• Hz. Yusuf (a.s.) kimdir? Hz. Yusuf’un (a.s.) annesi ve babası kimlerdir? Hz. Yusuf (a.s.) hangi dönemde yaşadı? Hz. Yusuf (a.s.) rüyasında ne gördü? Yusuf Peygamber’in kardeşleri ona neden ihanet etti? Hz. Yusuf (a.s.) zindana neden atıldı? Yusuf Aleyhisselam zindanda kaç yıl kaldı? Yusuf Peygamber’in duası neydi? Hz. Yusuf (a.s.) rüya yorumunu nasıl yaptı? Hz. Yusuf (a.s.) Mısır’a nasıl sultan oldu? Yusuf Kıssası hangi surede? Yusuf Kıssası’ndan çıkarılacak dersler nelerdir? Hazret-i Yusuf ve Züleyha hikayesi nasıl yaşandı? Bir müddet kölelik, sonra zindanda binbir çile ve ıztırabı müteakip Mısır’a ve gönüllere sultan olan Hz. Yusuf’un (a.s.) hayatı, mucizeleri ve kıssası.

    Kuran-ı Kerim’de “Ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) diye ifadelendilen Hz. Yusuf’un (a.s.) kısaca hayatı.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) KISACA HAYATI - Yusuf Aleyhisselam Kimdir?

    Hazret-i Yusuf, Yakup Peygamber’in 12 oğlundan en çok sevdiği oğludur. Annesinin adı Rahîl’dir. Kenan diyarında doğdu. Kuran-ı Kerim’de adı 27 defa geçer. Kuran’da 12. surenin adı Yusuf Suresi’dir.

    Yusuf Aleyhisselam’ın kıssası, Kuran-ı Kerim’de “Ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) diye ifadelendirilir ve müstakil bir sûre (Yusuf Suresi) ile anlatılır.

    Hz. Yusuf Kuran’da dürüstlük ve güvenilirlik bakımından övülür. Yusuf Aleyhisselam güzelliği ile meşhurdur ve darbımesel haline gelmiştir.

    Hz. Yakup’un sevgisinden dolayı kardeşleri kendisini kıskandılar ve sinsi bir plan kurarak onu kuyuya atıp ölüme terk ettiler. Oradan geçen bir kervan Hz. Yusuf’u kuyuda buldu ve onu köle olarak sattı.

    Hz. Yusuf, hizmetinden bulunduğu Züleyha ile nefis imtihanı geçirdi. Bu imtihanı kazanan Hz. Yusuf, Züleyha’nın iftirası ile zindana atıldı. Kendisine rüyaları yorumlama kâbiliyeti verilen Hz. Yusuf bu yeteneği sayesinde zindandan çıkarıldı ve Mısır’a yönetici oldu.

    Kıtlık sebebi ile kendisini kuyuya atan kardeşleri ile karşılaşan Hz. Yusuf onlara yardım etti ve kendilerini affetti.

    Kardeşleri ile buluşmasından sonra Hz. Yakup en çok sevdiği evlâdına, Bünyamin de ana-baba bir kardeşi Hz. Yusuf’a kavuştu. Oğlunun hasreti ile âmâ olan Hz. Yakup’un gözleri açıldı.

    Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Hz. Yusuf’a bıraktı ve ona îmân ederek Müslüman oldu. Hz. Yusuf’a iftira atan Züleyha yine onun duâsı hürmetine yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.

    Hz. Yusuf babasından sonra yirmi üç yıl daha yaşamış ve O’nun nâşını Mısırlılar mermer bir sandık içine koyarak Nil’e gömmüşlerdir. Mısırlılar O’nu çok sevdikleri için Hz. Yusuf’un kendi memleketlerinde kalmasını istemişler fakat daha sonra Hz. Musa, O’nun nâşını bularak babası Hz. Yakup’un yanına götürüp deftiği rivayet edilir.

    Kardeşlerinin kendisinin attığı kuyudan kurtulup köle olarak satıldığı Mısır’a sultan olan Hz. Yusuf’un (a.s.) hayatı ve kıssası.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) HAYATI - Yusuf Peygamber Kimdir?

    Hazret-i Yusuf’un babası, Hazret-i Yakup annesi, babasının dayısının kızı Rahîl idi. Rahîl’in uzun bir müddet çocuğu olmamıştı. Rahîl, Allâh Teâlâ’ya ilticâ etti ve ona Yûsuf bahşedildi. Ardından Bünyâmîn doğdu. Bu doğumun kırkında Rahîl vefât etti.

    Ya’kûb -aleyhisselâm- Hazret-i Yûsuf’un doğduğu sene peygamberlikle vazîfelendirildi. İnsanları tevhîd akîdesine dâvet etmeye başladı. Kendisine Kenan diyârı ahâlisinden çok kimse îmân etmiştir.

    Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

    “...O’na (İbrâhîm’e) İshâk ve Ya’kûb’u bahşettik ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden ihsanlarda bulunduk. Onlar için dillerde (ve dinlerde) yüksek ve güzel bir nam bıraktık.” (Meryem, 49-50)

    “(Ey Rasûlüm! Dinde, ibâdette ve Allâh’ın emirleri husûsunda) kuvvet ve basîret sâhibi olan kullarımız İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’u da yâd et! Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık. Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin, sâlih kimselerdendir.” (Sâd, 45-47)

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu peygamberlerin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur:

    “Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm; İbrâhîm oğlu İshâk oğlu Ya’kûb oğlu Yûsuf’tur.” (Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir 12/1)

    Yûsuf -aleyhisselâm-, daha küçük yaşlarından itibâren babasının büyük bir sevgisine mazhar olmuştu. Her hâliyle kardeşlerinden farklıydı. Nitekim babası Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’ta kendisindeki husûsiyetleri görmüştü. Bu sebeple O’na olan meyli, diğer evlâdlarından fazla idi. O’nu çok sever, bütün oğullarından azîz tutar ve yanından ayırmazdı.

    KISSALARIN EN GÜZELİ: YUSUF KISSASI

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli)[2] diye ifâdelendirilmiş ve müstakil bir sûre ile anlatılmıştır.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Yûsuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için âyetler (ibretler) vardır.” (Yûsuf, 7)

    Yûsuf kıssası, bu beyân-ı ilâhîden de anlaşılacağı üzere, ibret ve hikmet dolu bir kıssadır. Yûsuf kıssası hiçbir kitapta ve eserde Kur’ân-ı Kerîm’deki kadar güzel ve beliğ bir üslûb ile nakledilmemiştir.

    Yûsuf Sûresi’nin nihâyetinde de açıkça ifâde edildiği üzere, bu sûrenin gayb haberlerinden olduğu[3] ve uydurulmuş herhangi bir söz olmadığı[4] aklen ve naklen iyice açıklık kazanır.

    Yusuf Kıssasında neler Analtılır?

    Hakîkaten Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, ihtivâ ettiği hikmet ve ibretler cihetiyle Kur’an-ı Kerîm’deki en dikkat çekici kıssalardan biridir. Müfessirlerin, bu kıssadaki ibret dolu safhaları hulâsa sadedindeki bazı görüşleri söyledir:

    1. Yûsuf -aleyhisselâm- küçük yaşta başlayan çeşit çeşit belâ ve musîbetlere karşı büyük bir sabır göstermiştir.

    2. Kardeşlerinin yaptığı onca eziyet ve kötülüğe, hattâ kendisini öldürmeye kasdetmelerine rağmen Yûsuf -aleyhisselâm- onlarla karşılaştığında dâsitânî bir af ve müsâmaha örneği sergilemiştir.

    3. Bu kıssada peygamberlerden, sâlihlerden, meleklerden, şeytanlardan, insanlardan, cinlerden, hayvanlardan, hükümdarlardan, memleketlerden, tâcirlerden, âlimlerden, câhillerden, erkeklerden, kadınlardan, kadınların çeşitli hîle ve tuzaklarından bahsedilmektedir.

    4. Bu kıssada tevhîdden, fıkıhtan, siyerden, rüyâ tâbirinden, siyâsetten, muâşeretten, din ve dünyânın salâhı için gerekli olan pek çok hususlardan bahsedilmektedir.

    5. Çile, belâ, musîbet ve imtihanlarla dolu bir hayat mâcerâsının sonunda kavuşulan sonsuz saâdet anlatılmaktadır.

    Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- otuz yaşında Mısır’a melik oldu.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsı hürmetine Züleyhâ yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.

    Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, Yûsuf’un hasretiyle ağlamaktan kör olan gözleri yeniden kendisine verildi.

    Ya’kûb -aleyhisselâm- en çok sevdiği evlâdına, Bünyamin de ana-baba bir kardeşi Yûsuf’a kavuştu.

    Yûsuf -aleyhisselâm- kendisini öldürmek isteyen kardeşlerini affetti, onlar da tevbe ederek sâlihlerden oldular.

    Ya’kûb -aleyhisselâm- ve âilesi Kenan diyârından Mısır’a hicret etti.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın küçükken gördüğü rüyâ tahakkuk etti.

    Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Yûsuf -aleyhisselâm-’a bıraktı ve ona îmân ederek Müslüman oldu.

    6. Yûsuf -aleyhisselâm- o zamana kadar hiç kimsenin yapmadığı en güzel duâyı yaptı. (Yûsuf, 101)[5]

    En Güzel Kıssalar
    Şüphe yok ki en güzel kıssalar, hayâtın içinden, yaşanmış hâdiselerdir. Yâni bir kıssa, gerçek bir hâdisenin, ebedî güzelliklere delâlet eden bediî nüktelerle tasvîr edilmesi ve belîğ bir şekilde anlatılması nisbetinde güzelleşir. Zîrâ gerçek güzellik, dâimâ hayallerin ötesindedir ve ancak mutlak güzellikten bir misâl aksettirdiği nisbette ehemmiyet taşır.

    Ahsenül Kassas
    Yûsuf kıssası, Muhammedî güzelliğe kâmil mânâda bir başlangıç remzi olarak nâzil olmuş, gaybî bir hakîkattir. Bilhassa bu husûsiyetinden dolayı “ahsenü’l-kasas”, yâni kıssaların en güzelidir.

    Übeyy bin Ka’b -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

    “Kölelerinize Yûsuf Sûresi’ni öğretiniz! Zîrâ herhangi bir müslüman, onu yazıp ehline ve kendi kölesine öğretirse, Allâh Teâlâ onun sekerât-ı mevtini (ölüm ânındaki sarhoşluk hâlini ve sıkıntılarını) kolaylaştırır. Hiçbir müslümana hased etmeye de mecâl bulamaz!” (Zemahşerî, Keşşâf, III, 98)

    Yûsuf -aleyhisselâm-, kardeşlerinin hasedine mâruz kalmış, kuyuya atılmış ve zindana düşmek gibi musîbetlere uğramıştı. Takvâsı neticesinde Cenâb-ı Hak, Yûsuf -aleyhisselâm-’a Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Birçok lutuflarda bulunarak O’nu tesellî etti. Belâlara karşı tahammül gücü verdi. Sonra da kuvvet, izzet ve saltanat bahşetti. Böylece Yûsuf -aleyhisselâm-, birçok ezâ ve cefâya mâruz kalması sebebiyle, saltanat yıllarında, yardıma muhtaç zayıf, fakir ve gariplere daha fazla merhametli davrandı.

    Bilinmelidir ki, kim Yûsuf Sûresi’ni okumaya, ondaki derûnî mânâları düşünmeye devam ederse, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın nâil olduğu sürûrdan nasibdâr olur. Sûre-i Yûsuf, sayıya gelmeyecek kadar hikmet ve ibretlerle doludur. Bu sûrede; nübüvvet, rüyâ tâbiri, dünyâ riyâseti, belâ ânında metânetle davranıp muvâzeneyi bozmama, düşmanın ezâsına sabır, firkat, aşk, âşık, mâşûk, kadınların hîle ve desîseleri, imtihan, kölelik, hapis, halâs, azîzlik, ikbâl, kötülüğe aynıyla mukâbele etmeye gücü yeterken affetmek, nîmet, cezbe, işâret, beşâret, tâbir ve tefsîr gibi nice hikmet ve ibret dolu sırlar vardır.

    Yine bu sûrede; enbiyâ vârisliği, Allâh’a halîfe olmanın sırları, rûh ve kalb gibi cismânî ve rûhânî kuvvetlerden bahsedilmektedir. Yûsuf karşısında Züleyhâ, nefs-i emmâreyi temsîl eder. Züleyhâ müslüman olur, rûhu terbiye görerek rızâ makâmına erişir. Sonra rûhu Yûsuf ile kardeş gibi cem’ olur. Allâh’a vâsıl oluncaya kadar sıkıntı, ibtilâ ve belâlar, kendisini pişirip olgunlaştırır.

    Bu sûrenin nüzûl sebebi şöyledir:

    Yahûdî âlimleri, müşriklerin reislerine gelerek dediler ki:

    “–Muhammed’e sorun bakalım; Ya’kûb ve âilesi, Şam’dan Mısır’a niçin göç ettiler ve Yûsuf kıssası nedir?”

    Müşriklerin reisleri de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelip bunları sordular. Bunun üzerine Yûsuf Sûresi nâzil oldu. (Âlûsî, Tefsîr, XII, 170)

    Yusuf Suresi Ayetleri
    Yûsuf Sûresi’nin ilk âyetlerinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “Elif. Lâm. Râ. Bunlar hem açık, hem de her şeyi açıklayıcı olan Kitâb’ın âyetleridir. Düşünüp mânâsını anlamanız için Biz, onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” (Yûsuf, 1-2)

    Âyet-i celîlede “Arapça bir Kur’ân” diye buyrulması, Arapça’nın lisanların en mükemmeli olduğuna delâlet etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, mânâ, lafız ve kelime seçimi (diksiyon) itibâriyle de Allâh Teâlâ’ya âit olduğu için ilâhî bir sanat hârikasıdır. Kıyâmete kadar devâm edecek, benzeri, mahlûkat tarafından aslâ yapılamayacak ilâhî bir mûcizedir.

    Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’i Arapça inzâl buyurarak bu lisâna ayrı bir şeref bahşetmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça olarak indirilmesinin bir hikmeti de, nâzil olduğu çevrenin bahânelerini ortadan kaldırmaktı. Elbette ki ilâhî vahiy insanların konuştukları dillerden biri ile gelmeliydi. Zîrâ cihanşümûl de olsa her hareketin ilk çekirdeğinin mutlakâ bir yerde ve bir şekilde teşekkül etmesi îcâb eder.

    Yine âyet-i kerîmede buyrulur:

    “(Rasûlüm!) Biz, bu Kur’ân’ı sana vahyetmekle, geçmiş ümmetlerin birtakım haberlerini en güzel şekilde beyân ediyoruz. Şu bir gerçek ki, daha önce senin bundan hiç haberin yoktu.” (Yûsuf, 3)

    Bu sûre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kıssa olarak nâzil olan ilk sûredir. Lafız bakımından veciz, mânâ yönünden de çok derin ve engindir. Bu sûrede ibret alanlar için pek çok güzel hikmetler, incelikler ve nükteler bulunmaktadır.

    Yûsuf -aleyhisselâm- Hazret-i Ya’kûb’un evlâdlarının en güzeli idi. Neseb cihetinden de aynı şekilde güzeldi. O, üç nebînin neslinden gelmekle şereflerin yücesine nâil olduğu gibi aynı zamanda nübüvvet, güzel sîmâ, rüyâ tâbiri, dünyâ riyâseti, kıtlık ve belâ zamanında halkına ve yakınlarına en güzel şekilde muâmele etmek gibi üstün meziyetlerle de şerefli kılınmıştı. Bu ne yüce ve ne güzel bir kerîmlikti. O’nun duâsı da duâların en güzeli idi:

    “…(Yâ Rabbî!) Beni müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101) diye ölümle Allâh’a kavuşmayı ilk önce Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- temennî ve niyâz etmişti.

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Kaç Kardeşi Var?
    Ayrıca bu sûrede Yûsuf -aleyhisselâm- kalbi, Ya’kûb -aleyhisselâm- rûhu, Rahîl cesedi, Yûsuf’un onbir kardeşi de nefsânî hisleri temsîl etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in beyânında bunun gibi daha nice eşsiz mânâ enginlikleri vardır. Tabiî ki bunları lâyıkıyla görebilmek, basîret işidir.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) RÜYASI

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Bir zamanlar Yûsuf babasına demişti ki: «Babacığım! Gerçekten ben (rüyâmda) onbir yıldızla Güneş ve Ay’ı bana secde ederlerken gördüm!»” (Yûsuf, 4)

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın rüyâsında gördüğü onbir yıldız, kardeşleri; Güneş, babası Ya’kûb -aleyhisselâm- ve Ay da, teyzesi Lâyâ’dır. Zîrâ annesi Rahîl, vefât etmişti.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kardeşlerini yıldız sûretinde görmesinin hikmeti, kardeşlikte insanın hayat akışına yön veren mühim müessirlerin bulunmasıdır. Güneş ve Ay’ın yıldızlardan sonra zikredilmesi ise, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın, babası ve teyzesi ile kardeşlerinden sonra buluşacağına işâret etmektedir.

    Yûsuf -aleyhisselâm- bu rüyâyı gördüğünde yedi yaşında bulunuyordu.

    Bir Yahûdî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve sordu:

    “–Yâ Muhammed! Bana haber ver; Yûsuf’un gördüğü yıldızlar hangileridir?”

    Rasûlullâh bir an sükût buyurdular. Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve yıldızların isimlerini kendisine bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, yahûdîye dönüp:

    “–Eğer sana haber verirsem, müslüman olur musun?” dedi.

    Yahûdî de:

    “–Evet.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Bunlar, Cereyan, Târık, Zeyyâl, Kabis, Amûdan, Felîk, Mısbâh, Darûh, Fera’, Vesâb, Zâlkefiteyn’dir. Yûsuf, rüyâsında bu yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın semâdan inerek kendisine secde ettiklerini görmüştü.” buyurdular.

    Yahûdî dedi ki:

    “–Vallâhi söylediğin isimler doğru isimlerdir!” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c. IV, s. 212-213)

    Rüyâ Üç Kısımdır
    1. Hadîsü’n-nefs: Kişi, rüyâsında kendi işini ve sanatını görür; yahud âşık mâşûkunu görür. Bunlar insanın hayâlinin bir neticesidir.

    2. Şeytanın korkutması: Rûhu sıkıntıya düşüren karışık ve kargaşa içindeki rüyâlardır. Aslı yoktur.

    3. Allâh’tan gelen tebşîrât: Rüyâ meleği kişiye Ümmü’l-Kitâb’dan bir nüsha getirerek, Levh-i Mahfûz’dan eserler gösterir. Bu rüyâ sahîhtir, rüyâ-yı sâlihadır. Bunlara “sâdık rüyâ” da denir. Bunların hâricinde kalanlar ise, karışık rüyâlardır.

    Sâ­dık rüyâ­lar, Levh-i Mahfuz’dan istikbâle akseden pırıltılardır.

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Za­man yak­laş­tık­ça[6] mü’minin rüyâ­sı ne­re­dey­se hiç ya­lan çık­maz. (Gör­dü­ğü gi­bi ger­çek­le­şir.) Mü’minin (sâ­dık) rüyâ­sı, nü­büv­ve­tin kırk altı cüzünden biridir. Nübüvvetten olan bir şey ise yalan olmaz.” (Buhârî, Tâbîr, 26; Müslim, Rüyâ, 6) buyurmuştur.[7]

    Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

    “(Babası Ya’kûb -aleyhisselâm-) dedi ki: «Yavrucuğum! Rüyânı sakın kardeşlerine anlatma! Sonra (onlar) sana (hasedlerinden dolayı) bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır. İşte böylece (rüyâda gördüğün gibi) Rabbin seni seçecek. Sana (rüyâda görülen) hâdiselerin tâbirine dâir ilim verecek, daha önce iki atan İbrâhîm ve İshâk’a nîmetini tamamladığı gibi, sana ve Ya’kûb soyuna da nîmetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin her şeyi çok iyi bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sâhibidir.»” (Yûsuf, 5-6)

    Yûsuf -aleyhisselâm- uyanıp rüyâsını babasına anlatınca, babası onun dünyâ ve ukbâda büyük bir şeref ve yüksek bir makâma ereceğini anladı. Rüyâsını gizleyip kardeşlerine anlatmamasını sıkı sıkı tembih etti. Aksi takdirde kardeşlerinin kendisini kıskanıp tuzak kurabileceklerini söyledi. Demek ki hased etmemek kadar, hasede mâruz kalmaktan da sakınmak îcâb eder.

    Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

    “İhtiyaçlarınızı elde etmede gizlilikten istifâde edin. Çünkü her nîmet sâhibine hased edilir.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 34)

    Kalbi Öldüren Ateş: Kıskançlık
    Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğullarından Yehûda, Robil ve Şem’un, babalarının Yûsuf’a gösterdiği husûsî alâka ve muhabbetin hikmetini kavrayamadılar. Kıskandılar da:

    “Dediler ki: «Yûsuf ile kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz (birbirimizi destekleyen) kuvvetli (ve kalabalık) bir cemâatiz. Babamız herhâlde apaçık bir yanlışlık içindedir. Yûsuf’u öldürün, yahud onu (uzak) bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!»” (Yûsuf, 8-9)

    Hazret-i Ya‘kûb, rüyâdan sonra Yûsuf’un peygamberliğe vâris olacağını anlamış, bu yüzden de ona karşı muhabbeti ziyâdeleşmişti. Ancak bu durumu sezen kardeşlerinin hasedi de gün geçtikçe arttı. Öyle ki bu hased, Yûsuf’a tuzak kurmalarına sebep oldu. Yâni Ya’kûb -aleyhisselâm- sevgide ileri gitmiş, belâlar da o nisbette ağırlık kazanmıştı. Çünkü Cenâb-ı Hak, “câmiu’l-ezdâd”, yâni zıt sıfatları kendisinde cem edendir. O’nun اَلرَّقِيبُyâni devamlı murâkabe altında tutan ve dâimâ üstün olan mânâsında bir ism-i ilâhîsi vardır. Bunun için fazla muhabbet firâk getirir. Zîrâ Allâh’a muhabbet, ortak kabûl etmez.

    Gerçekten Ya‘kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’un alnındaki nübüvvet nûrunu görmüş, bunun için O’na daha fazla ihtimam göstermişti. İşte babalarının bu meyil ve muhabbeti, Yûsuf’un diğer kardeşlerinin hasedlerine sebep oldu. Gün geldi bu hased bardağı iyice taştı ve kardeşleri Yûsuf için kötü plânlar yaptılar.

    Âyetten ibret alınacak en mühim nokta, sevginin, kıskançlığa sebep olmaması için gönülde saklı tutulmasının lüzûmudur. Sevginin sessizlikte ve derûnda olması gerekir.

    Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın Yûsuf’a olan aşırı muhabbeti gayretullâha dokundu. Bu sebeple Allâh Teâlâ, ona bir iptilâ vermeyi murâd etti ve Yûsuf’u babasından ayırdı. Zîrâ evlâd, bazı hâllerde baba için büyük bir imtihandır.

    Sinsi Plân
    Kardeşleri, Yûsuf hakkında belli bir kanaat birliğine varınca:

    “İçlerinden biri: «Yûsuf’u öldürmeyin! Eğer mutlakâ (birşey) yapacaksanız, onu bir kuyunun dibine atın da (bari) geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün)!» dedi.” (Yûsuf, 10)

    Bu teklifi yapan Yehûda idi ve bunu kardeşlerine kabûl ettirmişti. Şu kardeşlerin hâli ne kadar ibretlidir ki; en merhametli olanı dahî hasedi sebebiyle Yûsuf’un kuyuya atılmasını tavsiye etti. Bu da gösteriyor ki, hasedleri sebebiyle dost libâsına bürünmüş nice gizli düşmanlar vardır. Onlardan mümkün olduğu kadar sakınmak lâzımdır.

    Rivâyet olunur ki Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm-, bir rüyâ görmüştü. Kendisi bir dağın başında, oğlu Yûsuf da sahrâda idi. Birden on kurt peydâ olup Yûsuf’a hücûm ettiler. Yûsuf aralarında kayboldu. Ya’kûb -aleyhisselâm- bu sebeple oğullarına Yûsuf için «O’nu kurt yemesinden korkarım!» diyerek tedirginliğini ifâde etmişti. Fakat böylece farkında olmadan, kardeşlerinin Yûsuf’a yapacağı hîle husûsunda onlara -âdeta- bir usûl telkîn etmiş oldu.

    Hadîs-i şerîflerde buyrulur:

    “Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır!” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)

    “Nefsim bana öyle şeyler söylüyor ki, onları söylerim de, söylediklerimle müptelâ kılınırım korkusuyla söylemiyorum...” (Bursevî, Ruhu’l-Beyân, IV, 222)

    İnsan hasmına, aleyhine olacak hususlarda ipucu vermemelidir.

    Yûsuf’un kardeşleri o âna kadar böyle bir plân kurmamışlardı. Babalarının verdiği ipucu üzerine yine gizlice bir plân yaptılar.

    Dil Var Baş Kestirir
    Dili kesilerek öldürülen İbnü’s-Sikkît şöyle demiştir:

    “İnsanın, dilinin sürçmesiyle uğrayacağı musîbet, ayağının sürçmesi ile uğrayacağı musîbetten çok daha büyük olabilir! Zîrâ insanın ayağının sürçmesinden hâsıl olan yara zamanla iyileşir. Hâlbuki ağızdan çıkan söz, insanın başını bile götürebilir.”

    Ya’kûb -aleyhisselâm- gördüğü rüyâya rağmen acz içinde kalarak Yûsuf’u birâderlerine teslîm etti. Şu ifâde bu hâli ne güzel anlatır:

    “Kazâ ve takdîr gelince, basîret görmez olur!”

    “Şu yanlışı asla yapmam!” diyen bir kul, şeytana açık bir kapı bırakmış olur ki, şeytan her işini bırakarak ona Mûsâllat olur ve yapmam dediği şeyi kendisine yaptırıncaya kadar onun peşini bırakmaz. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)

    Bu bakımdan asla büyük konuşmamak ve dâimâ Hakk’a sığınmak lâzımdır.

    Yûsuf’un birâderleri, babalarına ve kardeşlerine hürmette kusûr eden kimselerdi. Dolayısıyla, kurdukları hîleyi gerçekleştirebilmek için babalarının îkaz ve ihtârını geçiştiriverdiler:

    “Onlar! «Vallâhi biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, o zaman biz hüsrâna uğrayanlardan oluruz (yazıklar olsun bize!)» dediler.” (Yûsuf, 14)

    Kardeşlerinin İhâneti
    “Derken kardeşleri onu alıp götürünce ve kuyunun dibine bırakma konusunda görüş birliğine vardıklarında, Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik: «Zamanı gelecek, onların hiç hatırlarına gelmediği bir sırada, yaptıkları bu işi kendilerine hatırlatacaksın.»” (Yûsuf, 15)

    Âyette geçen «Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik» ifâdesinden hareketle müfessirlerin bir çoğu, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’a, daha o zaman peygamberlik verildiğini beyân ederler.[8]

    Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğullarının kardeşleri Yûsuf’u sahrâya götürmek üzere ısrar etmeleri ve Yûsuf’un da buna istekli olması üzerine kazâya rızâ göstererek izin verdi. Kardeşleri, babalarının müsterih olması için gözden kayboluncaya kadar Yûsuf’u omuzlarında götürdüler. Babalarının gözünden kaybolduklarında ise, verdikleri sözü terk ettiler. Yûsuf’u yere attılar ve dediler ki:

    “–Ey yalancı rüyâ sâhibi! Hani nerede sana secde ettiğini gördüğün yıldızlar? Haydi gelip de seni bizim elimizden kurtarsınlar!”

    Ardından da Yûsuf -aleyhisselâm-’ı dövmeye ve eziyet etmeye başladılar. Yûsuf hangi kardeşine ilticâ etse, daha fazla eziyet görüyor, azarlanıyor ve dövülüyordu. Bu durum karşısında çâresiz ağlamaya başladı ve:

    “–Ey babacığım! Sana verdikleri sözü ve senin onlara verdiğin nasihati ne çabuk unuttular! Yaptıklarını bir görsen; oğluna edilen eziyetler bir köle evlâdına dahî revâ görülmez!” dedi.

    Rivâyete göre Robil, Yûsuf’u kaldırıp yere çarptı. Sonra da göğsüne hızlıca oturarak O’nu öldürmeye teşebbüs etti. Kardeşi Levi de boynunu kırmak istedi. Yûsuf, kardeşlerinin en merhametlisi olan Yehûda’ya yalvardı:

    “–Ey Yehûda! Allâh’tan kork da beni öldürmek isteyenlere mânî ol!” dedi. Yehûda merhamete gelip:

    “–O’nu öldürmeyiniz! Bu hususta bana söz vermemiş miydiniz?” dedi.

    Onlar da:

    “–Evet!” dediler.

    Bunun üzerine Yehûda:

    “–Öldürmekten daha hayırlısını size söyleyeyim mi? Onu kuyuya atın!” dedi.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUYA ATILMASI

    Diğerleri de Yehûda’nın teklifine «Pek iyi!» deyince, el birliği edip O’nu kuyuya atmak üzere sözleştiler.

    Bu kuyu, Ürdün civârında olup, Âd kavminin zâlim hükümdarlarından Şeddâd, onu Ürdün’ün îmârı sırasında kazdırmıştı. Kuyunun ağzı dar, dibi genişti.

    Nihâyet kuyunun başına geldiler. Yûsuf, kardeşlerinin elbiselerine yapışıp ağlıyor, fakat itilip kakılıyordu. Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttılar. Bir de hiçbir yere tutunamasın diye ellerini bağladılar, gömleğini soydular. Babalarını iknâ etmek için de bir koyun kesip kanını gömleğe bulaştırmaya karar verdiler.

    Gömleğini soyan kardeşlerine Yûsuf:

    “–Ey kardeşlerim! Gömleğimi verin; ölürsem bana kefen olur, sağ kalırsam libâsım olur!” dediyse de onu geri vermediler.

    Nihâyet Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttıktan sonra, düşüp ölsün diye ipi kestiler. Kuyuda su vardı. Yûsuf, kuyunun kenarındaki bir taşın üzerine çıktı. Ayağa kalkarak belki kardeşlerim merhamete gelip beni buradan çıkarırlar ümîdiyle nidâ etti. Ancak kardeşleri, “Ölmemiş!” diye taş atmak istediler. Yine Yehûda mânî oldu.

    Bu esnâda Allâh Teâlâ, Cibrîl’e nidâ etti:

    “Kuluma yetiş!”

    Cebrâîl -aleyhisselâm-, derhal emri yerine getirerek Yûsuf’u tutup kuyuda bir taşın üzerine oturttu. O’na cennet yemeğinden yedirip içirdi. Ardından İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın gömleğini giydirdi.

    Hasan-ı Basrî der ki:

    “Yûsuf kuyuya atıldığında oniki yaşında idi. Babası Ya’kûb O’na kırk sene sonra kavuştu.”

    Kuyu, çok korkunçtu. İçinde yılanlar, akrepler ve sâir haşerât vardı. Hepsine de yerlerinden dışarı çıkmamaları emredildi.

    Yûsuf -aleyhisselâm-, kuyuya atılınca Allâh’a şöyle ilticâ etti:

    “–Ey gâib olmayan şâhid! Ey uzak olmayan yakın! Ey mağlûb olmayan gâlib! İçinde bulunduğum sıkıntıdan beni ferahlığa çıkar! Bana bir kurtuluş kapısı aç!”

    Rivâyete göre Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- kuyuda üç gün kaldı. Bir saat kaldığı rivâyeti de vardır.

    Cebrâîl -aleyhisselâm- da kuyuda Yûsuf’a şu duâyı öğretmişti:

    “Ey her türlü sıkıntıyı kaldıran! Ey her duâya icâbet eden! Ey her türlü kırıkları saran! Ey her türlü zorluğu kolaylaştıran! Ey her kimsesizin sâhibi ve her yalnızın mûnisi olan Allâh’ım! Ey kendinden başka ilâh olmayan Rabbim! Sen’i tenzîh ederim! İçinde bulunduğum şu sıkıntıdan bir ferahlık, bu belâdan bir kurtuluş kapısı açmanı Sen’den dilerim! İlâhî, muhabbetini kalbime öyle bir yerleştir ki, ondan sonra hiçbir tasam kalmasın, orada Sen’den gayrısının zikri bulunmasın. Ey Rabbim beni muhâfaza et! Yâ Erhame’r-Râhimîn!”

    Yûsuf -aleyhisselâm- kuyuya atılınca Allâh’ı zikretmeye başladı. Melekler O’nun sesini işitince, Allâh Teâlâ’dan bu güzel sesi dinlemek üzere izin istediler. Allâh -celle celâlühû- da meleklere:

    “–Siz daha önce;

    «…(Yâ Rabbî!) Biz seni hamdinle tesbîh edip dururken, bir de yeryüzünde kan dökerek fesat çıkaracak kimseleri mi yaratacaksın?» (el-Bakara, 30) dememiş miydiniz.” buyurdu. Meleklerin daha önce söylediklerini hatırlattıktan sonra onlara izin verdi.

    Yusuf Aleyhisselam Zindanda Kaç Sene Kaldı?
    Rûh ve kalb, rûhâniyet âlemine meylederler. Nefse âit kuvvet ve hisler ise, hayvâniyet âlemine meylederler. Eğer insan kendi hâline bırakılırsa, gâlibiyet nefsin olur; beden rûha tahakküm eder ki bu, fâsıkların hâlidir.

    Eğer kalb, zikir ve sohbetle güzel ahlâka nâil olursa, gâlibiyet rûhun ve kalbin eline geçer. Nefs ve beden, rûh ve kalbin istikâmetine tâbî olur. Bu da saîdlerin hâlidir.

    Enbiyâ ve evliyâ hazarâtı, Allâh tarafından vahiy ve ilham ile takviye olundukları için başlarına gelen belâlara sabır ve tahammül gösterir, bu imtihanları, kalblerinin Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmasına vesîle addederler.

    Allâh -celle celâlühû- Ya’kûb ve Yûsuf -aleyhimesselâm-’a şiddetli bir keder ve büyük bir üzüntü takdîr buyurdu ki, bütün acılığına rağmen sabretsinler de Allâh’a bağlılıkları daha da artsın ve her zaman Hakk’a yönelsinler. Dâimâ O’nunla beraber bulunsunlar ve bütün fânî alâkalardan kurtularak yüksek derecelere vâsıl olsunlar! Çünkü öyle dereceler vardır ki, onlara ancak mihnet ve meşakkatlere tahammül etmek sûretiyle vâsıl olunabilir.

    Nitekim Hazret-i Yûsuf’un oniki sene hapiste kalmasının bir hikmeti de, O’nun halvet, riyâzât, meşakkat ve mücâhede ile mânen kemâle erdirilmesi idi. Yûsuf, babasının yanında kaldığı takdîrde belki bunların tahakkuku kendisine müyesser olmayacaktı. İşte bu hikmet dolayısıyladır ki, nebîler, muayyen bir zaman için kendi vatanlarından uzakta bir garîb olarak yaşamışlardır.

    Yalan Gözyaşları
    Yûsuf’u kuyuya atan kardeşleri evin yolunu tutup, yalancıktan ağlayarak babalarına geldiler. Âyet-i kerîmelerde bu manzara şöyle beyân buyrulmaktadır:

    “Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına dönüp dediler ki: «Sevgili babamız, biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yûsuf’u da eşyâlarımızın yanında bıraktık. (Bir de döndük ki) onu kurt yemiş! Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen, bize inanacak değilsin!»” (Yûsuf, 16-17)

    Kocasıyla Kavga Eden Kadın
    Rivâyete nazaran, kocasıyla kavga eden bir kadın ağlayarak gelip Kadı Şurayh’a mürâcaat etmişti. Bu esnâda orada bulunan Şa’bî ona dedi ki:

    “–Yâ Ebâ Ümeyye! Bu kadının mazlûm olduğunu zannediyorum. Görmüyor musun nasıl ağlıyor!”

    Bunun üzerine Kadı Şurayh dedi ki:

    “–Ey Şâ’bî! Yûsuf’un kardeşleri de zâlim oldukları hâlde ağlayarak babalarının yanına gelmişlerdi. Bu ağlamalara bakarak hüküm vermek doğru olmaz! Ancak meydana gelen hâdisenin açık hakîkatine bakarak hükmetmek gerekir.”

    YAKUP PEYGAMBER’İN SABRI

    Nitekim Yûsuf’un kardeşleri yalandan döktükleri gözyaşlarına ilâveten:

    “Yûsuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Ya’kûb: «Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp bu işe sevk etmiş. Artık bana düşen, (ümitvâr olarak) güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allâh’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!» dedi.” (Yûsuf, 18)

    Rivâyete göre, Yûsuf’un kana bulanmış olan gömleği Ya’kûb -aleyhisselâm-’a getirilince, onu yüzüne sürüp ağlamaya başladı ve:

    “–Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği yırtmamış!” dedi.

    Böylece gözyaşı döken Ya’kûb -aleyhisselâm-’a artık sabretmekten başka birşey kalmamıştı. Nitekim hiç kimseye hâlinden şikâyet etmeden sabretti ve:

    “«Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum.» dedi…” (Yûsuf, 86)

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordular:

    “–Ya’kûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”

    Cebrâîl de:

    “–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordular.

    O da:

    “–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570)

    İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl” idi.

    Sabr-ı cemîl, başa gelen belâ ve musîbetleri hiçbir şekilde kullara şikâyet etmeden, feryatsız, şikâyetsiz, metânetli ve mütevekkil bir şekilde karşılamak demektir. Şâyet Allâh, kullarına şikâyet edilirse, sabır husûsiyetini kaybeder.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUDAN ÇIKARILIP SATILMASI

    Babası sabr-ı cemîl hâli içindeyken Hazret-i Yûsuf da kuyuda aynı tevekkül ve teslîmiyet hâlini yaşıyordu. Bu esnâda:

    “Öteden bir kafile gelmiş, sucularını kuyuya göndermişlerdi. Saka, kovasını sarkıttı. “Â, müjde, müjde! İşte bir civân!” dedi. Onu ticaret malı olarak satmak niyetiyle gizlediler. Ama Allâh Teâlâ, onların ne yapacaklarını pek iyi biliyordu. Nihâyet Mısır’a varınca, onu düşük bir fiyata, bir kaç paraya sattılar. Zâten ona pek kıymet vermiyorlardı.” (Yûsuf, 19-20)

    Yûsuf’u satanlar, güzelliği karşısında gözleri kamaşmasına rağmen O’nu ehemmiyetsiz, düşük bir fiyata sattılar. Bir sâhibi çıkar da Yûsuf’u bizden ister diye güzelliğine rağbet etmeden korku içinde alelacele O’nu elden çıkarmaya baktılar.

    Zîrâ Yûsuf -aleyhisselâm-, birgün aynada sûretine bakarak güzelliğini seyretmiş ve:

    “–Eğer köle olup satılsaydım, bana paha biçilemezdi; çok para ederdim!” demişti.

    Kendini beğenerek işlediği bu zelle sebebiyle O’nu köle diye, hem de çok kıymetsiz bir fiyata sattılar.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Mısır’da Yûsuf’u satın alan vezir, hanımına: «Ona güzel bak! Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlâd ediniriz!» dedi. Böylece Yûsuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyâların tâbirini öğrettik. Allâh Teâlâ irâdesini yerine getirmekte her zaman mutlak gâliptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 21)

    Tefsîrlerde beyân edildiğine göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın alan esîr tâciri, daha sonra O’nu Mısır’ın mâliye bakanına sattı. Çünkü mâliye bakanı, Hazret-i Yûsuf’un zekâ ve kâbiliyetini sezmiş, bu yüzden ileride kendisinden devlet işlerinde istifâde edebileceğini düşünmüştü. Ayrıca kendi çocukları olmadığı için O’nu evlâd edinmeyi de arzu etmişti.

    Azîz’in Yûsuf’u satın aldığı ifâdesi, O’nun kıymetsiz bir fiyata satıldıktan sonra yüksek bir pahâya da satıldığına işâret etmektedir. Nitekim Yûsuf’u ilk satın alan adam, O’nu süsleyip satılığa çıkardığında müzâyede (açık artırma) üç gün sürmüştü. Sonunda Yûsuf’u, ağırlığınca misk, ağırlığınca inci, ağırlığınca altın, ağırlığınca gümüş ve ağırlığınca ipek karşılığında Mısır azîzi satın almıştı.

    HAZRET-İ YUSUF VE ZÜLEYHA

    Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

    “O, kemâl çağına geldiğinde kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte muhsinlere biz böyle karşılık veririz.” (Yûsuf, 22)

    Hazret-i Yûsuf büyüdü, gelişti ve güzelliğiyle gösterişli bir genç oldu. O’nun bu hâli, yaşadığı evin hanımı olan Züleyhâ’da kendisine karşı farklı düşüncelerin belirmesine sebep oldu. Hâdise âyet-i kerîmede şöyle zikredilir:

    “Derken, bulunduğu evin hanımı, Yûsuf’u kendisine bağlamak, onun nefsinden murâd almak istedi ve kapıları kapatarak:

    «–Haydi gelsene bana!» dedi.

    O ise:

    «–Maâzallâh, (Allâh’a sığınırım!) Zîrâ kocanız benim velînîmetimdir, bana iyi davranıp güzel bir mevkî verdi. Gerçek şudur ki, zâlimler aslâ felâh bulmazlar!» dedi.

    Doğrusu, hanım ona sâhip olmayı iyice aklına koymuş ve buna meyletmişti. Eğer Rabbinin bürhânını (delil ve yardımını) görmeseydi o da kadına meyledecekti. İşte böylece Biz fenâlığı ve fuhşu O’ndan uzaklaştırmak için bürhânımızı gösterdik. Çünkü O, Biz’im tam ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yûsuf, 23-24)

    Zü­ley­hâ, ne­fis­le­rin en çok ze­bû­nu ol­du­ğu üç vas­fın; yâ­ni ser­vet, şöh­ret ve şeh­ve­tin şâ­hi­kasın­da bu­lu­nu­yor­du. Genç­ti, ce­mâl sâ­hi­biy­di ve pek çok kim­se­yi ken­di­si­ne râm ede­bi­le­cek bir câ­zi­be­ler meş­he­ri hâ­lin­dey­di. Üs­te­lik Züleyhâ, oda­nın ka­pı­sı­nı da sım­sı­kı ki­lit­le­miş­ti. Böy­le­ce giz­li­lik ve ten­hâ­lı­ğın, gü­nah­la­rı da­ha da kam­çı­la­yan hen­gâ­mın­da, Haz­ret-i Yû­suf’a şid­det­li bir ar­zuy­la:

    “–Hey­te lek! yâ­ni «–Gel­se­ne ba­na!»” di­ye ses­le­ne­rek, çir­kin bir fi­ile te­şeb­büs et­miş­ti. Mu­kâ­ve­met gös­ter­mek­te ni­ce irâ­de­le­ri eri­te­bi­le­cek böy­le bir man­za­ra kar­şı­sın­da, Yûsuf -aley­his­se­lâm-’ın bi­le hay­li güç bir va­zi­yet­te kal­dı­ğı­nı Yü­ce Rab­bi­miz:

    “Şâ­yet bür­hâ­nı­mız ye­tiş­me­sey­di, o da mey­le­di­yor­du.” be­yâ­nıy­la ifâ­de bu­yur­mak­ta­dır. Zîrâ bir er­ke­ğin, ha­ya­tı bo­yun­ca kar­şı­la­şa­bi­le­ce­ği en ağır imtihanlardan bi­ri; genç­lik, gü­zel­lik, ser­vet gi­bi her tür­lü câ­zi­be un­su­ru­na sâ­hip bir ka­dın­dan, üs­te­lik ten­hâ­lık­ta ge­len dâ­vet ve il­ti­fâ­ta “ha­yır” di­ye­bil­mek­tir.

    İş­te Yû­suf -aley­his­se­lâm-, önü­ne se­ri­len bun­ca deh­şet­li câ­zi­be­le­re aldan­ma­mak için “ma­âzal­lâh” di­ye­rek, mânevî bir zırha büründü, tam bir ihlâs ve yük­sek bir tak­vâ duygusuyla “Allâh’a sı­ğındı”. Böylece âyet-i kerîmede bildirilen “bürhân” ile ilâ­hî sıyânet ve muhâfazaya mazhar oldu.

    Bu yüzden insanoğlunu gü­nah­la­ra sü­rük­le­yen bü­tün dün­ye­vî câ­zi­be­le­rin “–Hey­te lek! yâ­ni «–Gel­se­ne ba­na!»” diyen dâ­vetle­ri­ne mu­kâ­ve­met gösterebilmenin ye­gâ­ne yolu, o an­da kal­ben “ma­âzal­lâh” di­ye­rek son­suz kud­ret sâ­hi­bi olan “Al­lâh’a sı­ğı­na­bil­mek”tir.

    “Sakın, Sakın!”
    Bazı tefsîrlerde, âyet-i kerîmedeki “bürhân” ifâdesiyle alâkalı olarak şunlar nakledilmektedir:

    Yûsuf -aleyhisselâm- “Sakın, sakın!” sesini işittiği zaman o sese aldırış etmedi. Fakat sesin üç kere tekrarından sonra o mahalde Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm- temessül etti. Bundan sonra Yûsuf -aleyhisselâm- kendine gelip Züleyhâ’dan hemen yüz çevirdi.

    Allâh’ın izniyle Ya’kûb -aleyhisselâm- oğlu Yûsuf’a mânevî yardımda (istiânede) bulunmuş, nefs-i emmâreyi temsîl eden Züleyhâ’ya meyletmesine mânî olmuştu.

    Âyette anlatılan bu hâdise, istiâne, istiğâse (mânevî yardım) ve râbıtaya bir misâldir.

    Ali bin Hasen bir rivâyetinde der ki:

    Züleyhâ’nın hazırladığı odada onun putu vardı. Yûsuf’u nefsine dâvet etmeden önce onun üzerini bir libâs ile örttü. Bunu gören Yûsuf sordu:

    “–Niye böyle yaptın?”

    Züleyhâ:

    “–Beni musîbet ânında iken görmesinden hayâ ettim!” diye cevap verdi.

    Bunun üzerine Yûsuf şöyle dedi:

    “–Sen işitmeyen, görmeyen ve bir şey anlamayan bir taş parçasından utanırsın da, benim, beni yaratan, hem de en güzel sûrette yaratan Rabbimden hayâ etmeye hakkım yok mu?”

    Bebeğin Şahitliği
    Yûsuf -aleyhisselâm- Rabbinin bürhânını görünce, büyük bir korku içinde ve sür’atle kapıya koştu. Züleyhâ da arkasından O’nu takip etti:

    “İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın O’nun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında, birden, hanımın efendisi ile karşılaştılar! Kadın (hemen): «Zevcene kötülük etmek isteyenin cezâsı zindana atılmaktan, yâhud acıklı bir azaptan başka ne olabilir?!» dedi.” (Yûsuf, 25)

    Azîz dedi ki:

    “–Benim ehlime kötülük etmek isteyen kimdir?”

    Züleyhâ, işlediği cürme ikincisini ekledi. Yûsuf’a iftirâ ederek:

    “–Bu delikanlı nefsimden murâd almak istedi.” dedi.

    Azîz, Yûsuf’a doğru döndü ve:

    “–Ey delikanlı! Sana yaptığım ihsandan dolayı göreceğim karşılık bu muydu?!. Beni mahzûn etmemeliydin!” dedi.

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Temize Çıkması
    Yûsuf -aleyhisselâm-, hâdisenin gidişâtı karşısında iftirânın zehrinden korunmak için doğruları anlatarak:

    “«Asıl kendisi benim nefsimden murâd almak istedi.» dedi. Kadının akrabâsından bir şâhid şöyle dedi: «Eğer (Yûsuf’un) gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, Yûsuf ise yalancılardandır. Yok eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir, Yûsuf ise, doğru söyleyenlerdendir.»” (Yûsuf, 26-27)

    Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisinin temiz olduğuna dâir bir delîl göstermesi için Allâh’a duâ etti. O sırada Züleyhâ’nın dayısının üç veya dört aylık olan oğlu, mûcizevî bir şekilde dile geldi ve Yûsuf’un temiz olduğuna şehâdet etti.

    “(Azîz) ne zaman ki, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu gördü, o zaman (karısına) dedi ki: «Bu iş, siz kadınların tuzağındandır. Gerçekten de sizin tuzağınız çok büyüktür. Ey Yûsuf! Sakın sen bundan kimseye bahsetme! Ey kadın! Sen de günahından dolayı istiğfâr et. Sen gerçekten günahkârlardan oldun.»” (Yûsuf, 28-29)

    Hâdise, halkın arasında duyulmaya başladı.

    “Şehirdeki bazı kadınlar: «Azîzin karısı, delikanlısından murâd almaya kalkmış, (Yûsuf’un) sevdâsı onun kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir sapıklık içinde görüyoruz.» dediler. (Yûsuf, 30)

    Yûsuf’u Gören Kadınlar Ellerini Kesti
    Hakkındaki dedikoduları öğrenen Züleyhâ, Mısır kadınlarını imtihân etmeye karar verdi:

    “Hanım, o kadınların kendisi aleyhindeki bu dedikodularını işitince onları konağına dâvet etmek üzere dâvetçi gönderdi. Onlar için dayalı döşeli bir sofra hazırlattı. Sofrada, ikrâm edilen meyveleri soyup kesmek gâyesiyle, her birine bir de bıçak vermişti. Onlar meyvelerini soyup kesmekle meşgul oldukları sırada, beriden de Yûsuf’a: «Onların huzûruna çık!» dedi. Kadınlar onu görünce hayran kaldılar, onun güzelliğine dalıp gittiklerinden, farkında olmadan kendi ellerini kestiler ve: «Hâşâ! Allâh için, bu bir insan olamaz, bu pek kıymetli bir melek! (Başka bir şey değil!)» dediler.” (Yûsuf, 31)

    Âyet-i kerîmedeki «Dayanılacak yastıklar» mânâsına gelen “müttekeen” kelimesi, “yemek meclisi” şeklinde de anlaşılmıştır. Çünkü onlar, mağrûr insanların âdeti üzere yerken, içerken ve sohbet ederken arkalarına dayanırlardı. Bu sebeple dayanarak yemek yeme âdeti yasaklanmıştır. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

    “Ben bir yere dayanarak yemek yemem.” (Buhârî, Et‘ime, 13) buyurmuştur.

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Güzelliği
    Mısır kadınlarının Yûsuf’un göz kamaştıran güzelliği karşısında düştükleri bu hayranlık üzerine Züleyhâ:

    “«İşte, beni kınamanıza sebep olan genç! Yemin ederim ki ben ondan murâd almak istedim, ama o iffetli davrandı. Yine yemin ederim ki kendisine emredeceğim işi yapmaması hâlinde O mutlakâ zindana atılacak, zelil ve perişan olacaktır!» dedi.” (Yûsuf, 32)

    Mısır sokaklarında gezerken yüzü güneş gibi parlayan ve ayın ondördünden daha güzel olan Yûsuf -aleyhisselâm-, kadın fitnesi karşısında Allâh’tan son derece korkarak ellerini açtı ve Rabbine ilticâ ederek kendisini muhâfaza etmesi için niyazda bulundu. Çünkü Hak’tan gâfil olan kadınların hîleleri, şeytanların tuzaklarından daha tehlikeliydi.

    “(Yûsuf:) «Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettikleri şeyi yapmaktan daha sevgilidir! Eğer Sen bunların tuzaklarını benden döndürmezsen, belki onlara meyleder ve câhillerden olurum!» dedi.” (Yûsuf, 33)

    Bazı büyükler demişlerdir ki:

    “Nefse tâviz vererek, yâni nefsin arzularını yerine getirerek onun şerrinden kurtulmak mümkün değildir. Bundan kurtulmanın çâresi Allâh’a sığınıp, O’nun emirlerine sarılmaktır. Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- da Rabbine sığınarak felâha ermiştir.”

    “Bunun üzerine Rabbi, O’nun duâsını kabûl etti ve kadınların tuzaklarını O’ndan uzaklaştırdı. Çünkü O, hakkıyla işiten ve her şeyi bilenin tâ kendisidir.” (Yûsuf, 34)

    Allâh Teâlâ muhâfaza etmedikten sonra hiçbir kalb, -velev ki bir peygamber kalbinin kemâline sâhip de olsa-, beşeriyet îcâbı, dünyânın tuzaklarından, birtakım arzulara meyletmekten, nefsin fısıltılarından ve şeytanın vesveselerinden emîn olamaz, kendi kendini koruyamaz! Nitekim daha evvel geçen âyet-i kerîmedeki “Rabbinin bürhânı” ifâdesi de bu hakîkati îzâh etmektedir.

    Dolayısıyla bir kul olarak bizlere düşen; nefsimizin hîlesinden hiçbir zaman emîn olmayıp dâimâ teyakkuz hâlinde bulunmak ve bu husustaki acziyetimizi müdrik bir şekilde Allâh’a sığınmaktır.

    Zindan
    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsının kabûlü vechile:

    “Bu kadar delili gördükleri hâlde, sonra yine de Yûsuf'u bir süre için zindana atma düşüncesi ağır bastı.” (Yûsuf, 35)

    Yûsuf’un üzerindeki elbiseler çıkarılıp O’na kıldan dokunmuş bir hırka giydirildi, ayaklarına da demirden zincir vuruldu. Yûsuf -aleyhisselâm- zindan kapısına yaklaşınca başını eğdi ve “Bismillâh” diyerek içeri girdi. Herkes etrafını çevirmiş, kendisi de ağlamaya başlamıştı. Cebrâîl gelerek niçin ağladığını sordu. Yûsuf, namaz kılabileceği bir yer bulamadığı için ağladığını bildirince Cebrâîl -aleyhisselâm- O’na:

    “–Dilediğin yerde namaz kıl! Allâh zindanın içinde ve dışında kırk arşın yeri senin için temiz kılmıştır.” dedi.[9]

    “Zindana onunla beraber iki genç daha girmişti. Onlardan biri: «–Ben rüyâmda, kendimi şarap (yapmak için üzüm) sıkarken gördüm.», öbürü de: «–Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını gördüm. Ne olur, bu rüyâmızın tâbirini bildir. Doğrusu biz seni muhsinlerden biri olarak görüyoruz.» dediler. Yûsuf: «–Size yedirilecek bir yemek gelmeden önce ben onun ne olduğunu muhakkak size haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ki ben, Allâh’a inanmayan bir kavmin dîninden uzaklaştım. Onlar, âhireti de inkâr edenlerin tâ kendileridir.» dedi.” (Yûsuf, 36-37)

    Bu iki gencin zindana atılmaları husûsunda şöyle bir rivâyet vardır:

    Mısır’ın ileri gelenlerinden bir kısım insanlar, Melik Reyyân bin Velid’i zehirleterek öldürmek ve yerine aralarından belirledikleri bir kimseyi getirmek istiyorlardı. Bunun için Melik’in sofrasını hazırlayan biri aşçı biri şerbetçi olan iki kişiyi çeşitli vaadlerle kandırdılar. Onları, Melik’in yemeğine ve içeceğine zehir katmaları hususunda iknâ ettiler.

    Şerbetçi bu işin kötülüğünü anladı, zehir katmaktan vazgeçti. Aşçı ise bu kötü fiili irtikâb etti. Vaktâki sofra konup Melik elini uzatınca şerbetçi:

    “−Ey Melik! Sakın yeme, çünkü o yemek zehirlidir.” dedi.

    Aşçı da:

    “−Ey Melik! Sakın içme, çünkü o içecek zehirlidir.” dedi.

    Bunun üzerine Melik şerbetçiye sofradaki içeceği içmesini emretti. O da tereddüt etmeden içti.

    Sonra aşçıya dönüp yemekten yemesini emretti. Fakat aşçı yemedi. Yemeği bir hayvana yedirdiklerinde hayvan hemen orada ölüverdi.

    Bunun üzerine ikisi de zindana atıldılar. Zindanda, âyette bahsedilen rüyâları gördüler. (Kurtubî, el-Câmî, IX, 189)

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Tebliği
    Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, aynı zindanı paylaştığı bu iki gence tevhîd akîdesini tebliğ etmek istedi. Onların rüyâlarını tâbir etmeden evvel, kendisinin hak din üzere bulunduğunu, sâhip olduğu ilmin Cenâb-ı Hak tarafından bahşedildiğini ve Mısırlıların yanlış yolda olduklarını bildirdi. Onları tevhîde hazırlayarak hak dîni kendilerine tebliğ etti.

    Burada ibret alınacak husus, bir mü’minin en zor şartlar altında dahî emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunmayı ihmâl etmemesinin lüzûmudur.

    İşte bu ve bundan sonraki üç âyet, Hazret-i Yûsuf’un tebliğiyle alâkalıdır:

    “Atalarım İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dînine uydum. Allâh’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu tevhîd inancı, Allâh’ın hem bize, hem de insanlara olan ihsânıdır. Ama ne yazık ki insanların çoğu bu nîmete şükretmezler.

    Ey zindan arkadaşlarım! Darmadağınık bir sürü düzme tanrılar mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye gâlip, gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allâh mı?

    Allâh’ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allâh hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allâh’a âittir. O, size, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 38-40)

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) RÜYALARI TABİR ETMESİ

    Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisine rüyâlarının tâbirini soran iki zindan arkadaşını tevhîd inancına dâvet ettikten sonra onlara dedi ki:

    “Ey hapis arkadaşlarım, gelelim rüyâlarınızın tâbirine: İlk soran, efendisine yine şarap sunacak, öbürü ise asılacak, kuşlar da başını gagalayacak. İşte tâbirini istediğiniz iş böylece hâlledilmiştir.” (Yûsuf, 41)

    “Onlardan kurtulacağını zannettiği arkadaşına: «–Efendine benden bahset, (suçsuz olduğumu hatırlat).» dedi. Fakat şeytan ona, bunu efendisine söylemeyi unutturdu. Böylece Yûsuf bir kaç yıl daha zindanda kaldı.” (Yûsuf, 42)

    Netîce, aynen Yûsuf -aleyhisselâm-’ın tâbir ettiği gibi oldu. Şerbetçi, zindandan kurtulup eski vazîfesine döndü. Aşçı ise îdâm edildi.

    Bazı müfessirlere göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Rabbinden başka birinden yardım istemesi, gayretullâha dokundu. Bu hâl, peygamberler için “zelle” olmaktadır. Bu zellesinden ötürü Hazret-i Yûsuf, beş yıllık hapislikten sonra yedi yıl daha zindanda kaldı. Böylece hapis süresi oniki yıla çıkmış oldu.

    Rivâyete göre zindandan çıkanlar sık sık gelir Yûsuf -aleyhisselâm-’ı ziyâret eder, onunla oturup uzun uzun sohbet ederlerdi. Birgün zindancıbaşı Yûsuf -aleyhisselâm- ile sohbet ederken şöyle dedi:

    “−Ey Yûsuf! Seni o kadar çok seviyorum ki, hiçbir şeyi senin kadar sevmiyorum.”

    Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle dedi:

    “−Bana olan sevginden Allâh’a sığınırım!”

    Zindancıbaşı:

    “−Niçin?” diye sorunca Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-:

    “−Babam beni çok sevdi, kardeşlerim kuyuya attılar; Züleyhâ sevdi, zindana attılar, şimdi bir de sen seversen kim bilir nereye atarlar!?” dedi.

    En Güzel Vekil Allah’'tır
    Mâlik bin Dinar’dan rivâyet edilir ki:

    Yûsuf -aleyhisselâm- şarabdâra:

    “–Beni efendinin yanında an!” deyince Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

    “–Ey Yûsuf! Benden gayri vekîl edindin. Ben de senin hapsini uzatacağım!”

    Bunun üzerine Yûsuf -aleyhisselâm- ağlamaya başladı ve dedi ki:

    “–Ey Rabbim! Hüzün ve belâların çokluğundan kalbime kasvet gelmiş; artık bundan sonra benden böyle bir kelime sudûr etmez!”

    Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu rivâyeti her okudukça ağlar ve şöyle derdi:

    “Başımıza bir iş gelince insanlara koşuyoruz. Bu hâlimizle âkıbetimiz ne olacak?!”

    Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır:

    “Allâh, kardeşim Yûsuf’a rahmet etsin! O şarabdâra: «Beni efendinin yanında an!» demeseydi, zindanda beş seneden sonra yedi sene daha kalmayacaktı.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IV, 264)

    Ancak Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlere ve velîlere vermiş olduğu iptilâ, sıkıntı ve çeşitli meşakkatler, onlara cezâ olarak değil, hediye olarak verilmiştir.

    FİRAVUN’UN RÜYASI

    Âyet-i kerîmede kıssanın devâmı şöyle anlatılır:

    “Melik dedi ki: «–Ben yedi semiz inek gördüm, bunları yedi zayıf inek yiyordu. Bir de yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey ileri gelenler! Siz rüyâ tâbir ediyorsanız, benim bu rüyâmı da açıklayın!» (Çevresindeki kâhinler) «–Bu gördükleriniz karışık rüyâlardır. Biz böyle karışık rüyâların tâbirini bilemeyiz.» dediler.

    O iki arkadaştan kurtulanı, nice zaman sonra Yûsuf’u hatırlayıp dedi ki: «–Rüyânın tâbirini size ben bildireceğim. Hele siz beni zindana bir gönderin.»

    Zindana gidip: «Ey Yûsuf! Ey doğru sözlü kişi! Şu müşkil rüyâ hakkında bize bir çözüm bildir: Yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ve yedi kuru başağın mânâsı ne olabilir? Ümid ederim ki isâbetli tâbirini öğrenip insanlara aktarırım. Böylece onlar da doğruyu öğrenirler.»” (Yûsuf, 43-46)

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Rüya Yorumu
    Yûsuf -aleyhisselâm- Allâh Teâlâ’nın kendisine bahşettiği ilimle rüyâyı şöyle tâbir etti:

    “Yedi sene, bildiğiniz şekilde ekin ekersiniz. Ama biçtiğinizi, yiyeceğiniz az miktar dışında, başağında bırakır, depolarsınız. Sonra, bunun peşinden yedi kurak yıl gelecek, tohumluk olarak saklayacağınız az bir miktar dışında, önce biriktirdiklerinizi yiyip tüketirsiniz. Sonra onun arkasından bir yıl gelecek ki, halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntıdan kurtulacak, bol bol meyveler sıkacaklar.” (Yûsuf, 47-49)

    Hazret-i Yûsuf’un tâbiriyle rahatlayıp sevinen hükümdar, onu mükâfatlandırmak istedi:

    “Hükümdar dedi ki: «Getirin bana onu!» Elçi gelince Yûsuf: «Sen önce dönüp efendine o ellerini kesen kadınların meselesi neymiş, bir sor bakalım. Zâten benim efendim, o kadınların hîlelerini pek iyi bilir.»” (Yûsuf, 50)

    Hazret-i Yûsuf, burada Züleyhâ’nın ismini edeben söylemedi. Bir de onun düşmanlığın zirvesinde olduğuna inandığı için yeni bir hîle yapmasından sakındı. Hükümdar o kadınları toplayıp:

    “«–Yûsuf’u elde etmeye çalıştığınızda dâvânız ne idi?» diye sordu. Onlar da: «–Hâşa! Allâh için söylemek gerekirse, onun yaptığı hiç bir kötülüğü bilmiş, görmüş değiliz.» dediler. İşte o sırada vezirin eşi: «–Şimdi hak meydana çıktı. Ondan kâm almak isteyen bendim. O ise tam sâdık ve doğru insanlardandır.» diye îtiraf etti.” (Yûsuf, 51)

    Yûsuf -aleyhisselâm- bu hareketinin sebebini îzah sadedinde şöyle buyurdu:

    “Maksadım, kendisine arkasından ihânet etmediğimi, Allâh’ın hâinlerin hîlelerini muvaffâkıyete erdirmeyeceğini onun (vezirin) bilmesidir.” (Yûsuf, 52)

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) FİRASETİ

    Yûsuf -aleyhisselâm-, Melik hakîkate iyice vâkıf olmadan, mes’elenin aslı iyice anlaşılmadan ve haksız yere hapse atıldığı herkesçe kabûl edilmeden evvel zindandan çıkmak istemedi. Aklını kullanarak, sabırlı ve vakarlı bir tavır göstererek kendisine hased edenlerin işi daha fazla karıştırmalarına da mânî oldu. Kendisine yapılan bütün isnadların yalan ve iftirâ olduğunu ispat edip töhmetten tamamen kurtulunca, zindandan çıkmayı kabûl etti.

    Bu sebeple her Müslüman, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bu firâsetli hareketinden ibret alarak, üzerinden töhmeti atmak ve töhmet yerlerinden sakınmak husûsunda son derece dikkatli ve titiz davranmalıdır.

    İslâm âlimleri de, mü’minlerin töhmet[10] mahallerinden sakınması gerektiğini söylemişlerdir.

    Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın töhmetten kurtulma husûsunda gösterdiği hassâsiyetin bir benzerini Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin örnek hayâtında da müşâhede etmekteyiz. Mü’minlerin annesi Safiyye bint-i Huyey -radıyallâhu anhâ-, Allâh Rasûlü ile yaşadığı bir hâtırasını şöyle anlatıyor:

    Töhmete mâruz kalmaktan sakınma husûsunda olduğu gibi, töhmet etmekten de son derece ictinâb etmenin lüzûmuna dâir, Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de biz kullarını şöyle îkâz buyurmaktadır:

    “Hakkında kesin mâlûmâtın olmayan bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, (yâni) bütün bunlar, yaptıkları şeylerden suâl olunacaklardır.” (el-İsrâ, 36)

    Kendisinin tamâmen suçsuz olduğunu ispatlayıp halkın töhmetinden kurtulan Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, yine de nefsin hîlesinden Cenâb-ı Hakk’a sığınarak dedi ki:

    “(Bununla beraber) ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefs aşırı bir şekilde (olanca şiddetiyle) kötülüğü emreder. Meğer ki Rabbim merhamet edip korumuş ola! Şüphesiz Rabbim hatâları örten ve çok merhamet edendir.” (Yûsuf, 53)[11]

    Bir başka âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

    “…Eğer üstünüzde Allâh’ın lutuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkamazdı. Fakat Allâh, dilediğini arındırır. Allâh hakkıyla işitir ve bilir.” (en-Nûr, 21)

    Bu bakımdan kula düşen, istiğfâr, ilticâ ve tazarrûya sarılmak sûretiyle nefsin şerrinden muhâfaza olunmayı ve âhirete yüz akıyla varabilmeyi Rabbinden niyâz etmektir.

    ALLAH KÖLEYİ SULTAN EDER

    Nihâyet Hazret-i Yûsuf’taki ince siyâset, zekâ ve fevkalâdeliği fark eden Melik, onu yüksek bir makâma getirmek istedi. Bu hâl âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilmektedir:

    “Melik: «–Getirin O’nu bana! O’nu kendime husûsî bir müsteşâr edineyim.» dedi. Onunla konuşunca da: «–Sen bundan böyle, nezdimizde yüksek bir makam sâhibi ve tam îtimâd edilen bir müsteşârsın.» dedi.” (Yûsuf, 54)

    Yûsuf -aleyhisselâm- zindandan çıkarken kapısına şunları yazdı:

    “Burası belâlar menzili, diriler kabri, düşmanların hasımları aleyhine sevinerek güldüğü ve dostların imtihân edildiği mahaldir.”

    Ardından gusledip yeni elbiselerini giydi. Zindandakiler için de şöyle duâ etti:

    “Allâh’ım sâlihlerin kalblerini onlara meylettir ve dostlarının haberlerini onlardan gizleme!”

    Melik’in huzûruna girince de:

    “Allâh’ım! Bundan gelecek hayırdan evvel ve daha ziyâde Sen’den hayır beklerim. Bunun şerrinden Sen’in izzet ve kudretine sığınırım.” dedi.

    Bu hükümdar, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın almış olan Azîz değildir. Züleyhâ’nın kocası olan Azîz, rivâyete göre Yûsuf -aleyhisselâm- zindandan çıkmadan ölmüştü. Burada bahsedilen hükümdar, Arabistan’dan gelerek dörtyüz yıl Mısır’da hüküm süren sülâleden, fazîletli bir zât idi. Çok lisân bilirdi. Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kendinden daha fazla lisân bildiğini görünce çok şaşırdı. Daha sonra rüyâsının tâbirini bir de Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bizzat kendisinden dinlemek istedi. Hazret-i Yûsuf ise daha evvel anlattıklarını tekrar anlattı. Bu güzel tâbir karşısında hayran kalan Melik, nasıl bir tedbîr almak gerektiğini sordu.

    Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle cevapladı:

    “–Bolluk yıllarında çok ekin ekerek stok yapmalı. Böylece kıtlık yıllarında hem kendi geçiminizi te’min etmiş, hem de ihrâcat yaparak hazîneye gelir sağlamış olursunuz.”

    Bu sefer Melik:

    “–Peki, bu işi kim yapacak?” diye sorunca, Hazret-i Yûsuf:

    “«Beni ülkenin hazîneleri üzerine tâyin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işleri iyi bilirim.» dedi.” (Yûsuf, 55)

    Bu âyetten anlaşıldığına göre, adâleti ve dînin hükümlerini ikâme etmeye muktedir bir kimsenin, idârî bir vazîfeyi taleb etmesi câizdir. Ancak müslümanların kendi aralarında böyle isteklerin peşinde koşmaları câiz değildir.

    Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

    Amcamın oğullarından ikisiyle Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna girmiştim. Onlardan biri:

    “–Yâ Rasûlallâh! İdâresini Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği vazîfelerden birine bizi âmir tâyin et!” dedi. Öteki amca oğlu da benzeri bir şey söyledi.

    Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “–Vallâhi biz isteyeni veya vazîfe hırsı bulunan kimseyi idâreci yapmıyoruz.” (Buhârî, Ahkâm, 7; Müslim, İmâre, 15)

    Bu hadîs-i şerîften de anlaşılacağı üzere, vazîfe verecek mevkîde bulunan kimseler işi mutlakâ ehline vermeli, vazîfeye tâlip olan insanların şahsî talep, arzu ve isteklerine değil, liyâkatlerine îtibâr etmelidirler.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın idârî bir vazîfeye tâlib oluşunu bildiren yukarıdaki âyet-i kerîme, aynı zamanda Allâh’ın emrini hâkim kılıp bâtılı defetmek ve Hakk’ın bütün kudret ve varlığıyla zuhûr etmesi için başka çârenin kalmadığı zamanlarda, idâreyi kâfirin ve zâlim sultânın elinden almanın vâcib olduğuna da delâlet etmektedir. Ancak bu vazîfe ağırdır ve mes’ûliyeti pek büyüktür. Dolayısıyla lâyık olanlara âittir. İşte Yûsuf -aleyhisselâm- da, bu husustaki bütün şartları kendisinde yüksek derecede taşıdığı için ıslâh-ı âlem maksadıyla ve vaziyetin gerekli kılması sebebiyle mâliye nezâretini üzerine almış oldu.

    Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “İşte Biz böylece Yûsuf’a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki (kudret ve şeref) verdik. Biz rahmetimizi kime dilersek, ona nasîb ederiz. Ve güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmeyiz.

    Îmân edip takvâ yolunu tutanlar (kötülüklerden sakınanlar) için ise âhiret mükâfâtı elbette daha hayırlıdır.” (Yûsuf, 56-57)

    Melik, kendi selâhiyetlerini kullanmasına dahî müsâade ederek bütün Mısır’ı Yûsuf -aleyhisselâm-’ın idâre ve tasarrufuna verdi. Bir peygambere göstermiş olduğu şu izzet ve îtimad dolayısıyladır ki, Melik, Allâh’ın lutfu ile Yûsuf -aleyhisselâm-’ın huzûrunda îmân etti. Beraberindeki birçok insan da onunla birlikte îmân ettiler. Çünkü Yûsuf -aleyhisselâm- onlara peygamber olarak gönderilmişti ve kendilerini tevhîde dâvet ediyordu.

    Bilinmelidir ki, lutuf ve kerem, ezelî saâdete bir vesîledir. Bu güzellikler, bir kâfirden bile gelse, mü’min kimse, böyle bir anda onu, -gönlündeki yumuşama ve cömertlik hasletinden istifâde ederek- îmân ve tevhîde dâvet etmekten gaflet etmemelidir. Zîrâ bu vesîleyle o kâfirin kurtuluşa ereceği ümîd edilir.

    Kendisine Mısır’ın idâre ve tasarrufu verilen Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, bu vazîfeye başlar başlamaz tarıma ehemmiyet verdi. Üretimi artırdı. İhtiyaç fazlası olan ürünleri stok etti. Kıtlık yılları gelince de, bu stok edilmiş olan mahsulleri hem kendi ülkesinin ihtiyaçları için kullandı, hem de ihraç ederek hazîneye gelir sağladı. İnsanlar her taraftan gelerek kendisinden erzak satın almaya başladılar.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) ZÜLEYHA İLE EVLENMESİ

    Bu sıralarda Züleyhâ, elindeki her şeyini dağıtmış ve hiçbir şeyi kalmamıştı. Yûsuf’a olan aşkından dolayı gözleri kurumuş ve bedeni çökmüştü. İhtiyar bir kadından farksızdı. Nihâyet Yûsuf’un yolu üzerinde bir harâbeye çekildi. Başından geçen hâdiseleri düşünerek hakîkati anladı ve tapmakta olduğu putun karşısına geçip:

    “–Yazıklar olsun
  • Hz. Yakup (a.s.) kimdir? Yakup Peygamber’in babası kimdir? Hz. Yakup (a.s.) nerede doğdu? Hz. Yakup’un (a.s.) eşleri ve çocukları kimlerdir? Hz. Yakup (a.s.) ne zaman peygamber oldu? Hz. Yakup (a.s.) hangi kavme gönderildi? Hz. Yakup’un (a.s.) imtihanı nasıl oldu? Muhabbet ve hasretle kavrularak sabırda abideleşen Hz. Yakup’un (a.s.) hayatı ve kıssası.

    Peygamber oğlu ve peygamber babası Hz. Yakup’un (a.s.) kısaca hayatı.

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) KISACA HAYATI - Yakup Peygamber Kimdir?

    Yakup Aleyhisselam’ın adı Kur’an-ı Kerim’de 16 defa geçer. Kur’an’da kendisinden hem Yakup hem de İsrail diye bahsedilmektedir.

    Medyen’de veya Şam’da doğduğu ve zayıf yapılı, ağır başlı, uzun boylu, güzel yüzlü bir kişi olarak rivâyet edilir.

    Hazret-i İshak’ın oğlu olan Yakup Aleyhisselam Filistin civarında Kenan diyarında yaşayan İsrailoğulları’na gönderilen bir peygamberdir. Yusuf Peygamber’in de babasıdır. İsrailoğulları onun soyundan gelmektedir.

    Kur’an-ı Kerîm’de Yakup Peygamber’in güçlü bir iradeye, keskin bir zekâya sahip, salih, hayırlı, dürüst ve temiz zürriyetli bir insan olduğundan bahsedilir.

    Yakup Aleyhisselam’ın neslinden birçok peygamber gelmiştir. Hazret-i Musa, Hazret-i Harun, Hazret-i Davud, Hazret-i Süleyman, Hazret-i Zekeriya, Hazret-i Yahya ve Hazret-i İsa Aleyhimüsselam neseben Hazret-i Yakup’a bağlıdırlar.

    Hazret-i Yakup’un 12 çocuğu olmuş, en sevdiği oğlu olan Hazret-i Yusuf kardeşleri tarafından kıskanılmış ve kuyuya atılmıştır.

    Yakup Aleyhisselam evlat acısı ile evlat ihaneti ile imtihan edilmiştir. Oğlu Yusuf Aleyhisselam’ın acısı dolayısıyla gözleri kapanmış, kırk sene sonra ona kavuşmasıyla yeniden açılmıştır.

    Yusuf Peygamber’i kuyudan çıkaran kişiler onu köle olarak satmış ve ardından da zindana düşmek gibi musîbetlere uğramıştır. Fakat sonunda babası Hazret-i Yakup ile birleşmişlerdir.

    Yakup Aleyhisselam oğlu Yusuf Aleyhisselam ile buluştuktan sonra ailesi ile Kenan diyarından Mısır’a hicret etmiştir.

    Rivâyete göre, Hazret-i Yakup Mısır’da oğlu Yusuf Aleyhisselam’ın yanında 24 sene kaldıktan sonra vefat etmiş ve vasiyeti üzerine naaşı, Şam’da defnedilmiş bulunan babası İshak Aleyhisselam’ın yanına gömülmüştür. Başka bir rivâyete göre 147 yaşında vefat eden Yakup Peygamber vasiyeti gereği Filistin el-Halil’de Makpela, İbrahim Aleyhisselam ve karısı Sâre, İshak Aleyhisselam ve karısı Rebeka ile kendi karısı Lea’nın bulunduğu yere defnedilmiştir.

    Evladı Hz. Yusuf (a.s.) ile imtihan edilen ve 40 yıl gözyaşı döken Hz. Yakup’un (a.s.) ayrıntılı hayatı.

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) HAYATI - Yakup Aleyhisselam Kimdir?

    İshâk -aleyhisselâm-’ın oğlu olan Yakup -aleyhisselâm-, Kenan diyârında yaşayan insanlara gönderilen bir peygamberdir. O’nun Medyen’de veya Şam’da doğduğu rivâyet edilir. Hazret-i Yakup, Iys adlı kardeşiyle ikiz olarak doğmuş ve Iys’tan sonra dünyâya geldiği için de kendisine “tâkib eden” mânâsında Yakup denilmiştir.

    YAKUP NE DEMEK?

    Yakup, diğer bir mânâda “saffetullâh” (Allâh’ın sâf ve temiz kıldığı kulu) demektir. Ya‘kûb -aleyhisselâm-’ın lâkabı “İsrâîl”dir. Bu da, Allâh’ın kulu mânâsına gelmektedir.

    Yakup -aleyhisselâm-’ın neslinden birçok peygamber gelmiştir. Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Hârûn, Hazret-i Dâvûd, Hazret-i Süleyman, Hazret-i Zekeriyyâ, Hazret-i Yahyâ ve Hazret-i Îsâ -aleyhimüsselâm-, neseben Hazret-i Yakup’a bağlıdırlar. Çünkü babası Hazret-i İshâk, “zürriyetinden enbiyâ ve melikler gelmesi” için duâ etmiştir.

    Her nebîye kendine mahsus bir duâ verilmiştir ki, muhakkak kabûl olunur. Her peygamber onu dünyâda iken yapmış, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, onu kıyâmet gününe bırakmıştır. Onunla, şefâat-i uzmâsı gerçekleşecektir.[1]

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) EŞLERİ

    Annesi, oğlu Yakup’u dayısının yanına gönderdi. Dayısının iki kızı vardı. Büyüğünün ismi Lâyâ, küçüğünün ismi Rahîl idi. Ya’kûb -aleyhisselâm- dayısına yedi sene hizmet etti ve onun büyük kızı Lâyâ ile evlendi. Ardından yedi sene daha dayısının hizmetinde bulunarak küçük kızı Rahîl’i de nikâhladı. Yakup -aleyhisselâm-’ın tâbî bulunduğu şerîatte iki kız kardeşi bir nikâh altında bulundurmak câizdi.

    Dayısı, kızlarını Yakup’a verirken, onlara hizmetçi olmak üzere her birine birer câriye verdi. Birinin adı Zülfe, diğerinin Belhe idi. Ayrıca iki câriye de Yakup’a hibe etti.

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) KAÇ ÇOCUĞU OLDU?

    Hazret-i Yakup’un Lâyâ’dan altı, câriyelerden dört, Rahîl’den de iki oğlu oldu. Rahîl’den uzun bir müddet çocuğu olmamıştı. Rahîl, Allâh Teâlâ’ya ilticâ etti ve ona Yûsuf bahşedildi. Ardından Bünyâmîn doğdu. Bu doğumun kırkında Rahîl vefât etti.

    Yakup -aleyhisselâm- Hazret-i Yûsuf’un doğduğu sene peygamberlikle vazîfelendirildi. İnsanları tevhîd akîdesine dâvet etmeye başladı. Kendisine Kenan diyârı ahâlisinden çok kimse îmân etmiştir.

    Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

    “...O’na (İbrâhîm’e) İshâk ve Yakup’u bahşettik ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden ihsanlarda bulunduk. Onlar için dillerde (ve dinlerde) yüksek ve güzel bir nam bıraktık.” (Meryem, 49-50)

    “(Ey Rasûlüm! Dinde, ibâdette ve Allâh’ın emirleri husûsunda) kuvvet ve basîret sâhibi olan kullarımız İbrâhîm, İshâk ve Yakup’u da yâd et! Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık. Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin, sâlih kimselerdendir.” (Sâd, 45-47)

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu peygamberlerin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur:

    “Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm; İbrâhîm oğlu İshâk oğlu Yakup oğlu Yûsuf’tur.” (Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir 12/1)

    Yûsuf -aleyhisselâm-, daha küçük yaşlarından itibâren babasının büyük bir sevgisine mazhar olmuştu. Her hâliyle kardeşlerinden farklıydı. Nitekim babası Yakup -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’ta kendisindeki husûsiyetleri görmüştü. Bu sebeple O’na olan meyli, diğer evlâdlarından fazla idi. O’nu çok sever, bütün oğullarından azîz tutar ve yanından ayırmazdı.

    KARDEŞLERİNİN HASEDİ

    Yakup -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’un alnındaki nübüvvet nûrunu görmüş, bunun için O’na daha fazla ihtimam göstermişti. İşte babalarının bu meyil ve muhabbeti, Yûsuf’un diğer kardeşlerinin hasedlerine sebep oldu. Gün geldi bu hased bardağı iyice taştı ve kardeşleri Yûsuf için kötü plânlar yaptılar.

    Yakup -aleyhisselâm-’ın Yûsuf’a olan aşırı muhabbeti gayretullâha dokundu. Bu sebeple Allâh Teâlâ, ona bir iptilâ vermeyi murâd etti ve Yûsuf’u babasından ayırdı. Zîrâ evlâd, bazı hâllerde baba için büyük bir imtihandır. Meselâ Nûh -aleyhisselâm-, kâfirlerin helâki için bedduâ ettiği hâlde, müşrik olan oğlunun da suya gark olduğunu görünce sabredemeyip:

    “…Ey Rabbim! şüphesiz oğlum da âilemdendir…” (Hûd, 45) demişti.

    Nûh -aleyhisselâm-’ın bu niyâzına Cenâb-ı Hak şu şekilde karşılık verdi:

    “Ey Nûh! O kesinlikle senin ehlinden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan (kötü, çirkin) bir amelin sâhibidir…” (Hûd, 46)

    SİNSİ PLAN

    Kardeşleri, Yûsuf hakkında belli bir kanaat birliğine varınca:

    “İçlerinden biri: «Yûsuf’u öldürmeyin! Eğer mutlakâ (birşey) yapacaksanız, onu bir kuyunun dibine atın da (bari) geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün)!» dedi.” (Yûsuf, 10)

    Bu teklifi yapan Yehûda idi ve bunu kardeşlerine kabûl ettirmişti. Şu kardeşlerin hâli ne kadar ibretlidir ki; en merhametli olanı dahî hasedi sebebiyle Yûsuf’un kuyuya atılmasını tavsiye etti.

    Nihâyet Yûsuf’un birâderleri, yapmış oldukları sinsi plânla babalarına geldiler.

    “Dediler ki: «Ey babamız! Sana ne oluyor da Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun! Oysa biz O’nun koruyucularıyız (O’nun iyiliğini istemekteyiz).»

    «Yarın O’nu bizimle beraber (kıra) gönder de bol bol yesin (içsin); oynasın! Biz O’nu mutlakâ muhâfaza ederiz.»” (Yûsuf, 11-12)

    BELA AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE BAĞLIDIR

    “Babaları: «Onu götürmeniz beni hakîkaten üzer ve siz farkında olmadan, onu bir kurdun yemesinden korkarım.» dedi.” (Yûsuf, 13)

    Yûsuf’un birâderleri, babalarına ve kardeşlerine hürmette kusûr eden kimselerdi. Dolayısıyla, kurdukları hîleyi gerçekleştirebilmek için babalarının îkaz ve ihtârını geçiştiriverdiler:

    “Onlar! «Vallâhi biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, o zaman biz hüsrâna uğrayanlardan oluruz (yazıklar olsun bize!)» dediler.” (Yûsuf, 14)

    KARDEŞLERİNİN İHANETİ

    “Derken kardeşleri onu alıp götürünce ve kuyunun dibine bırakma konusunda görüş birliğine vardıklarında, Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik: «Zamanı gelecek, onların hiç hatırlarına gelmediği bir sırada, yaptıkları bu işi kendilerine hatırlatacaksın.»” (Yûsuf, 15)

    Âyette geçen «Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik» ifâdesinden hareketle müfessirlerin bir çoğu, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’a, daha o zaman peygamberlik verildiğini beyân ederler.[2]

    Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğullarının kardeşleri Yûsuf’u sahrâya götürmek üzere ısrar etmeleri ve Yûsuf’un da buna istekli olması üzerine kazâya rızâ göstererek izin verdi. Kardeşleri, babalarının müsterih olması için gözden kayboluncaya kadar Yûsuf’u omuzlarında götürdüler. Babalarının gözünden kaybolduklarında ise, verdikleri sözü terk ettiler. Yûsuf’u yere attılar ve dediler ki:

    “–Ey yalancı rüyâ sâhibi! Hani nerede sana secde ettiğini gördüğün yıldızlar? Haydi gelip de seni bizim elimizden kurtarsınlar!”

    Ardından da Yûsuf -aleyhisselâm-’ı dövmeye ve eziyet etmeye başladılar. Yûsuf hangi kardeşine ilticâ etse, daha fazla eziyet görüyor, azarlanıyor ve dövülüyordu. Bu durum karşısında çâresiz ağlamaya başladı ve:

    “–Ey babacığım! Sana verdikleri sözü ve senin onlara verdiğin nasihati ne çabuk unuttular! Yaptıklarını bir görsen; oğluna edilen eziyetler bir köle evlâdına dahî revâ görülmez!” dedi.

    Rivâyete göre Robil, Yûsuf’u kaldırıp yere çarptı. Sonra da göğsüne hızlıca oturarak O’nu öldürmeye teşebbüs etti. Kardeşi Levi de boynunu kırmak istedi. Yûsuf, kardeşlerinin en merhametlisi olan Yehûda’ya yalvardı:

    “–Ey Yehûda! Allâh’tan kork da beni öldürmek isteyenlere mânî ol!” dedi. Yehûda merhamete gelip:

    “–O’nu öldürmeyiniz! Bu hususta bana söz vermemiş miydiniz?” dedi.

    Onlar da:

    “–Evet!” dediler.

    Bunun üzerine Yehûda:

    “–Öldürmekten daha hayırlısını size söyleyeyim mi? Onu kuyuya atın!” dedi.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUYA ATILMASI

    Diğerleri de Yehûda’nın teklifine «Pek iyi!» deyince, el birliği edip O’nu kuyuya atmak üzere sözleştiler.

    Bu kuyu, Ürdün civârında olup, Âd kavminin zâlim hükümdarlarından Şeddâd, onu Ürdün’ün îmârı sırasında kazdırmıştı. Kuyunun ağzı dar, dibi genişti.

    Nihâyet kuyunun başına geldiler. Yûsuf, kardeşlerinin elbiselerine yapışıp ağlıyor, fakat itilip kakılıyordu. Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttılar. Bir de hiçbir yere tutunamasın diye ellerini bağladılar, gömleğini soydular. Babalarını iknâ etmek için de bir koyun kesip kanını gömleğe bulaştırmaya karar verdiler.

    Nitekim Yûsuf’un kardeşleri yalandan döktükleri gözyaşlarına ilâveten:

    “Yûsuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Yakup: «Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp bu işe sevk etmiş. Artık bana düşen, (ümitvâr olarak) güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allâh’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!» dedi.” (Yûsuf, 18)

    Rivâyete göre, Yûsuf’un kana bulanmış olan gömleği Yakup -aleyhisselâm-’a getirilince, onu yüzüne sürüp ağlamaya başladı ve:

    “–Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği yırtmamış!” dedi.

    Böylece gözyaşı döken Yakup -aleyhisselâm-’a artık sabretmekten başka birşey kalmamıştı. Nitekim hiç kimseye hâlinden şikâyet etmeden sabretti ve:

    “«Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum.» dedi…” (Yûsuf, 86)

    YAKUP PEYGAMBER’İN OĞULLARINI MISIR’A GÖNDERMESİ

    Kıtlık sebebiyle Yakup -aleyhisselâm- da Yûsuf’un öz kardeşi olan Bünyamin’i yanında alıkoyarak, diğer oğullarını erzak almak için Mısır’a gönderdi.

    Âyet-i kerîmelerde bu hâdise de şöyle anlatılır:

    “Yûsuf’un kardeşleri gelip O’nun huzûruna girdiler. (Yûsuf) onları hemen tanıdı. Kardeşleri ise onu tanıyamadılar. (Yûsuf) onların yüklerini hazırlayınca dedi ki: «–Sizin baba bir erkek kardeşinizi de getirin! Görmüyor musunuz, size tam ölçek veriyorum. Ben misâfirperverlerin en hayırlısıyım. Eğer onu bana getirmezseniz, artık benden bir ölçek dahî alamazsınız ve bir daha bana yaklaşmayın!” (Yûsuf, 58-60)

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın gelmeyen kardeşini de istemesi şu sebepledir: Kıtlık sebebiyle erzak, ihtiyaç kadar veriliyordu. Yardım alacak şahsın bizzat bulunması gerekiyordu. Hazret-i Yûsuf’un kardeşleri, gelemeyen baba ve kardeşleri için de birer hisse isteyince, Yûsuf -aleyhisselâm-, ihtiyar babayı mâzur sayarak, bir defaya mahsus erzak verdi. Fakat bir dahaki sefere öbür kardeşin de gelmesini şart koştu. Bu vesîleyle kardeşini görmeyi ve ondan haber almayı da istiyordu. Kardeşleri:

    “«–Onu babasından istemeye çalışacağız, herhâlde (bunu) yaparız.» dediler.

    (Yûsuf) emrindeki gençlere:

    «–Sermâyelerini yüklerinin içine koyun! Olur ki âilelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki yine (buraya) dönerler.» dedi.

    Bu şekilde babalarına döndükleri zaman dediler ki:

    «–Ey babamız! Erzak bize yasaklandı. Kardeşimiz (Bünyamin)’i bizimle berâber gönder de (onun sâyesinde) zahîre alalım. Biz O’nu mutlakâ koruyacağız!»

    Ya’kûb dedi ki:

    «–Daha önce kardeşi Yûsuf hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim! (Ben onu sâdece Allâh’a emânet ediyorum.) Allâh en hayırlı koruyucudur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 61-64)

    Ya’kûb -aleyhisselâm-:

    “Allâh en hayırlı koruyucudur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” deyince, Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

    “İzzet ve celâlim hakkı için, mâdem ki Sen, Bana bu şekilde tevekkül ediyorsun, Ben de Sen’i iki evlâdına birden kavuşturacağım!”

    Yakup -aleyhisselâm-’ın oğulları, Bünyamin’i de yanlarına alıp Mısır’a giderek erzak alabilmek için babalarına türlü diller döküyor ve O’nu râzı etmeye çalışıyorlardı:

    “Eşyâlarını açtıklarında ödemiş oldukları bedelin kendilerine iâde edildiğini gördüler. Dediler ki:

    «–Ey babamız! Daha ne istiyoruz. İşte sermâyemiz de iâde edilmiş. (Onunla yine) âilemize yiyecek getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de fazla (zahîre) alırız. Çünkü bu (aldığımız) az bir miktardır.»” (Yûsuf, 65)

    Nihâyet Hazret-i Yakup, Bünyamin’i göndermeye râzı oldu.

    “Dedi ki:

    «–Etrafınız kuşatılıp çâresiz kalmadıkça onu bana mutlakâ getireceğinize dâir Allâh adına sağlam bir söz vermediğiniz sürece onu sizinle göndermem!»

    Ona (istediği şekilde) teminat verdiklerinde dedi ki:

    «–Söylediklerimize Allâh şâhittir.»

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) OĞULLARINA NASİHATİ

    Sonra da şöyle dedi:

    «–Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin; ayrı ayrı kapılardan girin! Ama Allâh’tan (gelecek) hiçbir şeyi (kazâyı) üzerinizden gideremem. Hüküm Allâh’tan başkasının değildir. Ben ancak O’na güvenip dayandım. Tevekkül edenler de yalnız O’na güvenip dayanmalıdırlar.»” (Yûsuf, 66-67)

    Yakup -aleyhisselâm-’ın, oğullarına Mısır’a değişik kapılardan girmelerini emretmesi, onların gösterişli ve güzel giyimli olmaları, ayrıca daha önceki gelişlerinde Melik’ten kimsenin görmediği izzet ve ikrâmı görmeleri sebebiyle idi. Bu sebeple evlâdlarının kötü niyetli kimselerin kuracakları bir tuzaktan zarar görmelerini istemiyordu. Ayrıca herkesin hayret dolu nazarları onların üzerine dikilmişti. Beraber şehre girmeleri hâlinde başlarına bir kötülük gelebilirdi.

    Yakup -aleyhisselâm-’ın bu nasîhatlerini dinleyen oğulları erzak almak üzere tekrar yola çıktılar.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Babalarının kendilerine emrettiği şekilde ayrı ayrı kapılardan girdiklerinde (bu tedbir) Allâh’ın kendileri hakkındaki takdîri karşısında hiçbir fayda sağlamadı. Sâdece Ya’kûb’un içinden geçirdiği bir isteğin yerine getirilmesi oldu. O, şüphesiz bir ilim sâhibi idi. Çünkü kendisine Biz öğretmiştik. (Bunun içindir ki “Allâh’tan gelecek takdîri önleyemem” demişti.) Fakat insanların çoğu bu hakîkati bilmezler.” (Yûsuf, 68)

    BEN SENİN KARDEŞİN YUSUF’UM

    “Birâderleri Yûsuf’un yanına girince, Yûsuf öz kardeşi (Bünyamin’i) kendi yanına aldı ve: «–Bilesin ki ben senin kardeşinim, onların geçmişte bize yapmış oldukları şeylere aldırma!» dedi.” (Yûsuf, 69)

    Rivâyet edildiğine göre, Hazret-i Yûsuf, kardeşlerine yemek verdi. Onları sofraya ikişer ikişer oturttu. Bünyamin yalnız kalınca ağladı ve dedi ki:

    “–Kardeşim Yûsuf sağ olsaydı, o da benimle beraber otururdu.”

    Yûsuf -aleyhisselâm- da onu kendi sofrasına aldı. Yemekten sonra kardeşlerini yine ikişer ikişer evlere misâfir olarak dağıttı. Bünyamin yine yalnız kalmıştı. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf dedi ki:

    “–Bunun ikincisi yok! Öyleyse bu da benimle kalsın!”

    Böylece Bünyamin onun yanında geceledi.

    Hazret-i Yûsuf ona dedi ki:

    “–Ölen kardeşin yerine beni kardeş olarak kabûl eder misin?”

    Bünyamin cevâben:

    “–Senin gibi bir kardeşi kim bulabilir? Fakat Sen, babam Ya’kûb ile annem Rahîl’in evlâdından değilsin.” deyince, Hazret-i Yûsuf ağladı ve kalkıp Bünyamin’in boynuna sarıldı. Sonra gerçeği söyledi:

    “–Ben senin kardeşin Yûsuf’um! Onların bize yapmış oldukları şeylere aldırma!”

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Bünyamin’e: “Onların geçmişte bize yapmış oldukları şeylere aldırma!” demesinde, Allâh’ın, hased edenlerin hîlelerini muvaffâkıyete eriştirmeyeceğine işâret vardır. Nitekim kardeşleri, Yûsuf’a neler yaptılar, ne hasedler ettiler ve nice ezâlar çektirdiler, fakat emellerine nâil olamadılar. Allâh Teâlâ önce iki kardeşi, sonra da babasıyla evlâdını birbirine kavuşturdu.

    Yûsuf -aleyhisselâm- kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoyabilmek için Allâh’ın emriyle firâset nümûnesi olan güzel bir plân hazırladı. Nakledildiğine göre plânını kardeşine de anlatıp onun da tasdiğini aldı.

    MÜKAFAT KAPISINI AÇAN ÇİLE

    “(Babaları Ya’kûb):

    «–Hayır, hayır! Korkarım yine nefisleriniz size bir işi câzip gösterip (ayağınızı kaydırmıştır). Ne yapayım? Bu hâle (karşı sükûnet ve ümit içinde) güzelce sabretmekten başka yapacak şey yok. Ümid ederim ki Allâh bütün kaybettiklerimi bana lutfedecektir. Çünkü O alîmdir, hakîmdir.” (Yûsuf, 83)

    Yûsuf’un kardeşleri daha önce babalarına yalan söyledikleri için, bu sefer de söyledikleri doğru söze babaları inanmak istemedi. Onlara:

    “–Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp böyle büyük bir işe sürüklemiş, yoksa bizim şerîatimizde hırsızın esîr olarak yakalanacağını azîz ne bilirdi?” dedi.

    “Onlardan yüz çevirdi de: «Ah Yûsuf’um ah!» diye sızlandı ve üzüntüden gözlerine ak düştü. Kederini içine gömdü.” (Yûsuf, 84)

    HZ. YAKUP (A.S.) NASIL AMA OLDU?

    Yûsuf’u kaybettiği günden beri Yakup -aleyhisselâm-’ın, gözüne uyku girmedi. O zaman yeryüzünde Allâh indinde Ya’kûb’dan şereflisi yoktu. Nihâyet ağlaya ağlaya Ya’kûb’un gözlerine ak indi. Bunun bir hikmetinin de, diğer oğullarını görüp hüzün ve kederinin daha fazla ziyâdeleşmemesi için olduğu söylenir.

    HZ. YAKUP (A.S.) KIRK SENE AĞLADI

    Yakup -aleyhisselâm- kırk sene ağlamıştır.

    ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESİLMEZ

    “(Oğulları, Hazret-i Ya’kûb’a) şöyle dediler:

    «–Ömrün geçti gitti, hâlâ Yûsuf’u dilinden düşürmüyorsun. Vallâhi “Yûsuf!” diye diye kederden eriyeceksin veya büsbütün ölüp gideceksin.»

    (Hazret-i Ya’kûb): «–Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum. Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allâh tarafından (vahiy yolu ile) biliyorum.» dedi.” (Yûsuf, 85-86)

    Daha sonra Ya’kûb -aleyhisselâm- oğullarına şöyle dedi:

    “–Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf ve kardeşini iyice araştırın! Allâh’ın rahmetinden ümid kesmeyin! Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allâh’ın rahmetinden ümid kesmez!” (Yûsuf, 87)

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) MISIR AZİZİ’NE (OĞLU YUSUF’A) MEKTUBU

    İşte bu minvâl üzere Ya’kûb -aleyhisselâm- da ümîdini yitirmeyerek Mısır Azîzi’ne, yâni Yûsuf’a oğullarıyla bir mektup gönderdi. Yakup -aleyhisselâm- o zamanlar oğlu Yûsuf’un Mısır Azîzi olduğunu bilmiyordu. Mektupta şöyle diyordu:

    “Bismillâhirrahmânirrahîm!

    Halîlullâh İbrâhîm oğlu İshâk’ın oğlu İsrâîl Ya’kûb’dan Mısır Azîzi’ne:

    Biz, başına bir çok belâlar gelmiş bir sülâleyiz. Ceddim İbrâhîm, Nemrûd’un ateşiyle mübtelâ kılındı; sabretti. Allâh da onu selâmete ulaştırdı. Babam da başka iptilâlarla imtihân edildi; sabretti. Allâh ona da mükâfât verdi. Bana gelince, ben de oğlum Yûsuf’u kaybettim. O’nun ayrılığından ağlaya ağlaya gözlerim görmez oldu, belim büküldü. Yanında rehin tuttuğun oğlumla kendimi tesellî ediyordum. Onun hırsızlık ettiğini söylemişsin. Bizim neslimizden olan hırsızlık yapmaz. Biz hırsız doğurmayız. Onu bana iâde edersen edersin, eğer etmezsen, sana öyle bir bedduâ ederim ki, yedi batın evlâdına tesir eder!”

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) BABASINA YAZDIĞI CEVAP

    Yûsuf -aleyhisselâm- bu mektubu alınca ağladı ve O da şu cevâbı yazdı:

    “Bismillâhirrahmânirrahîm!

    Mısır Azîzi’nden, İsrâîl Yakup’a;

    Ey yaşlı kimse! Mektubun geldi. Okudum ve muhtevâsını anladım. Orada sâlih babalarından bahsedip her birinin belâlara dûçâr olduklarını ve sabrettiklerini yazıyorsun. Onlar nasıl iptilâlara sabrettilerse, sen de öyle sabret! Vesselâm!”

    Yakup -aleyhisselâm- bu cevâbı alınca:

    “–Allâh’a yemîn ederim ki, bu bir melik mektubu değil, bir peygamber mektubudur. Ve bunu yazan, olsa olsa Yûsuf’tur.” diyerek oğullarını mes’elenin aslını öğrenmeleri için tekrar Mısır’a gönderdi. Oğulları da hemen yola çıktılar:

    “Onlar Mısır’a varıp Yûsuf’un huzûruna girdiklerinde dediler ki:

    «–Ey Azîz! Bizi de, çoluk çocuğumuzu da kıtlık bastı, biz bu sefer pek az bir meblâğ getirebildik. Lütfen bize tahsîsâtımızı yine tam ölçek ver, ayrıca sadaka da ihsân eyle. Şüphesiz ki Allâh tasadduk edenleri fazlasıyla mükâfatlandırır.»

    (Yûsuf) dedi ki:

    «–Siz, câhilliğiniz döneminde Yûsuf ile kardeşine yaptığınız muâmeleyi elbette biliyorsunuz, değil mi?” (Yûsuf, 88-89)

    Tefsîrlerde ifâde edildiğine göre, Hazret-i Yûsuf’u kuyuya atan kardeşleri, en küçük kardeşleri olan Bünyamin’e de dâimâ hakâret ve eziyet ederlerdi.

    DASİTANİ BİR AF

    “(Kardeşleri):

    «–Yoksa sen, gerçekten Yûsuf musun?» dediler.

    O da:

    «–(Evet) ben Yûsuf’um, bu da kardeşim!.. Allâh bize lutuflarda bulundu. Çünkü kim Allâh’tan korkar ve (belâlara katlanıp) sabrederse, şüphesiz Allâh güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmez!» dedi.

    (Kardeşleri) dediler ki:

    «Allâh’a and olsun ki, hakîkaten Allâh Sen’i bize üstün kılmıştır. Gerçekten biz ise (size yaptıklarımızda) hatâ etmişiz.»

    (Yûsuf) dedi ki:

    «–Bugün size hiç başa kakma ve ayıplama yok; Allâh sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 90-92)

    Gömleğimi Babamın Gözlerine Sürün

    Yûsuf -aleyhisselâm- kardeşlerine sabah-akşam ziyâfet veriyordu. Kardeşleri ise daha önce O’na yaptıklarını hatırlayarak onun bu izzet ü ikrâmı karşısında son derece mahcûb oluyorlardı. Hazret-i Yûsuf’a bir adam göndererek dediler ki:

    “–Sen, bizi sabah-akşam ziyâfete dâvet ediyorsun! Fakat biz, sana karşı yaptıklarımızdan dolayı Sen’den utanıyoruz!”

    Yûsuf -aleyhisselâm- da onlara şöyle cevap verdi:

    “–Mısırlılar, şimdiye kadar bana hep ilk gördükleri gözlerle bakıyorlar ve «–Yirmi dirheme satılmış bir köleyi bu mertebeye yükselten Allâh’ı tenzîh ederiz!» diyorlardı. Şimdi ise sizin sâyenizde şeref kazandım. Çünkü benim, sizin kardeşiniz ve İbrâhîm -aleyhisselâm- gibi büyük bir peygamberin torunu olduğumu anladılar.”

    Yûsuf -aleyhisselâm- bu sözlerini fahretmek için değil, kardeşlerinin gönlünü almak, onları rahatlatmak ve mahcûbiyetlerini hafifletmek için söylüyordu. Bu hâl, O’nun affedicilik ve kerem sıfatlarının enginliğini ortaya koymaktaydı.

    Kardeşlerini böylesine engin bir merhametle affeden Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, babasının gözlerinin şifâ bulması için ona gömleğini gönderirken kardeşlerine şöyle dedi:

    “Benim şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne sürün! O artık rahatlıkla görmeye başlar. Sonra da bütün âilenizi bana getirin!” (Yûsuf, 93)

    “Kâfile (gömleği götürmek üzere Mısır’dan) ayrılınca, babaları (yanındakilere:)

    «–Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ki şimdi Yûsuf’un kokusunu alıyorum!» dedi.

    (Onlar da):

    «–Vallâhi sen hâlâ eski şaşkınlığındasın!» dediler.” (Yûsuf, 94-95)

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) GÖZLERİNİN AÇILMASI

    “(Fakat) müjdeci gelip de gömleği onun yüzüne koyar koymaz derhal eskisi gibi görmeye başladı.

    (O zaman Ya’kûb):

    «–Ben size, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Allâh tarafından (vahiy ile) muhakkak biliyorum, demedim mi?» dedi.” (Yûsuf, 96)

    Gömleği getiren bu müjdeci Yehûda idi. Onun:

    “–Kanlı gömleği babama ben götürmüş ve onu kedere boğmuştum. Şimdi de bu gömleği yine ben götüreyim de sevincine sebep olayım!” diyerek Mısır’dan Kenan iline kadar büyük bir heyecan içinde, başaçık, yalınayak yürüdüğü rivâyet edilir.

    Bu gömlek, İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılacağı zaman Cebrâîl -aleyhisselâm- tarafından cennetten getirilmiş olan gömlekti.

    “(Oğulları) dediler ki:

    «–Ey babamız! (Allâh’tan) bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten günahkâr olduk.»

    (Ya’kûb da):

    «–Sizin için bir müddet sonra Rabbimden af dileyeceğim. Hakîkaten çok bağışlayan ve çok merhamet eden ancak O’dur.» dedi.” (Yûsuf, 97-98)

    Yakup -aleyhisselâm- «Sizin için bir müddet sonra istiğfâr edeceğim!» demek sûretiyle, önce mazlum tarafından affedilmeleri gerektiğine dikkat çekmiştir. Nitekim onlar için istiğfârı da, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- ile görüştükleri zamana kadar ertelemiştir.

    Ya‘kûb -aleyhisselâm-’ın bu tavrını, duâ ve istiğfârı daha makbul olduğu bir vakte bıraktığı şeklinde îzâh edenler de bulunmaktadır.

    Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

    “Hazret-i Yakup, oğulları için istiğfâr etmeyi Cuma gecesine tehir etmiştir.” (Tirmizî, Deavât, 114) buyrulmaktadır.

    VUSLAT VE GERÇEKLEŞEN RÜYA

    Hazret-i Yûsuf’la beraber hükümdar ve bütün halk, Hazret-i Ya’kûb ve âile efrâdını karşılamaya çıkmışlar, saf tutmuşlardı. Karşı karşıya geldiklerinde Hazret-i Ya’kûb, Hazret-i Yûsuf ve orada bulunanlar atlarından indiler ve iki peygamber birbirini hasretle kucakladı.

    Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

    “(Hep beraber Mısır’a gidip) Yûsuf’un yanına girdikleri zaman O, ana ve babasını kucakladı. (Onları yanına aldı ve):

    «–Allâh’ın irâdesi ile hepiniz emniyet içinde Mısır’a girin!» dedi.” (Yûsuf, 99)

    Büyük mükâfâtlar, dâimâ büyük sabırların, musîbetlerin ve iptilâların arkasından gelir.

    Hazret-i Yakup -aleyhisselâm- bu kavuşmanın hemen ardından ellerini kaldırıp Allâh’a şükrederek şöyle duâ etti:

    “Allâh’ım! Yûsuf için feryâdlarımı, onun ayrılığından dolayı sabrımın azlığını ve oğullarımın kardeşlerine yaptıklarını mağfiret eyle!”

    Hazret-i Yûsuf da büyük bir şükür ve hamd hâlindeydi:

    “Anne ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi O’na kavuştukları için secdeye kapandılar.

    (Yûsuf) dedi ki:

    «–Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyânın tahakkukudur. Gerçekten Rabbim onu doğru çıkardı. Hakîkaten Rabbim bana (çok şey) lutfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim, dilediğine lutfedicidir. Şüphesiz ki O, çok iyi bilendir, hikmet sâhibidir.»” (Yûsuf, 100)

    Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, Allâh’ın kendisine lutfettiği nîmetlerin kemâle erdiğini görünce, bu dünyânın karar kılınacak mekân olmadığını, burada bulunan her şeyin fânî olduğunu ve kemâlden sonra zevâlin geleceğini anlamıştı. Kendisine lutfedilen büyük nîmetleri zikrederek Rabbi’ne gücü nisbetinde şükür ve niyazda bulunmaya devâm etti:

    “Ey Rabbim! Mülkten bana (nasîbimi) verdin ve bana (rüyâda görülen) hâdiselerin tâbirini de öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyâda da âhirette de benim sâhibimsin! Benim cânımı müslüman olarak al ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101)

    Dikkat edilirse bu âyet-i kerîmelerde Yûsuf -aleyhisselâm-, bütün mü’minlere örnek teşkil edecek güzel davranışlar sergilemektedir. Canına kastederek kendisini kuyuya atan kardeşlerinden intikam alabilecek kuvvet ve iktidar sâhibi olduğu hâlde onlara gösterdiği âlicenaplık, nezâket, olgunluk ve müsâmaha, ahlâkî kemâlâtın zirvelerine işâret etmektedir. O, kölelikten sultanlığa yükselişini hep Allâh’ın lutfuna bağlamış ve nefsine en ufak bir pay dahî çıkarmamıştır. Kardeşleri tarafından şahsına karşı yapılan en kötü hareketi bile te’vîle gayret etmiş ve hatâyı şeytana nisbet ederek kusurlarını yüzlerine vurmamıştır. Sonunda Cenâb-ı Hakk’a yaptığı ilticâsı da O’nun Allâh Teâlâ ile nasıl bir maiyyet içerisinde bulunduğunu ve dâimâ “son nefes” endişesi taşıdığını göstermektedir. Tasavvufun en esaslı düsturlarından biri olan “sâlihlerle beraber olma” hassâsiyetinin en bâriz bir misâlini Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bu duâsında görmekteyiz.

    HZ. YAKUP’UN (A.S.) VEFATI VE DEFNEDİLMESİ

    Rivâyete göre, Hazret-i Yakup -aleyhisselâm- Mısır’da oğlu Yûsuf -aleyhisselâm-’ın yanında yirmidört sene kaldıktan sonra vefât etti. Vasiyeti üzerine nâşı, Şam’da defnedilmiş bulunan babası İshâk -aleyhisselâm-’ın yanına gömüldü.

    Dipnotlar:

    [1] Bkz. Buhârî, Deavât, 1.

    [2] Allâh Teâlâ Yahyâ ve Îsâ -aleyhimesselâm-’a vahyi bülûğ çağlarından itibâren göndermiştir. Bunun gibi bazı kullarını önceden hazırlayıp dilediği vakit kendilerine nübüvvet kapılarını açmıştır. Allâh -celle celâlühû- bazı kullarına da, daha küçük yaşlarındayken velâyet kapısını açar. Velîlerden Sehl bin Abdullâh et-Tüsterî bunlardandır. Bu da gösteriyor ki velâyet ve nübüvvet için bülûğ çağına veya kırk yaşına gelme şartı yoktur. Ancak enbiyânın ekserîsine sünnetullâh îcâbı kemâl devresi olan kırk yaşından sonra nübüvvet verilmiştir. Böylece tebliğ vazifesi umûmiyetle kırk yaşından sonra başlamıştır.

    [3] Cenâb-ı Hak, zaman ve mekândan münezzehtir. Bu yüzden hâdîs-i şerîfteki “dünyâ semâsına iner” beyânı müteşâbihâttan kabûl edilmiş ve insanlara keyfiyeti meçhûl bir şekilde mânen yaklaşmayı ifâde sadedinde olduğu bildirilmiştir.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş. Nebiler Silsilesi 2, Erkam Yayınları
  • En'am Suresi, 84. ayet: Ve ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik, hepsini hidayete eriştirdik; bundan önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidayete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.
    Yusuf Suresi, 3. ayet: Biz bu Kur'an'ı sana vahyetmemizle, en güzel kıssaları gerçek bir haber (kıssa) olarak sana aktarıyoruz, oysa sen, daha önce, bundan haberi olmayanlardandın.
    Yusuf Suresi, 4. ayet: Hani Yusuf babasına: "Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) on bir yıldız, Güneş'i ve Ay'ı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm" demişti.
    Yusuf Suresi, 5. ayet: (Babası) Demişti ki: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır."
    Yusuf Suresi, 6. ayet: "Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."
    Yusuf Suresi, 7. ayet: Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için ayetler (ibretler) vardır.
    Yusuf Suresi, 8. ayet: Onlar şöyle demişti: "Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysa ki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir."
    Yusuf Suresi, 9. ayet: "Öldürün Yusuf'u veya onu bir yere atıp-bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz."
    Yusuf Suresi, 10. ayet: İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Eğer (mutlaka bir şey) yapacaksanız, öldürmeyin Yusuf'u, onu kuyunun derinliklerine bırakıverin de bir yolcu kafilesi alsın."
    Yusuf Suresi, 11. ayet: (Bu karara vardıktan sonra) "Ey Babamız," dediler. "Sana ne oluyor, Yusuf'a karşı bize güvenmiyorsun? Oysa gerçekte biz, onun iyiliğini isteyenleriz."
    Yusuf Suresi, 12. ayet: "Sen onu yarın bizimle gönder, gönlünce gezsin, oynasın. Elbette biz onu koruyup-gözetiriz."
    Yusuf Suresi, 13. ayet: Dedi ki: "Sizin onu götürmeniz gerçekten beni üzer ve siz ondan habersiz iken onu kurdun yemesinden korkuyorum."
    Yusuf Suresi, 14. ayet: Dediler ki: "Andolsun, biz, birbirini kollayan bir topluluk iken, kurt onu yerse, bu durumda şüphesiz kayba uğrayan (aciz) kimseler oluruz."
    Yusuf Suresi, 15. ayet: Nitekim onu götürdükleri ve kuyunun derinliklerine atmaya topluca davrandıkları zaman, Biz ona (şöyle) vahyettik: "Andolsun, sen onlara kendileri, farkında değilken bu yaptıklarını haber vereceksin."
    Yusuf Suresi, 16. ayet: Akşam üstü babalarına ağlar vaziyette geldiler.
    Yusuf Suresi, 17. ayet: Dediler ki: "Ey Babamız, gerçek şu ki, biz gittik, yarışıyorduk. Yusuf'u da yiyeceklerimizin (veya eşyamızın) yanında bırakmıştık. Fakat onu kurt yemiş. Ne var ki biz doğruyu söylesek bile sen bize inanacak değilsin."
    Yusuf Suresi, 18. ayet: Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler. "Hayır" dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (Kendisi'nden) yardım istenecek olan Allah'tır."0
    Yusuf Suresi, 19. ayet: Bir yolcu-kafilesi geldi, sucularını (kuyuya su almak için) gönderdiler. O da kovasını sarkıttı. "Hey müjde... Bu bir çocuk." dedi. Ve onu (kuyudan çıkarıp) 'ticaret konusu bir mal' olarak sakladılar. Oysa Allah, yapmakta olduklarını bilendi.
    Yusuf Suresi, 20. ayet: Onu ucuz bir fiyata, sayısı belli (birkaç) dirheme sattılar. Onu pek önemsemediler.
    Yusuf Suresi, 21. ayet: Onu satın alan bir Mısırlı (aziz,) karısına: "Onun yerini üstün tut (ona güzel bak), umulur ki bize bir yararı dokunur ya da onu evlat ediniriz" dedi. Böylelikle Biz, Yusuf'u yeryüzünde (Mısır'da) yerleşik kıldık. Ona sözlerin yorumundan (olan bir bilgiyi) öğrettik. Allah, emrinde galib olandır, ancak insanların çoğu bilmezler.
    Yusuf Suresi, 22. ayet: Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte Biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.
    Yusuf Suresi, 23. ayet: Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: "İsteklerim senin içindir, gelsene" dedi. (Yusuf) Dedi ki: "Allah'a sığınırım. Çünkü o benim Efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez."
    Yusuf Suresi, 24. ayet: Andolsun kadın onu arzulamıştı, -eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi- o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle Biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis kullarımızdandı.
    Yusuf Suresi, 25. ayet: Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: "Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka cezası ne olabilir?"
    Yusuf Suresi, 26. ayet: (Yusuf) Dedi ki: "Onun kendisi benden murad almak istedi." Kadının yakınlarından bir şahid şahitlik etti: "Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi ise yalan söyleyenlerdendir.
    Yusuf Suresi, 27. ayet: Yok eğer onun gömleği arkadan çekilip-yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir."
    Yusuf Suresi, 28. ayet: Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): "Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür" dedi.
    Yusuf Suresi, 29. ayet: "Yusuf, sen bundan yüz çevir. Sen de (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkarlardan oldun."
    Yusuf Suresi, 30. ayet: Şehirde (birtakım) kadınlar: "Aziz (Vezir)'in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz." dedi.
    Yusuf Suresi, 31. ayet: (Kadın) Onların düzenlerini işitince, onlara (bir davetçi) yolladı, oturup dayanacakları yerler hazırladı ve her birinin eline (önlerindeki meyveleri soymaları için) bıçak verdi. (Yusuf'a da:) "Çık, onlara (görün)" dedi. Böylece onlar onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler, (şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve: "Allah'ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir" dediler.
    Yusuf Suresi, 32. ayet: Kadın dedi ki: "Beni kendisiyle kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden olacak."
    Yusuf Suresi, 33. ayet: (Yusuf) Dedi ki: "Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum."
    Yusuf Suresi, 34. ayet: Böylece Rabbi, duasını kabul etti ve onların hileli düzenlerini kendisinden uzaklaştırdı. Çünkü O, işitendir, bilendir.
    Yusuf Suresi, 35. ayet: Sonra onlarda (Yusuf'un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü)ağır bastı.
    Yusuf Suresi, 36. ayet: Onunla birlikte iki genç de zindana girmişti. Biri: "Ben (rüyamda) kendimi şarap sıkıyorken gördüm." dedi. Öbürü: "Ben de kendimi başımın üstünde ekmek taşıyorken gördüm; kuş da ondan yemekteydi" dedi. "Bunun yorumundan bize haber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz."
    Yusuf Suresi, 37. ayet: Dedi ki: "Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah'a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terk ettim."
    Yusuf Suresi, 38. ayet: "Atalarım İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler."
    Yusuf Suresi, 39. ayet: "Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?"
    Yusuf Suresi, 40. ayet: "Sizin Allah'tan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, Kendisi'nden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler."
    Yusuf Suresi, 41. ayet: "Ey zindan arkadaşlarım, ikinizden biri efendisine şarap içirecek, diğeri ise asılacak, kuş onun başından yiyecek. İşte hakkında fetva istemekte olduğunuz iş (artık) olup bitmiştir."
    Yusuf Suresi, 42. ayet: İkisinden kurtulacağını sandığı kişiye dedi ki: "Efendinin katında beni hatırla." Fakat şeytan, efendisine hatırlatmayı ona unutturdu, böylece daha nice yıllar (Yusuf) zindanda kaldı.
    Yusuf Suresi, 43. ayet: Hükümdar: "Ben (rüyamda) yedi besili inek görüyorum, onları yedi zayıf inek yiyor; bir de yedi yeşil başak ve diğerleri ise kupkuru. Ey önde gelen (kahin-bilginler,) eğer rüya yorumluyorsanız benim bu rüyamı çözüverin" dedi.
    Yusuf Suresi, 44. ayet: Dediler ki: "(Bunlar) Karmakarışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilenler değiliz."
    Yusuf Suresi, 45. ayet: O iki kişiden kurtulmuş olanı, nice zaman sonra hatırladı ve: "Ben bunun yorumunu size haber veririm, hemen beni (zindana) gönderin" dedi.
    Yusuf Suresi, 46. ayet: (Zindana gidip:) "Yusuf, ey doğru (sözlü insan).. Yedi besili ineği yedi zayıf (ineğin) yediği ve yedi yeşil başakla diğerleri kuru olan (rüya) konusunda bize fetva ver. Umarım ki insanlara da (senin söylediklerinle) dönerim, belki onlar (bunun anlamını) öğrenmiş olurlar."
    Yusuf Suresi, 47. ayet: Dedi ki: "Siz yedi yıl, önceleri (ektiğiniz) gibi ekin ekin, yediğinizin az bir kısmı dışında (kalanını) biçtiklerinizi başağında bırakın."
    Yusuf Suresi, 48. ayet: Sonra bunun arkasından (kuraklığı) zorlu yedi yıl gelecektir, sakladığınız az bir miktar dışında, daha önce biriktirdiğinizi yiyip bitirecektir."
    Yusuf Suresi, 49. ayet: Sonra bunun arkasından bir yıl gelecektir ki, insanlar onda bol bol yağmura kavuşturulacak ve onda sıkıp-sağacaklar."
    Yusuf Suresi, 50. ayet: Hükümdar dedi ki: "Onu bana getirin." Ona elçi geldiğinde (Yusuf:) "Efendine (Rabbine) dön de ona sor: "Ellerini kesen o kadınların durumu neydi? Doğrusu benim Rabbim, onların hileli düzenlerini gerçekten bilendir."
    Yusuf Suresi, 51. ayet: (Hükümdar topladığı o kadınlara:) "Yusuf'un nefsinden murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?" dedi. Onlar: "Allah için, haşa" dediler. "Biz ondan hiçbir kötülük görmedik." Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: "İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söyleyenlerdendir."
    Yusuf Suresi, 52. ayet: (Yusuf aracıya şunu söyledi:) "Bu, (itiraf Vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet etmediğimi ve gerçekten Allah'ın ihanet edenlerin hileli-düzenlerini başarıya ulaştırmadığını kendisinin de bilip öğrenmesi içindi."
    Yusuf Suresi, 53. ayet: "(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir."
    Yusuf Suresi, 54. ayet: Hükümdar dedi ki: "Onu bana getirin, onu kendime bağlı kılayım." Onunla konuştuğunda da (şöyle) dedi: "Sen bugün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibisin, güvenilir (bir danışman-yönetici)sin."
    Yusuf Suresi, 55. ayet: (Yusuf) Dedi ki: "Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim."
    Yusuf Suresi, 56. ayet: İşte böylece Biz yeryüzünde Yusuf'a güç ve imkan (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır'da) dilediği yerde konakladı. Biz kime dilersek rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız.
    Yusuf Suresi, 57. ayet: Ahiretin karşılığı ise, iman edenler ve takvada bulunanlar için daha hayırlıdır.
    Yusuf Suresi, 58. ayet: (Kuraklık başlayınca) Yusuf'un kardeşleri gelip yanına girdiler, onu tanımadıkları halde kendisi onları hemen tanıdı.
    Yusuf Suresi, 59. ayet: Onların erzak yüklerini hazırlayınca dedi ki: "Bana babanızdan olan kardeşinizi getirin. Görmüyor musunuz, ben ölçüyü tam tutarım ve ben konukseverlerin en hayırlısıyım."
    Yusuf Suresi, 60. ayet: "Eğer onu bana getirmeyecek olursanız, artık benim katımda sizin için bir ölçek (erzak) yoktur ve bana da yaklaşmayın."
    Yusuf Suresi, 61. ayet: Dediler ki: "Onu babasından istemeye çalışacağız ve herhalde biz bunu yapabileceğiz."
    Yusuf Suresi, 62. ayet: Yardımcılarına dedi ki: "Sermayelerini (erzak bedellerini) yüklerinin içine koyun. İhtimal ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki geri dönerler."
    Yusuf Suresi, 63. ayet: Böylelikle babalarına döndükleri zaman, dediler ki: "Ey babamız, ölçek bizden engellendi. Bu durumda kardeşimizi bizimle gönder de erzağı alalım. Onu mutlaka koruyacağız."
    Yusuf Suresi, 64. ayet: Dedi ki: "Daha önce kardeşi konusunda size güvendiğimden başka (bir şekilde) onun hakkında size güvenir miyim? Allah en hayırlı koruyucudur ve O, esirgeyenlerin esirgeyicisidir."
    Yusuf Suresi, 65. ayet: Erzak yüklerini açıp da sermayelerinin kendilerine geri verilmiş olduğunu gördüklerinde, dediler ki: "Ey Babamız, daha neyi arıyoruz, işte sermayemiz bize geri verilmiş; (bununla yine) ailemize erzak getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükünü de ilave ederiz. Bu (aldığımız) az bir ölçektir."
    Yusuf Suresi, 66. ayet: "Bana etrafınızın çepeçevre kuşatılması dışında, onu ne olursa olsun mutlaka bana getireceğinize dair Allah adına kesin bir söz verinceye kadar, onu sizinle asla gönderemem." dedi. Böylelikle ona kesin bir söz verince dedi ki: "Allah, söylediklerimize vekildir."
    Yusuf Suresi, 67. ayet: Ve dedi ki: "Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Allah'tan hiçbir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah'ındır. Ben O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O'na tevekkül etmelidirler."
    Yusuf Suresi, 68. ayet: Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır'a) girdiklerinde, (bu,) -Yakub'un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında- onlara Allah'tan gelecek olan hiçbir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler.
    Yusuf Suresi, 69. ayet: Yusuf'un yanına girdikleri zaman, o, kardeşini bağrına bastı; "Ben" dedi. "Senin gerçekten kardeşinim. Artık onların yaptıklarına üzülme."
    Yusuf Suresi, 70. ayet: Erzak yüklerini kendilerine hazırlayınca da, su kabını kardeşinin yükü içine bıraktı, sonra bir münadi (şöyle) seslendi: "Ey kafile, sizler gerçekten hırsızsınız."
    Yusuf Suresi, 71. ayet: Onlara doğru yönelerek: "Neyi kaybettiniz?" dediler.
    Yusuf Suresi, 72. ayet: Dediler ki: "Hükümdarın su tasını kaybettik, kim onu (bulup) getirirse, (ona armağan olarak) bir deve yükü vardır. Ben de buna kefilim."
    Yusuf Suresi, 73. ayet: "Allah adına, hayret" dediler. "Siz de bilmişsiniz ki, biz (bu) yere bozgunculuk çıkarmak amacıyla gelmedik ve biz hırsız değiliz."
    Yusuf Suresi, 74. ayet: "Öyleyse" dediler. "Eğer yalan söylüyorsanız (bunun) cezası nedir?"
    Yusuf Suresi, 75. ayet: Dediler ki: "Bunun cezası, (su tası) yükünde bulunanın kendisidir. İşte biz zulmedenleri böyle cezalandırırız."
    Yusuf Suresi, 76. ayet: Böylece (Yusuf) kardeşinin kabından önce onların kablarını (yoklamaya) başladı, sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte Biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah'ın dilemesi başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.
    Yusuf Suresi, 77. ayet: Dediler ki: "Şayet çalmış bulunuyorsa, bundan önce onun kardeşi de çalmıştı." Yusuf bunu kendi içinde saklı tuttu ve bunu onlara açıklamadı (ve içinden): "Siz daha kötü bir konumdasınız" dedi. "Sizin düzmekte olduklarınızı Allah daha iyi bilir."
    Yusuf Suresi, 78. ayet: Dediler ki: "Ey Vezir, gerçek şu ki, bunun yaşlı (ve) büyük bir babası var; onun yerine bizden birisini alıkoy. Doğrusu biz, seni iyilik yapanlardan görmekteyiz."
    Yusuf Suresi, 79. ayet: Dedi ki: "Eşyamızı kendisinde bulduğumuzun dışında, birisini alıkoymamızdan Allah'a sığınırız. Yoksa bu durumda kuşkusuz biz zalim oluruz."
    Yusuf Suresi, 80. ayet: Ondan umutlarını kestikleri zaman, (durumu) kendi aralarında görüşmek üzere bir yana çekildiler. Onların büyükleri dedi ki: "Babanızın size karşı Allah adına kesin bir söz aldığını ve daha önce Yusuf konusunda yaptığımız aşırılığı (işlediğimiz suçu) bilmiyor musunuz? Artık (bundan böyle) ben, ya babam bana izin verinceye veya Allah bana ilişkin hüküm verinceye kadar (bu) yerden kesin olarak ayrılamam. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır."
    Yusuf Suresi, 82. ayet: "İçinde (yaşamakta) olduğumuz şehre sor, hem kendisinde geldiğimiz kervana da. Biz gerçekten doğruyu söyleyenleriz."
    Yusuf Suresi, 83. ayet: (Şehre dönüp durumu babalarına aktarınca o:) "Hayır" dedi. "Nefsiniz sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Umulur ki Allah (pek yakın bir gelecekte) onların tümünü bana getirir. Çünkü O, bilenin, hüküm ve hikmet sahibi olanın Kendisi'dir."
    Yusuf Suresi, 84. ayet: Ve onlardan yüz(ünü) çevirdi ve: "Ey Yusuf'a karşı (artan dayanılmaz) kahrım" dedi ve gözleri üzüntüsünden (ağardıkça) ağardı. Ki yutkundukça yutkunuyordu."
    Yusuf Suresi, 85. ayet: "Allah adına, hayret" dediler. "Hala Yusuf'u anıp durmaktasın. Sonunda (ya kahrından) hastalanacaksın ya da helake uğrayanlardan olacaksın."
    Yusuf Suresi, 86. ayet: Dedi ki: "Ben, dayanılmaz kahrımı ve üzüntümü yalnızca Allah'a şikayet ediyorum. Ben Allah'tan (bir bilgi olarak) sizin bilmediğinizi de biliyorum."
    Yusuf Suresi, 87. ayet: "Oğullarım, gidin de Yusuf ile kardeşinden (duyarlı bir araştırmayla) bir haber getirin ve Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez."
    Yusuf Suresi, 88. ayet: Böylece onun (Yusuf'un) huzuruna girdikleri zaman, dediler ki: "Ey Vezir, bize ve ailemize şiddetli bir darlık dokundu; önemi olmayan bir sermaye ile geldik. Bize artık (yine) ölçeği tam olarak ver ve bize ilave bir bağışta bulun. Şüphesiz Allah, tasaddukta bulunanlara karşılığını verir."
    Yusuf Suresi, 89. ayet: (Yusuf) Dedi ki: "Sizler, cahiller iken Yusuf'a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?"
    Yusuf Suresi, 90. ayet: "Sen gerçekten Yusuf musun, sensin öyle mi?" dediler. "Ben Yusuf'um" dedi. "Ve bu da kardeşimdir. Doğrusu Allah bize lütufta bulundu. Gerçek şu ki, kim sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah, iyilikte bulunanların karşılığını boşa çıkarmaz."
    Yusuf Suresi, 91. ayet: Dediler ki: "Allah adına, hayret, Allah seni gerçekten bize karşı tercih edip-seçmiştir ve biz de gerçekten hataya düşenler idik."
    Yusuf Suresi, 92. ayet: Dedi ki: "Bugün size karşı sorgulama, kınama yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O, merhametlilerin (en) merhametlisidir."
    Yusuf Suresi, 93. ayet: "Bu gömleğimle gidin de, babamın yüzüne sürün. Gözü (yine) görür hale gelir. Bütün ailenizi de bana getirin."
    Yusuf Suresi, 94. ayet: Kafile (Mısır'dan) ayrılmaya başladığı zaman, babaları dedi ki: "Eğer beni bunamış saymıyorsanız, inanın Yusuf'un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum."
    Yusuf Suresi, 95. ayet: "Allah adına, hayret" dediler. "Sen hala geçmişteki yanlışlığındasın."
    Yusuf Suresi, 96. ayet: Müjdeci gelip de onu (gömleği) onun yüzüne sürdüğü zaman, gözü görür olarak (sağlığına) dönüverdi. (Yakub) Dedi ki: "Ben, size bilmediğinizi Allah'tan gerçekten biliyorum demedim mi?"
    Yusuf Suresi, 97. ayet: (Çocukları da:) "Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten hataya düşenler idik" dediler.
    Yusuf Suresi, 98. ayet: "İlerde sizin için Rabbimden bağışlanma dilerim. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir" dedi.
    Yusuf Suresi, 99. ayet: Böylece onlar (gelip) Yusuf'un yanına girdikleri zaman, anne ve babasını bağrına bastı ve dedi ki: "Allah'ın dilemesiyle Mısır'a güvenlik içinde giriniz."
    Yusuf Suresi, 100. ayet: Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu; onun için secdeye kapandılar. Dedi ki: "Ey Babam, bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı. Bana iyilik etti, çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra, (O,) çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O'dur."
    Yusuf Suresi, 101. ayet: "Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin Yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat."
    Yusuf Suresi, 102. ayet: Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf'un kardeşleri) o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe topluca karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin.
    Yusuf Suresi, 103. ayet: Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir.
    Yusuf Suresi, 104. ayet: Oysa ki sen buna karşı onlardan bir ücret de istemiyorsun. O, alemler için yalnızca bir 'öğüt ve hatırlatmadır.'
    Mü'min Suresi, 34. ayet: "Andolsun, daha önce Yusuf da size apaçık belgeler getirmişti. O zaman size getirdikleri hakkında kuşkuya kapılıp durmuştunuz. Sonunda o, vefat edince, demiştiniz ki; "Allah, ondan sonra kesin olarak bir elçi göndermez." İşte Allah, ölçüyü taşıran, şüpheci kimseyi böyle saptırır."
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

    1. Elif Lâm Mîm Sâd.

    2. Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü'minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.

    3. Rabbinizden size indirilene uyun. Onu bırakıp başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!

    4. Nice memleketleri helâk ettik. Onlara azabımız gece uykusuna dalmışken, yahut gündüz istirahat hâlinde iken gelmişti.

    5. Azabımız kendilerine geldiğinde, "(Biz bunu hak ettik.) Gerçekten biz zalimler olmuştuk" demekten başka söyleyecekleri kalmamıştı.

    6. Kendilerine peygamber gönderilenlere mutlaka soracağız. Peygamberlere de elbette soracağız.

    7. Andolsun, onlara (yaptıklarını) tam bir bilgi ile anlatacağız. Çünkü biz onlardan uzak değiliz.

    8. O gün amellerin tartılması da haktır. Kimlerin sevabı ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

    9. Ama kimlerin sevabı da hafif gelirse, işte onlar âyetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle kendilerini ziyana sokanlardır.

    10. Andolsun, size yeryüzünde imkân ve iktidar verdik. Sizin için orada birçok geçim imkânları da yarattık. Ama siz ne kadar az şükrediyorsunuz!

    11. Andolsun, sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, "Âdem için saygı ile eğilin" dedik. İblis'ten başka hepsi saygı ile eğildiler. O, saygı ile eğilenlerden olmadı.

    12. Allah, "Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?" dedi. (O da) "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın" dedi.

    13. Allah, "Şimdi in aşağı oradan. Çünkü senin orada büyüklük taslamak haddine değil! Hemen çık! Çünkü sen aşağılıklardansın" dedi.

    14. Şeytan dedi ki: "(Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver."

    15. Allah da, "Sen süre verilenlerdensin" dedi.

    16. Şeytan dedi ki: "(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım."

    17. "Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın."

    18. Allah, dedi ki: "Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum."

    19. "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz."

    20. Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı."

    21. "Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim" diye de onlara yemin etti.

    22. Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab'leri onlara, "Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?" diye seslendi.

    23. Dediler ki: "Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz."

    24. Allah, dedi ki: "Birbirinizin düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır."

    25. Allah, dedi ki: "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız."

    26. Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah'ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik).

    27. Ey Âdemoğulları! Avret yerlerini kendilerine açmak için, elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan sizi de saptırmasın. Çünkü o ve kabilesi, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz, şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kılmışızdır.

    28. Çirkin bir iş işledikleri vakit, "Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti" derler. De ki: "Şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah'ın üzerine mi atıyorsunuz?"

    29. De ki: "Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O'na) doğrultun. Dini Allah'a has kılarak O'na ibadet edin. Sizi başlangıçta yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz."

    30. Allah, bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık lâyık oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi. Kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.

    31. Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

    32. De ki: "Allah'ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?" De ki: "Bunlar, dünya hayatında mü'minler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için âyetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz."

    33. De ki: "Rabbim ancak, açık ve gizli çirkin işleri, günahı, haksız saldırıyı, hakkında hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır."

    34. Her milletin belli bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.

    35. Ey Âdemoğulları! İçinizden size benim âyetlerimi anlatan Peygamberler gelir de her kim Allah'a karşı gelmekten sakınır ve hâlini düzeltirse, artık onlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.

    36. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara uymayı kibirlerine yediremeyenlere gelince, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

    37. Kim, Allah'a karşı yalan uyduran veya O'nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zalimdir? İşte onlara kitaptan (kendileri için yazılmış ömür ve rızıklardan) payları erişir. Sonunda kendilerine melek elçilerimiz, canlarını almak için geldiğinde, "Hani Allah'ı bırakıp tapınmakta olduğunuz şeyler nerede?" derler. Onlar da, "Bizi yüzüstü bırakıp kayboldular" derler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.

    38. Allah, şöyle der: "Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan toplulukları ile birlikte ateşe girin." Her topluluk (arkasından gidip sapıklığa düştüğü) yoldaşına lânet eder. Nihayet hepsi orada toplandığı zaman peşlerinden gidenler, kendilerine öncülük edenler için, "Ey Rabbimiz! Şunlar bizi saptırdılar. Onlara bir kat daha ateş azabı ver" derler. Allah, der ki: "Her biriniz için bir kat daha fazla azap vardır. Fakat bilmiyorsunuz."

    39. Öncekiler sonrakilere, "Sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yoktur. Artık kazanmış olduğunuz şeylere karşılık, azabı tadın" derler.

    40. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve o âyetlere uymayı kibirlerine yediremeyenler var ya, onlara göklerin kapıları açılmaz. Onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete de giremezler! Biz suçluları işte böyle cezalandırırız.

    41. Onlar için cehennem ateşinden döşek, üstlerinde de cehennem ateşinden örtüler var. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.

    42. İman edip salih ameller işleyenlere gelince -ki biz kişiye ancak gücünün yettiğini yükleriz- işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.

    43. Biz onların kalplerinde kin namına ne varsa söküp attık. Altlarından da ırmaklar akar. "Hamd, bizi buna eriştiren Allah'a mahsustur. Eğer Allah'ın bizi eriştirmesi olmasaydı, biz hidayete ermiş olamazdık. Andolsun, Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler" derler. Onlara, "İşte yaptığınız (iyi işler) sayesinde kendisine varis kılındığınız cennet!" diye seslenilir.

    44. Cennetlikler cehennemliklere, "Rabbimizin bize va'dettiğini biz gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin va'dettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler. Onlar, "Evet" derler. O zaman aralarında bir duyurucu, "Allah'ın lâneti zalimlere!" diye seslenir.

    45. Onlar Allah yolundan alıkoyan ve onu, eğri ve çelişkili göstermek isteyenlerdir. Onlar ahireti de inkâr edenlerdir.

    46. İkisi (cennet ve cehennem) arasında bir sur, A'râf üzerinde de birtakım adamlar vardır. Cennet ve cehennemliklerin hepsini simalarından tanımaktadırlar. Cennetliklere, "Selâm olsun size!" diye seslenirler. Onlar henüz cennete girmemişlerdir, ama bunu ummaktadırlar.

    47. Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman, "Ey Rabbimiz! Bizi zalim toplumla beraber kılma" derler.

    48. A'râftakiler, simalarından tanıdıkları birtakım adamlara da seslenir ve şöyle derler: "Ne çokluğunuz, ne de taslamakta olduğunuz kibir size bir yarar sağladı!"

    49. "Sizin, 'Allah bunları rahmete erdirmez' diye yemin ettikleriniz şunlar mı?" (Sonra cennetliklere dönerek) "Haydi, girin cennete. Size korku yok. Siz üzülecek de değilsiniz" derler.

    50. Cehennemlikler de cennetliklere, "Ne olur, sudan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bizim üzerimize akıtın" diye çağrışırlar. Onlar, "Şüphesiz, Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır" derler.

    51. Onlar dinlerini oyun ve eğlence edinmişler ve dünya hayatı da kendilerini aldatmıştı. İşte onlar bu günlerine kavuşacaklarını nasıl unuttular ve âyetlerimizi nasıl inkâr edip durdularsa, biz de onları bugün öyle unuturuz.

    52. Andolsun biz onlara, bilerek açıkladığımız bir kitabı, inanan bir toplum için bir yol gösterici ve rahmet olarak getirdik.

    53. Onlar ise ancak, ("Görelim bakalım!" diyerek) Kur'an'ın bildirdiği sonucu (te'vilini) bekliyorlar. Onun bildirdiği sonuç gelip çattığı gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Gerçekten Rabbimizin peygamberleri hakkı getirmişler. Şimdi bizim için şefaatçılar var mı ki bize şefaat etseler veya (dünyaya) döndürülsek de yaptıklarımızdan başkasını yapsak?" Gerçekten onlar kendilerine yazık etmişlerdir. (İlâh diye) uydurdukları (putlar) da onları yüzüstü bırakarak uzaklaşıp kaybolmuşlardır.

    54. Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan ve Arş'a kurulan, geceyi, kendisini durmadan takip eden gündüze katan, güneşi, ayı ve bütün yıldızları da buyruğuna tabi olarak yaratan Allah'tır. Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın şanı yücedir.

    55. Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.

    56. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah'a (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Şüphesiz, Allah'ın rahmeti iyilik edenlere çok yakındır.

    57. O, rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderendir. Nihayet rüzgârlar ağır bulutları yüklendiği vakit, onları ölü bir belde(yi diriltmek) için sevk ederiz de oraya suyu indiririz. Derken onunla türlü türlü meyveleri çıkarırız. İşte ölüleri de öyle çıkaracağız. Ola ki ibretle düşünürsünüz.

    58. (Toprağı) iyi ve elverişli beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle bol ve bereketli çıkar. (Toprağı) kötü ve elverişsiz olandan ise, faydasız bitkiden başkası çıkmaz. Şükredecek bir toplum için biz âyetleri işte böyle değişik biçimlerde açıklıyoruz.

    59. Andolsun, Nûh'u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik de, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Şüphesiz ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum" dedi.

    60. Kavminin ileri gelenleri, "Biz seni açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz" dediler.

    61. (Nûh onlara) şöyle dedi: "Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yok. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim."

    62. "Ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum ve size nasihat ediyorum. Sizin bilmediğiniz şeyleri de Allah tarafından gelen vahiy ile biliyorum."

    63. Sizi uyarması ve sizin de Allah'a karşı gelmekten sakınıp rahmete ulaşmanız için, içinizden bir adam aracılığı ile Rabbinizden size bir zikir (vahiy ve öğüt) gelmesine şaştınız mı?

    64. Derken kavmi onu yalanladı. Biz de onu ve gemide onunla beraber bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Çünkü onlar (vicdanları hakka kapalı) kör bir kavim idiler.

    65. Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u peygamber olarak gönderdik. Onlara, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" dedi.

    66. Kavminin ileri gelenlerinden inkâr edenler dediler ki: "Şüphesiz, biz seni akıl kıtlığı içinde görüyoruz. Biz senin mutlaka yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz."

    67. Hûd, şöyle dedi: "Ey kavmim! Bende akıl kıtlığı yok. Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim."

    68. "Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum. Ben sizin için güvenilir bir nasihatçıyım."

    69. "Sizi uyarması için içinizden bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir zikir (vahy ve öğüt) gelmesine şaştınız mı? Hatırlayın ki, Allah sizi Nûh kavminden sonra onların yerine getirdi ve sizi yaratılış itibariyle daha güçlü kıldı. Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz."

    70. Onlar, "Sen bize tek Allah'a ibadet edelim, atalarımızın ibadet edegeldiklerini bırakalım diye mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bizi tehdit ettiğin azabı bize getir" dediler.

    71. Hûd, "Artık size Rabbinizden bir azap ve öfke inmiştir. Allah'ın, haklarında hiçbir delil indirmediği, yalnızca sizin ve babalarınızın uydurduğu birtakım isimler (düzmece tanrılar) hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Öyleyse (başınıza geleceği) bekleyin! Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!" dedi.

    72. Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayan ve iman etmemiş olanların ise kökünü kestik.

    73. Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i Peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur. Gerçekten size Rabbinizden (benim peygamber olduğumu gösterecek) açık bir delil geldi. İşte size bir mucize olarak Allah'ın şu devesi.. Bırakın onu da Allah'ın mülkünde yesin, içsin. Sakın ona bir kötülük etmeyin. Yoksa sizi elem dolu bir azap yakalar."

    74. "Hatırlayın ki Allah Âd kavminden sonra, sizi onların yerine getirdi ve sizi yeryüzünde yerleştirdi. Yerin ovalarında köşkler kuruyor, dağları oyup evler yapıyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini anın da yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."

    75. Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri, küçük görülüp ezilen inanmışlara, "Siz, Salih'in, Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu (sahiden) biliyor musunuz?" dediler. Onlar da, "Biz şüphesiz onunla gönderilene inananlarız" dediler.

    76. Büyüklük taslayanlar, "Şüphesiz biz sizin inandığınız şeyi inkâr edenleriz" dediler.

    77. Nihayet deveyi kestiler, Rablerinin emrine karşı geldiler ve "Ey Salih! Sen eğer (dediğin gibi) peygamberlerden isen, haydi bizi tehdit ettiğin azabı getir" dediler.

    78. Derken, onları o kuvvetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yüzüstü hareketsiz çöke kaldılar.

    79. Artık, Salih onlardan yüz çevirdi ve "Andolsun, ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size nasihatta bulundum. Fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz" dedi.

    80. Lût'u da Peygamber olarak gönderdik. Hani o kavmine şöyle demişti: "Sizden önce âlemlerden hiçbir kimsenin yapmadığı çirkin işi mi yapıyorsunuz?"

    81. "Hakikaten siz kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir toplumsunuz."

    82. Kavminin cevabı ise sadece, "Çıkarın bunları memleketinizden! Güya onlar kendilerini fazla temiz tutan insanlar!.." demek oldu.

    83. Bunun üzerine biz de onu ve karısı dışında aile fertlerini kurtardık. Karısı ise azab içinde kalanlardan oldu.

    84. Onların üstüne bir azap yağmuru yağdırdık." Bak, suçluların akıbeti nasıl oldu.

    85. Medyen halkına da kardeşleri Şu'ayb'ı peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Rabbinizden size açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanların mallarını eksiltmeyin. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin. İnananlar iseniz bunlar sizin için hayırlıdır."

    86. "Bir de, tehdit ederek Allah'ın yolundan O'na iman edenleri çevirmek, Allah'ın yolunu eğri ve çelişkili göstermek üzere her yol üstüne oturmayın. Hatırlayın ki, siz az (ve güçsüz) idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!?"

    87. "Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilen gerçeğe inanmış, bir kısmı da inanmamışsa, artık Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır."

    88. Şu'ayb'ın kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: "Ey Şu'ayb! Andolsun, ya kesinlikle bizim dinimize dönersiniz ya da mutlaka seni ve seninle birlikte inananları memleketimizden çıkarırız." Şu'ayb, "İstemesek de mi?" dedi.

    89. "Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer ona dönersek mutlaka Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah'ın dilemesi olmadıkça, sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Biz yalnız Allah'a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında gerçekle hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın."

    90. Şu'ayb'ın kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: "(Ey ahali!) Andolsun ki eğer Şu'ayb'a uyarsanız, o takdirde mutlaka siz zarar edenler olursunuz."

    91. Derken, onları o korkunç sarsıntı yakaladı da yurtlarında yüzüstü hareketsiz çöke kaldılar.

    92. Şu'ayb'ı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamışlardı. Şu'ayb'ı yalanlayanlar var ya, asıl ziyana uğrayanlar onlar oldu.

    93. (Şu'ayb) onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: "Ey kavmim! Andolsun, ben size Rabbimin vahyettiklerini ulaştırdım. Size nasihat de ettim. Şimdi ben, inkârcı bir topluluğa nasıl üzülürüm?"

    94. Biz hiçbir memlekete bir peygamber göndermedik ki (karşı çıkmaktan vazgeçip) yalvarıp yakarsınlar diye ora halkını yoksulluk ve sıkıntıya uğratmış olmayalım.

    95. Sonra kötülüğün (sıkıntı ve darlığın) yerine iyiliği (bolluk ve genişliği) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve (nankörlük edip): "Atalarımız da darlığa uğramış ve bolluğa kavuşmuşlardı" dediler. Biz de, farkında değillerken onları ansızın yakaladık.

    96. Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.

    97. Memleketlerin halkları geceleyin uyurken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?

    98. Ya da o memleketlerin halkları kuşluk vakti gülüp oynarken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?

    99. Yoksa Allah'ın tuzağından emin mi oldular? Ziyana uğrayan kavimden başkası Allah'ın tuzağından emin olamaz.

    100. Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne varis olanlara şu gerçek apaçık belli olmadı mı ki, biz dileseydik onları da (öncekiler gibi) günahları yüzünden cezalandırırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar hakkı işitmezler.

    101. İşte memleketler! Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun, peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti. Fakat onlar daha önce yalanladıklarına inanacak değillerdi. Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.

    102. Biz onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulmadık. Ama gerçekten onların çoklarını yoldan çıkmış kimseler bulduk.

    103. Sonra onların ardından Mûsâ'yı, apaçık mucizelerimizle Firavun'a ve onun ileri gelen adamlarına peygamber olarak gönderdik de onları (mucizeleri) inkâr ettiler. Bak, bozguncuların sonu nasıl oldu.

    104. Mûsâ dedi ki: "Ey Firavun! Şüphesiz ki ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim."

    105. Bana, Allah'a karşı sadece gerçeği söylemem yaraşır. Ben size Rabbinizden açık bir delil (mucize) getirdim. Artık İsrailoğullarını benimle gönder.

    106. Firavun, "Eğer açık bir delil getirdiysen haydi göster onu bakalım, şayet doğru söyleyenlerden isen" dedi.

    107. Bunun üzerine Mûsâ, asasını yere attı. Bir de ne görsünler, apaçık bir ejderha.

    108. Elini (koynundan) çıkardı. Bir de ne görsünler o, bakanlar için, bembeyaz olmuş.

    109. Firavun'un kavminden ileri gelenler, dediler ki: "Şüphesiz bu adam usta bir sihirbazdır."

    110. "Sizi yerinizden çıkarmak istiyor." Firavun, ileri gelenlere, "Öyle ise siz ne düşünüyorsunuz?" dedi.

    111. Onlar şöyle dediler: "Mûsâ'yı ve kardeşini (bir süre) beklet (haklarında bir işlem yapma) ve şehirlere toplayıcılar yolla."

    112. "Bütün usta sihirbazları (toplayıp) sana getirsinler."

    113. Sihirbazlar Firavun'a geldiler. "Galip gelenler biz olursak mutlaka bize bir mükâfat vardır, değil mi?" dediler.

    114. Firavun, "Evet. Üstelik siz (ücretle de kalmayacaksınız) mutlaka benim en yakınlarımdan olacaksınız" dedi.

    115. (Sihirbazlar), "Ey Mûsâ! Ya önce sen at, ya da önce atanlar biz olalım" dediler.

    116. (Mûsâ), "Siz atın" dedi. Bunun üzerine onlar (ellerindekini) atınca insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar. Büyük bir sihir yaptılar.

    117. Biz de Mûsâ'ya, "Elindeki değneğini at" diye vahyettik. Bir de ne görsünler o, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor.

    118. Böylece hak yerini buldu ve onların yapmış oldukları şeylerin hepsi boşa çıktı.

    119. Artık orada yenilmişler ve küçük düşmüşlerdi.

    120. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar.

    121. "Âlemlerin Rabbine iman ettik" dediler.

    122. "Mûsâ ve Hârûn'un Rabbine."

    123. Firavun, "Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha!" dedi. "Şüphesiz bu halkını oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. Göreceksiniz!"

    124. "Mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da (ibret olsun diye) sizin tümünüzü elbette asacağım."

    125. Dediler ki: "Biz mutlaka Rabbimize döneceğiz."

    126. "Sen sırf, Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde iman ettiğimiz için bize hınç duyuyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve müslüman olarak bizim canımızı al."

    127. Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: "Sen (sihirbazları cezalandıracaksın da) Mûsâ'yı ve kavmini, bu ülkede fesat çıkarsınlar, seni ve ilâhlarını terk etsinler diye bırakacak mısın?" Firavun, "Biz onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Biz onların üzerinde ezici bir güce sahibiz?" dedi.

    128. Mûsâ, kavmine, "Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz yeryüzü Allah'ındır. Ona, kullarından dilediğini mirasçı kılar. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır" dedi.

    129. Dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de bize işkence edildi, geldikten sonra da." Mûsâ, "Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve sizi bu yerde (Mısır'da) egemen kılıp, nasıl davranacağınıza bakacaktır" dedi.

    130. Andolsun biz, Firavun ailesini, öğüt alsınlar diye yıllarca süren kıtlık ve ürün eksikliği ile cezalandırdık.

    131. Fakat onlara iyilik geldiği zaman, "Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)" derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır. Fakat çokları bilmezler.

    132. Dediler ki: "Bizi büyülemek için her ne getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz."

    133. Biz de, her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere başlarına tufan, çekirge, ürün güvesi (haşarat), kurbağalar ve kan gönderdik. (Hiçbirinden ders almadılar.) Büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular.

    134. Üzerlerine azap çökünce, "Ey Mûsâ! Rabbinin sana verdiği söz uyarınca bizim için dua et. Eğer azabı üzerimizden kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve İsrailoğullarını seninle birlikte elbette göndereceğiz" dediler.

    135. Fakat erişecekleri bir süreye kadar biz azabı üzerlerinden kaldırınca hemen yeminlerini bozarlar.

    136. Bu yüzden onlardan intikam aldık. Âyetlerimizi yalanlamaları ve onları umursamamaları sebebiyle kendilerini denizde boğduk.

    137. Hor görülüp ezilmekte olan kavmi (İsrailoğullarını), toprağına bolluk ve bereket verdiğimiz yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, onların sabretmeleri karşılığında gerçekleşti. Firavun ve kavminin yaptıklarını ve (özenle kurup) yükselttiklerini yerle bir ettik.

    138. İsrailoğullarını denizden geçirdik. Derken, kendilerine ait putlara tapan bir kavme rastladılar. İsrailoğulları, "Ey Mûsâ! Onların kendilerine ait ilâhları (putları) olduğu gibi sen de bize ait bir ilâh yapsana" dediler. Mûsa şöyle dedi: "Şüphesiz siz cahillik eden bir kavimsiniz."

    139. Şüphesiz bunların (din diye) içinde bulundukları şey yok olmaya mahkûmdur. Yapmakta olduklarının hepsi batıldır."

    140. "Sizi âlemlere üstün kılmış iken, Allah'tan başka ilâh mı araştırayım size?"

    141. Hani sizi Firavun ailesinden kurtarmıştık. Onlar size en kötü işkenceyi uyguluyorlardı. Oğullarınızı öldürüyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.

    142. Mûsâ'ya otuz gece süre belirledik, buna on (gece) daha kattık. Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk geceye tamamlandı. Mûsâ, kardeşi Hârûn'a, "Kavmim arasında benim yerime geç ve yapıcı ol. Sakın bozguncuların yoluna uyma" dedi.

    143. Mûsâ, belirlediğimiz yere (Tûr'a) gelip Rabbi de ona konuşunca, "Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım" dedi. Allah da, "Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin." dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, "Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah'ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" dedi.

    144. (Allah) "Ey Mûsâ! Vahiylerim ve konuşmamla seni insanlar üzerine seçkin kıldım. Öyleyse sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol" dedi.

    145. Mûsâ için, Tevrat levhalarında her şeye dair bir öğüt ve her şeyin bir açıklamasını yazdık ve ona şöyle dedik: "Şimdi onları kuvvetle tut, kavmine de emret. Onları en güzeliyle alsınlar (uygulasınlar). Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim."

    146. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım. (Onlar) her âyeti görseler de ona iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Ama sapıklık yolunu görseler onu (hemen) yol edinirler. Bu, onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan hep gafil olmaları sebebiyledir.

    147. Âyetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını çekerler.

    148. Mûsâ'nın kavmi onun (Tur'a gitmesinin) ardından, ziynet eşyalarından, böğürmesi olan bir buzağı heykeli (yaparak ilâh) edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onlara hiçbir yol göstermediğini görmediler mi? (Böyle iken) onu (ilâh) edindiler de zalim kimseler oldular.

    149. İsrailoğulları (yaptıklarına) pişman olup, gerçekten sapmış olduklarını görünce, "Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz" dediler.

    150. Mûsâ, kavmine kızgın ve üzgün olarak döndüğünde, "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız! Rabbinizin emrini beklemeyip acele mi ettiniz?" dedi. (Öfkesinden) levhaları attı ve kardeşinin saçından tuttu, onu kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi) "Ey anam oğlu" dedi, "Kavim beni güçsüz buldu. Az kalsın beni öldürüyorlardı. Sen de bana böyle davranarak düşmanları sevindirme. Beni o zalimler topluluğu ile bir tutma."

    151. (Mûsâ), "Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Bizi kendi rahmetine sok. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" dedi.

    152. Buzağıyı ilâh edinenlere mutlaka (ahirette) Rablerinden bir gazab, dünya hayatında ise bir zillet erişecektir. İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız.

    153. Kötülükleri işleyip de sonra ardından tövbe edenler ile iman(larında sebat) edenlere gelince şüphe yok ki, Rabbin ondan (tövbeden) sonra elbette çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    154. Mûsâ'nın öfkesi dinince (attığı) levhaları aldı. Onların yazısında Rableri için korku duyanlara bir hidayet ve bir rahmet vardı.

    155. Mûsâ, kavminden, belirlediğimiz yere gitmek için yetmiş adam seçti. Onları sarsıntı yakalayınca (bayıldılar). Mûsâ, "Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de bundan önce helâk ederdin. Şimdi içimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri günah sebebiyle bizi helâk mı edeceksin? Bu, sırf senin bir imtihanındır. Onunla dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen, bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen, bağışlayanların en hayırlısısın" dedi.

    156. "Bizim için bu dünyada da bir iyilik yaz, ahirette de. Çünkü biz sana varan doğru yola yöneldik." Allah, şöyle dedi: "Azabım var ya, dilediğim kimseyi ona uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır. Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım."

    157. Onlar, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları Resûle, o ümmî peygambere uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

    158. (Ey Muhammed!) De ki: "Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. O hâlde, Allah'a ve O'nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız."

    159. Mûsâ'nın kavminden (insanları) hak ile doğru yola ileten ve onunla adaletli davranan bir topluluk da vardı.

    160. Biz onları on iki kabile hâlinde topluluklara ayırdık. (Tîh sahrasında susuzluktan sıkılan) kavmi Mûsâ'dan su istediğinde biz ona, "Asânı taşa vur" diye vahyettik. (Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı. Herkes (kendi) su içeceği yeri bildi. Üzerlerine bulutu da gölgelik yaptık ve onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. "Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin iyi ve temiz olanlarından yiyin" (dedik). Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi nefislerine zulmediyorlardı.

    161. O zaman onlara denilmişti ki: "Şu memlekete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi yiyin ve 'Hıtta (Ya Rabbi, bizi affet)' deyin. Kentin kapısından eğilerek tevazu ile girin ki biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere daha da fazlasını vereceğiz."

    162. Onlardan zulmedenler hemen sözü, kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de zulmetmelerine karşılık üzerlerine gökten bir azab gönderdik.

    163. (Ey Muhammed!) Onlara, deniz kıyısında bulunan kent halkının durumunu sor. Hani onlar Cumartesi (yasağı) konusunda haddi aşıyorlardı. Zira tatil yaptıkları Cumartesi günü balıklar onlara akın akın geliyor, tatil yapmadıkları (diğer) günlerde ise gelmiyorlardı. İşte onları yoldan çıkmaları sebebiyle böyle imtihan ediyorduk.

    164. Hani onlardan bir topluluk demişti ki: "Siz, Allah'ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?" Onlar da, "Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz)" demişlerdi.

    165. Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca, biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık.

    166. Yasaklandıkları şeylerden vazgeçmeye yanaşmayınca da onlara "aşağılık maymunlar olun" dedik.

    167. Hani Rabbin, elbette kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü tattıracak kimseleri göndereceğini bildirmişti. Şüphesiz Rabbin, elbette cezayı çabuk verendir. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    168. Biz onları yeryüzünde parça parça topluluklara ayırdık. Onlardan iyi kimseler vardır. İçlerinden öyle olmayanları da vardı. Belki dönüş yaparlar diye de onları güzellikler ve kötülükler ile sınadık.

    169. Derken, onların ardından yerlerine Kitab'a (Tevrat'a) varis olan (kötü) bir nesil geldi. Şu geçici dünyanın değersiz malını alır ve "(nasıl olsa) biz bağışlanacağız" derlerdi. Kendilerine benzeri bir mal gelse onu da alırlar. Allah hakkında, gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan Kitap'ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri okumamışlar mıydı? Hâlbuki, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç düşünmüyor musunuz?

    170. Kitab'a sımsıkı sarılanlara ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz biz, iyiliğe çalışan (erdemli) kimselerin mükâfatını zayi etmeyiz.

    171. Hani dağı sanki bir gölgelikmiş gibi onların üstüne kaldırmıştık da üzerlerine düşecek sanmışlardı. (Onlara:) "Size verdiğimiz Kitab'a sımsıkı sarılın ve onun içindekileri hatırlayın ki, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız" demiştik.

    172. Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da, "Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)" demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir.

    173. Yahut, "Bizden önce babalarımız Allah'a ortak koşmuşlar. Biz onlardan sonra gelen bir nesiliz. Şimdi batılcıların işlediği yüzünden bizi helâk mı edeceksin?" dememeniz içindir.

    174. Hakka dönsünler diye işte âyetleri böylece ayrı ayrı açıklıyoruz.

    175. Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat.

    176. Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.

    177. Âyetlerimizi yalan sayan ve ancak kendilerine zulmeden bir kavmin durumu ne kötüdür!

    178. Allah, kimi doğru yola iletirse, odur doğru yolu bulan. Kimleri de saptırırsa, işte onlar, ziyana uğrayanların ta kendileridir.

    179. Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.

    180. En güzel isimler Allah'ındır. O'na o güzel isimleriyle dua edin ve O'nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.

    181. Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır.

    182. Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, biz onları bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş felakete götüreceğiz.

    183. Ben onlara mühlet veririm. Şüphesiz benim tuzağım çetindir.

    184. Onlar düşünmediler mi ki (çok iyi tanıdıkları, kendileriyle iç içe yaşamış olan) arkadaşlarında (Peygamber'de) delilikten eser yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.

    185. Onlar göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizama, Allah'ın yarattığı her şeye, ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç bakmadılar mı? Peki, bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?

    186. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek kimse yoktur. Allah, onları azgınlıkları içinde bırakır, bocalayıp dururlar.

    187. Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır. O göklere de, yere de ağır basmıştır. O, size ancak ansızın gelecektir." Sanki senin ondan haberin varmış gibi sana soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi sadece Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar."

    188. De ki: "Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim."

    189. Allah, sizi bir tek nefisten yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir. (İnsan) eşiyle birleşince eşi hafif bir yük yüklenir (gebe kalır) ve (bir müddet) onu taşır. Gebeliği ağırlaşınca her ikisi de Rableri Allah'a, "Eğer bize iyi ve sağlıklı bir çocuk verirsen, elbette şükredenlerden olacağız" diye dua ederler.

    190. Fakat Allah onlara iyi ve sağlıklı bir çocuk verince de, Allah'ın kendilerine verdiği çocuk konusunda O'na ortaklar koşarlar. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.

    191. Hiçbir şeyi yaratamayan, kendileri yaratılan şeyleri Allah'a ortak mı koşuyorlar?

    192. Hâlbuki onlar (edindikleri ilâhlar) ne onlara yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.

    193. Onları doğru yola çağırsanız size uymazlar. Onları çağırsanız da, sussanız da sizin için birdir (sonuç alamazsınız).

    194. Allah'ı bırakıp tapındıklarınızın hepsi sizin gibi (yaratılmış) kullardır. Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi hemen onları çağırın da size cevap versinler (duanıza icabet etsinler).

    195. Onların yürüyecek ayakları mı var? Yahut tutacak elleri mi var? Veya görecek gözleri mi var, ya da işitecek kulakları mı var? De ki: "Haydi, çağırın ortaklarınızı, sonra bana tuzak kurun da bana göz açtırmayın bakalım!"

    196. Çünkü benim velim, Kitab'ı (Kur'an'ı) indiren Allah'tır. O, bütün salihlere velilik eder.

    197. Allah'tan başka taptıklarınızın ise size yardım etmeğe güçleri yetmez. Onlar kendilerine de yardım edemezler.

    198. Eğer onları, doğru yola çağırırsanız işitmezler. Sen onların sana baktıklarını görürsün, hâlbuki onlar görmezler.

    199. Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.

    200. Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse, hemen Allah'a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    201. Şüphe yok ki Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler (derhal Allah'ı hatırlarlar da) sonra hemen gözlerini açarlar.

    202. Şeytanlara kardeş olanlara gelince, şeytanlar onları azgınlığın içine çekerler, sonra da bundan hiç geri durmazlar.

    203. (Ey Muhammed!) Onlara (istedikleri) bir âyet getirmediğin zaman (alay ederek) derler ki: "Onu (da) bir yerlerden derleyip toplasaydın ya." De ki: "Ben ancak Rabbimden bana vahyedilene uymaktayım. Bu (Kur'an âyetleri), Rabbinizden gelen basiretlerdir (Gönül gözlerini aydınlatan nurlardır). İman edecek bir topluluk için bir hidayet kaynağı ve bir rahmettir."

    204. Kur'an okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.

    205. Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma.

    206. Şüphesiz Rabbin katındaki (melek)ler O'na ibadet etmekten büyüklenmezler. O'nu tespih ederler ve yalnız O'na secde ederler.
  • Bakara Suresi, 54. ayet: Hani Musa, kavmine: "Ey kavmim, gerçekten siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen, kusursuzca Yaratan(gerçek İlah)ınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün: bu, Yaratıcınız Katında sizin için daha hayırlıdır" demişti. Bunun üzerine (Allah) tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz O tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
    Bakara Suresi, 57. ayet: Bulutları üzerinize gölge kıldık ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden yiyin (dedik). Onlar Bize zulmetmediler, ancak kendi nefislerine zulmettiler.
    Bakara Suresi, 87. ayet: Andolsun, Biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından peş peşe elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek, size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz?
    Bakara Suresi, 90. ayet: Allah'ın kullarından, dilediğine Kendi fazlından (peygamberliği) indirmesini 'kıskanarak ve hakka baş kaldırarak' Allah'ın indirdiklerini tanımamakla, nefislerini ne kötü şeye karşılık sattılar. Böylelikle gazab üstüne gazaba uğradılar. Kafirler için alçaltıcı bir azap vardır.
    Bakara Suresi, 102. ayet: Ve onlar, Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkar etmedi; ancak şeytanlar inkar etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: "Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkar etme" demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi.
    Bakara Suresi, 109. ayet: Kitap Ehlinden çoğu, kendilerine gerçek (hak) apaçık belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan dolayı, imanınızdan sonra sizi inkara döndürmek arzusunu duydular. Fakat, Allah'ın emri gelinceye kadar onları bırakın ve (onlara ne sözle, ne de eylemle) ilişmeyin. Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.
    Bakara Suresi, 130. ayet: Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de o salihlerdendir.
    Bakara Suresi, 187. ayet: Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz. Allah, gerçekten sizin, nefislerinize ihanet etmekte olduğunuzu bildi, tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazdıklarını dileyin. Fecir vakti, sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikafta olduğunuz zamanlarda onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, (sakın) onlara yanaşmayın. İşte Allah, insanlara ayetlerini böylece açıklar; umulur ki sakınırlar.
    Bakara Suresi, 207. ayet: İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.
    Bakara Suresi, 231. ayet: Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini tamamlamışlarsa, onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın. Fakat haklarını ihlal edip zarar vermek için onları (yanınızda) tutmayın. Kim böyle yaparsa artık o, kendi nefsine zulmetmiş olur. Allah'ın ayetlerini oyun (konusu) edinmeyin ve Allah'ın size verdiği nimeti ve size öğüt olarak indirdiği Kitabı ve hikmeti anın. Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah herşeyi bilendir.
    Bakara Suresi, 286. ayet: Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et."
    Al-i İmran Suresi, 25. ayet: Artık onları, kendisinde şüphe olmayan bir gün topladığımızda ve her bir nefse -haksızlığa uğratılmaksızın- kazandığı tam olarak ödendiğinde nasıl olacak?
    Al-i İmran Suresi, 30. ayet: Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün). Allah, sizi Kendisi'nden sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.
    Al-i İmran Suresi, 69. ayet: Kitap Ehlinden bir grup, sizi şaşırtıp saptırmayı arzuladı; fakat onlar ancak kendi nefislerini şaşırtıp-saptırırlar da şuuruna varmazlar.
    Al-i İmran Suresi, 117. ayet: Onların bu dünya hayatındaki harcamaları kendi nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet eden kavurucu soğukluktaki bir rüzgara benzer ki onu (ekini) helak etmiştir. Allah, onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmetmektedirler.
    Al-i İmran Suresi, 135. ayet: Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir.
    Al-i İmran Suresi, 145. ayet: Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kim dünyanın yararını (sevabını) isterse ona ondan veririz, kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz.
    Al-i İmran Suresi, 161. ayet: Hiçbir peygambere, emanete ihanet yaraşmaz. Kim ihanet ederse, kıyamet günü ihanet ettiğiyle gelir. Sonra her nefis ne kazandıysa, (ona) eksiksiz olarak ödenir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.
    Al-i İmran Suresi, 185. ayet: Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.
    Nisa Suresi, 1. ayet: Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinizden korkup-sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.
    Nisa Suresi, 29. ayet: Ey iman edenler, mallarınızı, sizden karşılıklı anlaşmadan (doğan) bir ticaretten başka haksız 'nedenler ve yollarla' (batılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz, Allah, sizi çok esirgeyendir.
    Nisa Suresi, 63. ayet: İşte bunların, Allah kalplerinde olanı bilmektedir. O halde sen, onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve onlara nefislerine ilişkin açık ve etkileyici söz söyle.
    Nisa Suresi, 64. ayet: Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah'tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı.
    Nisa Suresi, 97. ayet: Melekler kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki: "Nerede idiniz?" Onlar: "Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstaz'aflar) idik." derler. (Melekler de:) "Hicret etmeniz için Allah'ın arzı geniş değil miydi?" derler. İşte onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır o?
    Nisa Suresi, 107. ayet: Kendi nefislerine ihanet edenlerden yana mücadeleye girişme. Hiç şüphesiz Allah, ihanette ilerlemiş günahkarı sevmez.
    Nisa Suresi, 110. ayet: Kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah'tan bağışlanma dilerse Allah'ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur.
    Nisa Suresi, 111. ayet: Kim bir günah kazanırsa, o ancak kendi nefsi aleyhinde onu kazanmıştır. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Nisa Suresi, 113. ayet: Eğer Allah'ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu. Oysa onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar ve sana hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah, sana kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın üzerinizdeki fazlı çok büyüktür.
    Nisa Suresi, 128. ayet: Eğer bir kadın, kocasının nüşuzundan veya ondan yüz çevirip uzaklaşmasından korkarsa, barış ile aralarını bulup düzeltmekte ikisi için sakınca yoktur. Barış daha hayırlıdır. Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.
    Maide Suresi, 30. ayet: Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi (tahrik edip zevkli göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü, bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu.
    Maide Suresi, 32. ayet: Bu nedenle, İsrailoğulları'na şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan birçoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır.
    Maide Suresi, 52. ayet: İşte kalplerinde hastalık olanları: "Zamanın, felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz" diyerek aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih veya Katından bir emir getirecek de, onlar, nefislerinde gizli tuttuklarından dolayı pişman olacaklardır.
    Maide Suresi, 70. ayet: Andolsun, Biz İsrailoğulları'ndan kesin söz almış (misak) ve onlara elçiler göndermiştik. Onlara ne zaman nefislerinin hoşuna gitmeyen bir şeyle bir elçi geldiyse, bir bölümünü yalanladılar, bir bölümünü de öldürdüler.
    Maide Suresi, 80. ayet: Onlardan çoğunun inkara sapanlarla dostluklar kurduklarını görürsün. Kendileri için nefislerinin takdim ettiği şey ne kötüdür. Allah onlara gazablandı ve onlar azapta ebedi kalacaklardır.
    Maide Suresi, 105. ayet: Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir.
    En'am Suresi, 12. ayet: De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki: "Allah'ındır." O, rahmeti Kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır.
    En'am Suresi, 26. ayet: Onlar, hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar. Onlar, yalnızca kendi nefislerinden başkasını yıkıma uğratmazlar ama şuurunda değildirler.
    En'am Suresi, 70. ayet: Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur'an'la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; (böylesinin) Allah'tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azap vardır.
    En'am Suresi, 98. ayet: O, sizi tek bir nefisten yaratandır. (Sizin için) Bir karar (kalış) ve emanet (olarak konuluş) yeri vardır. Kavrayabilen bir topluluk için ayetleri birer birer açıkladık.
    En'am Suresi, 130. ayet: Ey cin ve insan topluluğu, içinizden size ayetlerimi aktarıp-okuyan ve bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp-korkutan elçiler gelmedi mi? Onlar: "Nefislerimize karşı şehadet ederiz" derler. Dünya hayatı onları aldattı ve gerçekten kafir olduklarına dair kendi nefislerine karşı şehadet ettiler.
    En'am Suresi, 152. ayet: "Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz."
    En'am Suresi, 164. ayet: De ki: "O, herşeyin Rabbi iken, ben Allah'tan başka bir Rab mi arayayım? Hiçbir nefis, kendisinden başkasının aleyhine (günah) kazanmaz. Günahkar olan bir başkasının günah yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. O, size hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir."
    Araf Suresi, 9. ayet: Kimin tartıları hafif kalırsa, bunlar da ayetlerimize zulmedegeldiklerinden dolayı nefislerini hüsrana uğratanlardır.
    Araf Suresi, 23. ayet: Dediler ki: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız."
    Araf Suresi, 160. ayet: Biz onları (İsrailoğulları'nı) ayrı ayrı oymaklar olarak on iki topluluk (ümmet) olarak ayırdık. Kavmi kendisinden su istediğinde Musa'ya: "Asan'la taşa vur" diye vahyettik. Ondan on iki pınar sızıp-fışkırdı; böylece her bir insan- topluluğu su içeceği yeri öğrenmiş oldu. Üzerlerine bulutla gölge çektik ve onlara kudret helvası ile bıldırcın indirdik. (Sonra da şöyle dedik:) "Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin." Onlar Bize zulmetmedi, ancak kendi nefislerine zulmediyorlardı.
    Araf Suresi, 172. ayet: Hani Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (demişti de) Onlar: "Evet (Rabbimiz'sin), şahid olduk" demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir.
    Araf Suresi, 177. ayet: Ayetlerimizi yalanlayanlar ve yalnızca kendi nefislerine zulmedenlerin örneği ne kötüdür.
    Araf Suresi, 189. ayet: O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması için ondan eşini var etti. Onu (eşini) örtüp-bürüyünce, o da bir yük yüklendi de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi Rableri olan Allah'a dua ettiler: "Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden olacağız."
    Araf Suresi, 192. ayet: Oysa (bu şirk koştukları güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım etmeğe.
    Tevbe Suresi, 42. ayet: Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. "Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık." diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.
    Tevbe Suresi, 70. ayet: Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
    Tevbe Suresi, 118. ayet: (Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
    Tevbe Suresi, 120. ayet: Medine halkına ve çevresindeki bedevilere, Allah'ın elçisinden geri kalmaları, kendi nefislerini onun nefsine tercih etmeleri yakışmaz. Bu, gerçekten onların Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, 'dayanılmaz bir açlık' (çekmeleri), kafirleri 'kin ve öfkeyle ayaklandıracak' bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları karşılığında, mutlaka onlara bununla salih bir amel yazılmış olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez.
    Yunus Suresi, 15. ayet: Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: "Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir." De ki: "Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben, büyük günün azabından korkarım."
    Yunus Suresi, 30. ayet: İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana çekilmiş olacak ve onlar asıl-gerçek mevlaları olan Allah'a döndürülecekler. Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar.
    Yunus Suresi, 44. ayet: Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.
    Yunus Suresi, 54. ayet: Zulmeden her nefis, yeryüzündekilerin tümüne sahip olsa bunu (azaba karşılık) mutlaka fidye olarak verirdi. Onlar azabı görünce pişmanlıklarını gizlerler, oysa onlar haksızlığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmedilmiştir.
    Yunus Suresi, 108. ayet: De ki: "Ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidayet bulursa, o ancak kendi nefsi için hidayet bulmuştur. Kim saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim."
    Hud Suresi, 31. ayet: "Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum ve gözlerinizin aşağılık gördüklerine, Allah kesin olarak bir hayır vermez de demiyorum. Nefislerinde olanı Allah daha iyi bilir. Bu durumda (bunun aksini yaparsam) gerçekten o zaman zalimlerdenim (demek)dir."
    Hud Suresi, 101. ayet: Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler. Böylece Rabbinin emri geldiği zaman, Allah'ı bırakıp da taptıkları ilahları, onlara hiçbir şey sağlayamadı, 'helak ve kayıplarını' arttırmaktan başka bir işe yaramadı.
    Yusuf Suresi, 18. ayet: Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler. "Hayır" dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (Kendisi'nden) yardım istenecek olan Allah'tır."0
    Yusuf Suresi, 30. ayet: Şehirde (birtakım) kadınlar: "Aziz (Vezir)'in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz." dedi.
    Yusuf Suresi, 32. ayet: Kadın dedi ki: "Beni kendisiyle kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden olacak."
    Yusuf Suresi, 51. ayet: (Hükümdar topladığı o kadınlara:) "Yusuf'un nefsinden murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?" dedi. Onlar: "Allah için, haşa" dediler. "Biz ondan hiçbir kötülük görmedik." Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: "İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söyleyenlerdendir."
    Yusuf Suresi, 53. ayet: "(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir."
    Yusuf Suresi, 68. ayet: Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır'a) girdiklerinde, (bu,) -Yakub'un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında- onlara Allah'tan gelecek olan hiçbir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler.
    Yusuf Suresi, 83. ayet: (Şehre dönüp durumu babalarına aktarınca o:) "Hayır" dedi. "Nefsiniz sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Umulur ki Allah (pek yakın bir gelecekte) onların tümünü bana getirir. Çünkü O, bilenin, hüküm ve hikmet sahibi olanın Kendisi'dir."
    Ra'd Suresi, 11. ayet: O'nun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri vardır, onu Allah'ın emriyle gözetip-korumaktadırlar. Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiçbir (biçimde imkan) yoktur; onlar için O'ndan başka bir veli yoktur.
    Ra'd Suresi, 33. ayet: Her nefsin bütün kazandıkları üzerinde gözetici olana mı (baş kaldırılır?) Onlar Allah'a ortaklar koştular. De ki: "Bunları adlandırın (bakalım). Yoksa siz yeryüzünde bilmeyeceği bir şeyi O'na haber mi veriyorsunuz? Yoksa sözün zahirine (veya boş ve süslü olanına)mi (kanıyorsunuz)? Hayır, inkar edenlere kendi hileli-düzenleri süslü-çekici gösterilmiştir ve onlar (doğru) yoldan alıkonulmuşlardır. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.
    Ra'd Suresi, 42. ayet: Onlardan öncekiler de hileli-düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun (tedbirlerin, karşılık vermelerin) tümü Allah'a aittir. Her bir nefsin ne kazandığını O bilir. Bu yurdun sonu kimindir, inkar edenler pek yakında bileceklerdir.
    İbrahim Suresi, 45. ayet: Siz, kendi nefislerine zulmedenlerin yerleştikleri yerlerde oturmuştunuz. Onlara ne yaptığımız size açıklanmıştı ve size örnekler vermiştik.
    İbrahim Suresi, 51. ayet: (Bu azap,) Allah'ın her nefsi kendi kazandığıyla cezalandırması içindir. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir.
    Nahl Suresi, 28. ayet: Ki melekler, kendi nefislerinin zalimleri olarak onların canlarını aldıklarında, "Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk" diye teslim olurlar. Hayır, şüphesiz Allah, sizin neler yaptığınızı bilendir.
    Nahl Suresi, 33. ayet: (Küfre sapanlar) Kendilerine meleklerin gelmesinden veya Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi gözlüyorlar? Onlardan öncekiler de öyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
    Nahl Suresi, 72. ayet: Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve size eşlerinizden çocuklar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerden rızıklandırdı. Şimdi onlar, batıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetini inkar mı ediyorlar?
    Nahl Suresi, 89. ayet: Her ümmet içinde kendi nefislerinden onların üzerine bir şahid getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz Kitab'ı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.
    Nahl Suresi, 111. ayet: O gün, herkes kendi nefsi adına mücadele eder ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir. Onlar zulme uğratılmazlar.
    Nahl Suresi, 118. ayet: Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
    İsra Suresi, 14. ayet: "Kendi kitabını oku; bugün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter."
    İsra Suresi, 15. ayet: Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, bir elçi gönderinceye kadar (hiçbir topluma) azap edecek değiliz.
    Kehf Suresi, 35. ayet: Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi.
    Kehf Suresi, 51. ayet: Göklerin ve yerin yaratılışında da, kendi nefislerinin yaratılışında da Ben onları şahid tutmadım. Ben, saptırıcıları yardımcı-güç de edinmedim.
    Taha Suresi, 96. ayet: Dedi ki: "Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi."
    Enbiya Suresi, 35. ayet: Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz.
    Enbiya Suresi, 43. ayet: Yoksa Bize karşı kendilerini, engelleyerek koruyabilecek ilahları mı var? Onların kendi nefislerine bile yardıma güçleri yetmez ve onlar Bizden yakınlık bulamazlar.
    Enbiya Suresi, 47. ayet: Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz.
    Enbiya Suresi, 102. ayet: Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar.
    Mü'minun Suresi, 103. ayet: Kimin tartısı hafif gelirse, işte onlar da kendi nefislerini hüsrana uğratanlar, cehennemde de ebedi olarak kalacak olanlardır.
    Nur Suresi, 12. ayet: Onu işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü'minlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: "Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür" demeleri gerekmez miydi?
    Furkan Suresi, 3. ayet: O'nun dışında, hiçbir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip-yaymaya güçleri yetmeyen birtakım ilahlar edindiler.
    Furkan Suresi, 21. ayet: Bize kavuşmayı ummayanlar, dediler ki: "Bize meleklerin indirilmesi ya da Rabbimiz'i görmemiz gerekmez miydi?" Andolsun, onlar kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar ve büyük bir azgınlıkla baş kaldırdılar.
    Neml Suresi, 92. ayet: "Ve Kur'an'ı okumakla da (emrolundum). Artık kim hidayete gelirse, kendi nefsi için hidayete gelmiştir; kim sapacak olursa, de ki: "Ben yalnızca uyarıcılardanım."
    Kasas Suresi, 16. ayet: Dedi ki: "Rabbim, gerçekten, ben kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla." Böylece (Allah) onu bağışladı. Şüphesiz. O, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Ankebut Suresi, 6. ayet: Kim cihad ederse, yalnızca kendi nefsi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, alemlerden müstağnidir.
    Ankebut Suresi, 40. ayet: İşte Biz, onların her birini kendi günahıyla yakalayıverdik. Böylece onlardan kiminin üstüne taş fırtınası gönderdik, kimini şiddetli bir çığlık sarıverdi, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmedici değildi, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
    Ankebut Suresi, 57. ayet: Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra Bize döndürüleceksiniz.
    Rum Suresi, 8. ayet: Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar.
    Rum Suresi, 9. ayet: Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler, toprağı alt-üst etmişler (ekmişler, madenler, sular arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Elçileri de, onlara açık delillerle gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
    Rum Suresi, 21. ayet: Onda 'sükun bulup durulmanız' için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.
    Rum Suresi, 28. ayet: Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi: "Size rızık olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduklarınızdan, sizinle eşit olup kendi kendinizden korktuğunuz gibi kendilerinden de korktuğunuz (veya çekinip saygı duyduğunuz) ortaklar var mıdır? "İşte Biz, aklını kullanabilen bir kavim için ayetleri böyle birer birer açıklarız.
    Secde Suresi, 13. ayet: Eğer Biz dilemiş olsaydık, her bir nefse kendi hidayetini verirdik. Fakat Benden çıkan şu söz gerçekleşecektir: "Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan (İnkar edenlerle) tamamıyla dolduracağım."
    Secde Suresi, 17. ayet: Artık hiçbir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez.
    Ahzab Suresi, 6. ayet: Peygamber, mü'minler için kendi nefislerinden daha evladır ve onun zevceleri de onların anneleridir. Rahim sahipleri (akrabalar) de, Allah'ın Kitab'ında birbirlerine öteki mü'minlerden ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza maruf üzere yapacaklarınız başka; bunlar Kitap'ta yazılmış bulunmaktadır.
    Ahzab Suresi, 37. ayet: Hani sen, Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye: "Eşini yanında tut ve Allah'tan sakın" diyordun; insanlardan çekinerek Allah'ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, Kendisi'nden çekinmene çok daha layıktı. Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, Biz onu seninle evlendirdik; ki böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onlarla evlenme konusunda mü'minler üzerine bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir.
    Sebe Suresi, 19. ayet: Onlar ise: "Rabbimiz, seferlerimizin arasını aç (şehirlerimiz birbirine çok yakındır) dediler ve kendi nefislerine zulmetmiş oldular. Böylece Biz de onları efsaneler(e konu olan bir halk) kıldık ve onları darmadağın edip dağıttık. Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır.
    Sebe Suresi, 50. ayet: De ki: "Eğer ben sapacak olsam, artık kendi nefsim aleyhine sapmış olurum; eğer hidayeti bulacak olsam, bu da Rabbimin bana vahyetmekte olduğu (Kur'an) sayesindedir. Şüphesiz O, işitendir, yakın olandır."
    Fatır Suresi, 8. ayet: Kötü olarak işledikleri kendisine çekici-süslü kılınıp da onu güzel gören mi (Allah Katında kabul görecek)? Artık şüphesiz Allah, dilediğini saptırır, dilediğini hidayete eriştirir. Öyleyse, onlara karşı nefsin hasretlere kapılıp gitmesin. Gerçekten Allah, yaptıklarını bilendir.
    Fatır Suresi, 18. ayet: Hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını yüklenemez. Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya çağırsa, -bu, yakın-akrabası da olsa- kendisine ondan hiçbir şey yükletilmez. Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden 'içleri titreyerek-korkmakta' olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah'adır.
    Fatır Suresi, 32. ayet: Sonra Kitab'ı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir.
    Yasin Suresi, 36. ayet: Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) Yücedir.
    Saffat Suresi, 113. ayet: Ona ve İshak'a bereketler verdik. İkisinin soyundan, ihsanda bulunan (muhsin olan) da var, açıkça kendi nefsine zulmeden de.
    Zümer Suresi, 6. ayet: Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan kendi eşini var etti ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?
    Zümer Suresi, 70. ayet: Her bir nefse yaptığının tam karşılığı verildi. O, onların işlediklerini daha iyi bilendir.
    Mü'min Suresi, 10. ayet: Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: "Allah'ın gazablanması, elbette sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman inkar ediyordunuz.
    Mü'min Suresi, 17. ayet: Bugün her bir nefis, kendi kazandığıyla karşılık görür. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı seri görendir.
    Fussilet Suresi, 31. ayet: "Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz. Orda nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey de sizindir."
    Fussilet Suresi, 53. ayet: Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Herşeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi?
    Şura Suresi, 11. ayet: O, göklerin ve yerin Yaratıcısı'dır. Size kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler var etti. Sizleri bu tarzda türetip-yayıyor. O'nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.
    Şura Suresi, 45. ayet: Onları görürsün; zilletten başları önlerine düşmüş bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla sezdirmeden bakarlar. İman edenler de: "Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendi nefislerini, hem yakın akraba (veya yandaş)larını da hüsrana uğratmışlardır" dediler. Haberiniz olsun; gerçekten zalimler, kalıcı bir azap içindedirler.
    Zuhruf Suresi, 71. ayet: "Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız."
    Casiye Suresi, 22. ayet: Allah, gökleri ve yeri hak olarak yarattı; öyle ki, her nefis kazandıklarıyla karşılık görsün. Onlara zulmedilmez.
    Muhammed Suresi, 38. ayet: İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar.
    Hucurat Suresi, 11. ayet: Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi 'olmadık-kötü lakablarla' çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir.
    Kaf Suresi, 16. ayet: Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.
    Kaf Suresi, 21. ayet: (Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid ile gelmiştir.
    Zariyat Suresi, 21. ayet: Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?
    Necm Suresi, 23. ayet: Bu (putlar ise,) sizin ve atalarınızın (kendi istek ve öngörünüze göre) isimlendirdiğiniz (keyfi) isimlerden başkası değildir. Allah, onlarla ilgili 'hiçbir delil' indirmemiştir. Onlar, yalnızca zanna ve nefislerinin (alçak) heva (istek ve tutku) olarak arzu ettiklerine uyuyorlar. Oysa andolsun, onlara Rablerinden yol gösterici gelmiştir.
    Hadid Suresi, 22. ayet: Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır.
    Haşr Suresi, 9. ayet: Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.
    Haşr Suresi, 19. ayet: Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir.
    Tegabün Suresi, 16. ayet: Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.
    Talak Suresi, 1. ayet: Ey Peygamber, kadınları boşadığınız zaman, iddetleri süresinde (temizlendiklerinde) boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah'tan korkun. Onları evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar; ancak açık 'çirkin bir hayasızlık' göstermeleri durumu başka. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını çiğnerse, gerçekte o, kendi nefsine zulmetmiş olur. Sen bilmezsin; olabilir ki Allah, bunun arkasından bir iş (durum) oluşturur.
    Talak Suresi, 7. ayet: Geniş-imkanları olan, nafakayı geniş imkanlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah'ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir.
    Müzzemmil Suresi, 20. ayet: Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamıyacağınızı bildi, böylece tevbenizi (O'na dönüşünüzü) kabul etti. Şu halde Kur'an'dan kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah'ın fazlından aramak için yeryüzünde gezip-dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan (Kur'an'dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah Katında bulursunuz. Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
    Müddesir Suresi, 38. ayet: Her nefis, kazandıklarına karşılık bir rehinedir.
    Kıyamet Suresi, 2. ayet: Ve yine hayır; kendini kınayıp duran nefse de and ederim.
    Kıyamet Suresi, 14. ayet: Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir.
    Nazi'at Suresi, 40. ayet: Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa,
    Tekvir Suresi, 7. ayet: Nefisler, birleştiği zaman,
    Tekvir Suresi, 14. ayet: (Artık her) Nefis, neyi hazırladığını bilip-öğrenmiştir.
    İnfitar Suresi, 5. ayet: (Artık her) Nefis önceden takdim ettiklerini ve ertelediklerini bilip-öğrenmiştir.
    İnfitar Suresi, 19. ayet: Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeye güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah'ındır.
    Tarık Suresi, 4. ayet: Üzerinde gözetleyici-koruyucu bulunmayan hiçbir nefis (kimse) yoktur.
    Fecr Suresi, 27. ayet: Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,
    Şems Suresi, 7. ayet: Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene',
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.(1)

    (1) Hadis rivayetlerine göre, "Ayın yarılması" Hz. Peygamberin gösterdiği mucizelerden biridir. Müşriklerin bir mucize istemeleri üzerine Hz. Peygamber parmağı ile aya işaret etmiş ve ay ikiye bölünmüştü. Bazı müfessirlere göre ise, "Ayın yarılması" olayı Kıyamet yaklaştığı zaman meydana gelecektir.
    2. Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve "Süregelen bir sihirdir" derler.

    3. Peygamberi yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Hâlbuki her iş, (Allah nasıl takdir ettiyse öylece) gerçekleşecek (değişmeyecek)tir.

    4. Andolsun, onlara içinde caydırıcı tehditlerin bulunduğu haberler geldi.

    5. Bu haberler, zirveye ulaşmış birer hikmettir! Fakat uyarılar fayda vermiyor!

    6,7. O hâlde sen de onlardan yüz çevir. Onlar, o davetçinin (İsrafil'in benzeri görülmemiş) bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırdığı gün, gözleri düşmüş bir hâlde dağılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.

    8. Davetçiye doğru koşarlarken kâfirler, "Bu zor bir gün" derler.

    9. Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuzu yalanlayıp "Bu bir delidir" dediler ve kulumuz (tebliğ görevinden) alıkonuldu.

    10. O da Rabbine, "Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et" diye dua etti.

    11. Biz de göğün kapılarını dökülürcesine yağan bir yağmurla açtık.

    12. Yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti.

    13. Biz Nûh'u çivilerle perçinli levhalardan oluşan gemiye bindirdik.

    14. Gemi, inkâr edilen kimseye (Nuh'a) bir mükâfat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.

    15. Andolsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. Var mı düşünüp öğüt alan?

    16. Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!

    17. Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

    18. Âd kavmi de (Hûd'u) yalanladı. Azabım ve uyarılarım nasılmış!

    19. Biz onların üstüne, uğursuzluğu sürekli bir günde gürültülü ve dondurucu bir rüzgâr gönderdik.

    20. İnsanları köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi kaldırıp atıyordu.

    21. Azabım ve uyarılarım nasılmış, (gördüler)!

    22. Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

    23,24. Semûd kavmi de uyarıcıları yalanlamış ve şöyle demişlerdi: "İçimizden bir insana mı uyacağız? (Asıl) o takdirde biz apaçık bir sapıklık ve delilik içine düşmüş oluruz."

    25. "Bizim aramızdan vahiy ona mı verildi? Hayır o, yalancının, şımarığın biridir."

    26. Onlar yarın bilecekler: Kimmiş yalancı, kimmiş şımarık!

    27. (Salih'e şöyle demiştik:) "Şüphesiz biz, onlara bir imtihan olmak üzere, o dişi deveyi göndereceğiz. Şimdi onları gözetle ve sabret."

    28. "Onlara, suyun (deve ile) kendileri arasında (nöbetleşe) paylaştırıldığını, bildir. Her su nöbetinde sahibi hazır bulunsun."

    29. Derken, (kavmin en azgını olan) arkadaşlarını çağırdılar. O da işe koyuldu ve deveyi kesti.

    30. Fakat azabım ve uyarılarım nasılmış!

    31. Şüphesiz biz, onların üzerine tek bir korkunç ses gönderdik de, onlar, ağıldaki hayvanların çiğneyip ufaladıkları kuru çöpler gibi oldular.

    32. Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

    33. Lût kavmi de uyarıcıları yalanladı.

    34,35. Şüphesiz biz de üzerlerine taşlar savuran bir rüzgâr gönderdik. Yalnız Lût'un ailesi başka. Katımızdan bir nimet olarak bir seher vakti onları kurtardık. Şükredenleri işte böyle mükâfatlandırırız.

    36. Andolsun, Lût onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşıladılar.

    37. Andolsun, onlar onun (meleklerden olan) misafirlerinden nefislerindeki kötü arzuları tatmin etmek istediler. Biz de onların gözlerini silme kör ettik. "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.

    38. Andolsun, onlara sabahleyin erkenden kalıcı bir azap geldi.

    39. "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.

    40. Andolsun, biz Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

    41. Andolsun, Firavun'un ailesine de uyarıcılar gelmişti.

    42. Bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları mutlak güç ve iktidar sahibinin yakalaması gibi yakaladık.

    43. (Ey Mekkeliler!) Sizin kâfirleriniz onlardan daha mı hayırlı? Yoksa sizin için kitaplarda bir berat mı var?

    44. Yoksa onlar, "Biz yardımlaşan (güçlü) bir topluluğuz" mu diyorlar?

    45. O topluluk yakında (Bedir'de) bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.

    46. Hayır, kıyamet, onların (görecekleri asıl azabın) vaktidir. Kıyamet (azabı) ise daha müthiş ve daha acıdır.

    47. Şüphesiz suçlular (müşrikler) sapıklık ve ateşler içindedirler.

    48. Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine, "Cehennemin dokunuşunu tadın!" denecek.

    49. Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.

    50. Emrimiz ancak bir tek emirdir. Göz kırpması gibidir. (Anında gerçekleşir.)

    51. Andolsun, biz sizin gibileri hep helâk ettik. Fakat var mı düşünüp öğüt alan?

    52. İşledikleri her şey ise kitaplarda kayıtlıdır.

    53. Küçük, büyük her şey satır satır yazılmıştır.

    54. Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar cennetlerde, ırmak başlarındadırlar.

    55. Muktedir bir hükümdarın katında, doğruluk meclisindedirler.
  • Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

    1. Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir.

    2. O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.

    3. (İnkâr edenler), Allah’ı bırakıp hiçbir şey yaratmayan ve zaten kendileri yaratılmış olan, üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen ilâhlar edindiler.

    4. İnkâr edenler, “Bu Kur’an, Muhammed’in uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Başka bir topluluk da bu konuda ona yardım etmiştir” dediler. Böylece onlar haksız ve asılsız bir söz uydurdular.

    5. “(Bu Kur’an, başkalarından) yazıp aldığı öncekilere ait efsanelerdir. Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır” dediler.

    6. (Ey Muhammed!) De ki: “O kitabı göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

    7. Dediler ki: “Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, çarşıda pazarda dolaşır. Ona bir melek indirilseydi de, bu onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya!”

    8. “Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” Zalimler, (inananlara): “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler.

    9. (Ey Muhammed!) Senin hakkında bak nasıl da temsiller getirdiler de (haktan) saptılar. Artık onlar doğru yolu bulamazlar.

    10. Dilerse sana bundan daha güzelini, içinden ırmaklar akan cennetleri verebilecek olan, sana saraylar kurabilecek olan Allah’ın şanı yücedir.

    11. Hayır, onlar Kıyameti de yalanladılar. Biz ise o Kıyameti yalanlayanlara çılgın bir cehennem ateşi hazırlamışızdır.

    12. Bu ateş onları uzak bir mesafeden görünce onun müthiş kaynamasını ve uğultusunu işitirler.

    13. Elleri boyunlarına bağlanmış, çatılmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada, yok olup gitmeyi isterler

    14. (Kendilerine) “Bugün bir kere yok olmayı istemeyin, birçok kere yok olmayı isteyin!” (denir.)

    15. De ki: “Bu mu daha hayırlıdır, yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanlara va’dedilen ebedîlik cenneti mi?” Orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir.

    16. Ebedî olarak kalacakları orada onlar için diledikleri her şey vardır. Bu, Rabbinin uhdesine aldığı, (yerine getirilmesi) istenen bir va’didir.

    17. Rabbinin, onları ve Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyleri bir araya getireceği ve (taptıklarına), “Siz mi saptırdınız benim şu kullarımı, yoksa onlar kendileri mi yoldan saptılar” diyeceği günü hatırla.

    18. Onlar, “Seni eksikliklerden uzak tutarız. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onlara ve atalarına o kadar bol nimet verdin ki, sonunda seni anmayı unuttular ve helâke giden bir toplum oldular” derler.

    19. (İlâh edindikleriniz) söyledikleriniz konusunda sizi yalancı çıkardılar. Artık kendinizden azabı savmaya gücünüz yetmeyecek ve kendinize yardım da edemeyeceksiniz. Sizden kim de zulüm ve haksızlık ederse, ona büyük bir azap tattırırız.

    20. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşıda pazarda gezerlerdi. (Ey insanlar!) Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık. (Bakalım) sabredecek misiniz? Rabbin, hakkıyla görendir.

    21. Bize kavuşacaklarını ummayanlar, “Bize melekler indirilseydi, yahut Rabbimizi görseydik ya!” dediler. Andolsun, onlar kendi benliklerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir taşkınlık gösterdiler.

    22. Fakat melekleri görecekleri gün, işte o gün suçlulara hiçbir müjde yoktur. “Eyvah! Biz Allah’ın rahmetinden tamamen uzaklaştırılmışız”(1) diyecekler.

    (1) Âyetin son kısmı, “Melekler de onlara, ‘Size bugün sevinçli hiçbir haber yok’ diyecekler” şeklinde de tercüme edilebilir.

    23. Onların yaptıkları bütün amellerine yöneldik ve onları dağılmış zerreciklere çevirdik.

    24. O gün cennetliklerin kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer daha güzeldir.

    25. O gün gök bulutlarla yarılıp parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir.

    26. O gün gerçek hükümranlık Rahmân’ındır ve kâfirlere zorlu bir gün olacaktır.

    27. O gün zalim kimse, (çaresizlik içinde) ellerini ısırıp şöyle diyecektir: “Ne olurdu ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım!”

    28. “Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!”

    29. “Andolsun, Kur’an bana geldikten sonra beni ondan o saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımcısız bırakıverir.”

    30. Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” dedi.

    31. Biz, işte böyle, her peygamber için suçlulardan bir düşman yarattık. Yol gösterici ve yardım edici olarak Rabbin yeter.

    32. İnkâr edenler, “Kur’an ona bir defada toptan indirilseydi ya!” dediler. Biz, Kur’an’la senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk.(2)

    (2) Âyetin son kısmı, “Biz Kur’an’ı senin kalbine yerleştirmek için onu kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk” şeklinde de tercüme edilebilir.

    33. Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki (buna karşılık) sana gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım.

    34. Yüzüstü cehenneme sürüklenecek olanlar var ya; işte onlar konumları itibariyle daha kötü, tuttukları yol itibariyle daha sapıktırlar.

    35. Andolsun, Biz, Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ve kardeşi Hârûn’u da ona yardımcı kıldık.

    36. Onlara, “Âyetlerimizi yalanlayan topluluğa gidin” dedik. Nihayet o kavmi yerle bir ettik.

    37. Nûh kavmini de, Peygamberleri yalanladıkları vakit suda boğduk. Onları insanlara bir ibret yaptık ve zalimlere elem dolu bir azap hazırladık.

    38. Âd ve Semûd kavimlerini, Ress halkını(3) ve bunların arasında pek çok nesilleri de helâk ettik.

    (3) Ress halkı, taşlarla örülmüş kuyuların etrafında yerleşen topluluk demektir. Putlara tapan bu insanlar bir görüşe göre Şu’ayb peygamberin kavmi idi.

    39. Bunların her birine misaller getirdik, (öğüt almadıkları için) hepsini kırıp geçirdik.

    40. Andolsun, senin kavmin, belâ yağmuruna tutularak yok edilen kente uğramışlardır. Yoksa onu görmüyorlar mıydı (ki ibret almadılar)? Hayır! (Görüyorlardı fakat) tekrar dirilmeyi ummuyorlardı.

    41,42. Onlar seni görünce ancak eğlenceye alırlar. “Allah’ın peygamber olarak gönderdiği adam bu mu? Biz, ilâhlarımıza sımsıkı sarılmasaydık neredeyse bizi ilâhlarımızdan uzaklaştıracaktı” (derler.) Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu görecekler.

    43. Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?

    44. Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.

    45. Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu sabit kılardı. Sonra biz güneşi gölgeye delil kıldık.

    46. Sonra onu kendimize yavaş yavaş çektik.

    47. O, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti yapandır.

    48,49. O, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderendir. Ölü toprağı canlandıralım, yarattıklarımızdan birçok hayvanları ve insanları sulayalım diye gökten tertemiz bir su indirdik.

    50. Andolsun, biz bunu insanlar arasında, düşünüp ibret alsınlar diye tekrar tekrar açıkladık. Fakat insanların çoğu nankörlükte direttiler.

    51. Dileseydik her memlekete bir uyarıcı gönderirdik.

    52. Öyle ise kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur’an’la büyük bir mücadele ver.

    53. O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.

    54. O, sudan bir insan yaratıp ondan soy sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    55. Onlar, Allah’ı bırakıp, kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ederler. Kâfir, Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.

    56. Biz, seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

    57. De ki: “Ben buna karşılık sizden dileyen kimsenin, Rabbine giden yolu tutmasından başka herhangi bir ücret istemiyorum.”

    58. Sen, o ölümsüz ve daima diri olana (Allah’a) tevekkül et. O’nu her türlü övgüyle yücelterek tesbih et. Kullarının günahlarından hakkıyla haberdar olarak O yeter!

    59. Gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a(4) kurulan Rahmân’dır. Sen bunu haberdar olana sor!

    (4) Arş, kudret ve hâkimiyet tahtı, sınırsız kudret makamı demektir.

    60. Onlara, “Rahmân’a secdeye kapanın denildiğinde “Rahmân da nedir? Senin bize emrettiğine mi secde edeceğiz?” derler ve bu onların nefretini artırır.

    61. Göğe burçlar yerleştiren, orada bir ışık kaynağı (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratanın şanı çok yücedir.

    62. O, öğüt almak isteyen ve çok şükredici olmayı dileyen kimseler için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca getirendir.

    63. Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler.

    64. Onlar, Rabblerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir.

    65. Onlar, şöyle diyenlerdir: “Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir helâktir!”

    66. “Şüphesiz, ne kötü bir durak ve ne kötü bir konaktır orası.”

    67. Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.

    68. Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar.

    69. Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve horlanmış olarak orada ebedî kalır.

    70. Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    71. Kim de tövbe eder ve salih amel işlerse işte o, Allah’a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner.

    72. Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.

    73. Onlar, kendilerine Rabblerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler.

    74. Onlar, “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle” diyenlerdir.

    75. İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacaklardır.

    76. Orada ebedî kalırlar. Orası ne güzel bir durak ve ne güzel bir konaktır!

    77. (Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.”