• Hımm... Yine ben. Yeni bir incelemeyle ben.

    Kitabımızın adı Yeşil Deniz Kabuğu. Vay be ! Sizce de kulağa çok afilli gelmiyor mu ? Bence fazlasıyla dikkat çekici. Duygusallık, aşk, hayal kırıklığı, genç kızlık duygularının kabarması... Ben de bütüünn etkileri uyandırdı da. Gaza geldim, belirtmeden geçmek istemedim.

    Tamam, çok uzattım.

    Sarah Jio'nun okuduğum ikinci kitabı. Kitaba başlarken en azından tanıdık bir yazarın satırlarına kendimi bırakacağım için tatminlik duygusuyla okumaya başladım kitabı. Sarah Jio okuyanlar bilir, mazide kalan yıllarla günümüzdeki kuşaktan birkaç karakterin yaşam öyküsünü kesiştirmekte harika bir yazardır. Bu konuda oldukça başarılı kurgular buluyorum onun zihninde. Kurgularına bayılıyorum kısacası.

    Ama... Bu sefer kurgu tamam olsa bile eksik olan şeyler bariz ortadaydı benim için. Dil, karakterlerin duygu eksikliği ya da fazlalığı, kitabın masalsılığı...

    Kurgu konusunda on üzerinden puan verecek olsammm... Sekiz verirdim diyorum. Çünkü dediğim gibi masalsılığı tetikleyen bir şeyler vardı ki bu benim hiç hoşuma gitmedi. Eee dilin de yavan olduğu yerlerle beraber kitabın on üzerinden puanlaması altı oldu benim için.

    Olayımız 90'lı yıllarda ve 2008'deki yaşanan olayların karışımıyla ortaya çıkan bir eser olarak önümüzde.

    Kailey, annesi ve babası trafik kazasında ölmüş bir hanımzade. Büyükannesi ve dedesi tarafından büyütülüyor. Bir de erkek kardeşi var. Ama hiç mi hiç değinilmiyor ona. Sonraaa bir gün yanlış anlamadıysam yirmi üç yaşında bir genç kızken hayatının aşkıyla tanışıyor. Cade... Üstelik bir randevudayken. Başka biriyle tanışmak için gittiği bir randevuda.

    Bu tanışma kısmı ilk yavan gelen yerlerden bir tanesi oldu. Allah aşkına kim tanıştığı ilk kadın ya da erkeğin kalbine elini koyarak "işte müzik burada hissedilir" dedi ? Ya biz toplum olarak bu konularda biraz çekingeniz ki bence bu fazlasıyla iyi bir şey, ya da onlar fazla... Rahat. Neyse bunlar telefonlarını birbirlerine veriyorlar. Ama yaklaşık iki-üç ay görüşmüyorlar. Sonra Allah'ın işine bakın, yine bir yerde karşılaşıyorlar. Üstelik Kailey çamaşırlarını katlarken. Bir kafede. Bu nasıl iş diyorum ?

    Düşünsenize evleneceğiniz adamla çamaşırlarınızı katlarken karşılaşıyorsunuz ! Ya onu geçtim, kafede çamaşır katlamak ? Ama olaya açıklık getireyim. Bu kafe önceden çamaşırhaneymiş. Te Allam Yarabbim !

    Sonra bunlar işi pişiriyorlar. İki yıllık ilişkilerinin serüvenine adımlarını atıyorlar falan. Bu arada Cade bir müzik şirketinin sahibi. Benim aklım pek ermiyor öyle şirket işlerine falan. Ama bu yetenek avcısı gibi bir şey. En yakın arkadaşıyla iş ortağı ve şirketlerinde yeni müzik gruplarının tanıtımları vb şeyler yapılıyor.

    Sonra gel zaman git zaman. Şirket batma eşiğine geliyor. En yakın arkadaş olan James var. Bir de bunun kız arkadaşı Alexix. Bu meymenetsiz Alexix akla hayale gelmeyecek işler yapıyor veeee...

    Cade hafızasını kaybederek bir evsiz oluveriyor.

    Ondan sonra mı ?

    Herkes onu Kailey'i terk etti sanırken...

    Bir gün Kailey ve nişanlısı Ryan'ın yemek yediği bir restoranın önünde karşılaşıyorlar. Tabii Ryan bilmiyor Cade'i. Ama bizim Kailey tanımaz mı ilk aşkını ?

    Sonra olaylar devam ederken Kailey, hafızasını kaybeden ve milyonerken evsiz haline düşen eski eks aşkının hayatına dahil olarak hafızasının yerine gelmesi için ona yardım eli uzatıyor.

    Hastane masraflarını karşılamak üzere her bir ihtiyacını karşılıyor. Öpücük işini de...

    Tabii o esnada nişanlısı Ryanla da işleri pişiriyor. Yok onu çok seviyorum diye düşünmeler, yok onunla evlenip çocuklarına bakacağım demeler. He anam he!

    Bu yaşanılanlar duygu karmaşası içinde olan Kailey'i benim gözümde bir şıllıktan ileri götüremiyor. Madem ilk aşkına sahip çıkacaksın,o zaman evlenmenize ramak kalacak kadar kısa bir süre varken neden adamdan ayrılmıyorsun ? Ryan'dan yani...

    Tabii bizim yazar bu Ryan'ı da çok salak yerine koymuş. Fazlasıyla anlayışlı bir erkek Ryan. Aaa bir de yakışıklı, özgüvenli ve zengin. Gün geliyor Ryan'ın bu eski aşıktan haberi oluyor. Ama bizim anlayışlı erkeğimiz fazla ses çıkarmıyor.

    "Tatlım, Kailey. Ben seni seviyorum. Ve sana bu konuda anlayış göstereceğim hayatım."

    Sonra Cade arıyor, Kailey gidiyor. Her an yanında olmak.

    Anam! O da ne ? Bizim Ryan patlıyor !

    "Boynuzluyon mu sen beni Kailey ?!"

    Tabii ki de öyle söylemiyor cağnım. Sadece nişanlısıyla aynı evde yaşayan bu fazlasıyla anlayışlı ve yakışıklı beyimiz, Cade ile Kailey'i sarılırken yakalıyor. Hem de evlerinde !

    De git böyle iş mi olur diyorum.

    Tabii işin sonu belli... Anladınız az buçuk bizim Kailey'nin kimi seçeceğini....

    Devamı da masalsı birliktelikler...

    Bu kadar.

    Yani tam olarak bu kadar da değil ama işin özeti bu sayılır. Ekstradan daha çoookkk olay var.

    Hayatınızda tek ve gerçek aşkınızı bir gün bulabilme, aynı zamanda onu boynuzlamama ve onunla evlenebilmeniz dileğiyle....

    Hoçça kalın !
  • İş Bankasının Türk Klasikleri serisini okumaya devam ediyorum.

    Bu seferki kitabımız İntibah.
    Beni bilen bilir romantizm akımına kapılan kitapları hiç sevmem ki eğer erkek ya da kadın, karşı cins için kendini düşük görmeye başlarsa o kitaba 1 puan veririm :D

    Bu kitabın başında da demiştim herhalde 1 puan vereceğim diye ama olmadı.

    Ali Bey adı altında saf mı saf bir çocuk var. Kitapların,ilmin ve çalışmanın arasına gömülüp gitmiş ve 20'li yaşlarına geldiği zaman ilk defa bir kadın görüyor.
    Tabii gördüğü ilk kadın olduğu için de hemen aşık oluyor.
    Ardından aşık olduğu kadın ki bu da Mehpeyker adı altında hafifmeşrep bir kadın. Laubali tavırları ve o zamana kadar da erkekler üzerinden para kazanmış birisi.

    İşte bu ikisi aşk yaşamaya başlıyor derken Ali Beyin annesi Ali'yi o kadından uzaklaştırmak için cariye getiriyor Dilaşup adı altında. Sonra olaylar başlıyor.

    Kitaba neden 10 puan verdim onu anlatayım önce.
    Kitabı ilkokulda okumuştum ilk kez ama okuduğumu unutmuşum. Kitabı tekrar elime alıp önsözünü okumaya başladığım zaman kitabı okuduğumu hatırladım.

    Kitapta olaylar nasıl gelişecek ve sonu nasıl olacak bilmeme rağmen son sayfaları neredeyse nefes almadan okudum :D
    O kadar etkiliydi! O yüzden 10 puanı da hak etti.

    Diğer taraftan Ali Beyin annesi Dilaşup adlı cariyeyi Ali'nin yatağına sokuyor. O kısımda kadına baya sinir oldum. Kitabın bu gibi konulara değinerek o zamanki toplumu da gözler önüne sermiş olması ayrı bir kalite göstergesi bence...

    Bir başka taraftan da Namık Kemal edebi anlamda bana göre biraz ilk olduğu için de zaman zaman olaylara karışıp okuyucuları yöneltmeye çalışıyor. Bu kadın kötü diye düşünün diyor bazen ki bunlar kitabın eksik yanı.

    Kitap hakkında söyleyeceklerim bunlar ama belirtmek isterim ki KİTAP ÇOK GÜZEL.

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim :)
  • Biliyorum sana giden yollar kapalı
    Üstelik sen de hiçbir zaman sevmedin beni

    Ne kadar yakından ve arada uçurum;
    İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

    Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
    Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

    Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
    Ben artık adam olamam bu derde düşeli

    Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
    Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

    Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
    Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

    Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
    Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki

    Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
    Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

    Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
    Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

    Raslaşmamak için elimden geleni yaparım
    Bu böyle pek de kolay değil gerçi...

    Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
    Bunun verdiği mutluluk da az değil ki

    Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
    Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

    İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
    Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

    Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
    Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri
  • İnsan, gönlündeki hâle hâkim olabiliyorsa buna sevgi denir.
    Ama gönlündeki hâl insana hâkim ise onun adı aşk olur..
    Hz. Mevlâna
  • Uzaktan seviyorum seni 
    Kokunu alamadan, 
    Boynuna sarılamadan 
    Yüzüne dokunamadan 
    Sadece seviyorum

    Öyle uzaktan seviyorum seni
    Elini tutmadan
    Yüreğine dokunmadan
    Gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
    Su üç günlük sevdalara inat
    Serserice değil adam gibi seviyorum

    Cemal Süreya şiiriyle başlamadan geçemedim kitabın adı 'Uzaktan Aşk' olunca. Amîn Maalouf'un 'libretto'su yani bir operanın sözleri. 2000'de ilk kez sahnelenmiş ve 2002'de Yky tarafından basılmış.

    Gelelim uzak aşıklarımıza; bir Prens ve Ozan olan Jaufre Rudel ve Kontes Clemence.

    Jaufre hiç görmediği varlığından bile emin olmadığı bir kadına aşıktır ve onun için şiirler yazar şarkılar besteler, Batı'da yaşar, gündelik hayattan sıkılmış ve aşkına sığınmıştır.

    Clemence ise güzelliği ile herkesi büyüler, Doğu'da olmasına rağmen doğduğu toprakları Batı'yı arar, Jaufre'den bir haber yaşar.

    Bu iki kişi Gezgin isimli kahramanımız olmasa birbirlerini bilmeden görmeden, bir aşka düşmeden yaşayıp giderlerdi. Fakat Gezgin aşıklarımıza birer göz oldu birbirlerini görebilmeleri için, yol oldu birbirlerine varabilmeleri için, söz oldu birbirlerine açılabilmeleri için. Uzaktan severlerken bir aşkın peşine düştüler. Peki mutluluğa da uzak mı kaldılar yoksa kitaplardaki mutsuz sonu yok edip uzakları yakın mı ettiler? 87 sayfalık bu eseri okuyup öğrenebilirsiniz. Ben keyif alarak okudum.
  • BÜYÜLENDİM!
    Aslı Erdoğan’ın okuduğum ikinci kitabı ve ben bu kadına her kitapta bir başka hayran oluyorum. Tam anlamıyla örnek aldığım bir kadın profili.
    Kullandığı üslup öyle büyülü ki yaşadığı acıları, aşkları, içine attığı her şeyi , o kendi kendini kemiren düşünce kurtçuklarını , ezilmişliğini, çekingenliğini, sertliğini, narinliğini her şeyini üslubuna aktarabilmiş nadir yazarlardan biri Aslı Erdoğan ve bana göre bu büyük bir yetenek.
    Daha önce de kadınlarla ilgili romanlar okudum ama hiçbiri Aslı Erdoğan gibi bana geçmişi tekrar yaşatmadı. Bahsettiği karakterlerde kendimi bulmamı , yaşadığım veya yaşamadığım şeyleri bu kadar bendenmiş gibi hissettirmeyi başaramadı. Aslı Erdoğan bunu ustalıkla yapıyor.

    Mucizevi Mandarin bir öykü kitabı,içinde birbirinden ayrı olmasına karşın yine de aralarındaki bağı tam koparamamış iki can alıcı hikaye…

    Yitik Gözün Boşluğunda
    İlk hikaye bir gözünü kaybetmek üzere olan , sargılarla gezen, göçmen bir Türk Kadınını anlatıyor. Bu kadının aşkı, acıları, kendisiyle ve geçmişiyle olan bitmek tükenmek bilmeyen nefreti, yaralı cinselliği…

    Türk toplumunun, Türk kültürünün biz kadınlara ne yaptığını tokat gibi suratına çarpa çarpa anlatmak istemiş Aslı Erdoğan. “Kızlık zarı” adı altında geçen ve namus cinayetlerinin baş konusu haline gelen bu ana başlığın bize nasıl zarar verdiğini , sadece fiziksel bir ihtiyaç olan sevişmenin neden bu kadar gözde büyütüldüğünü ve ondan korkması gerektiğini bir türlü mantıklı bulamamış. Çünkü mantıksız. Yemek yemek kadar , tuvaletini yapmak kadar , su içmek , duş almak kadar gerekli bu insan faaliyetinin fısıldaşmalarda , gizli kapaklı odalarda, şifreli kelimelerle öğrenilmeye çalışılmasına, öğrenilmediği için de acı çekmek zorunda kalan bir sürü kadına mantığı yatmamış.

    “Bana özgürlüğü simgeledikleri için, cinsellikten ve geceden korkmayı öğrenmem gerektiği halde bir türlü öğrenemedim. Bekaretimi kendi parmaklarımla yırtıp attım ve her fırsatta geceye koştum.”

    Bu cümleyi kuran bir karakter yaratmış belki kendisi belki de olmak istediği bir karakter. Öyküdeki kadının aşık olduğu adam Sergio. Onun neden bu kadar yaralı olduğunu , ketum olduğunu anlamaya çalışan Sergio ve onu günün birinde terk eden Sergio, şu cümleyi kuruyor kitapta :

    "Seni nasıl böylesine hırpaladılar? Aşk sözcüğünü duyar duymaz karmakarışık korkulara kapılıp gitmene; uçuruma yuvarlanır gibi kendi içine dönmene; bakman, istemen ve sorman gerektiğinde başını öne eğmene; bedenin çırılçıplakken kafanı yastıkların altına gömmene kim neden oldu? Senden neyi esirgediler? "

    Yaralarının sarılmaya çalışılmasından , kendisini küçük düşürmesinden ölesiye korkan bir kadın olduğu için azarlıyor , tiksiniyor Sergio’dan içten içe bu sorudan sonra. Ama bunu da yeniyor kendi içinde çünkü bağlanmayı seviyor. Bu yarayı biz kadınlara açan kültürün canını yakmak isterken kendi kabuk tutmuş yaralarını da tek tek deşiyor. İrinini akıtıyor.
    Karamsar , kaybetmeye meyilli ya da çoktan kaybetmiş kadınları çiziyor. Çok da başarılı bu işte çünkü kendisi de en az çizdiği karakterler kadar yaralı , onlar kadar nefret ediyor geçmişinden, asla kendine güveni olmayan , asla kendini sevemeyen bir kadın olduğunu düşündüğü için ve bu kadınların Türkiyede birçok eşine rastlanıldığı hatta kadınlarımız böyle oldukları için karakterleri bu kadar karamsar belki de…

    İkinci hikaye de bir erkeğin ağzından aktarılıyor. Yaralı bir genç kadın, hiç yaşamamış , hep çocuk ve yaşlı bir adamın aşkını.
    Aslı Erdoğan’ın karamsar üslubunu eleştirilenler olacaktır. Okuduğum ilk iki kitapta karamsar ve okuyacaklarımın da bu şekilde devam ettiğini düşünüyorum ve bu benim çok HOŞUMA GİDİYOR! Çünkü o bana göre kendini yazan bir kadın, hissettiği gibi, olduğu gibi, nefret ettiği gibi ve kalemi bir intikam aracı, nefretini kovalar yerine kağıtlara kusuyor. TAKTİR EDİLESİ!

    Belki okuyunca “Bu mu yani çok övülen , ölümsüz elli yazardan biri seçilen kadın.” Diyenler olacaktır , oldu da. Ancak ben Aslı Erdoğan’ı tam olarak anlamak için bir kadın olmak gerektiğini ve bu ağırlığın hissedildiği olaylara tanık olunması ve yaşanılmasıyla gerçekten anlaşılabileceğini düşünenlerdenim. Aslı Erdoğan’ın daha çok okunulmasını temenni ederim.