• Bir gün nasılsa, dağlar bir gün
    Bütün uçurumları dolduracak!
  • 312 syf.
    ·10/10
    Rüzgar bizi uzak diyarlara götürecek... Acının,kanın gözyaşının yükseldiği bu dünyada İran'ın başkenti Tahran da bırakıverecek. Ancak burada yalnız değilsiniz, hiç birimiz yalnız değiliz. Füruğ hep bizimle bu topraklarda.
    İran'ın en büyük kadın şairi, devrimcisidir Füruğ Ferruhzad. Her şiiri bir başkaldırıdır aslında, her dizesinde bir isyan saklı. Ve her şiirinde bambaşka gizler gömülü. Şiirle ilk münasebeti 16 yaşında iken başlar. Eski ustaların geleneklerinde gazel yazma. Ancak kader ona 16 yaşı için başka bir sürpriz hazırlar. Ailesinin isteği üzerine kuzeni ile evlenir. Ve bir yıl sonra oğlu Kamyar'ı kucağına alır. Bir süre sonrada eşinden ayrılır. O dönem çocuklar babaya verilir. Çocuğundan ayrı düşürülmek Füruğ'un ilk eserini ortaya çıkarır. "TUTSAK". Sadece fiziksel bir tutsaklık değildir bu duygusal bir tutsaklıktırda bir yana. Yaşadığı iniş-çıkışlar, olaylar kalemine yansır Füruğ'un. Peş peşe diğer eserleri dizilir. DUVAR ve akabinde İSYAN. Her kitabı, her şiiri her mısrası olay olur İranda. Ünü İran sınırlarını aşar. Sadece kalemiyle değil kamerasıyla da tanınır. 1962de KARA EV adlı ilk filmini çeker. Film o kadar sevilir, beğenilir ki pek çok ödül alır. Ardından UNESCO tarafından Füruğla ilgili otuz dakikalık bir film çekilir. Bernardo Bertalucci röportaj yapmak için İran'a gelir. Ve on beş dakikalık bir belgesel kararı alır Füruğ'un hayatı ile ilgili. 1964de dördüncü eseri ANOTHER BİRTH yayımlanır. 1965 de ise son eseri çıkar. Bu eserine " Soğuk Sezonun Derinine İnelim" adı verilir. 32 yıllık yaşamına bir dünya sığdırır Füruğ. Annesini ziyaret dönüşü bir trafik kazasında hayata gözlerini kapatır. Ancak hiç bir zaman ölmez. O şiirlerinde , düşüncelerinde, eserlerinde, yapılan her kadın mücadelesinde, en özel duygularımız da saklı. Füruğ demek İran demek, Füruğ demek özgürlük demek, Füruğ demek hem yaşam hem ölüm demek...Füruğ Ferruhzad'ı anlatmayı kendi sözleri ile bitireyim.
    "Geriye yalnız ses kalır."
    Furuğ Ferruhzad
  • 248 syf.
    ·2 günde
    BU AŞK, BU ŞEHİR, BU KEDER
    1.
    hoşça kal ayak izim
    serseri sokaklarda
    hoşça kal
    kendine bir başka
    gökyüzü büyüten
    kardeşim
    gece feneri
    hoşça kal çaldığım
    ıslık
    söylediğim türkü
    doludizgin karlarda.

    hoşça kal
    annemin
    yüzü
    hep beyaz yaşmaklı
    sın dökülmüş bir yalnız
    aynada.
    hoşça kal
    dolunayın
    altında
    ıhlamur ağaçlarına
    kazıdığım
    şey
    hoşça kal uzaklarda yanan
    anızların parıltısı hoşça kal.

    bir gün gelecek bu gün de
    bir anı olacak nasılsa
    oturduğumuz bu masa
    bu kum saati, bu rüzgar, bu eski
    komodin
    bu kırık
    sandalye
    bu kelepir yürek
    bu aşk
    nasılsa.

    hoşça kal ayak izim
    serseri sokaklarda
    hoşça kal
    yanın kalmış
    duvar yazılan
    hoşça kal
    bir gün gelecek
    akacak yeraltı sulan
    hoşça kal
    yakut, bezirgan, gön
    hoşça kal eski zaman
    ak tarlan
    gidiyorum
    bu şehri bu yağmuru
    bu düşleri
    bu aşkı bu kavgayı bu kederi
    size bırakarak.

    eylül '84

    Behçet Aysan’ın Selimiye Askeri Ortaokulu için 1991 yılında yazdığı otobiyografisi.

    Ben Behçet Aysan
    1949 yılında Ankara'da doğdum. Babam Girit kökenli. Babamın babası, 1900'yü yılların başlarında Kandiya'dan gelmiş. Ailenin geliş nedeni bilinmiyor. Anne tarafım Saraybosna göçmeni. Ankara'da yerleşmiş bir küçük memur ailesiydik. Ekonomik sıkıntılar içinde. Babam kendi kendini yetiştirmiş bir teknik ressamdı ve şiir yazardı. 1960'lı yıllarda bu şiirlerin bazılarını Defne, Çaba, Hisar gibi dergilerde yayımladı. Halk şiirinden yola çıkmaya çalışan, F.Nafiz, Necip Fazıl, Orhan Seyfi karışımı, kiminde aruz kullanmaya çabalayan bir şiirsever.
    İlkokulu 1960 yılında bitirdim. 1955-1960 yıllarıydı. Demirlibahçe ilkokulu. 27 Mayıs 1960, henüz yeniydi. Babam, benim gibi haylaz bir çocuğu okutamayacağı korkusuyla, beni askeri ortaokul sınavlarına soktu. 12 yaşından yeni gün almaya başlayan bir çocuk için sadece heyecan verici bir serüven.
    Ve Selimiye Kışlası. 1960-63 Selimiye Askeri Ortaokulu. Ki yıllar sonra 12 Mart kapıyı çaldığında, öğrencilik yaptığım bu tarihi kışlada tutuklu kalacaktım. Selimiye Kışlası ve ilk edebiyat ilgileri. Arkadaşlar, haki elbiseler içinde şiir, arkadaşlardan Hulki Aktunç.
    1963-1967 Kuleli Askeri Lisesi: Futbol, şiir, İstanbul. 1968, Ankara'da askeri öğrenci olarak Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi. Ve öğrenci olayları, girmemek balıklama ne mümkün. Hareketli bir dönem. Şiirin benim için daha gerilerde kaldığı.
    1972-1973. Gözaltı. 141-142'ye muhalefetten tutuklanma. Harbiye, Selimiye, Kartal-Maltepe, Ankara Mamak ve Ankara Merkez Cezaevleri. Beş ay sonra aklanma. Oy birliğiyle bir sivil mahkeme tarafından, sıkı yönetim güvensizlik kararı ve 1973 seçimleri üzerine beraatle sonuçlanma.
    1974-1979 yılları. İşsizlik, sıkıntılı günler, evlilik, 1976, biricik kızım, sevgili Eren'in doğumu. Yankı Dergisi, Türk Haberler Ajansı'nda gece sekreterliği, Sendika eğitimciliği, yine işsizlik. Ve şiire çok ciddi sarılma.
    1979; yeniden tıp öğrenimine, 4. sınıftan dönüş.
    Yayımlanan ilk şiir, Türk Dili mart sayısı ve yine 1979 Yusufçuk Mart sayısında bir şiir. Türk Dili, Yusufçuk, Yarın, Tan, Yazın dergilerine şiir yazma. 1979-1982 yılları.
    1983; Yaşam İçin Şiir'in çıkışına katıldım. Şiir sorunları üzerine kısa yazılar ve yaşam için şiir, Yarın'da şiir yayımlama. Ve ilk kitap, Yeni Türkü şiir yayınlarından "Karşı Gece, Yeni Türkü, 1983"
    1984, Yaşar Nabi Nayır şiir ödülü. "Sesler ve Küller, Varlık Yayınları, 1984". Varlık, Yarın, Düşün dergilerinde şiirler.
    1986 Ceyhun Atuf Kansu şiir ödülü. "Eylül". Ve 1986 Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü, "Deniz Feneri, 1987, Puhu Yayınları". Düşün, Broy, Milliyet Sanat, Gösteri, Sanat Rehberi, Su dergilerinde şiir yayımlama ve konuşmalar.
    1984 Tıp Fakültesi'nin bitirilişi. İzmit ve Ankara'da hekimlik. Ardında Ankara Numune Hastanesi'nde psikiyatri ihtisası.
    1990'da "Şiirler" adlı kitabın El Yazıları Yayıncılık tarafından basılışı. Şiirlerin İngilizce, çekçe, Almanca, Macarca, Yunanca, İsceççe'ye çevrilmesi ve yayınlanması. Ülkemizde de, bazı şiirlerin popüler müzik grupları tarafından bestelenmesi.
    1991, psikiyatri ihtisasının tamamlanması ve SSK Yenişehir Dispanseri'nde psikiyatrist olarak hekimlik.

    Kaynak: http://www.selimiyeaskeri.org/...z/behcet-aysan-1.htm

    "bir gün başkaları da bizi anlatacak
    hazır olalım sözlerin
    pas tutmayanı için
    çamura bulanmamış çığlıklara.
    adımız buydu diyelim
    yerimiz buydu, işte tarih"

    Şair Behçet Aysan'ın Kızı Eren Aysan: Tek Duygu Kaldı Geriye, Çaresizlik..
    Pazartesi, Temmuz 02, 2012 BEHÇET AYSAN, EREN AYSAN, RÖPÖRTAJ, SİVAS KATLİAMI

    Sivas’ta yakılarak katledilen şair Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan böyle isyan ediyor, o kara güne. Yaşamı, hayata bakışı artık bir başka türlü oluyor 2 Temmuz 1993’ten sonra. Bir de 13 Mart’taki davada zaman aşımı kararı adeta 2 Madımak’ı yaşatıyor O’na…

    Eren Aysan ile Sivas katliamının üzerinden geçen 19 yılı, değişen hayatını ve 13 Mart’taki kararı konuştuk.

    -19 yıldır Sivas Katliamı ile ilgili basında çok fazla haber yayınladı. Türkiye ve dünyadan tepkiler yükseldi. Geriye dönüp baktığımızda 19 yılda değişen ne oldu?

    Öncelikle şunu söyleyeyim: 2 Temmuz 1993’dan bu yana “yenilgi” duygusunu üzerimden atamadım. Sanki o ana kadar her şeyin çözümü vardı. Sıkıntı ne kadar ağır olursa olsun, küçücük hayale yol açan umut da vardı. Şimdiyse tek duygu kaldı geriye, çaresizlik… Çünkü 1993’de, özellikle boyalı basında, yananın provokatör, yakanın kahraman olduğu söylemlerine tanıklık ettik. Özellikle Sabah, Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Meydan gibi yüksek tirajlı gazeteler, “olaylara Aziz Nesin’in yaptığı lüzumsuz konuşmanın neden olduğu”nu yazdı. Kendinden menkul köşe yazarları, orada öldürülen sanatçı, yazar ve şairlerin kimliğini gözetmeden, tek hedef olarak Aziz Nesin’i gösterdi. Kaleme alınanlar Madımak Oteli’nin önünde yükselen, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak”, “Kahrolsun Laiklik” nidalarından uzaktı. On altı yaşındaydım… Soluksuz bir biçimde bağırmak, bu ülkenin bir şairi, yazarı, bilim adamı yakıldı diye haykırmak istiyordum. Siz kalpten parmak uçlarına uzanan acının tırnakları bile titrettiğini bilir misiniz? Ben biliyorum… Süreç içinde kendimizi anlatmaya çalıştık. Her şey için mücadele ettik diyebilirim… Ölenlerin kimliklerini adeta yeniden kazandırmaya çalıştık. En sonunda mızrak çuvala sığmadı. Her şey bütün çıplaklığıyla ortaya saçıldı.

    “ÜLKE DAHA ÇOK ERKEN ÖLÜMLERE GEBE”

    -2 Temmuz 1993 günü hayatınızda bir dönüm noktası oldu. Behçet Aysan’ın kızı olarak o gün neler yaşadınız anlatır mısınız?

    Küçük bir çocukken akasyalı sokağa bakan küçük bir evde otururduk. Her akşam masamızda aile sofraları kurulurdu. Zaman mavi benekli kelebek kanatlarında uçuşurdu. Ölüm öyle çok uzaktı ki, kimse bir mezar taşının yanından geçeceğini bile ummazdı. İşte tam o günlerden birinde, telefon çaldı. Babam Sivas’tan aradı, sesinde tuhaf bir tedirginlik: “Cuma gününe kalmak istemiyorum, geleceğim” dedi. Akşam televizyonda “Sivas’ta olaylar” başlığı. Önce “yirmi iki yaralı var”, dendi. Babamın hemen geleceğini düşündüm. Saat on haberlerinden sonra alt yazılar geçmeye başladı. Otel yandı bitti, kül oldu, işte şu kadar ölü... Bir bahçeye gittik annemle. Çok gördüğüm, babamla annemin hep götürdüğü, adı çiçek ismi olan bir yere. Boşuna geliyordu bana yaşadıklarımız. Babam ölmezdi ki. Peki, niye tanıdığım yüzlerde hep gözyaşı vardı? Önce babamın muayenehanesine gittik. Ve gece on iki haberlerini izledik. Ve televizyonda İçişleri Bakanı Gazioğlu’nun açıklaması:

    “Ölenlerden ilk sekiz kişinin kimlik tespiti yapıldı, isimlerini sayayım.” Behçet Sefa Aysan dördüncü isim. Sessizlik deldi geçti bedenimi, hiçbir kıpırtı hatırlamıyorum. Spiker, “Sayın bakanım, ölenler arasında Behçet Aysan gibi yazarlarımız, sanatçılarımız var mı?” diye soruyor, bakan birkaç dakikalık susuştan sonra “evet” yanıtını veriyor. Ben daha çok korkuyorum. Sonra adımdan bir fazlasını hatırlamıyorum, annem beni eve götürmüş olmalı. Sabaha kadar odamda bekledim, babamı. Gelecek ve ben afacan bir mutlulukla koşacağım yanına. Hem niye ölsün ki! Yok, bunlar yalan. Ertesi gün anneme bir bardak çay uzattım. Gördüm gözünde yaş yerine kan var. Büyüdü gözündeki kan pıhtısı. Günlerce, aylarca gitmedi. Her gün kendini battaniyelerin altında sakladı. Bir kedi gibi incelikle mırıldanarak girdi odadan, çıktı odalardan. Bir gün ayağa da kalkamaz oldu, ağrıdan acıdan duramaz. Anladık ki her konulan teşhis “verilecek hesabı kalmamışlara” değilmiş. Defalarca ameliyat masasına götürdüler annemi. O gideceği yeri bilerek ince bir çizgi gibi gülümsedi. Ölümünden bir gün önce saatlerce konuştuk.

    -Kendini niye bu hale getirdin anne?

    İkimiz de biliyorduk artık geriye dönüşün olmadığını. Gittiği yolun çıkmaz bir sokakla birleştiğini daha önce bilseydi, kendini korur muydu, sanmıyorum.

    -Babamı çok mu sevdin anne?

    -Sen olsaydın sen de severdin dedi olanca mahcupluğuyla, sarıldım ona. Kara gözlerine baktım, kaşlarına. Son konuşmalarımızdı bunlar.

    Annemi bir kefen içinde gördüğümde de yaz başıydı, babama yakın bir mezar bulduk ona. Şimdi sanki bir pencereden babama bakıyormuş da en azından onu gördüğü için iyiymiş gibi geliyor bana.

    Benim için yaşam artık, annemin ağzından çıkan son sözcüklerde gizli. Sivas’ın anlamını soruyorsunuz ya, diyorum ki Sivas bir aile hikâyesinde gizli. Sanki çok uzak bir geçmişte kalmış, hiç yaşanmamış bir aile hikâyesinde.

    Biri kırk üç, biri kırk dokuz yaşında ölen iki insandan kalanlardır bunlar. Bir romanda okunsa “Türk Filmi” gibi sulusepken, akıl başa gelince de bizim ülkemizde olası bir kurgusu var denebilir pekâlâ.

    -Peki, biz bu ülkeye bütün bunları hak edecek ne yaptık?

    Yanıtlayacak tek bir sözcük bile bulamıyorum, bundan sonra da kendim için de hiçbir şey istemiyorum. Bu ülke daha çok erken ölümlere gebe. Tek bildiğim bu.

    -Son olarak ne söylemek istersiniz?

    13 Mart’ta mahkeme kararını açıkladığı anda… Önce büyük bir boşluk hissettim kalbimde. Sanki elimi kalbime götürdüğümde yerinde durmuyor gibiydi. Soluksuz kalmıştım. Nefes almıyordum. Öylece gelip geçenlere bakıyordum. Üstelik hukukin sürecin derdime derman olmayacağını bile bile bunları yaşıyordum. Türkiye’de hangi siyasi cinayet çözüme ulaştı da babamınki tamamlansın? Üstelik yanı başımda hukuk defterinin çoktan kapatıldığı derin ailem de vardı. Onların bir kısmı platform kurulmadan önce de eş, dost, tanışık, kardeşti. Dışarı çıktım. Gökyüzüne baktım. Dünya dönüyordu. Şu bir gerçektir artık: Biz konuşuyorsak, adalet yoktur! Çünkü on dokuz yıldır hukuki mücadeleyi yıpranarak verdik. Şimdi artık bana düşen görev babamın yarattıklarını bu dünya döndüğü sürece yaşatmak için çalışmaktır.

    Söyleşi: Deniz Toprak/Odatv.com

    bilirim yarın diye bir şey var
    çeliğin su katılmamış yanı
    ırmakların geçilecek, fırtınaların
    bir yanı var
    ömrümüzün
    dinecek
    belki bir gün gülecek.
    selam verip
    selam alacak
    barışa kardeşliğe
    hep tok yatan
    çocuklar görecek
    el ele
    aşklar, omuz omuza
    dostluklar
    ne dikenli teller olacak
    ne tanklar tüfekler
    ne tüberküloz kalacak
    ne lösemi
    ne işsizlik

    Behçet Aysan - Beyaz Bir Gemidir Ölüm (Kendi Sesinden)
    https://www.youtube.com/watch?v=OxFzlWuun9g

    Bestelenen Şiirleri :

    Ezginin Günlüğü Bir Eflatun Ölüm
    https://www.youtube.com/watch?v=XvMHhMrpGwA

    Ezginin Günlüğü - Kara Sevda
    https://www.youtube.com/watch?v=I-6mRKRx4EI

    Ezginin Günlüğü - Kuşlar da Gitti
    https://www.youtube.com/watch?v=VQzQSERhHxU

    Ezginin Günlüğü - Sesler ve Küller (1996)
    https://www.youtube.com/watch?v=wGGwGDf5ROU
  • 180 syf.
    ·Puan vermedi
    İntibah hakkında..
    Namık Kemal’i ilk defa okuyorum. Ve kitaba başlamadan önce Namık Kemal hakkında ve yaşadığı dönem hakkında araştırmalar yapmam gerektiğini hissettim. Gördüğüm şeyler şaşırtıcıydı doğrusu, yenilikçi ve cesur bir gazeteci, roman yazarı, tiyatro yazarı ve fikir adamından çok daha fazlasıydı. Yıllarca sürgün hayatı yaşayan hapis yatan genç yaşında uzak diyarlarda hastalıktan ölen bu adam benim için çok etkileyici bir hayat hikayesine sahip.
    Osmanlı’nın son zamanlarında içinde bulunduğu zor durumlar birçok ‘’kurtarıcı fikrin’’ doğmasına sebep oldu. Fakat Namık Kemal’in bu sorunu en temelden ‘Devlet nedir, ne işe yarar ?’ ‘toplum ahlakı ve vicdanı nasıl korunur’ gibi sorularla ele alması ve açıkça olmasa da Türk toplumundan gelmenin önemi ve değerini anlatması ileride kurtuluş savaşını verecek halka, komutanlara ve ulu önderimize ilham kaynağı olmuştur. Gazetelerdeki yazılarında romanlarında tiyatro oyunlarında yani içinde Namık Kemal olan şeylerde genelde yurtseverlik ve özgürlük kavramları ön plandadır. Bunu coşkulu ve etkileyici bir şekilde anlatımı zamanların ve sonrasının arayışta olan halkına etkisi de çok büyüktür. Şöyle bir örnek vereyim Vatan Yahut Silistre oyunu ilk oynandığında gösterimden sonra halk o coşkuyla galeyana gelmiş ve olaylar çıkartmıştır. Bu kısmı daha fazla uzatmadan herkese Namık Kemal’i okumanın kendilerine çok şey katacağını düşündüğümü söyleyerek romana geçmek istiyorum.

    İntibah yurtseverlik ve özgürlük üzerine bir roman değildir. Osmanlı’nın son zamanlarındaki sosyal yapısını (beni çok şaşırtan) anlatan bir romandır. Günümüzde okuduğumuz için anlatımını çok beğenmeyeceğimiz bir roman aslında, divan edebiyatının etkilerini rahatlıkla görebiliyoruz romanda ancak benim için önemli olan anlatımı değil de içeriğiydi. O dönemlerde yaşayan iyi bir aileden gelen temiz bir çocuğun o zamanın ahlaki olarak yozlaşan toplumundaki çırpınışlarını anlatıyor İntibah..
    Ana karakterimiz Ali Bey içine kapanık bir şekilde büyütüldüğü için babasına son derece bağımlı bir insandır. Baba desteği hayatının en önemli parçasıdır. Fakat bu destek yok olunca ne oluyor ? Kendi ayakları üzerinde durması gereken saf genç ilk başlarda toplum içine pek karışmıyor. Fakat daha sonra arkadaş edinip çok az da olsa sosyalleşmeye başlayınca birden kendini kötülüklerin, yalanın, ahlaksızlığın ve acımasızlığın yani çok yabancı olduğu şeylerin içinde buluyor. Ve bundan kaçmaya çalışırken başına gelebilecek en kötü şey geliyor ve bu ahlaki çöküntünün sonucu ve eseri olan bir hayat kadınına aşık oluyor. Tabi kadının sıfatını ilk başlarda anlayamayan Ali bey hayatında ilk defa kendini bu kadına çok derin ve yoğun bir şekilde kaptırıyor. Sonrasında gerçekleri acımasız ve küçük düşürücü bir şekilde öğrenen Ali bey öfke ve üzüntüyü de aynı yoğunlukta yaşıyor. Ve sevgisiyle doğrular arasında kalmanın zorluğunu yaşıyor ( bu kısımlar daha etkileyici bir şekilde anlatılsa çok lezzetli olurdu diye düşünüyorum). Bu dışarıdan bakınca hoş karşılanmayacak bir olay olduğu için kendi itibarının ve ailesinin itibarının zedelenmesi de ana karakterimizin depresyonunu arttırıyor. Fakat aşkı bunları görmesini daha doğrusu bunların olmasına dur diyebilmesini engelliyor.
    Tahmin edebileceğimiz gibi Mahpeyker (hayat kadını) kısa sürede Ali Bey’i hayal kırıklığına uğratıyor. Aslında bunun suçlusu kadın da değil sadece durumun zorluğu hatta o dönem için imkansızlığı...
    Babasını kaybetmenin darbesinden sonra yaşadığı acılar ve daha sonrasında bir de itibarıyla aşkı arasında kalmanın verdiği acılar ve bu acıları çekmesine sebep olan Mahpeykerden aldığı darbe Ali beyi psikolojik olarak çökertiyor. Ama her karanlığın içinden bir ışık doğar ya işte o ışığı annesi Ali beyin ayağına getiriyor. Onu bu acılardan kurtaracak tekrar hayata bağlayacak belki de eski huzurunu bulduracak bir kadın geliyor Ali beyin hayatına. Sadece sevgisini sadakatini ve iyiliğini gösteriyor Ali beye karşı ve onu çıkmazından kurtarıyor gerçekten. Dilaşubun temizliği iyiliği hatta saflık derecesinde sadakati içimi ısıtıyor bu sayfaları okurken. Fakat kirli oyunlarla Ali Bey’i Dilaşub hakkında yanlış yönlendiriyorlar, iftira atıyorlar ve günahsız bir kızı işkencelere dayaklara ve çok sevdiği Ali Bey’in nefretine bırakıyorlar. Bütün acılarının üstüne bir de bu büyük acıdan sonra Ali bey hayatına devam edemiyor saygınlığı efendiliği bir kenara insanlığı dahi kalmıyor. Tek tek elindeki her şeyi kaybediyor. Tertemiz geleceği çok parlak bu çocuk adeta bir sokak serserisine dönüyor. Çektiği acıları yalnız içkiyle bastırabiliyor.
    Tabi mahpeyker de hayatının ilk ve tek aşkından mahrum kalınca acı çekiyor. Ama içindeki kötülük bu acının zarar vermesine sebep oluyor. Bütün olanlardan sonra Ali Bey’i türlü oyunlarla tekrar elde etmeye çalışıyor fakat başarısız oluyor bu sefer onu cezalandırmak için şeytani planlar yapıyor. Tabi vukuatları bu kadar değil Mahpeyker’in. Dilaşub’un düştüğü durumun sorumlusu da dilaşubun geriye kalan bütün hayatı boyunca işkenceler ve acı içinde yaşamasının da sorumlusu bu kıskanç ve vicdansız kadın. Kitabın sonlarında da bu vicdansızlığı kötülüğü başka türlü acı olaylarla göreceğiz.

    Çok fazla ön bilgi verdiğimi biliyorum fakat bu roman hayatı mahvolan bu kişilerden ibaret değil. Aslında pek iyi bir roman değil fakat Osmanlı’nın son zamanlarında yaşadığı sosyal yapıyı o zamanları yaşayan bir insandan roman halinde okumak çok lezzetli geldi bana. Resmin bütününe baktığımızda mahvolan hayatlar değil mahvolan bir toplum görüyoruz. Bu acı gerçeği o zamanın yazım koşullarıyla bu kadar açık anlatmak da benim fikrimce çok büyük bir olaydır. Ayrıca bu kitap Türk edebiyatındaki ilk edebi romandır. Vatan ve özgürlük şairi Namık Kemal’i anarak yazımı bitiriyorum.
  • Serhat
    Serhat Yerleşik Yabancı'ı inceledi.
    @Bay_S·10 Haz 2019·Kitabı okumadı
    Bu dünyadan "yerleşik yabancı" olarak göçen adam Metin Altıok. Bir yere ait olamama, kendini hep gurbette bilmenin gezgin şairi, aşk ve acı yüreğimde/ikiz badem içidir diyor. Şiirlerinin genelinde bu acının tadını duyumsarsınız. Kimin hoş gelir bu kimene nahoş. Kimi okurun ağzının tadını bozar bu acılı sözcükleri yutmak, kimi okur ağzına ıtır kokusu yayar.

    Her aşkın mutluluk getirdiğini sananlara karşı, "Mutlu aşk yoktur" der ve devamında sevgiliye hitaben "seninle benim aşkımız bile olsa." diye tamamlar şiiri.

    Bu dünyada yerleşik yabancı olmanın, kendisinde bir eksiklik yarattığını, dünyaya ve yaşamın manasızlığına karşı aynı zamanda hayatının ve kendi benin eleştirisine yönelik bir cümleyi şiirin son mısrası olarak bize sunuyor:" Anlamsız buluyorum kendimi" diyor şair.
  • Mehmet Akif, 1908’de II. Meşrutiyet’in İlanı’nın ardından yazdığı ve II. Abdülhamit için
    “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!” dediği “İstibdad” şiirini “Kardeşim Midhat Cemal’e” diyerek yakın dostu Mithat Cemal’e ithaf etmişti.

    Bu ithaf sadece bir şairin yakın dostuna yaptığı bir jest değildi.

    Mahkeme üyeliğinin ardından noterlik yapmaya başlayan Mithat Cemal, 1906 yılında Yıldız Sarayı’na ulaşan bir jurnal yüzünden evi basılarak tutuklanmıştı.

    Suçlama, Mithat Cemal’in bir Namık Kemal kitabının baskı kalıplarını bulundurmasıydı. Bir süre tutuklu yattıktan sonra bırakılmıştı ama uzun süre arkadaşları başka bir jurnale kurban gitmemek için ondan uzak durmuşlardı.

    Bu muamele ve yakın çevrenin verdiği bu tepki Akif’in içine o kadar oturmuş olacak ki 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilince yazdığı şiiri Mithat Cemal’e ithaf etmekle kalmadı, “İstibdad” şiirinin altına “Bir gün evvel” diyerek başka bir şiir daha ekledi.

    Şiir, istibdad günlerinde birine selam verdiği için, eşinin mahalleyi inleten bağrışları arasında bir adamın gözaltına alınışını anlatmaktaydı:



    “Beş on herif yapışıp bir fakîrin ellerine,
    Sürüklüyor; öteden bir kadın diyor:
    — Bırakın!
    Kocam ne yaptı? Nedir cürmü bî-günâh adamın?
    Zavallının büyük evlâdı öldü askerde;
    İkinci oğlu da sürgün Yemen’de bir yerde.
    Acıklı, göğsü sakat koyverin, didiklemeyin;
    Günâhtır etmeyin oğlum, ayıptır eylemeyin.
    Efendi kim, o ne bilsin? Bilirse hem ne çıkar?
    Kilercisiyle uzaktan biraz hısımlığı var.
    Geçende komşuyu görmüş, demiş selâm söyle.
    Demek alınmayacak Tanrı’nın selâmı bile!

    ...

    «Sürün! » demiş, ona Şevketli’nin irâdesi var.
    — Sürüm sürüm sürünün tez zamanda alçaklar!
    Ya sen, zebâni kıyâfetli, gulyabâni paşa,
    İlâhi yumru başın bir geleydi sivri taşa!
    Yılan bakışlı şebek, bir bakın şunun gözüne!
    Kazık boyundan utan... Tû! Herif senin yüzüne!
    Sakın mahallede erkek bırakmayın, götürün.
    Sayıyla vermediler, öyle, posta posta sürün!
    Bakın şu hayduda; durmuş yıkın diyor evimi!
    Torunlarım ya herif, aç kalıp dilensin mi?
    Mahallemizde de çıt yok, ne oldu komşulara?
    Susup da kurtulacak sanki hepsi aklısıra.
    Ayol, yarın da sizin hânümânınız sönecek...
    Ne var sıçan gibi evlerde şimdiden sinecek?
    Yazık sizin gibi erkeklerin kıyâfetine...
    — Yetişti yaygaran artık... Çekil kadın evine!
    Atın şu kaltağı gitsin, tıkın hemen içeri.
    — Paşam, bayıldı kadın.
    — Anlamam o hîleleri.
    Demek ki bekleyelim gelsin âlemin keyfi...
    Saat üç oldu, geciktik, omuzlayın herifi.”

    Aslında anlatılan biraz değiştirilmiş olarak Mithat Cemal’in gözaltına alınışıydı. Akif hem o haksızlığı hem de o Paşa’yı tarihe böyle nakşetmişti.

    Ama sadece Abdülhamit devrinde gözaltına alınmış çok sevdiği hocası için, yakın dostu Mithat Cemal için değil, daha sonra İttihat ve Terakki devrindeki baskılar yüzünden başına iş gelmiş dostları için de o mahalledekiler gibi pencerelerini kapatmamış, dostlarına yardım etmeye çalışmıştı.

    Fıtraten ve fikren birbirinden farklı iki insan olan Mithat Cemal (1950’de CHP’den vekil adayı olmuştu) ve Mehmet Akif’in dostluğu, ezberler dışında hakkında pek de bir şey bilmediğimiz “milli şairimiz” hakkında başka şeyler de anlatıyor.

    1903 yılında tanışmış iki arkadaş, siyasetle uğraşmanın tehlikeli olduğu yıllarda her hafta önce Çarşamba, sonra Cuma günleri olmak üzere bir araya geliyor ve Fransız edebiyatının en seçkin örneklerini Fransızca orijinallerinden okuyorlardı.

    Akif, o yıllarda Arapça ve Fransızca’ya olan hakimiyeti ve çevirileriyle de ünlenmişti. Hugo’dan Daudet’e, Dumas’tan Zola’ya uzanan bu okumalarda Akif’in favorisi Emile Zola’ydı. Romanlarındaki müstehcenlik yüzünden Zola okunmasını eleştirenlere karşı da “ahlaksızlığı böyle göstererek aslında ahlaka hizmet ettiğini” söyleyecek kadar açık ve rahattı.

    Bu rahatlıkla o yıllarda İstanbul’a gelmiş bir Rus Yahudisi ressam olan Feldman’a Çamlıca’daki bir köşkte poz verip, fessiz bir portresini yaptırmıştı.

    İslamiyet ile ilgili fikirlerini ise bugünlerde dillendirmek bile cesaret isterdi. Bundan 110 yıl önce bir Ramazan ayında devrin İslamcı gazetesi Sırat-ı Müstakim’deki Hasbıhal köşesinde yolda yürürken önüne çıkan bir türbe üzerine yazmıştı:

    “Üç gün evvel, Beyazıt’tan Fatih’e doğru gidiyordum... Kendimi sol tarafa atıp arabalardan kurtulmak istedim. Göğsüm Osman Baba türbesinin parmaklıklarına çarptı. Fena halde canım yandı. O acının tesiriyle “yol ortasında mezar olur mu, bu ne maskaralık” demiş bulundum. Vay efendim derhal sağdan soldan itiraz sesleri yükselmeye başladı. Garibi neresi, işin içine yine şeriat bahsi karıştırdık. “Zavallı şeriat! Kimlerin elinde, hem ne gibi işlere alet olduğunu biliyor musun? Allah aşkına olsun biz daha ne zamana kadar şeriatı üzerimize çökmüş bir kabus, karşımıza çıkmış bir umacı tahayyül edeceğiz? Dünyanın en kalabalık bir caddesinin ortasında bir ölü yatmış, gelip geçen dirilerin hayatı üzerinde adeta tasarruf ediyor. Yahu şu mezarı kaldıralım desen derhal kıyametler kopuyor, şeriatın müsaadesi yoktur ne yapıyorsun deniyor.”

    Yine aynı yıllarda İstanbul’da patlak veren kolera salgını için bir okurunun eski zamanlardaki gibi para ile hafızlar tutulup, İstanbul’un etrafında hatim indirilmesi teklifine yine Sırat-ı Müstakim gibi bir gazetede şöyle itiraz etmişti:

    “Evet böyle bir eski usul vardı, lakin hiçbir vakit dindarane değildi. Hükümet-i sabıka (II. Abdülhamit ve istibdat hükümeti) mevkiini tahkim için millete savlet eden felaketlerden bile istifade etmek isterdi, yoksa sari hastalıklara karşı nizamat-ı sıhhiyeyi tamamiyle tatbikten başka bir tedbir olmayacağını pekala bilirdi. Yıldız’da yüksek sesle tilavet edilen Buhariler hastalığı def etmek için değil, sadedil halkın hissiyat-ı diniyesini okşayarak huluskar bir padişaha ihlas celb etmek içindi.”

    23 Temmuz 1908’den dört gün sonra Rasathane müdürü Fatin Hoca tarafından İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne kaydedilirken “Onların her dediğine değil, cemiyetin makul olan dediklerini” yapacağına yemin etmişti. İttihat ve Terakki döneminde hem milletçilikle hem Batıcılıkla mücadele etti ama İttihatçılar isyan hazırlıklarına girişen Arapları ikna etmesi için Hicaz’a, Birinci Dünya Savaşı yıllarında İslam dünyasını cihada davet etmek için Berlin’e gönderildiğinde bir vatansever olarak tereddütsüz gitti.

    İstanbul işgal edilince, İttihatçılara kızıp Mustafa Kemal’in ismen davetiyle oğluyla birlikte Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçip, halkı savaşa çağıran vaazlar, hutbeler verdi.

    Birinci Meclis’e Burdur milletvekili olarak girdi, İstiklal Marşı’nı yazdı. İkinci Meclis’e aday olmadı ama hilafetin ilga edilmesinden sonra Terakkiperver Fırka’nın kapatıldığı, aralarında Akif’in yakın dostu Eşref Edip’in de olduğu gazetecilerin tutuklandığı Takrir-i Sükün günlerinde Mustafa Kemal’in de onayıyla Kuran meali yazdırma işini aynı Meclis, Mehmet Akif’e teklif etmekte tereddüt etmedi.

    Ama bir süre sonra, olan biten devrimlere kayıtsız kalmakla suçlanıp CHP’nin sesi Ulus gazetesinde “Hadi git sen kumunda oyna” diye yol gösterilecek de aynı Akif’ti. Hakkında herhangi bir soruşturma yoktu, zorunlu değildi ama “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar, ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum, bundan dolayı gidiyorum” diyerek gönüllü bir sürgün kararıyla Mısır’a gitti.

    Onu Mısır’a davet eden ve orada himaye eden son sadrazamlardan Said Halim Paşa’nın kardeşi Abbas Halim Paşa’nın ölümüne kadar da Mısır’da yaşadı. Türkiye’den kaçmış insanlarla birlikteydi ama ülkede olan bitenler hakkında yazmadı, konuşmadı.

    Bu arada Türkiye’de şapka, harf devrimleri oldu anayasadan İslam ibaresi çıkarıldı ama Mehmet Akif, Kuran meali için devletle yaptığı mukaveleyi 1932 yılına kadar feshetmedi. Dücane Cündioğlu’nun Bir Kuran Şairi çalışmasında ortaya koyduğu gibi feshetmesinin sebebi de 1932 yılındaki Türkçe ibadet girişimleri de değildi. Fesih kararını onun öncesinde almıştı, sebebi de yazdıklarının bir türlü içine sinmemesi ve artık şiir yazamamasıydı.



    1935 yılında hastalanınca önce Antakya’ya gelerek bir süre tedavi oldu, sonra da 1936 yılında gemiyle İstanbul’a döndü ve hastaneye yatırıldı. Karaciğerinden rahatsızdı, çok zayıflamıştı ama fotoğraflarda göründüğü gibi yalnız ve bakımsız halde de değildi. İki yıl önce vefat eden dostu Abbas Halim Paşa’nın kızı Emine Hanım’ın girişimiyle Nişantaşı’nda o yıllarda İstanbul’un en iyi ve tek özel hastanesi olan Şişli Şifa Yurdu’na (Bugünkü Nişantaşı Plaza) yatırılmıştı.

    İstanbul’a dönüşü, bütün gazetelerde haber olmuş, yazarlar, şairler onun için “Hoş geldin Üstad” yazıları yazmış, hatta şiiri üzerinden tartışmalar bile yaşanmıştı. Cumhuriyet’te Peyami Safa, Tan’da Yusuf Ziya Ortaç hasta yatağındaki Akif’in şiirini eleştirenlere karşı yazılar kalem aldılar. Sadece Yedigün’den Feridun Kandemir’e değil, Tan’dan Cumhuriyet’e kadar gazete ve dergilere röportajlar verdi.

    Son Posta gazetesine hastane odasında verdiği röportajda “Mısır’da Türkiye hakkında ne düşünülüyor” sorusuna şöyle cevap vermişti:

    “Mısır’daki münevver tabaka bu inkılabımızı takdir ile yâd ediyorlar, kendileri boyunduruk altında yaşadıkları için Türkiye’nin bugünkü inkılabını ve muvaffakiyetini alkışlıyorlar. Bilhassa ecnebi imtiyazlarının Türkiye’den kaldırılması her münevver Mısırlının bir Türk kadar sevinmesini mucip olmaktadır.”

    Yine Yarım Ay dergisine verdiği röportajda da benzer şeyler söylemişti:

    “Mısırlılar Türkler taklit etmek için, ancak ve ancak muazzam inkılabımızın her safhasını büyük bir merakla takip etmektedirler. İstiklal mevhumunu anlayan her münevver Mısırlı Türk inkılabının aşığıdır.”

    İnkılapları överken verdiği örnekler, seçtiği cümleler özenliydi. Ama bu dengeli üslubu bile devletin onun nasıl vize alıp ülkeye giriş yaptığını gizli yazışmalarla sorgulamasını hastanede ve evinde kimlerin ziyaretine geldiğini irtica koduyla takip etmesini engelleyememişti.

    Hastaneden çıktıktan sonra yine Hidiv ailesine ait önce Baltacı Çiftliği’nde ardından yine aynı aile ait Beyoğlu’nun en gözde apartmanlarından Mısır Apartmanı’nda yaşadıktan sonra 27 Aralık 1936 Pazar akşamı hayatını kaybetti.

    Vefatı da bugünlerde anlatıldığı gibi sessiz sedasız olmamıştı. Bütün gazeteler vefat haberini manşetlerinden ve taziye yazılarıyla duyurmuşlardı.

    Haberi “Mehmet Akif’i kaybettik” başlığıyla veren Cumhuriyet’ten okuyalım:

    “Büyük şair dün akşam vefat etti... Bu yaz, sanki hayatının son devrelerini yaşadığını hisseden şair, vatanına dönmek arzusunu göstermiş ve İstanbul’a avdet etmişti... Büyük şair nihayet dün akşam Türk milletine İstiklâl Marşı, Çanakkale müdafaası gibi yüksek eserler miras bırakarak Allah’ın rahmetine kavuşmuştur.”

    Cenazesi de sessiz sedasız kaldırılmamıştı. Gazetelerin hepsinde cenaze bilgileri mevcuttu.

    Ama devlet bir yıl sonra şair Abdülhak Hamit’e yapacağı resmi cenaze törenini, milli marşının şairinden esirgemişti. Mithat Cemal o günü şöyle anlatır:

    “Cenaze Beyazıd’dan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü biraz sonra çıplak bir tabut geldi. Bir fıkara cenazesi olmalı dedim. O anda Emin Efendi Lokantasının sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım”

    Ama cenaze söylendiği gibi ortada da kalmadı. Akif’in vasiyeti ve ailesinin isteğiyle bir cenaze organizasyonu yapılmamıştı. Mütevazi bir tabut içinde bir arabayla Beyazıt’a getirilen cenaze için aralarında vekillerin, yazarların da olduğu çoğunluğu üniversite ve askeri tıbbiye öğrencilerinden oluşan büyük bir kalabalık toplandı. Kalabalık üzerine bayrak ve Kabe örtüsü serdikleri cenazeyi Beyazıt’tan Edirnekapı’ya kadar eller üstünde taşıdılar. İstiklal Marşı okuyarak defnettiler. Defnedilirken, heykeltıraş Ratip Aşir, büstünü yapmak üzere Akif’in yüzünün alçı ile kalıbını da almıştı.

    Cenazede öğrenciler adına konuşan Abdülkadir Karahan (daha sonra ünlü bir edebiyat profesörü oldu) Akif’in mezarının öğrenciler tarafından yapılmasını ve her yıl anma düzenlemesini teklif etmiş, kalabalık da bu teklifi kabul edilmişti. Karahan daha sonra Emniyet’e çağrılarak bu cenazede yaptığı konuşma yüzünden sorgulandı.

    Ama öğrenciler sözlerini tuttular ve ertesi yıl Akif üniversitede düzenlenen bir toplantıyla anıldı. Öğrencilerin bastırdıkları ve 10 kuruşa sattıkları bir kitabın gelirleriyle Akif’in mezar taşı yapıldı. Öğrencilerin bu ilgisinden rahatsız olanlar üzerinden yine tartışmalar yaşandı. Öğrenciler bir bildiriyle eleştirilere cevap verdiler.

    Abdülhamit, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet devirlerinde tutunamamış bir isimdi Mehmet Akif. Hep saygı görmüş ama bu saygıyı kaybetmemek için kendi doğrularından da taviz vermemişti. Tam olarak kimsenin adamı olmamış, yeri geldiğinde haksızlıklara itiraz etmiş, ona bahşedilen imkanları geri çevirmiş hatta zorunlu olmasa da ülkesini gönüllü olarak terk etmeyi bile göze almıştı.



    Akif’in bu fotoğrafına baktığımızda bugün onu tam olarak bir cepheye mal etmek mümkün değil. Hürriyetçi ve meşruiyetçi görüşleriyle, haksızlıklara, sansüre, jurnalciliğe itirazıyla devleti, İslamcı görüşleriyle laikleri, “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” diye veciz biçimde özetlediği İslam yorumuyla gelenekçi dindarları, milliyetçiliğe mesafesiyle milliyetçileri kızdırabilirdi.

    Şimdi herkesin “milli şairimiz” olarak bir tarafından tutarak özlemle andığı böyle bir Akif’in bugünkü Türkiye’de sorunsuz yaşaması mümkün olur muydu acaba?

    Umarız 2019'da, Mehmet Akiflerin rahatça yaşayabileceği, fikirlerini söyleyebileceği bir Türkiye olur...