• Asrın liderimizin bir numaralı arkadaşı, sosyalist ayaklarına yatan Venezuela diktatörü Maduro, özel uçağıyla Çin'den dönerken iki saatliğine İstanbul'a uğradı, Nusret'te et ziyafeti çekti, pek keyiflendi, adının yazılı olduğu purolardan tüttürdü.

    Bu arkadaşın ülkesinde enflasyon yüzde 83 bin. Asgari ücret iki dolar etmiyor! Günde sekiz saat çalışıyorsun, kazandığın parayla bir tek yumurta bile alamıyorsun. Tartıyorsun, bir rulo tuvalet kağıdı almak için gerekli olan para, tuvalet kağıdından ağır geliyor. Bir tek hamburger satın alabilmen için, başka hiçbir yere tek kuruş harcamadan, bir ay çalışman gerekiyor. Bir tek tavuk satın alabilmen için üç ay çalışman gerekiyor.

    Para işe yaramadığı için takasla alışveriş yapılıyor, mesela tıraş oluyorsun, berbere domates ödüyorsun. İşçilere bir yıl için yüzde 150 zam yaptı, “dünyanın en yüksek zammını ben verdim” dedi, yandaş gazeteler “dünya lideriyiz” diye manşet attı, halbuki fiyatlar her hafta yüzde 200 zamlanıyor.

    Ülkenin para birimi, kağıttan daha değersiz… Bu nedenle kağıt parayı katlayarak süs eşyası yapıyorlar, yelpaze yapıyorlar, sepet yapıyorlar, banknotun kendisinden daha pahalıya satılıyor! Venezuela halkı geçen yıl kişi başına ortalama dokuz kilo zayıfladı, “Maduro diyeti” deniyor!

    Halkın yüzde 35'i günde sadece bir öğün yemek yiyebiliyor. Ahaliye açlıktan ölmesinler diye avanta gıda kolisi dağıtılıyor. Ama, bunlardan alabilmen için iktidar partisine gidip “kimlik” alman gerekiyor! Yaşamak istiyorsan hükümeti desteklemek zorundasın. Dört milyon kişi, yani nüfusun yüzde 12'si ülkeyi terk etti, mülteci oldu. Hırsızlık, gasp, yağma ve soygunda rekor kırılıyor, nakit para taşıyanı vuruyorlar, şu anda dünyanın en yüksek cinayet oranı Venezuela'da, her 21 dakikada bir cinayet işleniyor.

    Sokakta dolaşın, cep telefonuyla konuşan kimseyi göremezsiniz, çünkü insanlar cep telefonuyla anca evlerinde konuşuyor, sokağa çıkarken öldürülmemek için yanına almıyor. Apartmanlarda hapishanede yaşar gibi yaşanıyor, dairenin kapısına gelene kadar dört beş demir kapıdan geçiliyor.

    Geçen yıl 18 bin adam kaçırma ve fidye olayı rapor edildi.Fuhuş patladı.Sosyal hayat durdu, sinema yok, tiyatro yok, konser yok, hava kararınca şehirler ıssızlaşıyor. Maduro uyuşturucu baronunu başkan yardımcısı yaptı, başkan yardımcısının tertemiz bir insan olduğunu, “dış mihrakların” kendisine uyuşturucu baronu dediğini söyledi. Maduro'nun eşinin iki yeğeni 800 kilo kokainle Haiti'de tutuklandı.

    Marketlerde ağır silahlı polisler nöbet tutuyor. Markete girebilmen için kapıda kuyruğa giriyorsun, sadece beş kişiyi içeri alıyorlar, onlar alışveriş yapıp çıkıyor, sonraki beş kişi içeri alınıyor. Herhangi bir üründen iki adet alman yasak, sadece bir adet alabiliyorsun.Temel ilaçların yüzde 85'i bulunamıyor, karaborsa, hastalandığında öl daha ucuza geliyor.

    Son bir yılda bebek ölümleri yüzde 40 arttı.Suudi Arabistan'ın bile 265 milyar varil petrol rezervi varken, Venezuela'nın 296 milyar varil petrol rezervi var, böylesine enerji zenginliğiyle Kanada kadar refah olması gerekiyor ama… Günde dört saat elektrik kesintisiyle başladılar, şu anda günde 15 saatten fazla elektrik kesildiği oluyor. Her gün sekiz saat su kesintisi yapılıyor.

    Bu arkadaş, özel uçağıyla iki saatliğine uğrayıp, Nusret'te ziyafet çektikten sonra ülkesine döndü. “Yeni bir teknik öğrendim” diyerek Nusret'in tuz dökme hareketini gösterdi. “Osmanlı İmparatorluğu'ndan kalma 700 yıllık eserlerin bulunduğu müzeyi gezdim, sultan tahtına oturdum, bana orada Sultan Maduro diyorlar” dedi.

    Aynı dakikalarda, kendisine dört milyar liralık uçak hediye edilen asrın liderimiz, chia tohumu eşliğinde ejder meyveli smoothie içilen 1.150 küsur odalı sarayında kürsüdeydi.Ülkemize atılan iftirayı izah etti.“Kriz mriz filan, sakın ha bunlara aldırmayın, bizde kriz filan yok, bunların hepsi manipülasyon” dedi.

    Öbürü Maduro.
    Bizimki mağduro yani.

    --
    YILMAZ ÖZDİL - 20 EYLÜL 2018
  • Yılmaz Özdil, gazeteci gibi gazetecidir. Gördüğünü olduğu gibi aktaran, gerektiği zamanlarda karşıt görüşleri de doğrulayan, taraf olduğu düşünceleri de eleştiren bir yapıya sahip.
    Kitap’ta cumhuriyet tarihinde neredeyse haksızlıklara uğrayan bütün insanların hikayelerini mizahi bir dille anlatmış. Daha uzun bir yorum yazmak isterdim de kendimi Silivri’de bulurum diye korktum :)
    Kısacası okunması gereken bir kitap.
  • Mustafa... Yıllardan beri kitaplığımda duran, bir türlü okumaya fırsat bulamadığım, Atatürk'e ilişkin bir araştırma yazısı. Araştırma yazısı dediğime bakmayın, bu kitabın belgeseli bile yapıldı. Hatta belgeseli izlenme rekorları kırarak kitabının önüne geçti.

    Can Dündar ile ilgili de birkaç şey söylemeden kitabın incelemesine geçmek istemiyorum aslında. Gerçi birkaç şey değil, bir sürü şey söylemek, tartışmak istiyorum; ama kolaylıkla herkese "vatan haini" veya "Fetöcü" damgası vurulabilen böyle bir dönemde Can Dündar ile ilgili güzel bir şeyler söylemekten imtina ediyorum. Zira Can Dündar öyle bir insan ki, hemen hemen toplumun bütün kesimlerince sevilmeyen biri. Muhafazakarı da milliyetçisi de cumhuriyetçisi de sevmiyor adamı. Şahsen bu durumun sebebini, Can Dündar'ın iyi bir gazeteci olmasına bağlıyorum ben. Siz bağlamıyor olabilirsiniz, saygı duyarım. Can Dündar'a vatan haini(Pardon siz vatan haini Can Dündar mısınız?) diyebilirsiniz ya da son dönemin moda tabiri ile Fetöcü(Fetö ile işbirliği yaparak mit tırları haberini yapan Can Dündar) de diyebilirsiniz. Fakat benim böyle düşünmediğimi bilmenizi isterim. Bu noktada Can Dündar'ın kendisine Fetöcü diyenlere verdiği şu cevabını paylaşmakta fayda görüyorum: (http://sendika62.org/...ihine-baksin-366434/)

    Kitaba gelirsek, yayımlandığı dönemden itibaren büyük tartışmaları da beraberinde getiren, Atatürk'ü sevenler ile Can Dündar'ın yollarını ayıran bir eser olmuştur. Nasıl olur da Atatürk'ü seven Can Dündar'ın Atatürk ile ilgili yazdığı bu kitap Atatürkçüler ile arasını açar? İşte bu kitabın püf noktası da tam olarak burada. Can Dündar, Mustafa Kemal'i anlatırken tüm çıplaklığı ve insani yönleri ile önümüze sunmayı tercih etmiş. Böyle olunca da Atatürk'ü taparcasına seven insanların pek tabii tepkisini çekmiş. Gerçekten de kitabın içerisinde Atatürk ile ilgili rahatsız edici bazı bilgiler mevcut. Hatta Atatürk'ün bir diktatör olarak önümüze sunulduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Atatürk'ü seven bir birey olarak bu tür bilgiler beni rahatsız etmedi açıkçası. Çünkü kulaktan kulağa dolaşan bazı söylentilerin gerçeklik payı olduğunu biliyordum. Can Dündar da gerçekleri gizlemeden ortaya dökmüş. Dediğim gibi, böyle olunca da ciddi tepki çekmiş. Mesela Yılmaz Özdil'in eleştirisini bu noktada sizlerle paylaşmak istiyorum:

    "Sarhoş. Kafayı bulunca ağlayan... Hoyrat. Soğuk. Kalpsiz. Çevresine eziyet eden... İtiraz edeni asan... Arkadaşlarını satan... Milletten bihaber. Hatta milleti küçümseyen... (..) Batı hayranı. Sefa düşkünü. Zampara. Cephede bile karı-kız düşünen... Savaşmadığı için sıkılan... Ordu varken, çete kurmaya kalkan... Devrimleri intikam için yapan... Dinsiz. Kendi heykellerini diktiren... Megaloman. Bencil. Günde 3 paket sigara içen. Usul usul intihar eden... Yalnız. Çaresiz. Basiretsiz. Zavallı bir adam. Mustafa’daki Mustafa bu. Hak edilmiş bence Oscar... En azından Nobel." (Hürriyet / 4-11-2008)

    Gerçekten de kitapta anlatılan Mustafa Kemal Atatürk, Yılmaz Özdil'in eleştirdiği gibi gösterilmiş. Aslında kitap, Atatürk’le ilgili yeni ya da hiç bilinmedik bir şey söylemiyor. Hepsi daha önce Atatürk hakkında yazılan kitaplarda olan şeyler. Fakat bazı bilgilerin hepsini bir arada okuyunca insan, haliyle şaşırıyor. Örnekler vermek gerekirse, bir kadının Atatürk yüzünden intihar etmesi, sol gözünün köre yakın derecede kötü görmesi, “Dağ başını duman almış” marşının ilk ne zaman öğrenildiği, kıyafet yarışmasında birinci olduğu, Türkiye’de kadınlı erkekli yapılan ilk düğünün damadı olduğu, evliliğinden pişman olduğu, içkiye ve sigaraya düşkünlüğü, sabahlara kadar eğlenmesi, kimsenin onunla görüşmek istememesi, dogmalara karşı çıkması, yaşarken heykellerini diktirmesi, en yakın arkadaşlarının idamını istemesi, tekrar evlendiği için annesine kızgın olması, karanlıkta uyuyamaması, eğlenceyi sevmesi, çocukluk travmalarını atlatamaması, basit ve sakin bir yaşama öykünmesi, kendine yapılan kötülüğü unutmaması, kindarlığı, gerektiğinde görüşlerini paylaşmadığı insanlarla da işbirliği yapması, yüksek egolu olması, acımasız kararlar alabilmesi ve sonuç olarak da mutsuz ve yalnız kalması gibi...

    Bütün bunların yanında, asteğmen Kubilay'ın katledilmesinden sonra Atatürk'ün "Menemen'i lanetli kent ilan edip yakın!" talimatı, Şeyh Sait ile 46 müridini Diyarbakır'da astırması, en yakın arkadaşlarının bile idam edilmesini istemesi gibi olaylar bir arada anlatılınca insan haliyle "Ne oluyoruz yahu?" diye soruyor. Bazı şeylere inanıp inanmamak ya da gerçek olup olmadığına karar vermek sizin vicdanınıza veya inancınıza kalmış. İşte bu sebeple tarihe ve tarihi karakterlere hep tereddütlü yaklaşmışımdır. Çünkü tarih her zaman siyasetçilerin elinde kolaylıkla değiştirilmiştir. Gerçeğin ne olduğunu ise asla bilemeyeceğiz.

    Nitekim, Mustafa Kemal Atatürk'ü farklı yönleriyle de tanımak isteyenler için ideal bir kitap. Hatta öyle bir kitap ki, Atatürk'ü taparcasına sevenler ile Atatürk karşıtlarının ortak sevdikleri bir kitap olabilir. Okumayı bilene ve ayrıntıları yakalayabilene çok şey anlatabilecek bir eser. Tavsiye eder miyim? Bu konuda bir şey söyleyemem size. Tavsiye edersem, belki ileride Fetöcü ilan edilebilirim. Kararı tamamen sizin hür iradenize bırakmakta fayda görüyorum.
  • Şansımız varmış...
    Birkaç kıta gezdik.
    Şunu iddiayla söyleyebilirim...
    Dünyanın hiçbir yerinde İzmir'deki
    kadar güzel batmaz güneş.

    Yine öyle bir vakit...
    Bitmeyen enerji, kavuniçi bir top olmuş, trajik bir yangının küllerinden yeniden doğan şehrin ufuk çizgisinde,
    körfeze usul usul iniyor.
    Rakının dibine vurma saati...
    Takvimler, 1923'ü gösteriyor.


    Adres, numara 248, Kordon...
    Naim Palas... İkinci kat...
    Cumbada oturuyor Mustafa Kemal.
    Sevmez fazla yemeği.
    Leblebi var yine önünde...
    Garson titriyor. Çünkü çocuk, Rum.
    Sesleniyor Gazi, şefkatli bir ses tonuyla...
    "Vre Dimitri" diyor, "gel bakayım."
    Çocuk, "buyur pasam" diyor, ş'lere dili dönmeyen, kırık dökük Türkçesi'yle.
    "Sizin Kosti" diyor... İşgal sırasında İzmir'e gelen Yunan Kralı Konstantin'i kastederek... Sizin Kosti, geldi mi buraya?
    Geldi pasam...
    Oturdu mu bu masaya?
    Oturdu pasam.
    Güneş batarken rakı içti mi?
    İçmedi pasam.
    E o zaman sormadın mı çocuk,
    ne halt etmeye almış İzmir'i?


    İşte böyle batar güneş orada.

    Nereye götürsem bilmem ki, nereleri gezdirsem, bugün sizi İzmir'de...
    Mustafa Kemal Bulvarı'na mı götürsem, Alsancak'a mı? Lozan Meydanı'na mı, Montrö Meydanı'na mı?
    Hasan Tahsin'in ilk kurşunu attığı yerde dua mı etsek, Zübeyde Hanım'ın kabri başında rahmet mi okusak?
    Anacığını emanet etmiş,
    adam gibi adam bu şehire... Kız almış. "Denizi kız, kızı deniz, sokakları hem kız hem deniz kokan" bu şehirden... Evlenmiş.
    Latife Hanım'ın köşküne mi götürsem?
    26 Ağustos kapısından mı girsek fuara, Kahramanlar kapısından mı?
    Oradan girmiş süvariler İzmir'e...
    Çok şehit vermişiz. İsimleri meçhul.
    Onun için kısaca Kahramanlar demişiz,
    o semtin adına...
    İlk girdikleri noktada da,
    Şehitler Abidesi var...
    Bu vatan için İzmir'de ilk düşenler...
    Onların isimlerini biliyoruz...
    Oraya mı gitsek acaba?
    İkinci Tümen Dördüncü Alay'dan
    Konyalı Mehmet,
    Akşehirli Hakkı,
    Avanoslu Ahmet...
    Şehitler Abidesi deriz ama,
    ismi başkadır aslında...
    "Vatan ve Namus Anıtı..." Oraya mı gitsek? Başlarında Yüzbaşı Şerafettin vardı.
    O caddenin şimdiki adı. Oraya mı gitsek? Fahrettin Altay Meydanı'na mı,
    yoksa
    Cumhuriyet Meydanı'na mı?
    "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri" diyen heykele...
    Cadde mi gezsek...
    Dumlupınar caddesi, Şehitler,
    Gaziler, Vatan, İstiklal, İnönü,
    Akıncılar, Şehit Fethi caddesi...
    Yoksa bulvar mı gezsek...
    Gazi, Fevzipaşa. Mahalle desen... Egemenlik mahallesi, Kurtuluş,
    Mehmet Akif, Millet, Kubilay, Sakarya,
    Ülkü, İnönü, 19 Mayıs, Tınaztepe, Kocatepe, Duatepe, Zafertepe,
    Hürriyet mahallesi...
    Semt mi gezsek...
    Çankaya da var, Bayraklı da...
    Hatay var kardeşim, Hatay.
    Okul mu gezsek...
    Atatürk Lisesi, Cumhuriyet Lisesi,
    Dokuz Eylül Üniversitesi,
    Hakimiyet-i Milliye, Misak-ı Milli,
    Gazi ilkokulu...
    Atatürk Stadı'nda Altay'ı mı seyretsek, Alsancak Stadı'nda Altınordu'yu mu?

    Sadece şehir değildir orası.
    "Milli mücadele müzesi" dir.
    Adım attığın her yerde gördüğün isimlerle.
    Bahçedir...
    Kanla sulanan, terle yeşeren.

    İstanbul'daki gibi Birinci Ahmet
    Çeşmesi falan yoktur orada...
    Ankara'daki gibi Cinnah caddesi,
    Arjantin caddesi de bulamazsın pek...
    Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı'nı
    teklif etmez hiç kimse...

    İşgal edildiği gün, bir ulusun kurtuluş savaşını başlatan... İşgali bittiği gün,
    o ulusun kurtuluş savaşını bitiren... Dünyadaki tek şehirdir.

    Ve bugün, o gün...
    9 Eylül.
    Ne güzeldir bugün İzmir'de olmak.
    Ve ne zordur bugün İzmir'de olamamak.
    Kıymetini bilmek lazım.
    Yılmaz Özdil
    9 Eylül 2006 Sabah köşe yazısı
  • Yılmaz Özdil'in seçme yazılarından oluşan biyografik özellikli bu kitabı okudukça, Atatürk'ün " En büyük eserim" diye bahsettiği Cumhuriyet'in kazanımları olan ve bu kazanımların savunucusu konumundaki pek çok ismin yaşamı ele alınıyor. Özellikle "Ergenekon" ve "Balyoz" gibi "Yüzyılın İftirası Davalar" da hakları yenen ve sindirilmeye çalışan pek çok subayın hikayesini okuyun derim. Bu noktada bir konuya ilişkin olarak da şunu belirteyim, "Adam" ı inceledikten sonra, geçen zamanla birlikte kaybettiğimiz birçok değeri de bulmak ve bu değerleri hatırlayıp artık günümüz koşullarında neden bu değerlere sahip olmadığımızı düşünmemek elde değil.
  • CE HA PE'nin başı Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye'nin bir numaralı sorunu olmaya devam ediyor!
    Çünkü HDP'ye barajı aştıran o.
    Onun sayesinde Meclis'e giren 67 vekile şimdi maaş ödenecek!
    Vesile olanlara mutlaka milletin ahı tutar.
    - CHP'nin aldığı oy: 22,64.
    Yani oyu düştü!
    PKK bu sayede Meclis'e girdi işte.
    Kemal bu duruma 'stratejik' diyor…
    PKK'yı Meclis'e sokmak nasıl bir stratejiyse!
    Vicdanları sızlamıyor, utanmıyorlar da…
    - Muharrem İnce'nin aldığı oy: 30.64.
    CHP'nin tarihindeki en yüksek oy…
    Bunu bile kıskandı be.
    Başarısız olmasına rağmen istifa etmeyen Kılıçdaroğlu milletin aklıyla da dalga geçiyor.
    Genel Merkez önünde oturma eylemi yapan muhaliflere de meydan okudu.
    "Koltuk sevdalısı olanların bu partide işi yok" dedi.
    Bu nasıl bir pişkinliktir.
    Nasıl bir yüzsüzlük halidir...
    Böyle birinden onurlu bir iş beklenemez!
    PKK elebaşlarından Duran Kalkan, "PE KE KE silah bırakmaz" demişti.
    Bu da öyle yaptı.
    Fetullah Gülen'in talimatıyla geldi.
    Galiba onun talimatıyla gidecek!
    Nokta!

    ***

    Değerli okurlar:
    Gözyaşı; merhamet dolu kalplere Allah'ın bahşettiği güzel bir nimettir.
    Bedeli ödenemeyecek bir nimet!
    Gözyaşları çok şey anlatır.
    Bi kere gözyaşı 'vicdan suyu'dur.
    Bir gazeteci olarak yıllardır siyasileri takip ederim…
    Cenazelerde, duygusal ve toplumsal olaylarda Erdoğan'dan başka gözyaşı dökeni görmedim.
    Siz gördünüz mü?
    Taş kalpliler gözyaşı dökemez ki!
    Reis, merhamet dolu kalbiyle seviliyor.
    'Vazgeçilmez' oluşunun sebebi de budur.
    Millet vicdansızlara oy vermiyor.
    Kılıçdaroğlu'na mesela.
    Erdoğan halkıyla ağlar, halkıyla güler.
    Kemal'in böyle bir derdi yok ki.

    ***

    Bu adam bükemediği bileği de öpmedi.
    Milyonların oy verdiği bu ülkenin Cumhurbaşkanı için 'tebrik etmem' dedi.
    Ne kadar ayıp!
    'Muarrem' kadar olamadı!
    Utanmadan 'tek adam' diyor…
    'Padişah' diyor.
    Kurban olsunlar böyle padişaha…
    Ya da dedikleri gibi 'sultan'a…
    Diktatörlükle suçladıkları Erdoğan farklı seslere, farklı renklere, eleştirelere hoşgörüyle bakar.
    Sadece küfredeni, yalan söyleyeni affetmez.
    Hem küfredeni kim affeder ki..
    Onları mahkemeye verir.
    Bu yüzden 'despotlaştı' diyorlar ya.
    Desinler…
    "Türkiye'yi yönetemez!" diyenler de var.
    Koltuğuna yapışan KK'yı görmezler ama.
    Asıl diktatör odur.
    Adam kameralar önünde partilisine 'derhal burayı terk et' diyor…
    Yetmiyor...
    Seçmenlerini tehdit ediyor…
    Ses çıkaran yine yok.
    Bu adam kazara iktidar olsa millete neler yapar Allah bilir?
    Yamuk Yılmaz'ı (Özdil) bile isyan ettirdi ya.
    Adam kayyuma bile razı oldu.
    Kılıçdaroğlu ağır seçim hezimeti sonrası istifa edeceğine görevinin başında olduğunu söylüyor.
    "Birbirimizle uğraşırsak her şeyi AK Parti'ye teslim ederiz" diyor.
    Millet vekaletini yıllardır AK Parti'ye verdiğini unuttu galiba.

    ***

    PKK, CHP'ye teşekkür etti!
    Kandil'in partisi olan HDP'nin, CHP'den gelen oylarla barajı aşması ve Meclis'e girmesi eli kanlı örgüte bayram ettirdi.
    Kandil 4 gündür şemmamme oynuyor.
    Sen busun işte Kemal!
    HDP, Doğu'da kan kaybetti.
    Senin sayende batıdan gelen oylarla kurtuldu.
    CHP'nin Meclis'e soktuğu PKK dün Ağrı'da AK Parti'ye oy veren iki kişiyi katletti.
    Biri köy bakkalıydı.
    Sevin Kemal!
    Hatta havalara da uçabilirsin.
    PKK, başından vurarak öldürdüğü köy bakkalı Mevlüt Bengi'nin cesedini Yanyurt köyü kırsalında elektrik direğine bağladı…
    Temizlik işçisi Fevzi Ertik'i de astı.
    Duydun mu Kılıçdaroğlu?
    Verdiğin destekle PKK'nın yaptıklarını.
    Sen de bayram edebilirsin!
  • Gözleri olup görmeyenler... Suriyelilere TOKİ'den ev vermeye kalkanlar, önce bu gözlere baksın diye yazıyorum bu satırları.

    Şehit cenazelerinde CHP çelenklerini parçalayan kiralık tosunlar, bu gözlere daha iyi baksın diye yazıyorum.

    Çünkü...
    Yücel kirada oturuyor.
    Binlerce şehit ailesi, onbinlerce gazimiz gibi, kirada oturuyor.
    Hiç öyle suratını başka tarafa çevirme...
    Sana söylüyorum!

    Bu gözlere iyi bak.
    Sonra utanmadan verebiliyorsan ver Suriyelilere toki evlerini.
    Yılmaz Özdil
    Sayfa 232 - Kırmızı Kedi