• canın çıksın fesbuk imi

    Şimdi girdi nete yini
    Canın çıksın fesbuk imi
    Avrat takmaz yine beni
    Canın çıksın fesbuk imi

    Zabah ağşam gice gündüz
    Telefona bakar dümdüz
    İçim sızlar idiyo cız
    canın çıksın fesbuk imi

    Fesbuk boşlar Vatshap başlar
    Durumlara bakıp taşlar
    Bişi disem beni haşlar
    canın çıksın fesbuk imi

    İstagama resim yükler
    Tıtter guşa yazı ekler
    en çok feysi seviyom der
    canın çıksın fesbuk imi

    dize vurup güler öyle
    Vidyo izler olmuş öğle
    Herif bekler nörür böyle
    canın çıksın fesbuk imi

    Çok yazıyon yavrım didik
    Dostu angşa döndü fadik
    Eli Durmaz otomatik
    canın çıksın fesbuk imi

    Yetti artık teli aldım
    Hatta birde yire çaldım
    Nedir lan bu sinir oldum
    canın çıksın fesbuk imi

    Lafı ile gafam gırdı
    Ah Tepindi bi gudurdu
    Neden sonra Tütün sardı
    canın çıksın fesbuk imi

    aldı yirden sinir geçer
    Büyük bardak çayı içer
    Yüze baksam benden gaçar
    canın çıksın fesbuk imi

    Ciklet çiğner şarja takar
    Yanağımı tutup sıkar
    Telefonun çabuk çıkar
    canın çıksın fesbuk imi

    Bırak şunu beni düşün
    Değilmiyim senin eşin
    Bak gızarım dedim peşin
    canın çıksın fesbuk imi

    Kalk git adı batasıca
    Kara yerde yatasıca
    Gız ben didim şakasına
    canın çıksın fesbuk imi

    Yaram oldu hemde duzum
    Canın cicim datlı guzum
    yaşa benden uzun uzun
    canın çıksın fesbuk imi
  • 364 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    çukurova'ya inip o yılın pamuğunu toplamak...bölgedeki köylüler için asıl geçim kaynağı. bir de pamuk bolsa işte o zaman gör. hepsinin hayalleri vardır oradan gelecek olan parayla. kimi iyi bir binek satın almak ister, kimi iyi ve gösterişli giyitler, kimi çoluğunun çocuğunun karnını doyurmak, üstünü başını giydirmek ister. tabi ki daha öncesinde adil efendi'ye olan borçlarını ödemek kaydıyla. yoksa adil efendi napar adama? rezil rüsvay eder köyün ortasında. ne var ne yoksa alır elinden! 
    koca halil'in elinde döngele ile görülmesi demek çukura inilme vakti geldi demektir. kocamıştır ama pamuğun vaktini ondan iyi bilen de yoktur. saat şaşar koca halil şaşmaz pamuğun vaktini. ama işte o kocalık batsın. kapıya konacak mal değil ki!
    köylü yükünü aldığı gibi düşer çukur yoluna. genci,yaşlısı, çocuğu,hastası,kadını, erkeği hepsi.. köyde bir allah'ın kulu kalmaz. 

    işte benim tahminimce 1950-1960 yılları arasında bir yıldayız o vakit. uzunca ali merhameti yüzünden başına neler geleceğini ne bilsin ? bilse bindirir miydi o uğursuz, meymenetsiz, yılan gözlü koca halil bunağını gösterişli küheylanına? adı batasıca! 
    meryemce'de de bir inat var ki sorma! koca yolu kah uzunca ali'nin sırtına binerek, kah değneğine sarılıp tökezleye tökezleye gitmeye çalışır. çukura,pamuğa yetişmeye çalışan ali'nin ayağına bağ olur tabiri caizse. 

    hayatımda ilk defa okudum yaşar kemal'i ve hayran kaldım diline,üslubuna. kemal tahir'in diline de benzettim biraz. ama kemal tahir'in kullandığı dilin biraz daha dozu arttırılmış hali diyebilirim. karakterlerin konuşmaları, isimleri, lakapları, fikirleri o kadar gerçekçi ki sanki gerçek hayattan alınmış hepsi. sanırsın kanlı canlı vücutları var hepsinin. köy kültürü o kadar noksansız ve müthiş yansıtılmış ki... ne kadar övsem azdır bu konuda. insanların olaylar karşısında takındıkları tavır,verdikleri tepki köy insanının doğallığı ve sadeliği ile örtüşmüş.duygular,insan psikolojisi okuyucuya çok iyi aktarılmış.köylü ile beraber pamuğa inerken, dere kenarındaki yarpuz,çam kokuları benim de içimi ferahlattı. elif'in pişirdiği bulguru ben de yedim kırmızı soğanla. benim de ayağımın derisi kıpkırmızı kesildi uzunca ali'ninki gibi. süleymanlı'nın yokuşunu çıkarken tere battım, bittim tükendim sanki sırtımda meryemce varmış gibi. 

    kitapta birçok mesele üzerinde de duruluyor, birçok mesaj veriliyor. deli bekir deyyusuyla el ele vererek köy halkına musallat olan, azıcık rüşvete koca köyünü satan, ağalarla bir olup köylünün kanını sülük gibi emen muhtar sefer ağa'nın otoriteye karşı gelen köylülerin kimini tehdit ederek, kiminin de zaaflarından faydalanarak onları hizaya getirmesi, köylünün cehaleti, devletin köylüyü sahipsiz bırakması,köy halkının hurafe inançları... 
    hele o hurafe inançlara o kadar çok rastladım ki, ağaca çaput bağlamalar, ağaçtan dilek dilemeler, ağaç için kurban kesmeler, allah'a kaş,göz gibi organlar isnat edilmesi ve çeşitli şirkler, köy yerinde alışılagelmiş ahlaksızlıklar,kadına karşı hoş olmayan muameleler...
    ayrıca köy insanının hedeflerinin, hayattaki amaçlarının o kadar basit ve sığ şeyler olduğunu görüyoruz ki, gerçi bu çok normal. çünkü dönemin ekonomik,siyasi şartları, üretim kapasitesi ancak bu kadarına müsade ediyordu. üstüne üstlük bir de köy yeri.
    yaşar kemal köylünün diline de çok hakimmiş, yerel dili yerinde ve abartısız kullanmış. anlatım çok akıcı. insan okurken hiç sıkılmıyor doğrusu. kitaptaki bazı kelimeleri ben de günlük hayatımda kullanır oldum. mesela "buy-mak", "çıvdır-mak" gibi...

    ben yaşar kemal'e hayran kaldım. böyle dünya çapında tanınan büyük bir yazara sahip olduğumuz için de gurur duydum. yazarın diğer eserlerini de okunacaklar listeme dahil ettim. ama önce söz sırasını yusuf atılgan'a verelim...
  • 56 syf.
    ·8/10
    Daha kitabı satın almadan önce Stefan Zweig’in en sevdiğim ve beni en çok etkileyecek kitabının “Bir kalbin çöküşü” olacağını hissetmiştim. Hislerim beni yanıltmadı gerçekten öylede oldu.
    Çok severek ve büyük bir keyif ile okudum çokta duygulanarak çünkü duygulanmamak elimde değildi.
    Zweig bir babanın hissettiği duyguları çok net bir şekilde yazmış.
    Bir babanın sevdiği iki kadın için ( Eşi ve biricik kızı) tüm hayatı boyunca çalışıp onlara daha iyi bir hayat suna bilmesi için ve tüm gösterdiği çabalar, onlara sunduğu güzel ve imkanlı hayat onların gözünde değerli ama kendisi onlar için değersiz olduğunu anlaması yavaş yavaş kalbinin çöküşüne sebep oluyor. Dramatik öyküler sevenlerin kesinlikle okumasını tavsiye ederim. Kuşkusuz seve seve ve gözleriniz yaşara yaşara okuyacaksınız.
    ⬇️⬇️⬇️SPOİLER içeren yorumumu okumak isterseniz⬇️⬇️


    ‘Yaşlı adam’ ( Stefan Zweig bu öyküsünde Yaşlı adamın ismini yazmamıştır. ) ailesiyle birlikte geldikleri otelde, bir akşam karnında şiddetli bir ağrıyla uyanıyor, göğsü sıkışıyor ve zorlukla nefes alıyor. Sancı ile geçen dakikalar’dan sonra sebebinin sadece alışık olmadığı İtalyan yemeklerinin olduğunu anlıyor. Dışarı çıkıp biraz yürüyüş yapmaya karar veriyor Yaşlı adam. Koridora çıkıp bir kaç kez dolaşıyor ve ağrılarından iyice kurtulunca odasına doğru yöneliyor ki bir ses duyuyor. Bekliyor ve diğer odadan bir kadın çıkıp doğrudan odaya yöneliyor.

    Fakat bulundukları katta sadece üç tane oda var ve bu üçünüde onlar tutuyorlar, daha rahat edebilsinler diye. Yaşlı adam düşünüyor. Kendi yatağından kalmadan önce eşini yatakta uykuda bırakmıştı?
    Öyleyle gördüğü kadın kızıydı? Biricik kızı Erna. Evet kızı Erna olduğunu anlıyor Yaşlı adam. Gecenin bir saatinde (04:00) bir erkeğin yatağına girmek için kendi odasından ( yatağından) çıkmıştı kızı Erna. Bu durumu görmesi, anlaması kalbinin çöküşüne ilk sebep, ilk darbe oluvermişti.
    O gece düşünmekten gözüne uyku girmiyor.
    Karısını uyandırmayı ve ona gördüklerini anlatmak istiyor fakat buna cesaret edemiyor.
    Hiç bir şeye cesaret edemiyor zavallı ihtiyar adam... (Buda öyküyü iyice hüzünlü yapıyor bence, çünkü ona acıyoruz.)
    Kızınada herşeyi bildiği halde bir şey söyle(ye)miyor, aynı zamanda ondan uzaklaşıyor, yüzüne bakmıyor, bakmak istemiyor, bakamıyor.. kızının iffetsiz biri olduğunu bildiği için... vb vb...
    bir kaç gün sonra (sanırım 2 gün sonra) bir davete (balo gibi) katılıyorlar üçü. Yaşlı adam o gece kızının ve eşinin nasılda onu umursamadan eğlendiklerini gözlemliyor, kalbi yavaş yavaş çöküyor.


    Eşi’ni başka bir adam dansa kaldırmak için kendisinden izin alıyor, nasıl dans ettiklerini izliyor.
    Kızı’da o gece birlikte olduğu erkek ile dans ediyor. Artık iyice bu durumlardan rahatsız olduğu için Yaşlı adam karısını yanına çekip burdan gitmek istediğini söylüyor, hadi gidiyoruz diyor.. ama tabi eşi reddetiyor ve kocasına kaba bir şekilde sen burda bulunmak istemiyorsan git diyor vb vb.
    Yaşlı adam bagajını toplayıp tek başına evlerine geri dönüyor. Ve iyice içine kapanıyor, kimseyle konuşmak istemiyor, konuşmuyor.
    Eşinin ve biricik kızının ona karşı böyle saygısız umursamaz oldukları için kendini suçluyor ama daha çokta para’yı. “Para, para, ah onları mahvetmeme neden olan o kirli, o iğrenç para..”

    .... “Ah bu para, adı batasıca para onları mahvetti... Benden uzaklaştırdı... Ben budala, o parayı dişimle tırnağımla kazandım ve aslında bunu yaparken kendimi soyup soğana çevirmiş oldum, kendimi yoksul ettim, onları da kötü.”

    Ve yaşlı adam ölümü arzuluyor, ölmeyi beklemeye başlıyor çünkü onun için ölmek ona hüzün veren bu hayattan kurtulması için tek çıkış yolu, huzura kavuşması için tek çare olarak görüyor.
    Ve sonunda Yaşlı adam ölüyor..

    “Ama çok geçmeden bu acı insan besinini içine çekmekten yoruldu. Doktor kontrol etmek için dinlediğinde, kalbi artık yaşlı adama acı çektirmeye son vermişti.”
  • Ah bu para, adı batasıca para!!
  • İsmet Özel'in başörtülü müminlere doğru havalanan yumruğunu, Dücane Cündioğlu'nun tatlı su müslümanlarını kendinden geçirten tavsiyeleri takip etti. Reçel yapın! Ne işiniz var sizin bizim gazetelerimizin köşesinde bucağında! diye kükredi Yeni Şafak'daki köşesinden hazret.
  • 304 syf.
    Abdullah Dayı 38 ayrı ceza evinde ,tam 48 yıl yatmış.Toplam 43 kişiyi öldürmüş.

    Abdullah Palaz Antepli gözü kara bir delikanlı.Babası Kurtuluş savaşında kahramanlıklarıyla anılan Ali ağa, bir saldırıda ilk eşini ve dört evladını kaybeden Ali ağa yıllar sonra ikinci evliliğinde Abdullah'a kavuşur hayattan umudunu kestiği yaşlarda Abdullah'ın doğmasıyla yaşama sevinci yeniden gelmiştir bundan dolayı babası için çok kıymetlidir Abdullah.
    Abdullah babasının tek evladıydı.Ona her şeyi öğretmek ,vermek istiyordu.Yaşı ephey ilerideydi bu yüzden Abdullah'a vereceği maddi ve manevi hiçbir şeyde sınır tanımıyordu. Dünyadan göçüp gitmeden ona karşı içi rahat olmasını istiyordu. Abdullah daha on dört yaşındayken tarla sahibi olmuştu,çeltik üretiyor ,işçileri yönlendiriyor ,ekmeğini kovalıyordu. Belinde silahı ile tarlasında su meselesi sebebiyle ilk vukuati Valiyi yaralamasıydı.O olaydan sonra vukuatler hiç bitmedi...Çocuk yaşta kendini kötüleri öldürmeyi görev sanan,ailesinde kan davaları bitmeyen bir çocuktu Abdullah.
    Hep şu mantık vardı Abdullah'ta "yanlış yapan varsa ölmeli!!!" Ömrünün yarısından çoğu cezaevlerinde geçti bu yüzden .Dışarı çıksa öldürüyor ,içeri girse öldürüyor .Şu an hayatta olsaydı seriye bağlardı herhalde ,etrafta doğru düzgün olan insan o kadar az ki... Hangi biriyle nasıl baş ederdi bilinmez...
    Aileden öyle öğrendi,ilk önce öldüreceksin dedi annesi. Dayısının ölüm haberi gelince şıkıdık şıkıdık oynayan bir ananın oğluydu Abdullah.Yanlış yapanı öldürmek adeta farz sayılıyordu.
    Adaletli olamak çok önemliydi Abdullah için .Küçük yaştan beri adaletli olmak ,haksızlığın karşısında durmak ve gerekirse adam öldürmek bile mübahtı.
    Zaman zaman kızdım Abdullah'a sana ne dedim ,bırak el alem için kendi başını yakma...Ama öyle düzgün biriydi ki bana dokunmayan yılan bin yaşasın demedi hiç.O yılanın karşısına dikildi sonu neye varırsa varsın.Öleceğini de bilse her zaman haklının yanında oldu.
    Böyle böyle hapishanelerde kırk sekiz yılını harcadı.Hapishanelerde her zaman namı olan biriydi.Sürgün edildiğinde kendinden önce namı giderdi.Antep Canavarı derlerdi onca leşi vardı,dile kolay.Yaşı ilerledikçe Abdullah Dayısı oldu ceza evlerinin. Kendisi ona Antepli Abdullah denmesinden çok hoşlanıyordu.
    Abdullah Dayı eğer okumuş ve elinden tutulmuş biri olsaydı adaletine gözüm kapalı güveneceğim bir hakim olurdu. Yaşadığı dönem ,yöre , şartlar ve adı batasıca töre onu böyle olmaya zorlamıştı adeta.
    Bu kitabı okumak hem keyifliydi hem üzüldüğüm şeyler de vardı. Ebru Ince olmasa okumayı düşünmeyeceğim ,ilgimi çekmeyecek bir kitap gibi görünüyordu.Ama Ebru benim neyi seveceğimi öyle iyi biliyor ki hemen oku diye diretti adeta. İyi ki okudum Abdullah Dayıyı yaşadıklarını...yaşayamadıklarını...anılarını...pişmanlıklarını... Gerçekleri ve anıları okumaktan hoşlanıyorsanız okuyun derim. Geç kalmış bu incelememi töre uğruna elini kana bulayan çocuklara ithaf ediyorum...
    Sevgiler...Saygılar...Teşekkürler...
  • Ah bu para, adı batasıca para onları mahvetti… Benden uzaklaştırdı… Ben budala, o parayı dişimle tırnağımla kazandım ve aslında bunu yaparken kendimi soyup soğana çevirmiş oldum, kendimi yoksul ettim, onları da kötü…
    Stefan Zweig
    Sayfa 16 - Can Yayınları