1000Kitap Logosu

Açlık Canbazı

Muhammed Altın
Açlık Sanatçısı'nı inceledi.
49 syf.
·
Puan vermedi
Franz Kafka hikayeciliğin en zor anlaşılan hali. Kendimi başka bir dünyada hissettiğim ender yazarlardan kısacık kitap 4 hikaye okuyanlar için bir kaç cümle anlayanlar için daha fazlası. En sevdiğim hikaye açlık sanatçısı oldu. Açlığın gerçek bir duygu olması garip geldi birine aç veya tok olduğunuzu nasıl kanıtlarsınız? Kitabı okurken aklıma ilginç fikirler geldi kafkanın kitaplarını okurken muhalif bir gözle okumayı çok seviyorum çünkü sevmek için okursanız sevemiyorsunuz. Kişi olarak kalemi o kadar kapalı bir ortama sokuyor o kadar kendinizden uzaklaşıyorsunuz ki onunla aynı düşününce unutuyorsunuz yaşadığınızı. Açlık sanatçısı bana bir duygu olarak açlığın görünmeyen her şey gibi sevgi gibi kanıtlanma isteğine duyulan hayranlığı hissettirdi. Biri size olan sevgisini aynı açlık sanatçısının açlığını kanıtlama çabası gibi bir yol bulsa o zaman gerçekten hayranlıkla bakarsınız. Açlık sanatçısına baktıkları gibi. Gerçek inanç güvensizlikten doğar hiçbir zaman şüphe duymadığınız bir duygunun gerçekliğine tam olarak inanamazsınız.
Açlık Sanatçısı
7.0/10
· 3.505 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
7
Gokhan Unverdi
Rahibe'yi inceledi.
208 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
6/10 puan
İhsanları her daim gölgemiz üzerine olsun 18. yy ruhban sınıfına açık bir saldırı niteliğinde satirik, bundan da öte, ısıran bir eser. Yergisi, Voltaire'in Candide'ine benzer biçimde işlenmiş ama vurgusu çok daha kesif. Kız kardeşinin başından geçen talihsiz olayların da bunda etkisi olduğunun gözlerden kaçmayacağı bir kitap. Kitabın konusu ise; kendini, hani o tüm kötülükleri iyilikle terbiye edip, sonunda iyiliğin galip geleceğini savunan, bir yanağına tokat atıldığında karşılık vermek yerine diğer yanağın da dönülmesini tembihleyen, insanın yarınki mutluluğu için şimdi, şu anda duyacağı hazların çoğunu yasaklayan, aksi durumda en büyük ateşlerde acı içinde bir öte-hayat süreceğini veczeden, özetle, sosyal bir canlı olan biricik insana doğanın hükmettiği her şeyi görmezden gelip, tüm yaşamını doğal olmayana adamasını öğütleyen anlayışın ortasında bulan genç, saf, naif bir kadının, bu öğretileri içselleştirme çabası içinde yaşadıklarını, savaşımını ve bu düsturları hayat felsefesi haline getirmiş görünenlerin başına ördüğü çoraplardan ibaret. Kim olursa, birinden bahsederken eğer "...aydınlanma çağı filozoflarından..." gibi bir ifadeye yer veriliyorsa, o kişinin fikirleri hem zamanda hem de mekanda her daim baki kalacak, okuyucularına nüfuz edecek nitelikte olmalı. Rahibe de Diderot'un cesurca ele aldığı konuda, hem akıcı dili hem de yüksek oktavlı satirizmiyle bu anlamda, hem dönemine hem bugünden geleceğe ışık tutacak bir eser.
Rahibe
8.1/10
· 449 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
meryem
Dublörün Dilemması'nı inceledi.
267 syf.
‘Kimin eli kimin cebinde belli değil’ sözü vardır ya, işte bu kitaba cuk diye oturuyor. Murat abim kitabı beş bölüme ayırmış, her bölüm de bir karakterin gözünden anlatılıyor. Ve biz sayın okuyucular, her bölümde birilerinin birileriden bir şeyler gizlediğini öğreniyoruz. İlk Nuh Tufanla başlıyor anlatmaya, ki zaten kendisi kitabın ana karakteri ve gönlümüzün prensi. Hani gerçek hayatta bazı tipler vardır ya, ölümüne iticidirler ama siz onlara deli gibi hayran olursunuz. İşte Nuh, bunların pirlerinden. Her cümlesinde bi genel kültür yatıyor mübarek, okurken baya bi kendimi durdurup, ‘vay be insanlarda ne hazineler saklı’ dedim. Bu arada Nu bir albino, bu bilgiyi kitabın baya ilerleyen sayfalarında öğrendim, ben mi gözümden kaçırdım yoksa o zamana kadar hiç değinilmeyen bir bilgi miydi bilmiyorum, ama Nuh’un albino olması aşırı iyi olay işte. Hadi Nuh Tufan böyle, çocuk zehir. Aslında sadece zehir de değil, agresif, alaycı ve hazır cevap. Nuhta en çok kıskandığım ilk şey sinema kültürünün dehşet iyi olması, ikincisi de bu hazır cevaplık. Biri bir şey dedi mi, şaaaakk al ananınkini gösteriyor insana, pek güzel bir şey olmasa da bazı gereksiz tipler için aşırı kurtarıcı bir silah bence. Ama maalesef böyle bir hazır cevaplılık için en temel şey genel kültür ki, bu Nuh’un ikinci adı, benim de hayalim. Yani ben bu hazır cevaplılık muhabbeti bi müddet unutayım. E İbrahim Kurban’ın bölümüne gelince orada da bi durup ‘noluyor lan’ dedim, kitaptaki herkes genel kültür patlaması yaşıyor. Kendime sen ne malsın demekten geri duramadım ki, kimse duramaz zaten. Ya bu Nuh Tufan, İbrahim Kurban güzel de, bir de bunları yazan zehir bir kafa, Murat Menteş var. Kendimle kıyaslamam bile adama hakaret olur. Adamın genel kültürü zaten zirvede bir de kelimelerle oynuyor, e biz de okuyucu olarak sudan çıkmış balık gibi oluyoruz. Asıl konuya geri dönelim; kitaba. Kitabın genel özeti şu: Nuh kitabın en başında bir kutlamadayken silahlı saldırı meydana gelir. Bu silahlı saldırının asıl hedefi de Nuh’un kılığına girdiği Ferruh Fermandır. Diğer bölümlerde kutlama zamanından öncesini konu alır. Daha doğrusu Nuh’un neden o kutlamada olduğunu, neden Ferruh’un kılığına girdiğini, kutlamanın ne kutlaması olduğunu, Nuh’un kim olduğunu, bahsettiği kızın kim olduğunu ve en önemlisi, neden bir kutlamada silahlı saldırı gerçekleştiği? Bunların hepsini burda anlatmak isterdim ama bu yorum belirli kişilere açık olacağından dolayı kimseye spoiler vermek istemem. Ama genel konu bu. Aslında kitabın genel konuları çok da merak uyandırıcı ya da heyecanlı değil, beğenilmesi hatta hayran olunma sebebi, Murat Menteş’in kurguladığı karakterler ve karakterleri kitabın akışıyla birbirlerine bağlama yöntemi bence. Karakterler şöyle: Nuh Tufan; yetiştirme yurdunda yetişmiş ve konservatuar okuyan bir albino, sevgisiz büyümesi ve albinoluğu yüzüden çoğunlukla tiye alınması onu agresif, alaycı yapmış. Okuduğu bölüme de pek bir ilgisi olmadığı için para kazanmak için entrikalı yollar seçen bir ve seçtiği yollardan dolayı da başı belaya giren bir laf cambazı. Son girdiği kılık değiştirme işi kendisi için tehlikeli olsa da abayı yaktığı Diler Dilemma yüzünden de işi bırakmayan bir jentilmen. İbrahim Kurban; sosyetede yaşayan bir evliya mübarek. Nuhla lisede kanki olmuş, sonrasında da can dostu olmuşlar. Nuh’un kılıktan kılığa girmesinin sebebi de İbrahim’in yaptığı, şu aksiyon ya da korku filimlerinde gördüğümüz maskeler. Kendisi tehlikeni boyutunu fark ettiğinde Nuhu uyarıyor ama nafile, herkes erinden memnun, e iş başa düşüyor diyerek kurtarıcı planını kuruyor. Habip Hobo; hocası, Umur Samaz’ın ölümü araştırırken yolu Nuh ve İbrahimle kesişen bir gizli ajan servisi mensubu. Aynı zamanda da İbrahimle Nuh’u korumak için işbirliği yapıyor, tabii kendi çıkarlarıyla birlikte. Diğer karakterler de: Dilara Dilemma, Ferruh Ferman, Rıza Silahlıpoda, Pembe Pepe, Baretta, Taliha teyze. “Anlayana sivrisinek ve saz arkadaşları, anlamayana davullu zurnalı cenaze marşı.” 17 Temmuz 2021, m.e.
Dublörün Dilemması
8.4/10
· 10,8bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
Nilay
Genç Werther’in Acıları'ı inceledi.
128 syf.
·
14 günde
·
9/10 puan
Genç Werther'in acıları / Goethe
. Goethe'nin 1774 yılında henüz 25 yaşındayken kendi hayatından esinlenerek kaleme aldığı bu eser o dönemde oldukça ilgi çekmiştir. . Kitap, Werther'in yazdığı mektuplardan oluşuyor. Werther duygularını yoğun bir şekilde yaşayan, yaşadıklarından oldukça etkilenen ve bunu arkadaşı Wilhelm ile paylaşan edebi bir kişiliğe sahip. Aşık olduktan sonra da bu kişilik adeta edebi bir boyuta ulaşıyor. Aşkına karşılığı açık bir şekilde alamayıp sanki zıt gibi yalnızca hissediyor olması da cabası... Bu imkansız aşk günden güne Werther'in hayatını bambaşka ama maalesef olumsuz bir şekilde değiştirir hale geliyor. Aşkından ve sevdiği kadından yine de asla vazgeçmeyen, vazgeçemeyen Werther zaman zaman kendinden vazgeçer hale geliyor. Tabi ki bu vazgeçişte sevdiği kadın olan Charlotte'nin düşünceleri ve sözleri çok etkili... . Johann Wolfgang Von Goethe
Genç Werther’in Acıları
Okuyacaklarıma Ekle
4
Bir gece, mümeyyiz İvan Dimitriç Çerviakov ikinci sıra koltuklardan birine oturmuş, dürbünle "Kornevil Çanları"nı seyrediyordu. Çerviakov seyrediyor, saadetin en yükseklerine ulaştığını duyuyordu. Derken birden bire... Hikâyelerde bu "Derken birden bire"lere sık sık rastlanır. Yazarların hakları var, hayat beklenmedik şeylerle o kadar dolu ki... Derken birdenbire yüzü buruştu. Gözleri kaydı, soluğu kesildi. Dürbünü gözünden ayırdı, eğildi ve... hapşuuu!... Gördüğünüz gibi, aksırık, hiçbir yerde, hiç kimseye yasak edilmemiştir. Köylüler de aksırır, emniyet âmirleri de aksırır, hattâ bazen müşavirlerin bile aksırdığı olur. Herkes aksırır. Çerviakov hiç de bozulmadı, mendili ile ağzını burnunu sildi, nazik bir insan gibi, kimseyi rahatsız edip etmediğini anlamak için etrafına bakındı. Ve derhal mahcup olmak zorunda kaldı: Önünde, birinci sıra koltuklardan birinde oturmakta olan yaşlı bir zatın, dazlak kafasını, ensesini eldiveni ile dikkatle silmekte olduğunu, bir şeyler mırıldandığını gördü. Çerviakov, ihtiyarın ulaştırma bakanlığında çalışan sivil generallerden Brizjalov (Birizyalov) olduğunu tanımakta gecikmedi: — Adamın üstünü başını berbat ettim, diye düşündü. Gerçi, benim âmirim değil, yabancı, ama ne de olsa hoş bir şey değil. Özür dilemeliyim. Çerviakov, öksürdü, gövdesini biraz ileri doğru verdi, generalin kulağına: Af buyurun efendimiz, diye fısıldadı, üstünüzü başınızı berbat ettim. İstemeyerek oldu. Zararı yok, zararı yok! — Allah rızası için af buyurun! Ama ben... Böyle olmasını istemezdim. — Fakat oturunuz rica ederim. Bırakın da dinleyeyim! Çerviakov utandı, alık alık sırıttı, sahneye bakmaya başladı. Tiyatroyu seyrediyor ama, zevk duymuyordu. İçini bir kurt kemirmeye başlamıştı. Perde arasında Brizjalov'a yaklaştı, yanı başından yürüdü, ürkekliğini yenerek mırıldandı: — Efendimiz, üstünüzü başınızı berbat ettim. Af buyurun! Halbuki' ben.. Hiç de böyle olmasını istemiyordum. General: — Yeter artık canım, ben onu unutmuştum bile, hâlbuki siz boyuna tekrarlayıp duruyorsunuz, diye söylendi, alt dudağını da hızlı hızlı oynatmaya başladı. Çerviakov, şüpheli şüpheli generale bakarak: "Unutmuş ama gözleri hain hain bakıyor, konuşmak bile istemiyor, diye düşündü. Bunun bir tabiat kanunu olduğunu kendisine anlatmalı idim. Yoksa herif tükürmek istediğimi sanabilir. Şimdi sanmasa bile, sonra sanabilir." Çerviakov evine gelince ettiği kabalığı karısına anlattı. Karısı, görünüşe göre, olup biteni pek de umursamadı. Yalnız korktu, ama Brizjalov'un bir "Yabancı" olduğunu öğrenince rahat bir nefes aldı: — Neyse sen yine gidip ondan özür dile, dedi. Sosyete hayatında nasıl hareket edileceğini bilmediğini sanabilir. - Bütün mesele işte burada ya! Ben özür diledim ama, o biraz tuhaf davrandı. Akla yakın bir tek söz söylemedi. Hoş, konuşmaya da vakit yoktu ya. Ertesi gün Çerviakov yeni üniformasını giydi, tıraş oldu, meseleyi Brizjalov'a anlatmaya gitti. Brizjalov'un bekleme odasına girince orda birçok ricacıların dertlerini dinlemeye başlamış olan Brizjalov'u gördü. General birkaç ricacının derdini dinledikten sonra gözlerini Çerviakov'a kaldırdı. Mümeyyiz: — Dün gece "Arkada" de, diye anlatmaya başladı, eğer hatırlarsanız efendimiz, aksırmış ve... İstemeyerek üstünüzü başına berbat etmiştim. Af... Sivil general: — Ne saçma şey... aman Yarabbi, diye mırıldandı ve bir başka ziya¬ retçiye dönerek: Siz ne istiyorsunuz? diye sordu. Çerviakov sarararak: "Konuşmak istemiyor, diye düşündü. Demek ki kızıyor. Hayır, bunu böyle bırakmamalıyım... ona anlatmalıyım." Sivil general, son ricacı ile konuşmasını bitirip çalışma odasına yürüyünce, Çerviakov da arkasından yürüdü. — Efendimiz, diye mırıldandı, efendimizi rahatsız etmek cesaretinde bulunuyorsam, bu sadece içimdeki pişmanlık duygusundan ileri geliyor. Siz de bilirsiniz ki efendimiz, isteyerek yapmadım. Sivil general, ağlamaklı suratını astı, elini sallayarak: - Fakat efendim siz benimle düpedüz alay ediyorsunuz! dedi, kapının arkasında kayboldu. Çerviakov evine giderken şöyle düşündü: "Bunda hiçbir alay yok. Bir türlü anlayamıyor, bir de general olacak, öyle ise artık ben de bu palavracıdan af maf dilemem. Canı cehenneme! Ona bir mektup yazarım ama bir daha gelmem, vallahi gelmem." Çerviakov evine giderken böyle düşünüyordu. Generale mektup yazmadı. Düşündü taşındı, ama bu mektubu bir türlü toparlayıp yazamadı. Ertesi gün kendisinin gidip işi anlatması lâzım geldi. General sorgu dolu gözlerini ona diktiği zaman Çerviakov: — Dün efendimizi, buyurduğunuz gibi alay etmek için rahatsız etmeye gelmemiştim. Aksırırken üstünüzü başınızı berbat ettiğim için özür dilemeye gelmiştim. Alay etmek benim ne haddime? Bizler alay etmeye kalkarsak o -aman, efendime söyleyim, insanlara saygı kalır mı? Mosmor kesilen, sapır sapır titreyen general, birdenbire: — Defol! diye bağırdı. Dehşetinden kireç gibi olan Çerviakov, bir fısıltı halinde: — Ne buyurdunuz? diye sordu. General ayaklarını yere vurarak: — Defol!... diye tekrarladı. Çerviakov'un karnında bir şeyler koptu. Hiçbir şey görmeden, hiçbir şey işitmeden, geri geri kapıya gitti, sokağa çıktı, yürüdü. Bir makine gibi evine gelince, üniformasını çıkarmadan, kanepeye uzandı ve... öldü. memurun ölümü (Anton Çehov, Hikâyeler 1, MEB Yayınları, İstanbul, 1990)
1