• Peki, ahlakın temeli din olabilir mi? O da mümkün değil, çünkü din başka bir adamın lafıdır. Birileri çıkmış, o dinin otoritesini sağlamak için bir şeyler söylemiş. “Bana bunu birileri söyledi, bizi yaratan söyledi” demiş. Peki, bu birileri bunları bana niye söylemiyor? Bu yaratan bu kadar güçlüyse niçin bir elçi kullanıyor? Hepimize tek tek söylesin rahat edelim. Dolayısıyla dinin ahlakın temeli olması söz konusu değildir. Gazali, “Nedenselliği temellendiremiyoruz, o zaman vahiye inanalım” derken ve nedenselliği temellendiremezken, vahiy dediği şeyin de nihayetinde bir adamın lafı olduğunu düşünmüyor; peki bu lafa nasıl inanıyor? Kendi gözüyle gördüğünü temellendiremiyor ve bir başka adamın lafına sığınıyor. Olacak iş değil bu. Ben tanrının elçisiyim, ruhlarla konuşuyorum, gökyüzünden mesaj alıyorum, tanrının oğluyum vs. Bunları bugün söyleyen biriyle karşılaşıldığında ilk yapılacak iş bir psikiyatrı aramak olur. Zaten aklı başında insanlar bu tür iddialarda bulunanlara artık akıllı bir insan muamelesi yapmıyorlar. İlk Çağın büyük medeniyetinin temsilcisi Roma’da da bu böyleydi. Mesela Judea’nın Roma genel valisi Pontius Pilatus da, İsa’ya öyle muamele etmiş, kendisiyle akıl çerçevesi içinde bir anlaşmaya varmanın mümkün olmadığını görerek eyaletteki asayişin zarar görmemesi adına onu Yahudi cellatlarına teslim etmiştir. Bence güzel bir noktaya geldik. Peki, Yunan’da neden peygamber çıkmıyor? Her ne kadar birkaç peygamberlik heveslisi olmuşsa da orada da, Yunanlı, “Bak kardeşim bu dediğin zırvalık vs.” diyerek bu iddiaları reddetmiş. Yunanlının bu peygamberlere zırva diyebilmesinin sebebi, Yunanlının ilk bireysel eleştiriyi icat etmesiyle ilgilidir. Bireysel eleştiriyi icat eden, daha doğrusu bunu sistemli bir hale getiren bu insanların kim olduğunu biliyoruz: Thales ve Anaksimander. Bunların şöyle bir iddiaları var: “Fırtına çıktığı zaman Zeus yaptı diyoruz, deprem olduğu zaman Poseidon yaptı diyoruz, bunlara mani olmak için Zeus’a büyük boğalar, Poseidon’a atlar kurban ediyoruz ama bu felaketler durmuyor. O halde bu işte bir keyfilik var. Sağlık tanrısı Asklepios bazı hastaları iyi ediyor, bazılarını etmiyor. Sokrates ölüme giderken; “Ben bu hayat denen hastalıktan kurtulduğum için Asklepios’a bir horoz kesiverin” diyor. O halde, “Horoz kesen ile kesmeyen arasında bir fark olmadığına göre, ortada keyfi bir durum var.” Thales, Mısır seyahatinde müthiş bir keşifte bulunarak, Nil Nehri’nin baskınlarına mani olabilmek için kadastro ustalarının benzer üçgenler gibi belirli kurallar dahilinde hesap yaptıklarını görmüş. Kadastro ustalarına bildiklerini nasıl öğrendiklerini sormuş, “Ustalarımızdan” cevabını almış. “Peki bunun bir kitabı yok mu?” diye sormuş, “Yok” demişler. Thales burada şunu fark ediyor: “Bu ilişkiler her yerde doğru, nerede benzer üçgen varsa aralarındaki ilişkiler aynı. Kesin bir doğruluk var ve tanrıya sormadan bunları kendi başımıza öğrenebiliriz. Demek ki, tanrılara kurban vermeden, tanrılara yakarmadan gerçeğe ulaşabiliyorum.” Çok büyük bir keşif bu. Teoremleri ispat etmeye başlamış ardından. Sonra arkadaşı Anksimander’le birlikte, “Öteki soruları da böyle cevaplandırabilir miyiz?” sorusunun peşine düşmüşler. Fırtına niye oluyor, deprem niye oluyor, insanlar niye ölüyor? Sonra fark ediyorlar ki, bu soruların cevapları geometrik soruların cevabına benzemiyor, çok karmaşık bir sistemin gözlemine dayanıyor. Fakat sonsuza kadar gözlem yapmaları mümkün değil, dolayısıyla “Gözlem yapalım ardından da bu gözlemlerle tutarlı bir hipotez, varsayım ortaya atalım” demişler. Tesadüfen doğruyu bulabiliriz, bulamasak dahi varsayım, gözlemlerimizi yönlendirir, başka yerlere gideriz. Dolayısıyla ilk defa eleştirel bir güçle bilgi edinmeye başlamışız. Daha önce sorduğumuz gibi, ahlak buna dayanır mı, dayanmaz mı? Toplumu bilimsel olarak incelediğimiz zaman en önemli ve altın kuralın şu olduğunu görüyoruz: “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma.” Bu kural üzerine bir ahlak inşa edilmeye çalışılmışsa da bunun yetmediği görülmüş. Çünkü insan kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamayı düşünüyorsa da yapmayı da çok istiyor. Bu yüzden ilave kurallar icat etmeye başlanılmış. Mesela, “O benim babamı öldürdüyse ben de gidip onun babasını öldüreyim” gibi. Bir adam birini öldürdü, o birinin ailesinden biri onun çocuğunu öldürdü, böyle devam eden bir kan davası ortaya çıkıyor. Mesela Tevrat buna izin veriyor: “Göze göz, dişe diş.” Bu, her ne kadar yanlış bir anlayış olsa da o dönem insanlarını tatmin ediyor. İnsan kötü bir işi ahlakın içine çekmeye çalışıyor ve bunu yaparken de arkasına Tanrı dediği hayali varlığın otoritesini alıyor. Ama sonra bunun da iyi bir yere gitmediği görülüyor ve değişik şekillerde sınırlamaya çalışıyorlar. “Babamı öldüren bu alçağı ben öldürmeyeyim, ama bir hakim öldürsün, hadiseler bizden bağımsız gelişsin,” ve böylece idam cezası icat ediliyor. Sonra bakıyorlar ki idam cezası da bir işe yaramıyor. Bu şekilde hukuk dediğimiz kurallar gelişmeye başlıyor. Hukukun ilk otoritesini hep dinler sağlamıştır. Fakat bunlar bilimsel temelleri olmadığı için insanları yanlış yere götürüyorlar. Mesela bir engizisyon mahkemesini düşündüğünüzde, suçlu olduğunu varsaydıkları bir kişiden işkenceyle itiraf alıyorlar, sonra da bunu yapan bir papaz olduğu için Allah söyletti diyorlar. Tabii böyle bir zırvalığın, böyle bir zulmün toplumda uzun süre kabul görmesi mümkün değildir ve olmamıştır da.
  • Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
    - Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.
    Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
    - Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
    Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
    Çocuk:
    -Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş.Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
    - İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
    - Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.Üstelik,manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
    Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu.
    Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış,adamın kendisini farkettiğini.
    Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
    - Üç yil önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
    Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
    - Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.

    Not
    Baktı gördü anlamına gelmez
    Gördü anladı anlamına gelmez
    Anladı hak verdi anlamına gelmez
    Hak verdi uygulayacak anlamına gelmez
    Uyguladı sürdürecek anlamına gelmez...
  • 420 syf.
    Ne güzel; bu kitabı benden başka okuyan olmamış. Şiddetle muhtemel ki olmayacak da. Zira Danielle Steel'in bu kitabı Türkçe'ye de çevrilmemiş. Dolayısıyla başka okuyan yok, Türkçesi yok. O zaman spoiler vereceğim diye korkmaya da gerek yok:)

    Gelelim bu kitabın hikayesine. Eğer biri bu kitabı bir gün Türkçe'ye çevirir ve 300 sayfasını atarsa, geriye kalan 120 sayfalık kitap gerçekten muhteşem olacak, buna zerre şüphem yok. Buradaki kastım kitaplar kısa olsun değil elbette ki. Fakat kitabın başındaki süper giriş, ortalara gelmeden sizi yakalayan ve merakla sonuna gitmenizi sağlayan sorunlar ve hoş bir dokuyla işlenmiş iç içe geçmiş iki hikaye (belki de 2 buçuk demek daha doğru) gerçekten çok güzel.

    Fakat sanki birisi sevgili yazarımıza 'hikaye çok güzel ama roman olmak için kısa, 400 sayfayı geçmelisin' demiş ve bu şahane öykü bu hale gelmiş. Belirli yerlerde, farklı bölümler (soru şeklinde genelde), farklı kelime ve cümleler kullanarak aynı mânâya gelen yinelemelere dönüşmüş. İnanın bu bölümleri yeniden, yeniden okumak Çin İşkencesinden farksızdı. Lakin paradoksun başladığı yerde burası. Konu çok sürükleyici ve çok güzel. Ama farklı cümlelerle aynı yerleri tekrar tekrar okuyunca, Acun Ilıcalı'nın program sunarken heyecan kasacak ya da süreyi uzatacak diye aynı şeyleri defalarca tekrar edip izleyiciyi insanlıktan soğutmasına benzemiş.

    Ben de daha fazla uzatmadan bu, güzel hikayeden size de bahsedeyim:)

    Baş kahramanımız başarılı mimar Charles, avukatlık şirketinde çalışacak olan yavuklusu Carole ile Amerika'dan Londra'ya, taşınıyor. Carole çok fıstık bir kadın. Çok iyi ve başarılı. Tek kötü huyu var, şirketin patronuyla kırıştırıyor. Üstelik o da evli. 50'li yaşlarındaki patron 3. karısını boşayıp Charles'in çok iyi huylu ve güzel olan karısını kendisine avrat yapıyor. {(neresi iyi huyluysa:)) Carole'nin iyi bir kadın olduğu kitapta tekrarlanıp duruyor. Böyle iyi düşman başına:) Onu çok seven ve asla ondan başkasına bakmamış bir adamı 10 yıllık evliliğinin son döneminde boynuzlarıyla rengeyiğine çevirmiş bir kadın nasıl iyi karakterli oluyor bunu yazara sormak isterdim doğrusu}

    Tabii Charles yıkık ve dağılmış bir şekilde sokak sokak Carole diye ağlarken şirketi onu Amerika'ya yolluyor (geri postalıyor demek daha doğru:)) Zira doğru düzgün çalışmayanlara aşk acısı çekiyor da olsa kimse acımaz Avrupa'da. Adamın oturma organına basarlar tekmeyi:))

    Charles, Amerika'da, aklı sıra ayrılık acısıyla cebelleşirken çocukluğunun geçtiği yerlerde takılıp, kayak yapmak için dağlara doğru yol alıyor. Tipinin etkisiyle bir yerden sonra ilerleyemiyor ve oradaki motel tarzı bir yerin kapısını çalıyor. Yaşlı bir teyzeciğimiz işletiyor orayı. Fakat kışın kimsenin uğramadığı bu yere müşteri gelmesi onu da şaşırtıyor. Önce sapık sanıyor ve tokat manyağı yapmayı planlarken, bakıyor ki iyi çocuk, bir oda açıveriyor, sonuçta parasıyla değil mi:)

    Motel sahibi teyzeciğimiz çok çekmiş acılı bir kadın (çok Türk filmi izlemenin bende yaptığı bir deformasyon:)). Anglo-Sakson ırkının dibi olan Danielle ablamızın (yazar) hikayesini Emrah filmine çevirdim:)) Neyse; teyzeciğimiz oğlu, torunu ve gelininin uçak kazasından mütevellit ahirete göçmesinin akabinde, bu acılara dayanamayan kocasını da kaybediyor. Birbirlerine acılarını anlatan ikili arasında bir acı kardeşliği oluşuyor. Charles acılı, teyze acılı:) (Güldür Güldür'deki acılı showa döndü)

    Teyzenin evinin biraz ilerisinde 200 yıl kadar önce yapılmış ahşap bir ev var. Orası merhum oğlunun evi. Fakat vefatından beri teyze oraya gitmemeyi tercih ediyor. Charles, kabaran mimarlık güdüsünün de dürtüklemesiyle oraya gidiyor. Teyze uyarıyor, bak Charles iyisin hoşsun ama orada hayalet var. Ben bir kere gördüm ödüm patladı, sen de gidip oraya delikanlılığı delik teşik etme diyor:) Ama Charles dinlemiyor. Bana bu evi kirala diyor ve orada yaşamaya başlıyor. Charles, gecenin bir anı bir bakıyor karşısında bir kadın. Nereden girdi bu kadın içeriye demesine kalmıyor, kadın kayboluyor. Ben okurken bir anlık yusuf yusuf etkisi göstermeme rağmen Charles kormuyor ve arkasından gidiyor. Bakıyor kimse yok. Fakat kadının güzelliği aklında kalıyor. Erkek milleti işte; hayalet bile olsa tek dertleri kadın güzel mi:)

    Sonraki günlerde çatıdan sesler geldiğini fark ediyor. Çıkıyor bakmaya, bir beşik buluyor. Yanında minik bir sandık. Kilitli ama 200 senede hoşafı çıkmış. Bir karate darbesiyle kilidi parçalıyor ve içinden mücehver çıkar diye hayal kurarken karşısına bir sürü mektup tarzı yazılmış kağıtlar çıkıyor. Hayal kırıklığını atlatıp okumaya başlıyor. Daha önce gördüğü güzel kadın 'Sarah' yani hayaletin el yazmalarını bulduğunu anlıyor.

    Sarah da acıların kadını:) O da çok çekmiş. Genç yaşta evlendirilmiş. Gerçi o dönemlerde 18 geç bile sayılabilir:) Erol Taş misali kötü kalpli bir kontla:) Zalimlerin padişahı kontumuzun tek derdi bir varis. Bu nedenle Sarah'ı yumurtlama makinası gibi kullanıyor. Fakat çocukların hepsi ölüyor. Kimisi doğar doğmaz. Altıncı çocuktan sonra Sarah artık çocuklarının yaşamadığına ikna oluyor. Ama çakma Erol Taşımız zalim kont, aynı fikirde değil. Bir yandan Sarah'ı ezilmiş patates kıvamına getirene kadar döverken bir yandan da av partileri, kumar, kadın ve içkiyle kendini ödüllendirmeye devam ediyor. Kontun üvey kardeşi bile bu duruma dayanamaz oluyor. Gel diyor Sarah, seninle Amerika'ya kaçalım. Orada bizi bulamaz bu herif. Sarah, kabul etmiyor. Sen benim kayınbiraderimsin, tövbe diyor olmaz öyle şey.

    Bir av partisinde kont fena yaralanıyor. Şatodaki herkes umutla gebersin it diye beklerken yine canlanıyor:) Sarah bakıyor ki hakkaten kötüye bir şey olmuyor, gemiyle Amerika'ya kaçmaya karar veriryor. En fazla yolda ölürüm diyor, bundan daha iyidir. 7 haftalık bir yolculuktan sonra Boston'a varıyor. Kendine çiftlik arıyor etraflarda. Tabii millet garipsiyor. O zaman ki Amerika şimdiki gibi kimin eli kimin cebinde belli değil olmamış henüz. Yalnız başına bir kadın ne arıyor diyorlar buralarda. Üstelik kadın fıstık. Sarah, dulum diyor. 'Kocamı kaybettim. Artık beni Londra'ya bağlayan bir şey yok. Dedim Amerika hoş memleket. Gelem de bi çiftlik alam, kendim ekem, kendim biçem, kendim yiyem'.

    Bu kadar:) Hepsini de anlatacak değilim:)
  • "Ve bizler, size inat var olmaya devam edeceğiz. Evet biz siz ayrımı yapıyorum; çünkü siz KATİLSİNİZ!"

    Aşağıdaki yazıyı, Twitter'da "kült ablası" lakabıyla yazan bir profil paylaşmış. Kendisine teşekkür ediyorum.

    EVET, HİÇBİR LİNÇÇİNİN, YARGISIZ İNFAZCININ, İNSANLARI ALÇAKÇA HEDEF GÖSTEREREK İNTİHARA AZMETTİREN HİÇBİR YARATIĞIN BAHÇESİNDE ÇİÇEK AÇMASIN.

    "Merhaba herkese.

    Sibel'i vaktinde yakından tanıyan birisi olarak birkaç kelam etmek istiyorum size. Özellikle de kalpsiz, merhametten yoksun ve ön yargı dolu düşünceleri olanlarınıza... Bugün haberi gördükten sonra hunharca ağladım. Son fotoğraf gözümden gitmedi. Sakinleştirici alıp uyudum. Hiçbir habere bakmadım. Yarım saat önce komşuya geldim, o söyledi Twitter'ın ne kadar acımasız olduğunu... Bir bakayım dedim. KANIM DONDU. Biz ne ara bu kadar gaddarlaştık? Dayanamayıp yazmak istedim ben de...

    Bursa'da üniversite okurken sivil toplum alanında çalışıyordum, Sibel'le tanışmamız bu sayede oldu. Yalan olmasın, 2-3 sene kadar önceydi sanırım. Belediyenin psikolojik danışmanlık hizmetinden yararlanıyordu kendisi. Psk. Danışman da yakın bir arkadaşımdı zaten.

    Gel zaman git zaman Sibel beni orada gördükçe benimle yakınlaşmaya başladı. Çok saf, hor görülmüş, gerçekten bir insanın duymaması gereken sözleri gerek ailesi gerek akranları tarafından duymuş bir kızdı. Sosyal medyadan takipleşmeye başladık sonra...

    Seansa geldiği yer benim yaşadığım yere yakın, ailesiyle yaşadığı yere uzaktı. O yüzden seansa gelmeden önce bana yazardı müsait miyim diye... Seans sonrası yürüyüş yapardık, konuşurduk; Sibel defalarca benim evimde yemek yemiş bir insandı. Hayatını anlatırdı bana.

    Sibel şiiri çok severdi, ezberinde bir sürü şiir vardı. Divan Edebiyatı mı Cumhuriyet Dönemi mi tartışmasını çok yapardık. Edebiyat âşığı birisiydi, kitaplardan konuşmayı çok severdi. Eminim sizin hayatınızda gördüğünüz kitaplardan daha çoğunu okumuştur sığdırdığı hayatına.

    Bir erkek arkadaşı vardı, çok sevdiği... Onu anlatırdı. Diyemezdim tabii, "Adam seni kullanıyor," diye. Kibarca gözünü açmaya çalışırdım. O kadar sevgi görmemişti ki, inanırdı gerçekten ona el uzatan herkese... Çok saf bir kalbi vardı Sibel'in.

    Bir gün çorba yaparken, adama yazdığı şiirleri okumuştu bana hatta. Adamın onu terk ettiğini anlatıp ağlamıştı kucağımda. "KİMSE BENİ SEVMEYECEK BİLİYORUM. KİMSE BENİ SEVMİYOR; ABİM BİLE, AİLEM BİLE..." diyerek hem de...

    Bana üniversite hayatının nasıl olduğunu sorardı hep laf arasında. Ortaokulda yaşadığı zorbalıkları anlatırdı. Lisede, beden eğitimi dersinde, soyunma odasındayken kızların Sibel var diye soyunmadığını, kendisini dışarı çıkarttıklarını anlatırdı.

    Evime çok insan gelip gidiyor mu diye sorardı; üniversitede arkadaşlar gerçekten arkadaş mı diye sorardı. Sanat tarihine ve yakın tarihe çok meraklı ve ilgili biriydi Sibel. Çok kültürlüydü. Bulduğu her şeyi okumak isterdi. Kütüphaneye giderdi. Felsefeye ilgisi vardı.

    Şimdi burada Meryem Ana ayaklarına yatmayın, şov yapmayın Sibel cinsel içerikli şeyler paylaştı diye... Hepimiz seks nedir, cinsellik nedir merak ettik. Sibel de bizim gibi merak ediyordu, bu konularda da konuştuk çok. Hiçbir insanın, hiçbir kadının cinsel hayatı sizi İL Gİ LEN DİR MEZ.

    Sibel de kendi bedenini tanımaya başladığı yaşlardaydı. Okulda (okul dediğim şey LİSE) akranlarının gelip O'na, "Çok çirkinsin, seni kimse .ikmeyecek," dediğini anlatırdı bana.

    Cinselliği tek bir taraf üzerinden görüp, diğer tarafı aşağılamak SİZİN SORUNUNUZ zaten.

    Bir keresinde, "Yağmur, neden bu kadar acımasızlar? Ben onları arkadaşım olarak görüyorum ama onlar beni hiçbir zaman sevmiyor," demişti. Bunu dediğinde henüz lisede olan birini düşünün. Sibel Ünli'nin ölümü, tek seferde olan bir şey gibi geliyor size değil mi?

    Sizler; kafanızdaki tabularla, öğrenilmiş baskılarla, toplumun size kanıksattırdığı rollerle hayatta kalmaya çalışan zavallı, ön yargı dolu insanlar! Sibel akranları gibi bir kahve içmeye Starbucks'a gitmek istemesin miydi? Soruyorum size.

    Ben de bira içiyorum. Ölmeyi hak mı ettim bira içiyorum diye? Size mi kaldı ulan bir yaşamın devam edip etmemesini sorgulamak? Kaldı ki Sibel, yaşadığı onca psikolojik ve maddi şiddete rağmen mizah yapmayı seven birisiydi. Gülerdi. "Dişlerim ayrık biliyorum ama seviyorum gülmeyi," derdi bana. Sizler, DİŞLERİ AYRIK OLDUĞU İÇİN SİBEL'E, "GÜLME SEN," DİYEN İNSANLARSINIZ.

    Sibel SİZE RAĞMEN kendini sevmeyi öğretmişti kendine.

    Sibel'in telefonu yoktu mesela lisede. Dalkavuğun biri 'telefonunu satıp yemek yeseymiş' demiş. Sibel zaten zorluk içinde okudu, biliyorum ben. Üniversiteye gidince her şeyin düzeleceğine inanırdı, o umudunu hep taşırdı. SİZ O UMUDU ÖLDÜRDÜNÜZ.

    Sibel fiziksel olarak dayak da yerdi. Bunu kaçınız biliyor?

    Oturduğunuz yerden, atılan iki tweet'e göre hayat yargılamak kolay tabii. Aslansınız lan siz, kaplansınız, afffferin size. Yargılayın da yargılayın. Bu intiharın tek seferlik bir şey olduğunu sanmayın.

    Sizin yüzünüzden oldu bu!

    Sizin öğrenilmiş ve yıkmadığınız yargılarınız, egonuz yüzünden oldu. Gece nasıl rahat uyuyabileceksiniz? Bu, Sibel'in ilk intihar girişimi değildi bu arada... Siz, Sibel'in ve daha nicesinin katillerisiniz.

    Bahçenizde çiçek açamasın sizin!

    Siz, Sibel'imin okuduğu kitapların altında boğulmaya bile layık değilsiniz. Üniversiteye gittiğinde de yazışmaya devam ettik biz Sibel'le... Yeni şeyler öğrenmenin O'na verdiği hazdan bahsederdi sürekli bana. Yok votka demiş, yok kahve içmiş. SİBEL'İN TIRNAĞI OLAMAZSINIZ ULAN SİZ.

    Yazmasam içimde kalacaktı. Siz gidin klavye artistliği yapın, Sibel'in acısını bize bırakın. Yaşarken saygınız ve sevginiz olmadı, bari ölüsüne saygınız olsun da laf etmeyin.

    Şu an Sibel geldiğinde hep oturduğu tekli koltukta oturuyorum. Sana sözüm olsun Sibel, çok çabalayacağım yaşatmak için... Başka bir dünya mümkün çünkü...

    Ve bizler, size inat var olmaya devam edeceğiz. Evet biz siz ayrımı yapıyorum; çünkü siz KATİLSİNİZ!

    BAHÇENİZDE ÇİÇEK AÇMASIN!"