyor burada.” Dağılmış, çürümüş bir aile… Aile içindeki tutarsızlıklar, haksızlıklar… İnsanın, ailesine karşı bile tetikte olması gerektiğine işaret ediyor öykü. Çünkü insan bu dünyada tek başınadır, demek istiyor yazar. Ama bunu okurun gözüne soka soka değil, alttan alta, yarattığı dünyanın büyüsüyle veriyor.

    Arslan, her okuyanın farklı bir hisse kapılacağı, farklı kapılara çıkan yollar sunuyor okura.

    “Katı ve Dİsiplinli Bir Organ” öyküsü ise bir kadın üreme organının öyküsü. Evet, bir vajinanın öyküsü. Kadını bu düzende en çok yıpratan organ belki de. Ama bir o kadar kadına ve yaşama ait olan. Bir kadından koparılan üreme organının başından geçenleri okuyoruz. Katil olmak isteyen bir kadın üreme organı.
    “... bedenime benim rızam dışında hükmedildi. Defalarca.” “Penis diyorum çünkü ben bir organım, üreme organı ve sizin ona taktığınız binlerce isimden haberdar olmakla birlikte kendi dünyamın kelimeleriyle hitap ediyorum ona. Sanılmasın ki sadece üremeye dayalı cinsellikle kaldı bu hırpalanmalar. Üreme diyorum yine çünkü haz denen duyguyu tadan ortan bilinenin aksine ben değilim, ben sabit bir şekilde yerinde asılı duran ve sistem içinde kendi yerini sürekli sorgulayan organım. Hakaretler, yaşatılan stresler, uygulanan baskılar ve şiddetler, hayal kırıkları, sıkıntılar, özlemler ve korkular bugün beni bu hale getirdi.”
    Şimdi daha iyi anlıyoruz, üreme organının neden katil olmak istediğini. Kadının toplumdaki yerini irdeleyen, cinselliğin sadece zevk amaçlı olmadığını gösteren, ironik bir öykü.

    “Tamam Şimdi Buldum” isimli öyküde annesinin beyninden bir parçayla yaşayan bir karakter anlatılıyor. Delirmiş bir karakter bu. Ölen insanlardan kendine hatıra alan ve bu işi bir oyun haline getirmiş biri. Kiminden altın diş, kiminden bir tutam saç alıyor karakter. En son, annesinin beyninden koparılmış bir parça beyni saklıyor. “İnsan anı üreten makine.” diyor Arslan. Karakterimizin amacı da kendine bir anı yaratmak. Aile içi yaşanan şiddeti semaver üstünden vermek akıllıcaydı. Zaten Arslan’ın yaptığı bu oyunlar beni her daim mutlu ediyor. Bir okur olarak, klasik yazımın ötesinde koşan öyküleri kovalamak, zaman zaman beni yorsa da, inanılmaz keyifli bir iş.

    İronik, simgesel, büyülü dünyalar.

    “Eteğinin Altında Dünya Var”da kahramanımız bir fabrika bu defa. İşçilerin haklarını gözeten, kalantorlara dersini veren bir fabrika. Kapital sistemin aşkları nasıl yok ettiğini, insanın para için neler yapabileceğini gösteren bir öykü.

    Geldik son öyküye. “Eğe” öyküsü. Diğerlerinden farklıydı bu öykü. Bir masaldı. Yaratılış masalı. Daha doğrusu yeniden yaratılış masalı. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini, insanoğlunun hep aynı hataları yapacağını gösteren bir masaldı. Distopya da diyebiliriz aslında buna. Bu öykünün sona konması da zekice. Önceki öykülerde anlatılan bütün kötülüklerin kaynağını gösteriyor bu öykü. “Dünya yine bir tek sana ait.” diye bitiyor öykü. Ne yazık ki! Dünya bir tek insana ait olarak görülüyor. Yaşamasını beceremeyen, birbirini ve doğayı katleden insana.

    Sözlerimi toplamak gerekirse; okumaktan zevk aldığım, bol katmanlı okunabilen, büyülü gerçekçi, simgelerle bezenmiş bir dünya yaratmış Gamze. Kendisinden beklediğim güzellikteki kitabı okumamızı sağladığı için teşekkür ediyor, ileride bolca kitabını okumayı ümit ediyorum.

    “Kanımızı yitirene kadar evet
    Anıların sözcükleri yitirene kadar
    Ancak söylerim şimdi yok
    O son bombardımanda yok
    O yer çukurda başka bir şey kalmadı yok
    O ruh içinde kalmadı yok
    Beyrut yok”

    Mahmud Derviş, Beyrut Kasidesi
  • 168 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Uyarı: Yazı birkaç alıntı cümle içerir...
    Yazarı, acı kaybı üzerine yazdıklarının sosyal medyada paylaşılması ile tanıdım. Gönül isterdi ki mutluluk verici bir sebep kendisini tanımama vesile olsun. Eşinin ardından yazdıkları ve üslubu çok etkileyici idi. Muhakkak ki yüreğinden koptuğu için öyleydi. Yalın bir üsluba sahipti ve benzer şeyler yaşayan birçok kişinin hislerine çok azının becerebileceği bir ustalıkla tercüman oluyordu.

    Bu paylaşımları gördükten sonra kendisini sosyal medyadan (instagram) takip etmeye başladım. Gördüm ki; hüznü olduğu kadar neşeyi de okuyucusuna/takipçisine bulaştırmayı kolaylıkla becerebilen bir üslubu var. Hemen hemen her paylaşımı kâh gülümseten kâh hüzünlendiren bir öykü içeriyor.

    Yazar olmak böyle bir şey olsa gerek ki hepimizin hemen hemen her gün karşılaştığı basit şeylerde dahi, belki de günlük koşuşturma sebebiyle çoğumuzun hiç farkına varamadığı nüansları yakalıyor ve bu nüanslarda yakalayıp yaşadığı duyguları kendine has bir üslupla olduğu gibi karşı tarafa aktarmayı çok iyi beceriyor.

    Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu sosyal medyadan takip ederek haberdar olduğum ve okuduğum ilk kitabı Şermin Yaşar’ın. Kısa öykülerden oluşuyor kitap. Bu tür kitapları çok okuyan biri değilim. Son zamanlarda farklı lezzet arayışında olduğum için benzer türde birkaç kitap daha okumuştum. Hiçbirinde aynı tadı bulamadığımı söylemeliyim.

    Bu satırların sahibi ne bir yazar ne de bir kitap/edebiyat eleştirmeni. Zaman zaman üç beş kişinin okumak için tavsiyesine başvurduğu bir okuyucu sadece. Bir okur olarak hissettiklerini paylaşmaktan öte bir amacı da yok. Mutluluk paylaştıkça çoğalır düsturu ile güzel kitapları okuyup mutlu olanlar da çoğalsın çabasında.

    Genel olarak söylemek gerekirse yazar akıcı, yalın, kendine has bir üsluba sahip. Bir Dostoyevski, bir Peyami Safa, tasvirleri ile bir olayı, bir mekânı nasıl gözünüzün önüne getirmeyi başarıyorsa, Şermin Yaşar da öykülerindeki duyguyu size aktarmayı çok iyi başarıyor. Zorlama gereksiz kelime, cümlelere ve tekrarlara rastlamıyorsunuz hiç. Sanıyorum işte bu sadelik ve doğal ifade tarzı duygu aktarımını bu kadar başarı ile mümkün kılan.

    Kitaba adını da veren “Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu” adlı öyküde Hermon Melville’nin “Katip Bartleby”sindekine benzer bir lezzet aldığımı söyleyebilirim.

    “Berhudar Olayım Necmi Enişte” isimli öyküyü okurken ve okuduktan sonra uzun süre kendimi gülmekten alıkoyamadım. Bu kadar keyifle anlatılır ancak böyle bir öykü. Bu kadar keyifli bir öyküde de olsa “Kurumsal hayat ne tuhaf Allah’ım, annen ölüyor ve sen izin istiyorsun.” saptaması oldukça sarsıcı geldi bana.

    “Kimlikte Nurşen” adlı öyküde ise anne sevgisi alamayan bir çocuğun psikolojisi o kadar iyi yansıtılmış ki… “Nurşen öldüğünde ben doğmuşum, ben doğduğumda zaten ölmüşüm.” cümlesi “Ben doğarken ölmüşüm”ün tü kaka görülen bir şarkı sözünden öte bazı insanların yalın gerçeği olabileceğiyle yüzleştiriyor insanı.

    “Fehime Halamı Kaybedip Tekrar Bulduğumuz Gün”de şimdilerde geçmişe oranla çok daha az duyduğumuz kız kaçırmanın sonucunda bir kadının hayatının nasıl alt üst olduğunu ve her ayakkabı hikâyesinin bir külkedisi hikâyesi olmadığını okuyoruz.

    “Teessüf Ederim Muazzez”de bir erkeğin gönül yarası “Ekmek yiyemiyorum, su içemiyorum. Biri ‘aziz ol’ der de aklıma sen gelirsin diye, kuduz gibi sudan kaçıyorum Muazzez” gibi çarpıcı ifadelerle anlatılıyor.

    Ve “Hiç”. Sanırım yaşanan ayrılık acısının bir kadının gönül penceresinden bu kadar güçlü ifade edildiği bir metin okumadım daha önce. O yüzden bu bölümü defalarca tekrar tekrar okudum. Belki mevsimden, belki yaşanmışlıklardan… Yaşadığım bütün incinmişliklerimi bir yana bırakarak okudum ve hayatıma giren insanları ne kadar incitmiş olabileceğim gerçeği ile yüzleştim. Buradan bir alıntı yapmak, diğer cümlelere, paragraflara haksızlık olur… Bir bütün olarak okumalısınız…

    Benzer şeyleri “Son Attığın Kartopunun İçine Taş Sakladığını Bilmiyordum” için de söylemek mümkün… Yine de çok beğendiğim son cümleyi alıntılamaktan imtina etmeyeceğim. “Güvendiğiniz dağlara kar yağdığında, üzülmeyin. Kıç üstü oturun ve sessizce aşağı doğru kayın. Baharı görene kadar…”

    Ve kitabın son bölümü “Geçtiğimiz Kırk Gün”. Bu bir kurgu değil, eşini kaybetmesi sebebiyle yazarın yaşamış olduğu yalın, çırılçıplak duygular. “…hayatımın sonuna kadar uyanamayacağım bir kâbusun içine sürgün edildim.”, “Geçtiğimiz kırk gün içinde sana bir gün, bana her gün mezar kazdılar.”, “Soğuk ve ıslak beton üzerine uzanır gibi uzandım yatağın sen tarafına.” cümleleri acının boyutunu, yazarın ifade gücü ve üslubunu yeterince ortaya koyuyor sanırım.

    Velhasıl, kitabı alın, okuyun. Pişman olmazsınız. Sosyal medyadan da yazarı takip edin ki böyle enfes bir üsluptan her gün birkaç doz tadabilesiniz...