• * Kutsal Kitap, Eski Anlaşma (Tevrat), Yaradılış 1-3,

    Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde hareket ediyordu. Tanrı, “Işık olsun” diye buyurdu ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı. Işığa “gündüz”, karanlığa “gece” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
    Tanrı, “Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın,” diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı gök kubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları, üstündeki sulardan ayırdı. Kubbeye, “gök” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.
    Tanrı, “Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün,” diye buyurdu ve öyle oldu. Kuru alana “kara”, toplanan sulara “deniz” adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, “Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin,” diye buyurdu ve öyle oldu. Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar, tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu.
    Tanrı şöyle buyurdu: “Gök kubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri mevsimleri, günleri, yılları göstersin.” Ve öyle oldu. Tanrı büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışığı ve yıldızları yarattı. Yeryüzünü aydınlatmak, gündüze ve geceye egemen olmak, ışığı karanlıktan ayırmak için onları gök kubbeye yerleştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve dördüncü gün oluştu.
    Tanrı, “Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun,” diye buyurdu. Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan canlıları ve uçan çeşitli varlıkları yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, “Verimli olun, çoğalın, denizleri doldurun, yeryüzünde kuşlar çoğalsın,” diyerek onları kutsadı. Akşam oldu, sabah oldu ve beşinci gün oluştu.
    Tanrı, “Yeryüzü çeşit çeşit canlı yaratık, evcil ve yabanıl hayvan, sürüngen üretsin” diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı çeşit çeşit yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.
    Tanrı, “Kendi suretimizde, kendimize benzer insan yaratalım,” dedi, “denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.”
    Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, “Verimli olun, çoğalın,” dedi. “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun. İşte yeryüzünde tohum veren her otu, tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak. Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere -soluk alıp veren bütün hayvanlara- yiyecek olarak yeşil otları veriyorum.” Ve böyle oldu. Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu.
    Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı. Yedinci güne gelindiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi. Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak belirledi. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, yarattığı bütün işi bitirip dinlendi.

    Göğün yerin yaratılış öyküsü:
    RAB Tanrı göğü ve yeri yarattığında, yeryüzünde yabanıl bir fidan, bir ot bile bitmemişti. Çünkü RAB Tanrı henüz yeryüzüne yağmur göndermemişti. Toprağı işleyecek insan da yoktu. Yerden yükselen buhar bütün toprakları suluyordu. RAB Tanrı Âdem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğu üfledi. Böylece Âdem yaşayan varlık oldu.
    RAB Tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı Âdem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacıyla iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı.
    Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk ırmağın adı Pişon’dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur. İkinci ırmağın adı Gihon’dur, Kuş sınırları boyunca akar. Üçüncü ırmağın adı Dicle’dir, Asur’un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat’tır.
    RAB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Âdem’i oraya koydu. Ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin,” diye buyurdu, “ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.”
    Sonra, “Âdem’in yalnız kalması iyi değil,” dedi, “ona uygun bir yardımcı yaratacağım.” RAB Tanrı yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Âdem’e getirdi. Âdem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. Âdem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulamadı. RAB Tanrı Âdem’e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapattı. Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e getirdi. Âdem, “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir,” dedi, “ona ‘kadın’ denilecek, çünkü o adamdan alındı.” Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak. Âdem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.
    RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu. Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz,” diye yanıtladı, “Ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz,’ dedi.” Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz,” dedi, “çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.”
    Kadın ağacın güzel meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yapraklarını dikip kendilerine önlük yaptılar.
    Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler. RAB Tanrı Âdem’e, “Neredesin?” diye seslendi. Âdem, “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim,” dedi. RAB Tanrı, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi?” diye sordu, “sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim,” diye yanıtladı. RAB Tanrı kadına, “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim,” diye karşılık verdi. Bunun üzerine RAB Tanrı yılana, “Bu yaptığından ötürü, bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın,” dedi, “karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun toprağına saldıracaksın.” RAB Tanrı kadına, “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim,” dedi, “ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” RAB Tanrı Âdem’e, “Karının sözünü dinlediğin ve sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi,” dedi, “yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.”
    Âdem karısına Havva adını verdi. Çünkü o bütün insanların annesiydi. RAB Tanrı Âdem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi. Sonra, “Âdem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu,” dedi, “artık yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli.” Böylece RAB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Âdem’i Aden bahçesinden çıkardı. Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.
  • Jean Paul Sartre
    - Başkaları Cehennem' dir.
    Firdevs'in başkaları hep cehennem...
    Babası
    Akrabaları
    Aşık olduğu adam
    Öğrenilmiş çaresizlik yaşayan hemcinsleri
    Ve diğer güç müsveddeleri yabancılar...

    Dünyanın neresinde olursan ol bu gerçekle karşılaşıyorsun. Baba put gibi bir evin direği.Bir kız çocuğu en küçük toplumsal kurumda dünyanın döngüsünde gerçekleşen o aşağılık şiddete bu kurumda şahit olmaya başlıyor. Erkeklerden göreceği bu şiddeti ilk olarak annesinin ögrenilmiş çaresizliğinde babasının davranış biçimlerinde görüyor ve yaşıyor.
    Çocukluk bir tür filozofluk çağı benim gözümde sorgular sorgular ama sorulara bir türlü cevap bulamaz. Çünkü gördüğü dünya ile düşlediği dünya çelişmeye başlar. Bu arada kalan boşlukta tutunmaya çalışacak bir şeyler arasa da ona kimse kulak vermez ve o boşlukta bırakılırsa o çocuğun çocukluğu elinden alınır.

    Her kızın zihnindeki erkek imajı babasından başladığı gibi Firdevs'inde hayal kırıklığı babasıyla başlar. Firdevsin çocukluk yıllarına şahit olmaya başladığım an Livaneli' nin Orta Zekalılar Cenneti'ndeki " Savaş bir erkek davranışıdır." cümlesi geliyor aklıma.
    Savaşı doğuran nedir ? Savaş sadece topla tüfekle kanla canla baş edilen bir şey değildir. Şiddet savaşın en en sadık askeridir. Bu askeri içinde insanlıktan nasibini almamış her güç müsveddesi kadına ya da bir çocuğa karşı rahatlıkla kullanabilmektedir. Toplumun en küçük yapısında hükmeden devletler gibi Baba hegemonyasını kuruyor ailenin diğer bireyleri üzerinde. Anne başkomutan erkek çocuklar padişaha sadık askerler. Annenin kızına öğretebildiği tek şey padişahım çok yaşa ! öğrenilmiş çaresizliği. Böyle bir yapıyı hiçbir güç yıkamaz babadan başka...
    Güç denilen o illet elbette ki erkeklerde var sonuna kadar. Çünkü kadına tek gercekliğin bilek gücü olduğu empoze edilmiş bilincin sınırlarının bileyin gücünü bile aşıp nasıl birlik, beraberlik ve özgürlük içinde yaşanacağı gerçeği düpedüz saklanıp bunları düşleyenlerelin üzerine korkular salınmıştır ne yazık ki.


    Biz Kadınların en büyük mücadelesi güçle değil üzerimize salınan korkuyla olmalıdır. Düşleyen bir kadının belki ulaşamayacağı bir gerçeklik olsa dahi kurtulamayacağı bir pranga yoktur.

    Firdevs okumaya küçük yaşlardan heves eden kitaplara aşkla sarılan ortaokul yıllarına kadar hayatındaki boşluklara rağmen herkesten farklı bir çizgi çizen gelecekte kendini saygın bir meslekte düşleyen okulunu dereceyle bitiren bir kız çocuğu.
    Firdevs bu boşluklara rağmen azimle tek tutunduğu şeye ortaokul diplomasına sarılır fakat ona yine ayağına çelme takan ailesi olur. Genç yaşta yürümek istediği yoldan ait olmadığı bir dünyanın içinde başkalarına karşı mücadele verir. Keşke Firdevs ve firdevs gibiler de mücadelesini başkalarına karşı değil de dünyaya karşı verebilseydi.

    Okumak, kız çocuklarının okuması dünya tarihinin bence en çok gereksinim duyduğu ve bir türlü başaramadığı bir gerçek. Bir ortaokul diplomasının bir kız çocuğuna verdiği özgüven üç beş kitabın onun yoluna tuttuğu ışık hiç kimsenin dilinden düşen öğüt bu emek kadar güç veremez ona.
    Belki bileğiyle değil ama aklıyla fikriyle bilinciyle göğüs gerer dünyaya. Söküp atar üzerine biçilmiş kalkanları.

    Ne kadar güce sahip olursa olsun bir erdem yoksunu erkek gücünü kullanabilmek için bir canlıya bir nesneye bir varlığa sığınacağı üc beş hurafeye ihtiyaç duyar ya da onu yaratır. Bir kadın ruhunun gücünü kullanırken erdem yoksunu bir erkek kadar aciz olamaz.

    Firdevs bütün olanlara rağmen Fahişelik kalıbından uzaklaşıp ruhuyla yaşamayı seçtiği hayata adım atar edebildiği kadar mücadele eder ve başkalarının onu içine soktuğu dünyayı geride bırakır artık ruhunun görmek istediği saygınlığı görür ama bu kez Firdevs'e en büyük yıkımı yaşatan aşk olur.
    Firdevsin bu yaşadığına şahit olurken aşkın insanı en yüce duygulara götürebileceğini insanın dünyada aradığı huzur ve mutluluğun sevginin kanatları altında olabilceğini ve aynı zamanda bu kanatların kırılıp o yücelikten düşüşünde en sert düşüş olabileceğini görüyorum.
    Sait Faik'in demesi gibi bir insanı sevmekle başlıyor her şey . Fakat bazen aynı zamanda bir insanı sevmekle de bitebiliyor. Firdevs' in yaşamaya dair umutları da böyle söndü. Firdevsin yaşamak istedeği dünya da böyle gerçekliğini yitirdi.
    " Yeryüzündeki ve gökyüzündeki her iki dünyayı da erkeklerin ellerinde tuttuklarını biliyordum."

    Firdevs Fahişelik yaşantısına geri döner fakat bu kez erkeklerin ona icad ettiği bu mesleğin oyunuyla saygınlığı elde eder.
    Dünyada hiçbir şey para kadar saygınlık vermiyor insana. Neden mi? Çünkü dünyanın beklediği saygınlık paradan geçiyor, insanın değil...

    Bu kez onların dünyasında onlarla onlar gibi oynadığında Firdevsin bu duruşuna katlanamıyorlar. Bu kez sözde gücünü korumaya çalışıyorlar Halbuki Firdevs'in gücü onlar gibi bileğinde değil bilincinde ve hiçbir kuvvet bu güce pranga takamaz, zincirler vuramaz.
    Bir sineye bile zarar veremeyen kendi hayatını yakıp sonra tekrar dirilten bu kadın en sonunda bu duruma engel olamayacağını anlayıp bu çıldırmış zihniyeti korkularını aşıp yok etmekle buluyor. Kendi canını kaybetme pahasına da olsa...

    " Kim demiş yumuşak insanlar adam öldüremez diye ?. Sinek değil ama adam öldurebilirim."

    Firdevs belki canını kaybedeceği bir yolu seçmiştir ama artık hiçbir gerçeğin onu korkutamayacağı bir yol olmuştur bu yol. Şimdi hiçbir korku onun ruhuna prangalar takamaz ve bu korkutucu gerçekle güç müsveddelerine meydan okuyacak.

    Güç müsveddeleri bunu sezdikleri an Firdevs'i yok etme kararı alır ve Firdevs idam edilir.
    Bu korkutucu gerçeklik Firdevs'in sonu gözükse de onun dünya kadınlarına bıraktığı sesidir.

    Ve ne kadar severse sevsin, ne kadar umutlu olursa olsun insanın insana yaptığı zulme kayıtsız kalamadığını şu satırlarla Livaneli özetliyor “ İnsan, kendi cinsini kitle halinde yok eden tek canlı türü! Bunu hiçbir hayvan yapmıyor. Kendi cinsinden olanı öldürmüyor. Kendi türüne işkence yapmıyor. İşkence kavramı başlı başına bir insan icadı! Doğada işkence yok. Kısacası dünyanın en vahşi yaratıkları bile, insanların birbirine uyguladığı zulmü bilmiyor, tanımıyor.” 


    Firdevs de kadın sünettini yaşamış bir çocuk.
    "Kadın sünnetinin kadına ve çocuklara yönelik bir şiddet biçimi olduğu bunun hiçbir şekilde meşrulaştırılmayacağına değin bir görüş ortaya çıkmışsa da bununla mücadele konusunda ortak bir politika belirlenememiştir. Kimi ülkeler kadın sünnetini hukuksal olarak yasaklama yolunu tutarken kimi ülkelerde daha yumuşak tedbirlerle ve kitlesel kampanyalarla mücadele etmeye çalışmaktadırlar."
    Dünyanın neresinde olursa olsun en başta dibimiz de yaşanan kadına karşı her türlü aşağılama ve şiddete karşı hiç bir zaman hukuksal yasaklar çıkarılan yasalar ne şiddet için ne kadınlar için ne de insanlık için yeterli değildir.
    Bunun yanında kadınlarımızın kız çocuklarımızın en çok korkuya karşı mücadele etmesi öğretilmelidir ve sonuna kadar çocuklarımız bilinçlendirilmelidir. Unutmayalım ki her şey çocuklukta başlıyor önemli olan bir çocuğa bilinciyle yürüyebileceği bir dünya sunmak, bunun mücadelesini verebilmek.

    Toplumsal bir farkındalık açısından" Şişşst Kızlar Bağırmaz " filmini de izlemenizi ve farkındalığı arttırmanızı temenni ediyorum.

    Ve buna karşılık sonuna kadar :
    Heyy Kadın Susma!!! Eyy insanlık Aldanma Unutma Unutturma !!!
  • Nadia Murad, Ağustos 2014’te Sincar’daki köyleri Koço IŞİD tarafından saldırıya uğradığında bir başka Ezidi kadınla birlikte kaçırılmıştı. Kız kardeşleriyle birlikte alıkonulurken, annesini ve altı erkek kardeşini de kaybetmişti. Kongo’da cinsel şiddete maruz kalanlara yardım eden hekim Denis Mukwege’le birlikte 2018 Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Guardian’ın 6 Ekim 2018’de yayınladığı bu yazı, Virago Yayınevi tarafından basılan “Son Kız: Esaretimin Öyküsü ve IŞİD’e Karşı Mücadelem” isimli otobiyografisinden alınan bir kısımdır. Çeviriyi Okan Yücel yaptı.

    Köle pazarı gece açılıyordu. Aşağı katta, militanların kayıt ve organizasyon yaptıkları yerden gelen gürültüleri duyabiliyorduk. İlk kişi odaya girdiği zaman, bütün kızlar çığlık atmaya başladı. Bir patlama sahnesi gibiydi. Yaralanmışçasına bağırıyorduk, yerlere kusuyorduk, bunların hiçbiri militanları durdurmadı. Odada dolaşıp gözlerini bize dikiyorlardı, bizse çığlık atıyor ve yalvarıyorduk. İlk önce en güzel kızlara yöneldiler. “Kaç yaşındasın?” diye soruyorlardı. Saçlarını ve ağızlarını inceliyorlardı. “Bakireler, değil mi?” diye sordular nöbetçiye. O da kafasını sallayarak sanki ayakkabı pazarlamaya çalışan bir satıcı gibi “Tabii ki” diye cevap verdi. Sonra militanlar istedikleri her yerimize dokunmaya başladılar. Sanki birer hayvanmışız gibi, ellerini göğüslerimizin ve bacaklarımızın üzerinde gezdiriyorlardı.
    Militanlar odada dolaştığı müddetçe büyük bir kaos var gibiydi. Kızları gözden geçiriyorlardı ve Türkmen dilinde veya Arapça sorular soruyorlardı.
    “Sakin olun!” diye bağırdı militanlar bize. “Sessiz olun!” Onların emirleri bizim sesimizin daha yüksek çıkmasından başka bir işe yaramıyordu. Bir militanın beni sürüklemesi kaçınılmaz olsa dahi ben bunu kolay hale getirmemek için her şeyi yapıyordum. Bağırıyordum ve bana doğru elini uzattıkça tokatlayarak kendimi korumaya çalışıyordum. Diğer kızlar da aynılarını yapıyorlardı. Kendilerini, kız kardeşlerinin veya arkadaşlarının önlerine atarak onları da korumaya çalışıyorlardı.
    Ben yerde yatarken bir adam karşımıza dikildi. Salwan adında üst rütbeli bir militandı. Hardan’dan Ezidi bir kızla birlikte gelmişti. Yanında getirdiği kızı, buradan bir başkasıyla değiştirmek istiyordu. “Ayağa kalk!” dedi. Kalkmadığım zaman tekmeledi ve “Sen! Pembe ceketli kız, sana ayağa kalk dedim!” diye bağırdı.
    Gözleri, geniş ve tamamen saçlarla kaplı olduğundan gözükmeyen yüzünün içine çökmüş gibiydi. Adama benzemiyordu, daha çok bir canavarı andırıyordu.

    Hepsi önceden planlıydı

    Kuzey Irak’ta Sincar’a saldırıp oradaki kızları seks kölesi olarak kullanmak açgözlü askerler tarafından savaş meydanında aniden verilmiş bir karar değildi. IŞİD bunların hepsini önceden planlamıştı. Evimize nasıl girebilirlerdi, bir kızı daha çok veya daha az değerli yapan şeyler nelerdi… Bunları Dabiq isimli kuşe kağıda baskı yapan dergilerinde bile tartışmışlardı. Ama IŞİD kendi üyelerinin düşündüğü kadar orijinal bir örgüt değil. Savaşın bir aracı olarak tecavüz tarih boyunca kullanılmıştır. Daha önce Ruanda’daki bir kadınla ortak bir yönüm olabileceğini hiç düşünmemiştim, -bütün bunlardan önce, Ruanda diye bir ülkenin var olduğunu bile bilmiyordum- ve şimdi olabilecek en kötü şekilde tanıdım onları. IŞİD Sincar’a girmeden 16 yıl önceye kadar hiç kimsenin yargılanmadığı savaş suçlarının bir kurbanı olarak…
    Daha aşağı katta bir militan bizim isimlerimizi ve bizi esir alan militanların adlarını bir kitaba yazıyordu. Ben Salwan tarafından esir alındığımı düşünmüştüm, çok güçlü gözüküyordu ve beni kolayca alt etmişti. Onun ne yaptığının veya benim ne kadar direndiğimin hiçbir önemi yoktu, ona karşı savaşamıyordum. Çürümüş yumurta ve kolonya karışımı gibi kokuyordu.
    Yere bakıyordum. Yanımda yürüyen kızın ve militanın ayak bileklerine. Kalabalıkta bir çift erkek sandaleti gördüm, bilekleri çok inceydi, kadın bileği gibi. Ne yapmam gerektiğini hiç düşünmeden kendimi o ayakların önüne attım. Yalvarmaya başladım: “Lütfen beni götür” dedim; “Ne istersen yap, bu devle birlikte gidemem.” Adamın neden bana cevap verdiğini anlamadım; ama bana bir bakış attı ve Selwan’a dönüp şöyle dedi: “O benim!” Salwan tartışmak istemiyordu. Zayıf adam Musul’dan gelen bir yargıçtı. Hiç kimse ona karşı çıkamıyordu. Zayıf adamı masaya kadar takip ettim. “Adın ne?” diye sordu. Yumuşak ama kaba bir ses tonuyla konuşuyordu. “Nadia” dedim. Kayıt alan kişiye döndü. Adam militanı anında tanımış gibi göründü ve bilgilerimizi kaydetmeye başladı. İsimlerimizi yazarken bir yandan da söylüyordu: “Nadia, Hacı Salman.” Beni esir alan adamın ismini söylerken sesinin biraz titrediğini fark ettim, sanki korkmuş gibiydi; o anda büyük bir hata yapıp yapmadığımı merak ettim.
    (Nadia Murad en sonunda IŞİD esaretinden kurtuldu. Irak’tan kaçırıldı ve 2015 başlarında Almanya’ya mülteci olarak gitti. Aynı yılın sonlarında insan ticareti farkındalığını artırmak için kampanyalar yürütmeye başladı.)

    Bu hikâyeleri anlatmak hiçbir zaman kolay olmaz

    Kasım 2015’te, IŞİD’in beni Koço’daki evimden kaçırmasından 1 yıl 3 ay sonra Almanya’dan dışarı çıkarak, Birleşmiş Milletler forumunda azınlık haklarıyla ilgili konuşmak için İsviçre’ye gittim. Büyük bir dinleyici kitlesine hikâyemi anlatacağım ilk tecrübem olacaktı. Her şeyi konuşmak istiyordum: IŞİD’den kaçarken öldürülen çocuklar, hâlâ beş parasız dağlarda yaşayan aileler, esaret altında yaşamaya devam eden binlerce kadın ve çocuk; ve erkek kardeşlerimin katliam alanında gördükleri. Ben binlerce Ezidi kurbandan sadece bir tanesiyim. Benim toplumum parçalandı, Irak’ın içinde ve dışında mülteci olarak yaşamaktalar. Koço hâlâ IŞİD işgali altında. Dünyanın, Ezidilerin başına gelenlerle ilgili duyması gereken çok şey var.
    Onlara çok fazla şeyin yapılması gerektiğini söylemek istedim. Liderlerinden onların katliamlarını destekleyen herkese kadar IŞİD’i yargılamak, insanlığa karşı işlenen suçlar ve soykırımlar ile mücadele etmek ve bütün Sincar’ı özgürleştirmek adına, Irak’taki dinî azınlıklar için güvenli bölgeler oluşturulması gerekiyordu. Kalabalığa, Hacı Salman’ı, bana tecavüzlerini ve tanık olduğum bütün tacizleri anlatmak zorundaydım. Dürüst olmak, hayatımda aldığım en zor kararlardan biriydi. Ve aynı zamanda en önemli olanı.
    Konuşmamı okudukça titredim. Olabildiğimce sakin şekilde Koço’nun nasıl ele geçirildiğini ve benim gibi kızların nasıl köle haline getirildiklerini anlattım. Onlara nasıl darp edildiğimi, tecavüze uğradığımı ve en sonunda kaçtığımı anlattım. Onlara öldürülen erkek kardeşlerimden bahsettim. Bu hikâyeleri anlatmak hiçbir zaman kolay olmaz. Konuştuğun her an bütün olanları yeniden yaşarsın. Başka birisine, adamın bana tecavüz ettiği denetim bölgelerini anlatırken veya altında yattığım battaniyeden Salman’ın kırbaçlarını hissederken veya Musul’da yardım ararken kararan gökyüzünü düşünürken bütün bu anlara geri döndüm ve o terör zamanlarını yeniden yaşadım. Diğer Ezidiler de o anları yeniden yaşadılar.
    Dürüstçe ve tamamen gerçek olarak anlattığım hikâyem terörizme karşı sahip olduğum en iyi silah. Ve bütün teröristler yargılanıncaya dek bu silahımı kullanmaya devam edeceğim. Hâlâ çok fazla şeyin yapılması gerekiyor. Dünya liderleri ve özellikle Müslüman din liderleri ayağa kalkmalı ve ezilen insanları korumalı.
    Kendi hayatımın kısa bir parçasını sizinle paylaştım. Hikâyemi anlatmayı bitirdiğim zaman konuşmaya devam ettim. Onlara, konuşma yapmak için yetiştirilen bir insan olmadığımı belirttim, bütün Ezidilerin IŞİD’in soykırım suçundan yargılanmasını istediklerini aktardım ve dünya üzerindeki acı çeken bütün insanları koruyacak gücün onların elinde olduğunu söyledim. Bana tecavüz eden adamın gözlerinin içine bakıp, adaletin geldiğini görmek istediğimi söyledim. Böyle bir hikâyeye sahip olan son kız olmayı her şeyden çok istediğimi söyledim onlara.

    Suna Alan/Nadia Murat
  • https://www.instagram.com/kitapdolusu/
    ⭐Kitabını bana gönderip okumama vesile olan @yazar_serpiltuncer hanıma teşekkür ediyorum. İyi ki göndermişte bu güzel öykü kitabıyla tanışmışım.
    ⭐Kitabımız 23 öyküden oluşuyor ve bu öyküler bir çok farklı konu hakkında yazılmış. Kısa bir Türkiye manzarası da diyebilirim. İşin güzel yanı Serpil hanım yer yer farklı diller kullanmış ve bunu oldukça ustalıkla yapıp okuma şevkinizi arttırıyor.
    ⭐Öykülerin konusu genel olarak; bizim arka mahallemizde kalmış, görmezden geldiğimiz insanları konu alıyor. Evsiz eski yeşilçam figüranı, annesi ve çocuğuna bakmak için şehir dışında bakıcılık yapan kadın, Eminönü'nde minik bir büfede çalışan adam ve daha niceleri.
    ⭐Ateş adlı öyküye ise ayrıca değinmek istedim. Çok çok eskilerde geçen bu öyküde ateşin bulunma hikayesi anlatılıyor. Tabi ki bizim bildiğimiz bulunuş hikayesi değil bu. Oldukça merak uyandırıcı olan bu öykü, kitabın genelinden ayrılmış bir konumda.
    ⭐Karakterin iç dünyaları da bizlere aktarılmış. Bu sayede öyküleri okurken kendimizi olayların içinde bulmamız bir iki cümleyi geçmiyor. Eşşiz bir okuma zevki veriyor bizlere.
    ⭐Daha fazla bilgi vermek istemiyorum, umarım sizde merak uyandırmışımdır kitap hakkında. Kesinlikle bu kitabı alıp okumalısınız asla pişman olmazsınız.
  • Cthulhu,Necronomicon gibi bazı terimleri daha önce hiç duydunuz mu?Ya Bloodborne ve Darkest Dungeon oyunlarını?Tamam oyun bilmeyebilirsiniz diyelim ya Metallica'nın direkt olarak bu kitaba ithafen yazdığı Call of Cthulhu şarkısını ?Peki ama en azından Stephen King,Jose Luis Borges ve Edgar Allan Poe'nun korku edebiyatının en güçlü yazarlarından olduğunu biliyorsunuz değil mi? İşte onların çok fazla ilham aldığı kişi bu garip adam H.P.Lovecraft.

    Kitaptan da bahsedeceğim elbet ama önce yazardan bahsetmek daha doğru gibi görünüyor.Lovecraft'ın çok sancılı bir çocukluk geçirdiği aşikar.Annesi ile ilişkisi hiç bir zaman iyi olmamış hatta genelde küçük kız kıyafetleri içinde gezdirilmiş ve bu travmalar da onun eserlerinde neredeyse hiç kadın karakter olmamasını biraz olsun açıklıyor.(Evet feministler Lovecraft'a hücüm!)Dünyada hatta ülkemizde korku edebiyatı denilince en son akla gelen isimlerden birisi bu üstad ama halbuki ilk akla gelmesi gereken kişi belki de o.Çünkü yarattığı bazı şeylere dünyada o kadar körü körüne bağlı olan ve hatta bir mezhep oluşturup tapan insanlar var ki bilseniz ağzınız bir karış açık kalır.

    Kitaba gelecek olursak bir sürü kısa hikayeden oluşuyor ve bazıları türünün ilk örnekleri olduğundan yada Lovecraft'ın garip bir adam olmasından kaynaklı olarak pek ilgi çekici değiller hatta sıkıcılar.Ama öyle 2 3 tanesi var ki mesela Herbert West:Diriltici,Duvarlardaki Fareler ve tabi ki en ünlüsü ve en büyük etki yaratanı Cthulhu'nun Çağrısı.İşte bu üç öykü kitabı okurken geçirdiğim sıkıcı evreleri tamamiyle telafi etti.Korku ve Gerilim edebiyatının gerçek en ağır topu olan Lovecraft'ı sonunda okuduğum için minnettarım ve size de öneriyorum.
  • Erhan Bey yine hikaye etkinliği açmış, bu adamın da hiç işi gücü yok mu? Oyda verdim belirlenmiş konulara. Yazar mıyım? Denerim, olduğu kadar. Yolculuk ve empati. Yolculuğu deneyeyim gayet açık ve geniş kapsamlı. Yolculuk? Nereden nereye? Otobüs, tren, vapur, uçak, zeplin, uzay gemisi. Geçelim çok somut. Zihinsel yolculuk, boyutlar arası geçiş? Zihnimin içinde ilerliyormuşum sonra kayboluyorum. İnception. Yapabilir miyim? Bu konuda bilgim yok. Altyapı ister. Bunu bir fizikçi yazsın. Zamansal yolculuklar? Şimdi buradan kalkıp 1980’e gidiyormuşum. Yok 80 olmaz darbe zamanı. Farklı bir zamana gitmeliyim. Neyle gideceğim? Bir film vardı, yaşlı bir adam ile gencin. Zamanlarası geziyorlardı. Neydi o? Heh, Geleceğe Dönüş. Onların arabasındaymışım, mağara zamanına gidiyormuşum. AROG. Yok bu da olmadı. Uzanmalı biraz böyle gezinerek bir şey bulamayacağım.

    Empatiyi denemeliyim. Empati, empati. İletişim. Bir film sahnesi vardı Haluk Bilginer’in, arkadaşı ile meyhanede, gençten bir garson ile diyaloğu. Ne diyordu orada? “Evladım şunun tadına bakar mısın?” “Değiştireyim hemen efendim” “Evladım şunu tadına bir bakar mısın?” Arkadaşı araya giriyordu sonra, rahat bırak çocuğu değiştirsin işte diyerek. Haluk Bilginer “İnsanlar adam gibi dinlemiyor birbirlerini. Cümleyi bitirmeden otomatik cevap.. Her şey otomatik zaten. Sonra anlaşamıyoruz! Anlaşamazsın tabi..” diyordu. Buna benzer bir şeyler olmalı? Müşteri Hizmetlerini aramışım, sorunun ne olduğunu öğrenmeye çalışırken operatörde onu suçladığımı zannederek kendini savunuyormuş.
    Empati, yolculuk , soyut yolculuklar, iletişim, empati, birbirimizi dinlemiyoruz….

    Dedem ile tarlaya gidiyormuşuz, toprak yolun üzerinde durup elime bir kürek veriyormuş, kazmaya başlıyormuşum. İki kürek kazmamla önümüzde bir ev oluyormuş biriketten. Füsun gelip evin içine giriyormuş kimseye bir şey demeden. Sonra patronum çıkıyormuş evden, beni azarlamaya başlıyormuş. Dedem patrona kızıp eve değneğiyle vuruyormuş. Ev olduğu gibi yıkılıyormuş. Füsun’un abisi Cemil gelip bana bir yumruk atıyormuş.

    Off neredeyim ben. Evde. Uykuda iyi gelmiş, tatlı tatlı. Ne biçim bir rüyaydı o yahu. Cemil nereden çıktı? Saat kaç? Telefonum nerede? Buradaymış. 7 cevapsız arama, kim aramış, Füsun. Mesajda gelmiş, 3 tane. “Hayatım Napıyosun?” “Neredesin?” “Canın cehenneme hep aynı hareketler.” Aramalı bir kızı. Aaa, açmadı gitti.
    -Neredesin sen?
    -Nerede olacağım Hayatım evdeyim.
    -Kaç kere aradım seni??
    -Yedi kere aramışsın.
    -Dünyada sadece sen varmışsın gibi davranmayı bırak.
    -…
    - Sen niye böyle yapıyorsun ya???
    -Ben bir şey yapmıyorum Hayatım.
    -İyi, sen böyle davranmaya devam et.

    Bip bip bip.. Hiç utanmıyor da telefonu yüzüme kapatmaya. Bu kız niye böyle hırçınlaştı ki? Ne olmuş sanki telefonu açmadıysam. Benim de işim olamaz mı, kendimle kalmak isteyemez miyim? Alışamadı gitti bana. Kaç kere konuştuk aynı konuları. Hep aynı dert, sen neredesin neredesin, dünya senin çevrende dönmüyor, insanlara dilediğin gibi davranamazsın, sorumsuzsun, umursamazsın, keyfin yerinde olduktan sonra dünya yansa umurunda değil, hikaye yazıyorsan da insan arada bir telefonuna bakar, şu telefonu sessize almaktan vazgeç, sen hiç özlemez misin bir kere de sen ara…

    Niye böyle yapıyor bu kız ya? Çene çene çene. İlk tanıştığımızda da böyle miydi? Ne güzel günlerdi. Biz nerede tanışmıştık ki? Üniversiteden sınıf arkadaşım. Anlaşamayacağımız dört yıl boyunca hiç konuşmamızdan belliymiş aslında. Atamam onun bulunduğu şehre çıktığında duygusal boşlukta mıydım? İlk çağırdığım da gelmişti, beni önceden mi beğeniyordu. Sanmam. Evde yalnızdı kız koca gün boyunca. Hem arkadaşı gelmiş başka şehirden. Arkadaş? Ne güzel eğleniyorduk ilk günlerimiz de. Hep makara boş muhabbetler, kahkahalar, sinemalar, tiyatrolar, kitaplar.. İşe başlayınca bir haller oldu bu kıza. Aklını mı karıştırıyorlar? Yok canım daha neler koca iki yıl.

    Yok, dur olmadı. Burada bir sıkıntı var. “Atamam onun bulunduğu şehre çıktığında duygusal boşlukta mıydım?” dramatize mi ediyor durumu? Hikaye de çok sıradan sanki. Nasıl yapmalı?

    Niye böyle yapıyor bu kız ya? Çene çene çene. İlk tanıştığımızda da böyle miydi? Ne güzel günlerdi. Biz nerede tanışmıştık ki? Eski iş yerimden. Benden sonra başlamıştı. Dört erkeğin arasında bir kadın. Nasıl etkilenmiştim görünce. Diğerleri evli, nişanlıydı helesi. Bir de mücadele olsa işim zordu. Kim bakar bana. Nasıl da ilgi göstermiştim. “Füsun Hanım çay içer miydiniz?” “Sigara içmeye ineceğim de siz de gelir misiniz?” “Aaa ne okuyorsunuz? Ben de çok severim Ayşe Külin’i”. Yok artık, daha neler. Hayatında hiç Ayşe Külin mi okudun sen mendebur, ayaklara bak. Doğum gününde eski baskı bir kitap hediye etmiştim. İş çıkışları beraber biraz yürüyebilmek için yolu uzatmalar. Ne güzel eğleniyorduk ilk günlerimiz de. Hep makara boş muhabbetler, kahkahalar, sinemalar, tiyatrolar, kitaplar..

    Niye böyle oldu ki şimdi? Artık aynı şehirde de değiliz sorun bu mu? Hem o mendebur patron niye kovdu ki beni işten? Neymiş efendim kafama göre işyerine girip çıkamazmışım. Gözümü vardı yoksa kız da, yok canım daha neler? Bıktı mı yoksa benden? Bıksa neden beraber olsun ki, katlansın bu kadar katlansın bana. Belki sevmemiştir, yanındayken beraber geçirdiğimiz zamanlardan hoşlanıyordur. Belki bir arkadaş belki biraz da alışkanlık. Nasıl yapsam da gönlünü alsam? Yanına mı gitsem en yakın zamanda. En iyisi gitmek. Özledim de. Bir de hediye aldım mı tamamdır çözülür bu iş. Çiçek de almalı, anlamlı bir de not.

    Bilmem beni anlıyor musunuz?

    Oldu heralde. Biraz kısa oldu sanki. Uzatmalı mı biraz. Yok canım etki düşer. Neyse bu şekilde paylaşmalı. Kalanına okur karar versin.