• KOCAMAN BİR ÇOCUĞU ÖPÜYORSUN

    Sen bende neleri öpüyorsun bir bilsen
    Herkesin perde perde çekildiği bir akşam
    Siyah bir su gibi yollara akan yalnızlığı öpüyorsun
    Ağzında eriklerin aceleci tadı
    Elleri bulut, gözleri ot bürümüş ekin tarlası
    Bir çocuğun düşlerine inen tokadı öpüyorsun.
    Yağmur her zaman gökkuşağını getirmiyor
    Aralık kapılarda bekleyişin çarpıntısı
    Bir kadının eksildikçe ömrüme eklenen
    Uzun gecelerini, solgun gövdesini öpüyorsun.
    Uzak dağ köylerine vuran ay ışığı
    Kerpiçlerden saraylar kuruyor yoksulluğa
    Ne suların ibrişimi ne gökyüzü ne rüzgâr
    Sen bende gittikçe kararan bir halkı öpüyorsun.

    Sakarya Caddesi'nde sarhoşlar
    Rakıyla buğulanmış kaldırımlarına gecenin
    Yüksek sesle bir şeyler çiziyorlar.
    Yalnızlık her koşulda bir sığınak bulur, diyorum
    Uzanıp dudağımdaki titremeyi öpüyorsun.
    Örseler acıyla düştüğü yeri
    Susarak büyüyen adamların sevgisi.
    Ağzında pas tadıyla bir inceliği söylemek
    Bir gülünç içtenliktir, gecikmiş ve ezik
    Sen bende yanlış bir ömrün tortusunu öpüyorsun.
    İnsanın zamana karşı biricik şansıdır aşk
    Onca kapı onca duvar içinde bulur aynasını.
    Sen bende neleri öpüyorsun biliyor musun
    Herkesin simsiyah kesildiği bir akşam
    Yıldızlarla yedirenk gökyüzünü öpüyorsun.

    Sen bende, gözlerinin anne ışığıyla
    Bir solgunluktan doğan kocaman bir çocuğu öpüyorsun.
  • Taştan mıydı ki kalbim acıyla balyozlandı
    Ya da betondan mıydı bedenim hırpalandım
    Hissizleşti duygularım, yavaşça toplandı
    Ben de bu geceki ay gibi yalnız kalandım

    Yalnızlık işlemişti yaralı bedenime
    Ve gökyüzünün rengi hep karanlıktı artık
    Yıldızların ışığı vuruyorken tenime
    Eceli bekliyordum bir ayna gibi kırık

    Yalnızlık törpülüyor geçen her dakikayı
    Dün nerde bugünüm hangi gemiyle yollarda
    Bense çaresiz sorguluyorum acıyı
    Yarından habersiz bir orada bir burada

    Mum gibi eriyor hızla akıp giden zaman
    Yalnızlık acılı bir rüzgar, esiyor yine
    Esen rüzgar söndürdü mumu yok beni duyan
    Yalnızlık düğüm attı zamanın ellerine...
  • Yalnızlık derinleşiyor. Sezgilerim de sardunyaların kokusuyla, dolunayla ve ogunlaşan acıyla derinleştiğini hissediyorum. Acı içime işliyor, jilet gibi keskin; kopkoyu bir kan dolaşıyor damarlarımda. Kötülüğün dounayla birlikte büyüdüğünü bilmek beni hasta ediyor.
  • Önümüzde, yerin altındaki bu esrarengiz yapıya ait dar bir geçit duruyordu. Bizim için heyecan verici bir andı; çünkü o güne kadar bizden önce oraya giren hiç kimse artık hayatta değildi. Baretlerimizi başımıza taktık, lambalarını yaktık ve parlak güneş ışığından uzaklaşarak, zifiri karanlığa doğru yol almaya başladık. Bu ani değişim rahatsızlık vericiydi.

    Aslında, en başında devam etmeye biraz çekinmiştik; çünkü içeride, daha derinlerdeki koşulların neye benzediği konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Daha ileride karşılaşabileceğimiz şeyler hakkında yaptığımız tahminler de pek iç açıcı değildi. İtalyan yetkililer uzun süre, bu yeraltı geçitlerinin zehirli gazlarla dolu olduğu konusunda ısrar etmiş ve bu yüzden, içeri giriş için izin vermeden önce, başımıza gelecek ölümcül kazalardan dolayı herhangi bir sorumluluk taşımadıklarına dair bize bir anlaşma imzalatmışlardı.

    Giriş tünelinin tavan yüksekliği; ortalama 180 cm. fakat genişliği sadece 53 cm. di; yani aynı anda iki kişinin yan yana yürümesi olanaksızdı. Tünelin duvarlarında, meşale takmak için belirli aralıklarla, sağlı sollu küçük delikler açıldığını görebiliyorduk. Aşağılara uzanan bu tünel, şaşırtıcı şekilde doğudan batıya doğru ilerleyen bir eksen üzerindeydi. Arkamızda kalan girişteki ışık gözden kaybolduğunda, kendimizi kötü kokulu sessiz bir ortamın içinde bulduk.

    Çok fazla olmasa da sıcaktı ve çok rutubetliydi; fazla geçmeden kıyafetlerimiz terden sırılsıklam oldu. Tünel, binlerce büyük sivrisinekle doluydu; fakat şansımız varmış ki, pek saldırgan değildiler. Zehirli gaz riskine karşı, kimyasal filtreli toz maskelerimizi taktık. Fenerlerimizin ışığı önümüzde parlıyordu. Tünel, düz bir hat üzerinde devam etti. Bastığımız zeminin sağlam olmadığını fark ettik. Ortam, inanılmaz bir yalnızlık ve boşluk hissi vermeye başlamıştı. Her şeye rağmen, yürümeye devam ettik.

    Ortalama yüz yirmi metre kadar ilerledikten sonra tünel değişti. Kendimizi garip bir yapının içinde bulduk. Sol tarafta, tuğla örülerek kapatılmış bir kapı eşiği vardı; sağa doğru dönüldüğünde ise, tünel daha dik bir açıyla aşağı devam ediyordu. Biz de devam ettik. Kırk beş metre kadar ilerledikten sonra aniden durmak zorunda kaldık: Önümüzde bir su kitlesi vardı. Tünelin devamı, daha derinlere doğru giderek, içini dolduran su yüzünden gözden kayboluyordu. Fakat bu yeraltı su yolu da, tıpkı tünel gibi yapay olarak oluşturulmuştu. Suyun içinde atılan birkaç adımdan sonra derinlik artıyor ve ilerledikçe, aşağı yöndeki tünelin tavanına kadar ulaşıyordu. Belliydi ki; eski çağlardan bu yana, suyun yüksekliği epeyce artmıştı. Buradan geçmemiz mümkün değildi.

    Bu sualtı yoluna varmadan az önce, tünelin sağ tarafındaki duvarda bir delik görmüştük; geri döndük ve içine girdik. Buradan geçtikten sonra kendimizi başka bir tünelin içinde bulduk. Bu tünel sola keskin bir dönüş yaparak, dik bir açıyla yukarı doğru çıkıyordu; bu tünelde bizden önce başkalarının da yürüdüğü çok açıktı; ancak şimdi burası molozlarla kaplanmıştı. Zorlanarak yukarı çıktık.

    Altı metre kadar ilerledikten sonra, kendimizi oldukça sıra dışı bir şeyin önünde bulduk. Bu, tuğla örülerek kapatılmış başka bir girişti ve muhtemelen bir yeraltı odasına, dehlizine ya da tapınağına aitti. Burada, tünel sağa ve sola ayrılıyordu. Sağa döndük. Altı metre kadar sonra, tünelin molozla kapatılmış olduğunu gördük; ama tünelin, yeraltı su yolunun bittiği yerle birleştiğini orijinal araştırmalardan biliyorduk.

    Sonra mühürlü girişin olduğu yere geri emekledik ve soldaki tünele girdik. Bu tünel, bizi iki ayrı tünelin önüne getirdi. Bunlardan biri, kompleksin içine ilk girdiğimiz giriş yönünün zıt istikametinde ve yukarı meyille devam ediyordu.

    Bu tünel de, hemen sol yanındaki aşağı meyilli diğer tünel gibi, molozla doldurulmuştu; ama aradan iki bin yıldan fazla bir süre geçtiğinden, moloz biraz çökmüş, tavanla moloz arasında 45 cm.lik bir boşluk oluşmuştu. Fenerlerimizin ışığının gittiği yere kadar boşluğun devam ettiğini görebiliyorduk. Diğer ucunun nereye çıktığı konusunda ise hiçbir fikrimiz yoktu. Ben, bunu keşfetmeye karar verdim.

    Her ne kadar, geçmişte Ortadoğu'da arkeolojik sitelerdeki tünel ve mağara keşiflerinde bulunduysam; normalde, insanı kendini mezarının içinde hissettiren derin ve kapalı yerlerde ortaya çıkan panik duygusuyla başa çıkmayı biliyorsam da durumun klostrofobik olduğunu söylemek, yetersiz bir açıklama olur.

    Ben tünele girmeye hazırlanırken, Robert bana katılmayı reddetti, İtalyan arkeoloji işçileri, Gino ve Pepe de başka tarafa bakarak, anlamsızca sırt çantaları ve halatlarıyla oynamaya başladılar. Sonra bacağıma ip bağlamam gerektiğini söylediler. Amaçlarının, eğer ben tüneldeyken kalp krizi geçirirsem, hemen beni dışarı çekebilmek olmasını umdum. Sonra bu umudun anlamsız olduğunu düşündüm; çünkü bu hiçbir işe yaramazdı.

    Tünelin tavanı okadar yakındı ki; başımı yukarıdaki tırtıklı taşlardan koruyacak olan baretimle, karnımın üzerinde sürünerek, ayaklarımla iterek ve ellerimle kendimi çekerek ilerlemek zorundaydım. Başımı fazla kaldıramadığım için, gittiğim yeri yeterince görmem olanaksızdı. Eğer tünel hep aynı genişlikte -ortalama 50 cm.- devam ediyorsa, geri dönmem de mümkün olmayacaktı. Bunun bir yere çıkmasını ve dönüş yaparak geri gidebileceğim durumda olmasını ümit ettim. Aksi takdirde, geri geri sürünmek zorunda kalacaktım. Bunun zor bir iş olduğu doğruydu; ama yine de başarabilirdim. Bu yüzden fazla endişelenmeme de gerek yoktu. Yüzüm toprağa değecek kadar yakın bir durumda ve sürünerek ilerledim. O anda toz maskem, kendisi için ödenen paranın hakkını veriyordu. İlerlerken, içinde fotoğraf makinelerimin olduğu çantayı önümde itmek zorundaydım; çünkü sırtıma takmak için yeterli boşluk yoktu.

    Tünelin içinde sürünerek ilerlerken, elimden geldiğince hızlı gitmeye çalışıyordum ve aynı zamanda, katettiğim mesafeyi tahmini olarak ölçmeye çalışıyordum. Bir ara durup, arkadaşlarımın bana çok uzak olup olmadıklarını anlayabilmek için ıslık çaldım ve ardından tünelin aşağısından onların da ıslık seslerinin geldiğini duydum. Biraz daha ilerleyince ip bitti. Ben de ipi ayağımdan çözdüm ve yola ipsiz devam ettim.

    Yerin derinliklerinde, daracık bir tünelde yalnızdım ve hiç ses yoktu. Birkaç kez durmak zorunda kalmıştım. Bu tarz düşüncelerden zihnimi arındırmak için gösterdiğim çabaya rağmen, sırtımın üzerinde duran tavanın inanılmaz ağırlığını düşünmeden de edemiyordum. Başım tavana sürtüyor, dirseklerim çeperlere değiyor ve bedenim iki bin yıllık moloz yığını üzerinde yatıyordu. Arkamda uzun bir tünel uzanıyor; önümde ise tam anlamıyla bir gizem duruyordu. Ansızın bu durum bana tam bir delilik gibi göründü.

    Eğer o anda tavan çökseydi; kimse beni almaya gelemezdi: Klostrofobik panik başladı ve tüm zihnimi sardı. Vücut ısım yüksek olmasına rağmen, sırtım ürperdi ve kaskatı kesildim; duygularım kontrolden çıktı ve kendimi, mezarımda durup toprakla kaplanacağım anı bekliyormuşum gibi hissettim. Sakinleşmek zorundaydım; tünel çok uzun zamandır orada duruyordu ve çökmek için benim geleceğim anı beklemiş olamazdı.

    Birkaç kez derin nefes aldım ve sonunda sakinleştim. Fotoğraf makinesi çantamı iterek ilerlemeye devam ettim. Ortalama otuz metre kadar ilerlemiştim ve tünel hâlâ volkanik kayaya doğru, düz bir yönde devam ediyordu.

    Kırk metreye kadar geldiğimde, tünel bir kez daha değişti: Tavanı biraz yükseldi ve eni iki katına çıktı. Yaklaşık her metrede bir, 30 cm. kadar alçalıyordum. Ferahlamıştım; çünkü gerekirse, dönüş yapabilecektim. Bir süre sonra önümde tünelin ikiye ayrıldığını gördüm. Bu ikili giriş, karşımda çifteli tüfek namlusu gibi duruyordu. Önce sağdaki tünele girmeyi seçtim ve emekleyerek içeri girdim.

    Ancak bu tünel çok kısaydı; garip bir şekilde, girişten ortalama elli metre sonra bitiverdi. Bu anlamsızdı. Mühürlenmiş olabilir miydi? Üstünkörü bir tetkikle, durumun böyle olduğuna dair herhangi bir kanıt bulamadım. Solumdaki kayanın içinde bir delik gördüm. Aşağıdaki bir başka tünele doğru gidiyordu. Delikten geçtim. Çok tuhaf bir şekilde, kendimi soldaki tünelin sonunda buldum. Bu ilginç ve karmaşık yapı çok anlamsızdı. Birileri neden aynı yere çıkan iki ayrı tünel yapmış olabilir ki? Ve tam önümde, taş bloklar ve harçla mühürlenmiş bir kapı eşiği gördüm. Bunun solunda, başka bir duvar vardı ve kırılarak delinmişti. Başımı delikten soktum ve başka bir tünel daha gördüm. Ancak bu da az ilerisinde molozla mühürlenmişti. Sonra yeri tekmeledim ve çıkan sesten aşağıda bir tünel daha olabileceğini düşündüm. Çantamda sürekli bir mala taşıyordum; fakat kazmaya başlamanın zamanı değildi.

    Yine de çantamdan çıkardım ve mühürlü kapı eşiğindeki taşlara vurdum. Aynı anda sesimin çıktığı kadar bağırıyordum. Ben bir yankı duymadım; fakat Robert Temple beni duyabilmişti. İlk başta, aşağı inerken kullandığımız ana tünelin sonunda, önünden geçtiğimiz tuğlalarla örülmüş duvarın diğer tarafında duruyordum. ( Şu anda bulunduğum yer, aşağı inerken kullandığımız ana tünelin sonundaki tuğlalarla örülmüş duvarın öte yanıydı.)

    Bu tünelin, derinlerdeki yeraltı tapınağına giden geçit olduğunu düşündüm; çünkü diğer tünelden daha yüksek bir seviyede ilerliyordu, dolayısıyla altındaki yapay olarak inşa edilmiş su yoluna uğramadan devam ediyordu. Şimdi, bu yerin mantığını çözmeye başlamıştım: Bu tuhaf yapı, aslında Robert Temple'nin şüphelendiği gibi, insanların Öte Dünyanın sırlarının kendilerine verilmesi için geldikleri bir yerdi. Bu adaylar, yapıya girecekler; sağa dönecekler -eski metinlerde her zaman önerildiği gibi- ve yapay nehirden geçerek alt dünyayla tanrıların krallığı arasında bir geçiş noktası olarak hizmet veren tapınağa ulaşacaklardı. Aynı zamanda, alternatif olan diğer tünel ise; rahiplerin kullanımına ait olacak ve adayların varmalarını bekleyecekleri tapınağa, direkt giriş yapmalarını sağlayacaktı.

    Bütün bunlar, klasik yazarların tarif ettiği alt dünya seyahatlerini hatırlatır. Bu hikayeler sessiz kayıkçı Charon'un, Styx Nehri boyunca şeytani yerlerde gezdirdiği ziyaretçilerin anılarıyla başlardı. Sonra, kutsal krallığa girişin ardından ziyaretçiler, Virgil'in şu sözlerle tarif ettiği bir deneyim yaşar: "Mutluluk diyarı, yeşillik ülkesi. Kutsanmış Ağaçların arasında ruhların huzur bulduğu yer."

    Çantamdan, en sevdiğim Leica fotoğraf makinelerimden birini, birkaç objektif ve bir de flaş çıkardım. Sonra, görebildiğim her şeyi kapsamlı bir şekilde fotoğraflamaya başladım. Çeşitli keşiflerde bulunup deneyim kazanmış biri olarak, bir yere girerken hep bir daha dışarı çıkamayacakmışım gibi düşünerek davranırım. 'Kafese girmek' benim ana prensibimdir ve işe yarar. Çünkü dışarı çıkamasanız bile, en azından bu bir sürpriz olmayacaktır.

    Bir saat kadar sonra tünelin aşağısına geri dönmüştüm. Gino ve Pepe oradaydı ve oldukça gergindiler. İp gevşediğinde çekmişler ve ucunda benim olmadığımı görünce endişelenmişlerdi. Dahası sesimi de duyamamışlardı; ben de onları duyamadığım için, çağrılarına bir yanıt verememiştim. Duydukları korkuyu yetkililere anlatmış olmalılar ki; bu komplekse daha sonraki her gelişimde, tünele girişim engellendi. Bundan emin de olamazdım; çünkü bana hiçbir şey söylenmemişti. Ancak birinin sürekli yakınımda durduğunu ve dar tünelin girişine yaklaştığımda, kapının önüne oturup önümü kesmeye çalıştığını görebiliyordum. Emir aldıkları belliydi. Bu tünele giriş çok tehlikeliydi. Öyle ki; fotoğraf çekimi yaptığım yerlere, şimdiye kadar hiç kimse gidememişti.

    BU YERALTI YAPISINI KİMİN inşa ettiği bilinmiyor. M.Ö. 7. yüzyılda Yunanlılar tarafından kazılmış olabilir. Ne için kullanıldığını, şu anda kimse kesin olarak söyleyemiyor. Ayrıca ne zaman mühürlendiğini ve neden gizli tutulduğu da bir sır. Bu konudaki en iyi tahmin; Augustus Sezar zamanında önemli bir Roma Amirali ve imparator Nero'nun dedesi olan Marcus Vipsanius Agrippa'nın, bugün bilinmeyen bazı nedenlerden dolayı, buranın çok tehlikeli bir yer olduğuna ve yeryüzünden yok edilmesi gerektiğine karar verdiği ve dolayısıyla, yakınlardaki filosunun inşa edilmekte olduğu ve denizcilerinin Roma'nın son muzaffer deniz savaşı olan Sicilya Savaşı'na hazırlık amacıyla Avernus ve Lucrina göllerinde talim yaptığı M.Ö. 37-36 yıllarında, buranın molozla doldurulmasını emrettiğidir.

    Bunun sorumlusu her kim olursa olsun, bu yapıyı sonsuza dek ortadan kaldırma azminde ve bunu yapabilecek güçte olduğu kesin; çünkü bu sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. Bu molozla kapama işini tek başınıza yapmaya kalkışsaydınız, tünellere ortalama otuz bin kere girip çıkmanız gerekirdi. Eğer Agrippa yaptıysa, onu korkutan ne olmuştu? Eğer Agrippa değilse, o hâlde kimdi ve neden yapmıştı?

    Bu ortalama iki bin yıl önceydi. Kompleksin dış girişi, 1958 yılındaki arkeolojik kazılar sırasında keşfedildi; ancak o zamanlarda tünelin içinde çok kısa bir mesafe ilerlenebildi. Sit alanının karmaşık yapısının tamamı, ancak emekli bir kimya mühendisi olan Robert Paget'in, 1962'de yaptığı kazılarla ortaya çıkarılabildi. Paget'in çabalarından sonra, İtalyan Hükümeti burayı temizletti ve girişi mühürleyerek, gizliliğini sürdürdü. Ve buraya bir daha hiç kimse girmedi; ta ki kırk yıl sonra Robert Temple ve ben -ve beraberimizde Gino ile Pepe- bu tehlikeyi göze alana kadar. Bu sebeplerden dolayı, sit alanı arkeolojik çalışmaların dışında kaldı. Burası hakkında soru soranlara. Roma döneminde termal banyo olarak kullanılan ve bir sıcak su kaynağına giden sıradan bir tünel olduğu söylendi. Birçok uzman ilgisini kaybetti. Sadece Robert Temple bu siteyi ciddiye aldı.

    21 EYLÜL 1962'de Robert Paget ve bir meslektaşı, ilk kez sit alanına girdi. İki bin yıldır bunu hiç kimse yapmamıştı. Acaba neyi keşfetmişti ki; İtalyan Hükümeti böyle bir tepki vermişti?

    Bölgede bir 'Ölüler Kahini' olma ihtimali Paget'in aklını uzun süredir kurcalıyordu. O, Virgil'in anlattığı, alt dünyayı ziyaret eden Aeneas hikayesinin, aslında gerçek bir olaydan alındığına, yani deneyimsel olarak bu ünlü kahinin gerçekten ziyaret edildiğine inanıyordu. Garip bir şekilde Virgil'in anlatımları, Cuma'daki kahine Sybil'in, Cumaya bir kilometre ve Baia'ya (eski adıyla Baiae) ise bir-iki kilometre uzaklıktaki volkanik bir kraterin içine yağmur sularının dolmasıyla oluşan Avernus Gölü civarında bir yerde olduğu söylenen ölüler kahininden farklı biri olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

    Virgil'in Aeneid şiirinde, Aeneas, Cumalı Sybil'i ziyaret eder ve alt dünyaya nasıl gidebileceğini sorar. Sybil, "Avernus'tan aşağı gitmek kolaydır" diye cevaplar. Diğer bir deyişle Virgil, alt dünyanın girişinin yakınlarda olduğunu belirtir. Görüldüğü gibi, Sybil'in sözünü ettiği yer, yaklaşık bir kilometrelik bir mesafededir.

    Bu, sadece edebi bir eser miydi, yoksa aynı zamanda Virgil'in, hakkında bilgi sahibi olduğu gerçek bir yerde, yaşadığı deneyimleri aktaran bir rapor muydu? Paget, yazılanların gerçek olduğuna inanıyordu. Virgil'in, bir dönem bu bölgede yaşadığı bilindiği için, bu ihtimal göz ardı edilemez.' Paget bu kahinin Cuma'daki kahine gibi gerçekten var olduğundan emindi. Onun bu konuda haklı olduğuna hiç şüphe yoktur. Hannibal, M.Ö. 209'da bölgeyi yağmaladığı zaman, Avernus Gölü yakınlarında olduğu söylenen bir bölgedeki kutsal mekanda kahin için kurban vermişti. Tabii ki kuşkucular, bunun Virgil'in yazılarına kaynak olduğunu ve dolayısıyla da Virgil'in, kahini kendisinin görmesine gerek kalmadığını söyleyebilir.

    Teorisini kanıtlamak için Paget, 1960'ta eşiyle beraber Baia'ya taşındı. Keith Jones ve Napoli'deki NATO üssünde A.B.D. Deniz Kuvvetleri için çalışan, arkeoloji meraklısı arkadaşlarıyla birlikte sistemli bir keşif araştırması başlatarak, kahine ait izleri bulmak için kararlı girişimlerde bulundu.

    Aramaya, Baia'nın yaklaşık 3 km. kuzeybatısında bulunan Eski Yunan şehri Cuma'da başladı. Bölgede, birçok tünel ve mağara keşfetti. 1932'de keşfedilen Kahine Sybil'in tünellerini de araştırdı. Ancak ölüler kahinine ait herhangi bir iz bulamadılar.
  • Bu yalnızlık içimi titretiyor
    Ama şikayetçi değilim
    Şiir acıyla beslenir
  • Şimdi yalnızlık sahiline vuran bir balık gibiydi; umutsuzluk içinde ve sarsıcı bir acıyla çırpınıp duruyor, kurtulmaya çalışıyordu.