ekin meriç, bir alıntı ekledi.
05 Nis 16:13

AsIında insanı en çok acıtan şey; hayaI kırıkIarı değiI. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutIuIukIardır.

Dünyayı Güzellik Kurtaracak, DostoyevskiDünyayı Güzellik Kurtaracak, Dostoyevski

KOLAY DEĞİLDİR AŞIK OLMAK. . Bile bile lades demektir. Her kadına ya da adama başka bir güzellik katan, kiminin kapısından kovduğu kiminin ömür boyu tutkunu olduğu.. Gelişi ve gidişi hep kendiliğinden, hep söz dinlemez ve alabildiğine özgür. Zaman zaman can acıtan, zaman zaman ömür uzatandır.

Hakan Özer, Azizler ve Alimler'i inceledi.
 09 Şub 22:29 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

“Romana gelince, yazmamam için iki temel sebep var. Birincisi, pek beceremiyorum. Bir roman yazarken birilerine belli fikirler söyletebiliyorum ama pencereden kapıya doğru gitmelerini sağlayamıyorum. Maddi ayrıntılar konusunda roman yazarlarının sahip olması gereken sabra sahip değilim.” diyor bir söyleşisinde (Birikim, 02.04.2007) Terry Eagleton ne yazık ki… Oysa Azizler ve Âlimler’de birilerine belli fikirler söyletmesi kadar ustalıkla pencereden kapıya doğru gitmelerini de sağlıyor bence, keşke bu eşsiz romanına başkaları da eşlik etseymiş…

“Bu roman bütünüyle fantezi ürünü değildir. Ünlü Rus eleştirmen Mihail Bahtin'in ağabeyi Nikolay Bahtin, gerçekten de İngiliz dil felsefesi geleneğinin en önde gelen filozofu Ludwig Wittgenstein’in yakın bir arkadaşıydı. Wittgenstein gerçekten de, bu metinde varsayılandan daha genç bir zamanda olmakta birlikte, bir süre İrlanda'nın batı kıyısındaki bir kır evinde yaşamıştı. Diğer bölümlerin çoğu uydurmadır. (T.E.)”

Bu açıklamayla başlıyor, sonra da alıp götürüyor o yıllara, oralara… St. Petersburg, Viyana, hiçliğin başkenti Dublin; barlar, manastırlar, sokaklar, elbette insanlar, o dönemlerin… Sadece ana karakterlerde değil, yazar da dâhil, hepsi de ana karakterimsi olan bütün “yan” tiplerde; hâsılı, romanda, hiç eksilmeyen mizâhî üslûp, öte taraftan içinizi acıtan ince sızıya refâkat ediyor…

"King's Parade'de genç bir adamın bu işareti yaptığını gördüm. Caddede koşarak karşıya geçerken bir bisiklete çarptı. Ansızın geriye dönen bisikletliye bu işareti yaptı, öbürü de içgüdüsel sözleşme diyebileceğim bir şekilde ona aynı işaretle karşılık verdi. O zaman kendi kendime düşündüm: İşte, dil bu." Dalgın dalgın sandalyesine gitti; parmağını, nerede olduğunu unutmuş gibi hâlâ yukarı tutuyordu. Ani bir şaşkınlıkla sol kolunun ucuna bakarken ekledi: “Bu yüzden orada ve o anda kendimi öldürmeye karar verdim."

Russell, birkaç akşam önce Ottoline Morrell'in evinde tanıştığı genç kadının olağanüstü dik göğüslerini düşünüyordu. Belki de uzaktan akrabasıydı; Ottoline'in evinde tanıştığı insanların çoğu, bir şekilde birbirleriyle akraba çıkmaktaydı. Gece yarısı evin önündeki çimenlikte müziksiz dans etmişler, ama sonra yeşil türbanıyla Ottoline, edebiyat dehâsı diye yutturmaya çalıştığı, ama kendisini kömür işçisi diye tanıtan uzun bacaklı, veremliye benzeyen Midlands'lı bir öğretmenle çıkagelmişti. Daha sonra da kız uzun bacaklı dehâyla birlikte kuzu kuzu çalılığa doğru gitmişti. Adam belki de tam şu anda kızı becermekle meşguldü.

Yine V işareti yapan Wittgenstein, "Bu, bütün dillerin içsel biçimini ortaya koyuyor," dedi. "Bu hareket neyi yansıtıyor, Russell? Hiçbir şeyi. Bunun arkasında başka şey yok, yalnızca neyse o. Bunun anlamını, son kertede, onu yaparak kavrıyorum." Ve yine yaptı. Sonra, sesini sır veriyormuşçasına alçaltarak, meslektaşına doğru eğildi. "Bundaki dayanılmaz gizi görüyor musun? Her şey tam da olduğu gibidir: Her şey olduğu gibidir, başka biçimde değildir."

Russell kendini zorlayarak, düşüncelerini dik göğüslü genç kadından uzaklaştırdı. "Senin derdin, Wittgenstein," diye mırıldandı bezgin bezgin, "felsefenin günlük hayatla ilgisi olduğu yanılsamasından kendini kurtarmayı bir türlü becerememen." (s. 19, 20)
...
Wittgenstein, sonraları Cambridge'de, "Benim yapıtlarım, biri yazılı olmayan iki bölümden oluşur. Önemli olan da yazılı olmayan bölümdür," demişti. (s. 43)
...
Nerden bakarsanız bakın, derme çatma bir devrimdi bu. İrlandalı gönüllüler, uğruna dövüştükleri yurttaşlarının sövgüleri ve ıslıkları eşliğinde hapishaneye götürülürlerken, şehirde bin üç yüzü aşkın ölü ya da ağır yaralı vardı. (s. 109)

Başka bir Terry Eagleton söyleşisinden:

- Tek romanınız “Azizler ve Âlimler” 1970 yılında yayımlandıktan sonra Türkçede ilgi görmüş ve baskısı tükenmişti. Romanın birkaç yıl önce yapılan yeni basımı da Türkiye’de okurdan da ilgi gördü. Biraz bu roman üzerine konuşalım… Sizi bu romanı yazmaya iten, mizahî bir oyun güdüsü müydü yoksa ‘bir yerden’ romana başlamak isteği mi?

- Öncelikle, “Azizler ve Âlimler” daha çok İrlanda için kullanılan bir terim. İrlanda’nın azizlerin ve âlimlerin ülkesi olduğu söylenir. Benim bu romanı yazma sebeplerimden biri de İrlanda ile tekrar buluşmaktı. Benim asıl kültürüm İrlanda kültürü; ama İngiliz eğitim sisteminde yetiştim. İrlanda ile tekrar buluşmak istediğim için bu kitabı yazdım. Bir bakıma İngiliz kültürünü, İngiliz eğitim sistemi ile İrlanda’yı bir araya getiriyor bu kitap. Ama ondan sonra roman yazmaya devam etmedim. Çünkü bir akademisyen olarak roman yazmaya devam etseydim hep evin içine hapsolup kalacaktım. Bu yüzden, yalnız bir yazar olmak yerine tiyatro oyunları yazmayı seçtim. Daha çok dışarıya çıkabilme imkânı buldum. Tiyatro oyunu yazmanın güzelliği, farklı şeylerle iç içe olmak.

- Mizah, romanınız boyunca kendini içten içe hissettiriyor. Mizahı, düşünceyi besleyen bir etken olarak mı görüyorsunuz? Mizah, kimilerince ‘hafiflik’ de sayılabiliyor…

- İngiltere’de büyük bir mizah, ironi geleneği var. Bu yaptığımız her şeyde ortaya çıkabiliyor. Özellikle de politik konularda… Aynı zamanda İrlandalılarda bir hazırcevaplılık, bir mizahî yön vardır. Biraz karanlıktır o, baskılar yüzünden. Ama anlık olarak gerçekten korkunç olan dünyanın içinden çıkmayı sağlayan bir mizahî yön vardır. Bunu kendimde de keşfettim. Mizahı eserlerime katarken bilinçli bir şekilde yapmıyordum. Kesinlikle öyle bir çabam yoktu. Ama yazarken kendimi öyle buluyorum, bir bakmışım öyle yazıyorum. Karar vererek yapmaya çalışsam zaten komik olmaz.

...

- Roman kahramanlarınız Wittgenstein ve Bakhtin’di. Özellikle ‘Wittgenstein’ ismi Türk okur-yazarlarından epey saygı görüyor. Sizi Wittgenstein ile Bakhtin’i roman kahramanı yapmaya iten neydi?

- Kitabı yazmadan önce kurmaca bir şey keşfetmiş gibi, Wittgenstein ile Bakhtin’in arkadaş olduklarını, birbirlerini tanıdıklarını hayal ettim. Kitabı yazdığım sırada birçok insan bunu bilmiyordu. Bunun benim kurgum olduğunu zannettiler. Ama gerçekte Wittgenstein ile Bakhtin birbirlerini tanıyorlar. Wittgenstein hayatımda beni çok kovalayan bir isim oldu. Cambridge’te Trinity Koleji’nde çalışırken benim hocam Wittgenstein’ın bir arkadaşıydı. Wittgenstein sürekli olarak Cambridge’ten kaçmaya çalışırmış. Ama Cambridge onu sürekli yakalayıp üniversiteye çekiyormuş. Aynı zamanda hocam ile Derek Jarman, birlikte Wittgenstein hakkında bir film yapmışlar. Senaryosunu hocam kendisi yazmış. Çok sorunlu bir süreç olmuş. Çünkü yönetmen Derek Jarman görselliği çok iyi bilse de dil hakkında hiçbir şey bilmiyormuş. Senaryo yeniden yazılmış. Çok zorlu ama keyifli bir süreç olmuş bu, hocam için. Wittgenstein, Cambridge’ten birçok kez kaçtı, ayrıldı, geri döndü. Bir keresinde de Batı İrlanda’ya gitmiş –ki benim yazdığım hikâye de orada geçiyor– oradaki ufak bir kulübede kalmış. O kulübeye ufak bir tabela yerleştirdim. Wittgenstein’ın orada kaldığını belirten bir seremoni yapıldı. İrlanda devlet başkanının da bulunduğu seremonide bir konuşma yaptım. İrlandalı filozoflar ve balıkçılar o kulübenin içinde bir aradaydılar. Aynı konuşmada Wittgenstein’ın bu kulübede yaşarken “hizmetçi”liğini yapan biri de vardı. Bu kişi, Wittgenstein’ın biyografisinde de yer alıyordu. Wittgenstein kendi elyazmalarını hizmetçisine verip “Al bunları yak!” diyormuş, hizmetçisi de yakıyormuş. Paha biçilemez şeyleri hiç bilmeden yakıyormuş. Ben hizmetçi ile ilk tanıştığımda kendisine bu biyografiyi gösterdim. Bak burada sen de varsın, dedim. Hizmetçi baktı ve hiç umursamadı bile.
(kronos.news, 05.02.2017)

“… Ama bunu anlamazlar, çünkü bu ülkede meydana gelen hiçbir şeyi ciddiye almıyorlar aslında. Bana postanede, İngiliz başbakanının ayaklanmamızın haberini aldığı zaman, 'Yaa, bak sen şunlara,' deyip yatmaya gittiğini anlattılar. İngilizler, İrlanda'nın gerçek olduğuna inanmıyorlar; burada sadece fantezilerini uyguluyorlar."(James Connoly, s. 152)

İhtimal ezelden İrlanda kültürüne yakınlık duymam da eseri çok beğenmemde etken. Kitabın, okumadan önce ya da sonra, İrlanda-İngiltere tarihini baştan sona öğrenme ya da hatırlama arzusu uyandırması da başka bir güzellik; bir romanın peşine takılıp tarih ve felsefe deryâsına iskele almak, dilinde Câhit S. Tarancı’nın dizeleri, kulağına küpe:

"Gitmekle bitmiyor umman / Sular azgın, tekne delik"

2017'de Okuduğum En Kötü Kitaplar
Aynı zamanda boş, saçma ve gereksiz kitaplar;
(Liste bayağı uzun,)

*Elle Kennedy - Hata
*Jennifer L. Armentrout - Kimi Seçtiğine Dikkat Et
*Lauren James - Bir Sonraki Hayatımız
*J. S. Cooper - Aşık Rheet
*Rainbow Rowell - Fangirl
*Veronica Rossi - Sonsuz Gökyüzünün Altında
*Claire Wallis - Dalgalar
*Jennifer L. Armentrout - Lanetli
*Meg Rosoff - Beni Gitmiş Say
*Andrew Shvarts - Asil Piçler
*Adam Silvera - Az Biraz Mutlu
*Claire Contreras - Karanlıkta Işık Aranmaz
*Jennifer L. Armentrout - Sonsuzluğun Sonuna Dek
*Elizabeth Hoyt - Günahkar Aşık
*Christina Lauren - Günahkar Yabancı
*Maggie Stiefvater - Ürperti
*Gena Showalter - En Karanlık Fısıltı
*Joelle Charbonneau - Test
*Georgia Cates - Acıtan Güzellik
*Georgia Cates - Adanmış Güzellik
*Samantha Young - Sığ Sularda Kaybolan
*Françoise Sagan - Günübirlik Acı
*Alwyn Hamilton - Çöllerin Asisi
*J. A. Redmerski - Sarai (ilk sıraya bunu koymalıymışım gibi geliyor)
*Claire Contreras - Kağıttan Kalpler
*Heidi McLaughlin - Sonsuza Kadar Benim

Aycan, bir alıntı ekledi.
27 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · 3/10 puan

Birbirimize karşı rahat hissediyorduk çünkü "mış gibiler" yoktu.

Acıtan Güzellik, Georgia Cates (Sayfa 100 - Dex Plus)Acıtan Güzellik, Georgia Cates (Sayfa 100 - Dex Plus)
Aycan, bir alıntı ekledi.
27 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · 3/10 puan

"Takım elbiseler hoşuna gitmez mi?"
"Çok hoşuma gider ama başka ne tür kıyafetler giydiğini merak ettim."
"O halde, bunu öğrenmek için beni tekrar görmek zorundasın."

Acıtan Güzellik, Georgia Cates (Sayfa 60 - Dex Plus)Acıtan Güzellik, Georgia Cates (Sayfa 60 - Dex Plus)
Aycan, Acıtan Güzellik'i inceledi.
27 Kas 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · 3/10 puan

İki kitabı okuyan ve bir tanesini de okumaya çalışan ben, ruh halimin değişkenliği nedeniyle başka bir kitap bulup onu bitirdim. Gerçekten okunmuyorsa okunmuyor, bundan sonra başladığım kitapları okuyamadığım zaman başka bir kitabı deneyeceğim. Böyle yapmadığımda hiçbir şekilde kitap okuyasım gelmiyor çünkü.
Dediğim gibi ruh hali nedeniyle elime geçen ilk aşk romanını aldım, okumaya başladım. Biraz önce bitti, sarhoş edici derecede güzel değildi ama tekrardan kitap okuma isteğimi arttırdı.
Kitaba başlarken arka kapağını okumadım, önyargı oluşacağını bildiğimden bilgi edinmeden başladım. Ve şaşırtıcı bir şekilde berbat bir kitap değildi. Son zamanlarda çok nadiren güzel kitapları yakalayabiliyorum. Bu yüzden bu kitap biraz umut ışığı oldu diyebilirim.
İlk sayfalarda kadın karakterimiz olan Laurelyn’in düşünce şekli dikkatimi çekti. Devam etmemin nedeni gerçekten o düşünceydi. Uçakta yolculuk ederken e-reader’ını alıp bir kitap okumaya başladı ve okuduğu kitaptan bahsetti, ‘Kitabın sadece altıncı bölümüne gelmiştim ama baş kadın karakter yeni tanıştığı yakışıklı adama çoktan aşık olmuş, bunu itiraf etmekte zorlanıyordu. Basmakalıp, dedim içimden.’ Tam olarak bunlar yazıyordu. Ve ben yazarın, herkesin işlediği bu konuyu, bizim klişe olarak adlandırdığımız bu konuyu nasıl ilerleteceğini çok merak ettim.
Hikayenin içine girmekte asla zorlanmadım ama yazarın yaptığı ters köşeler… Laurelyn ve Addison Wagga Wagga’ya indiklerinde Laurelyn’in Ben’le bir ilişkisi olacağını düşündüm. Yanıldım. Hemen ardından Zac girdi araya (bundan önce Addison abim yanında bir arkadaşını getiriyor dediğinde acaba Zac’le mi bir şeyler olacak diye düşündüm. Yanıldım.) ve Addison’la Zac’in birlikte olacağını anladım. Biraz kafam karıştı ama yazar yardıma yetişti.
Jack MclachIan diye bir başlık altında, farklı bir bakış açısından anlatılmaya başlandı. Merakım arttı tabii. Sonuç olarak ana erkek karakterimiz Jack oldu! Farklı bir kadın arayan Jack şanslı günündeydi çünkü tam da o gün Amerikalı kızımız sahneye çıktı. Jack, aradığını bulduğunu hissetti. Garson kızın yardımıyla bilgiler edindi. Ama ismini öğrenmek istemedi. Burada biraz durmak istiyorum. İsimlerin bir gücü olduğuna inanırım, benim için isimler önemlidir ve duygulara karışabilir. Jack’in neden isim bilmek istemediğini ve ismini söylemediğini anlayışla karşıladım bu yüzden. Bazıları için saçma gelebilir ama benim için öyle değil.
Aradaki detayları geçiyorum ve esas meseleye geliyorum. Beraber akşam yemeği yerlerken Jack üstü kapalı bir şekilde teklifini sunuyor. Laurelyn biraz geç olsa da durumu kavrıyor ve tam beklenildiği gibi kabul etmiyor. Kim tanımadığı ve daha bir iki kez karşılaştığı adamın teklifini kabul eder ki?
Aldığı red cevabını kendine yediremeyen Jack yine de Laurelyn’in peşinden gidiyor. Peşinden gitmesi fikrini değiştirmeyecektir ama şansını dener. Düşünmesini ister… Sonuç olarak önce tanışmak koşuluyla teklif kabul edilir. Herkes mutlu olur. Ve kimse sadist değildir. Bu kısım içimi rahatlattı çünkü son zamanlarda yaygınlaşan bu sadistlik konusuna dayanamazdım. Olmaması çok iyi olmuş.
Jack’in anlaşması üç aylık. Üç ay beraberiz sonra ne sen ara, ne de ben arayayım. E tabii bu anlaşmayı görünce diyorsunuz ki, ‘Biz çok duyduk bu lafları…’ Doğal olarak bende böyle dedim.
Teklifine ‘evet’ cevabını almak için romantik tavırlar sergileyen (çok az bir miktardı bana göre) bir Jack gördüm. ‘Kendini rahatsız hissetmeni istemem. O yüzden, canın yanarsa bana derhal söyle.’ Gibisinden topuklu ayakkabıyla yürürse ayakları ağrır düşüncesine sahip birini gördüm. Sonrasında ayaklarını ovan bir Jack daha gördüm. Ve gerçekten romantik bir erkek göreceğimi sandım. Tamam yine gördüm ama hayalimdeki gibi değildi…
Yazarın Laurelyn’i 13.kız yapmasını ve 13’ün uğursuzluğunu şöyle bir düşününce… Belki de yazar 13ü uğurlu buluyordur diye düşünmekten kendimi alamadım. Güzel bir detay olmuştu. Tıpkı Laurelyn’in tamamen tesadüf eseri Jack’e Jack demesi gibi.
Tamam Jack’in değişeceğini biliyoruz, hissedebiliyoruz ama bunun ağırdan alınması benim çok hoşuma gitti. Noel için Laurelyn’i ailesinin evine davet etmeyişi gibi. Biraz kırıcı ama gerekli bir durumdu. Daha sonra ailenin yanından erkenden kaçıp Laurelyn’in yanına gelişi hoştu.
Aralarındaki esprilere gülümsediğim de doğrudur. Yazarın ‘ilişkide netlik’ konusuna yaptığı vurgular gözümden kaçmadı. Kitapta iki kişi de ne istediğini biliyordu. Ergenlik yoktu. Gayet olması gerektiği gibiydi diye düşünüyorum. Öyle saçma sapan kıskançlıklar, ergen tavırlar, şımarık bir kadın görmedim. Ve görmediğim için de gayet mutluyum.
Jack’in annesi de olmazsa olmazlardandı. Habire Jack’e öğretemedikleri hakkında üzgündü. Çok tatlıydı.Bir de ben aile üyeleriyle olan diyalogların daha fazla olmasını isterdim. Mesela Jack ve Chloe. Sonuçta kız kardeş,daha fazla konuşma daha fazla kavga isterdim. Aile için sıcak ve tatlı kavgalardan. Olmadı, bende içime gömdüm.
Şu asla kelimesini bu kadar keskin bir şekilde kullanmaktan korkuyorum. Kullananları da görünce ‘hıhı’ demekten kendimi alamıyorum. Neler olacağını nereden bilebilirsin. Olmaz dediğin oluyor genelde, bu yüzden annesinin gelin ve torun istemesine karşılık Jack’in ‘Bu. Asla. Olmayacak. Önce cehennemin buz tutması lazım.’ Tarzı düşüncelerini okuyunca küçümseyen gülüşlerimi atmadan edemedim.
Laurelyn’in gitmeden önce aklı başına gelen Jack sonunda sevdiğini kabullendi. Ama tahmin edersiniz ki çok geç kalmıştı. Laurelyn çoktan gitmişti.
Genel olarak sevdiğim yanları vardı evet, sevmediğim yanları da vardı. Çok mükemmel şeyler hissettiğimi söyleyemem. Nötr durumdayım. İkinci kitabın ilk kitaptan daha iyi olacağını ümit ediyorum.

ROMANTİK AŞK, Acıtan Güzellik'i inceledi.
24 Kas 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Aşktan kötü bir şekilde nasibi alan bir kız, ve süper zengin evliliğe uygun bekar bir iş adamı. Haliyle her ilişki yaşadığı kız kancayı takabilmek umuduyla peşini bırakmamaktadır Jack Henry'mizin. Buda kendine yeni bir yöntem bulmuş ve sözleşmeleri ilişkiler yaşamaya karar vermiş... Ve bu seferki avı da Laurelyn Prescott.
İsimlerini ve kişisel bilgilerini kesinlikle paylaşmıyorlar birbirleriyle. Başka isimler ile ve Laurelyn'in seks-hattı adını verdiği telefonla iletişime geçiyorlar.
Bu klişeyle oluşturulmuş tüm kurgularda olduğu gibi evdeki hesap çarşıya uymuyor tabi ki... Daha fazla detay vermeyeceğim okumak isterseniz kendiniz görürsünüz

Cem, Memleket Hikayeleri'ni inceledi.
 09 Oca 2017 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

Memleket Hikâyeleri'ni ilk kez, seneler önce Rize Fındıklı'da, deniz kenarındaki binamızda, küçük dairemizde, sıcak, güneşli, pırıl pırıl bir günde okumuştum. Hemen ardından Gurbet Hikâyeleri'ni okuyarak Refik Halid Karay'ın böylesi güzel üslûbunun raslantı ve tek kitapla sınırlı olmadığını da görme şansım olmuştu.

Memleket Hikâyeleri gerçek, hakiki bir başyapıt kesinlikle. Sadece bu topraklardaki edebiyat için değil, bütün dünya edebiyatı için büyük bir güzellik. Üzerine kara kara bulutların çöktüğü güzel topraklarda yaşayanların yaralanmış, acıtan, çürümüş, kendini zevk ve sefaya kaptırmış ya da mazlumluk ve mahsunlukla paralanmış hayatlarından öyle hikâyeler sunuyor ki bize yazarımız, tek tek her bir hikâyesinde bize anlattığı karakterler gerçekten de sayfalara sığmıyor, yapraklardan taşarak yanıbaşımızda canlanıveriyor sanıyoruz. "Şeftali Bahçeleri" hikâyesindeki rengârenk bahçelerin verdiği huzur ve rahatın tamamının yanıltıcı olduğunu okumaya devam ettikçe anlıyoruz. Anadolu'nun her yerinden bize anlatılan insanların her biri bir sonu haber verir gibi; bu bulutlar boşuna değil, bu karanlık boşuna değil, her yere uzanan bu kötü karanlık fırtına çok yakında herşey tepe taklak olacak diye sesleniyor sanki, bir uğursuz seslenişle, sanki gemileri okyanuslarda kayalıklara çağıran, batsınlar diye hülyalı bir sesle onlara seslenen sireneler gibiler, ama herşey daha kötü olacak, daha kötüye gidecek diyor yine de her hikâyede okuduklarımız: istismar ve sömürünün farklı çeşitleri, insana yapılan manevi veya maddi zulümler ya da rehavetin içine kendini bırakmış akarken hayat, birden ölümün kapıyı çalması gibi, ya da senelerce insanlara hizmet etmiş ve artık sadece boynuna bıçağı uzatacak olan kasabın peşinden giden o koca öküz gibi, herşey ve herkes bu yıkılıştan nasibini almayı bekliyor . Ancak Refik Halid Karay gerçekten bir kitabının arkasında ona ithafen yazıldığı gibi bir ressam yazar, bu insan tasvirlerindeki sadeliği ve bu kıvrak, cümbüşlü ve ağıtlı dili ancak ressam olmasıyla açıklayabiliriz zira. Cer Mollası hikâyesinde, ya da Yatık Emine'de, ve diğer bir çok bir hikâyede bize hikâye ettiği bu insanlar, yani toprağımız değil sadece, insanlar da olan memleketimiz, kendi ahlâki çıkmazları ve istismarlarıyla yıpranmış, bir büyük felaketin yanı başında ya da dibinde acıyla kıvranan, kıvranacak olan, bir asır öncesinin mazlum, masum ya da hain, hin insanları büyük bir hayat keşmekeşinin içerisinde yuvarlanarak, yazarın inanılmaz güzellikteki üslûbuyla bir daha ölmemecesine kağıtlara düşüyor ve bir daha kaybolmamak üzere zihinlerimize nakşolunuyorlar. Ve onlara bakarken, bütün bu karanlığın, bir hain sisin, her yanı, her bir mekânı, toprağı ve aklımızı, ruhumuzu lekeleyen bu korkutucu siyahlığın, bu devasa büyüklükteki fırtınanın yeniden yanı başımızda olduğunu bütün bu sarsıntılardan anlamıyor muyuz sanki? Refik Halid Karay bir asır öncesinin hikâyelerinde bize bugünden insanlar da anlatmıyor mu? Eserin böylesine başarılı olmasının sebebi bu mu yoksa? Eserin yüz sene öncesinde, hatta daha fazla zaman önce yazılıp şu an hâlâ etkisini sürdürmesinin sebebi, iyi edebiyat işte; edebiyat, yani has edebiyat, yani okurken izini, etkisini hissetmiyorsak bile, bizimle kalan; kitabın kapağını kapadığımızda üzerimizde, dilimizde, gözümüzde, zihnimizde rengi kalan, tadı kalan ve bir daha bizden gitmeyen, bize katılan ve bizi biz olduran şeylerin arasına katılarak şu dünyadan göçene dek bizimle yaşamaya devam eden o güzel söz, o güzel resim, yüz sene öncesinden dahi uzanıp bize verilen bir sır, güzel anlatılmış bir hikâye. O yüzden, hazır her yeri kar kaplamışken, hazır bembeyaza kesmişken her yer, elimizden geleni de yapabildiysek muhtaca, o zaman okumaya başlayabiliriz Memleket Hikâyeleri'ni; hiç birimiz geç kalmamalıyız bu cümbüşe, hiç birimiz bu edebiyat şaheserinden mahrum kalmamalıyız.

İyi okumalar...