• 141 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Sabahattin Ali'nin romanlarını okurken alışık olduğum damağımda bıraktığı  tadı şimdi de Şırça Köşk kitabında tatmanın keyfi var yüreğimde. Kısa hikayelerden oluşan anlatımı muazzam bir eser. 1940'lı yıllar da Türkiye sosyal, kültürel ve ekonomi alanında yaşananları o dönemin halkının gözünden kalemiyle bizleri okurken düşünmeye itmekte. Kitabı okurken biraz zorlandım. Tabi biraz da kitabı okurken empati yapmakta fayda gördüm ve ona göre okumanı doğru olduğu kanısına vardım. Kesinlikle okunmanızı tavsiye ederim dostlarım. Kitapla kalın

    #kitaptanalıntılar

    Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. ''Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin?'' diyorlar. ''Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?''
    Açık denizleri, etrafında duvar olmayan, uçsuz bucaksız yerleri arıyordum. Ama ruhumuz böyle gökyüzlerinde uçup dururken birdenbire yere inip insan küçüklüğü ile karşılaşmak ne tuhaf oluyor.

    "Bu dünya böyledir işte, kimi adam öldürdüğü için katil diye anılır, kimi adı katile çıktı diye adam öldürür."

    #kitapyorumu #okudumbitti #kitaptanalıntıları #kitapvekahvekeyfim #hayatevesığar #evdekalkitapoku #sabahattinali #sırçaköşk #yky #sayfa141 #sabahattinalikitapları Sırça Köşk
  • 600 syf.
    ·9/10
    Sanatı hep güzelle tamamlarız zihinlerimizde. Peki, sanat gerçekten yalnızca güzeli mi anlatır? Ya da şöyle soralım; bir sanat eseri güzel mi olmak zorundadır? Resim, müzik, edebiyat veya diğer sanat dallarının konusu “güzel” midir? Şöyle bir soru da ekleyelim: Çirkinin sanatı olur mu? Peki ya hayatın çirkinliklerini sanata yedirmek?
    Çirkinlikler, olumsuzluklar hayatın bir parçası. Diyalektiktir; güzel var oldukça çirkin de var olacaktır. Sanat her zaman çirkini anlatmak zorunda değildir; fakat anlamak zorunda.
    Bir soru daha: Çirkinin güzeli olabilir mi? Çirkin, güzel bir dille anlatılabilir mi? Edward Munch’un “Çığlık” tablosunu getirin gözlerinizin önüne. Çirkini nasıl da güzelle anlatıyor. O çığlığı; insanın acısını, sefaletini, çaresizliğini, iç bunaltısını resme bakanın gözlerinden girerek iliklerine kadar hissettiriyor. Boydan boya akan renkler, o çığlığı atan kişinin bozulmuş suratından fışkıran ses dalgaları gibi eriyerek, uzaydaki sonsuzluğa kendini bırakıyor. Tabloya bakan kişinin bakışlarından ve kulaklarından başlayarak tüm vücuduna bir irkilme yayılıyor: Çirkinin çarpıcılığı.
    Dünyadaki sarsıntılar ve modern sanatta yaşanan kırılmalar, ister istemez çirkini de sanatın gündemine oturttu. Dünya savaşlarındaki kırımlar, soğuk savaşlar, aydınlanmaya olan inancın azalması, toplumsal çözülüş ve kapitalizm tahakkümü altında bireyin ezilmesi, çığlıklar içindeki insanı ve çirkini, sanatın temel konusu haline getirdi. Gittikçe pisliğe bulanan dünyada insan içine döndü.
    İşte edebiyatımızda pek bilinmeyen, insanın varoluşsal sancılarını ilk kez edebiyata aktaran fakat hâlâ Oğuz Atay’ın hatta abisi Vüsat O. Bener ve oğlu Yiğit Bener'in gölgesinde kalan Erhan Bener, böyle bir isim. Bener, insan hayatında hangi çirkinlik varsa –yalnızlık, aldatma, sarhoşluk, bulantı- hepsini duru, yalın, çarpıcı ve usta bir dille anlatıyor.
    YAZDIĞINI ÖLENE KADAR DÜZELTMEK
    1929 yılında doğan Bener, vefat ettiği 2007 yılına kadar üretken bir hayat geçirdi. Arkasında onlarca roman, öykü, anı, deneme ve diğer türlerde eser bırakan Bener’in en verimli dönemi, emekli olduktan sonra geçti.
    Bener, en önemli çıkışını daha sonraki baskılarında “Yalnızlar” adıyla bilinecek olan “Gordium” adlı eseriyle yapar. Yalnızlar’ın yayımlanmasında en büyük desteği o dönem Ulus gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni olan Bülent Ecevit’ten görür. Ecevit kitabın ilk cildinin arka kapak yazsını yazar, ikinci cildinin ise Ulus gazetesinde tefrika edilmesine destek olur. Bener, Ecevit’in Başbakan olduğu yıllarda, Emekli Sandığı Genel Müdürü olarak görev yapar. Bener, bu dönemde yoğun işlerinden dolayı edebi eserlerine ara verse de yazmayı hiç bırakmaz. Bu süre boyunca mesleki kitaplar yazan Bener, 1975’te emekli olmasından sonra tekrar edebiyata yoğunlaştı. İlk işi ise Yalnızlar romanını tekrar yazmak olur. Yalnızlar, 1977 yılında Milliyet Yayınları tarafından tekrar basılır.
    Bener uzun edebi yolculuğunda, Yalnızlar’da yaptığı gibi diğer kitaplarında da yeniden yazım sürecini sürdürür. Pek çok kitabını her basım öncesi yenileyerek, eklemeler, çıkarmalar yaparak tekrar tekrar yazmıştır. Bu anlamda Bener’in romanlarının her baskısı hem eski hem de yenidir. Latin edebiyatının büyük isimlerinden Gabriel Garcia Marquez, “Anlatmak İçin Yaşamak” eserinde, yazdıklarını ölene kadar düzeltmek gibi bir alışkanlığından söz eder. İşte, Bener de Marquez gibi bir düzeltme ustasıdır.
    BİREYE ODAKLANMAK
    Erhan Bener’in eserlerinde odak nokta bireyin kendisidir. Bireyi bir bütün olarak, derinlemesine ele alır. Ailesi ve işi dolayısıyla Anadolu’nun pek çok şehrinde bulunma fırsatı bulan Bener, ülkeyi ve çeşitli sınıftan insanları yakından gözlemlemiştir.
    Bilhassa romanlarında ana karakterler küçük burjuva meslek gruplarından seçilmiştir. Valiler, doktorlar, öğretmenler, sanatçılar… Uzun yıllar devlet içinde çeşitli görevlerde bulunmuş olan Bener'in kitaplarını okurken, bürokratik tiplerle karşılaşmanız, bürokrasinin havasını solumanız işten bile değildir. Öykülerinde ise, romanlarından farklı olarak, bürokrasi çevrelerinin bulunmasının yanı sıra Anadolu’nun farklı tipleri de eşlik eder bizlere. Genelevde çalışan kadınlar, odacılar, sekreterler, gündelikçiler, köylüler, taşra otellerinin kat bekçileri… Fakat Bener'in en büyük mahareti, yarattığı karakterleri başarılı psikolojik çözümlemelerle anlatmasıdır.
    Keskin gözlem gücüyle eserlerinde canlı kanlı karakterler yaratan Bener, mekanlara da adeta can verir. En ince ayrıntılara dokunur. Necati'nin elindeki rakı şişesi, Doktor Nevzat'ın sigarası, Macide'nin uzandığı yatak örtüsü, Kerim Turgut'a hediye edilen fincan takımları, Olcay'ın sıyrılan etekleri, Ankara'nın gecekonduları, gündelikçi Sultan Hanım'ın toz bezleri, küçük ilçelerin sokakları ve lokantaları, devlet dairlerinin ofisleri... Fazla içkiden bitap düşen karakterlerin mide bulantısını, ağza gelen kekre tadı dahi alırsınız.
    YAŞAMÖYKÜSÜNÜ TAKİP ETMEK
    Yazarın yarattığı karakterler, kullandığı mekanlar kendi hayatında karşılaştıklarıdır. Yazarın kendisinden de yoğun olarak parçalar ve izlekler bulmanın mümkün olduğu eserlerden yola çıkarak, Bener'in yaşamına ışık tutulabilir.
    Yalnızlar romanı için seçtiği karakterler ve mekanlarda, Bener'in gençliğinden parçalar buluruz. Ağabeyi Vüs'at O. Bener'in askerliğini yaptığı Edremit'te, onunla birlikte kalan Erhan Bener, bu eserinde yaşadığı çevreyi ve karşısına çıkan karakterleri aktarır. Hatta romanın Nermin karakteri, ağabeyinin aşk yaşadığı Neriman Ündeğer'dir. Özellikle “Oyuncu” (1981) romanının başkarakteri Kerim Turgut, otobiyografisi ile harmanlayarak ortaya çıkardığı bir tiptir. Hatta kitapta bunu açıkça itiraf eder: “Bu kitap bir bakıma roman değil, bir yaşamöyküsü olarak nitelendirilebilir; ama yalnız o değil.” (Oyuncu, s. 54.)
    Bener, anlatılarının çıkış noktasının kendi hayatı ve gözlemleri olduğunu “Öyküde Yaşatmaya Çalıştığım” başlıklı yazısında da açıkça itiraf eder: “Çünkü, beni öykü yazmaya iten anlık sezgilerin, heveslerin hep yukarda değindiğim bağlamda gerçek bir başlangıç ve bitiş noktası, beni yazmaya zorlayan, bir itici gücü vardır.”
    DOSTOYEVSKİ'NİN KİŞİLERİNE DÖNÜŞMEK
    Bireyi adeta ameliyat yapar edasıyla inceleyen Bener için yaşam acı ve yakıcı bir kavramdır. İnsanı yabacılaştıran, yalnızlaştıran ve çökerten, herkesin birbirine oyun oynadığı, çürük düzen içerisinde kişiyi cenderesine alan ve her gün işkence eden bir bunalım durumudur. İnsanın varlık nedenini, kişiler arası ilişkilerin bir ip kadar zayıflığını sık sık sorgulayan Bener, edebiyatımızın aslında ilk varoluşsal eserlerini vermiştir. Bener'e göre insanın en güçlüsü bile kendi içindeki yalnızlıktan kaçamaz:“İnsanlar çürük yaratıklardı. Kozaların içinde, çabucak çürümeye, kokuşmaya hükümlüydüler. En güçlü sanılan sevgiler bile, kurtaramıyordu onları kendi içlerindeki yalnızlıktan.” (Yalnızlar, s. 446.)
    Yalnızlık içindeki insan o kadar batmıştır ki, yaşamın karşısında sürekli ezilmektedir. Çöp kadar değersizleşmiş, kusmuk için yüzmekte ve zevk almadan sevişmektedir. Ve bu süregelenlilik, birey için artık mazoşizm aşamasına geçmiştir. Ölümün veya deliliğin sınırında yaşayan, hatta bu sınırı zorlayan insanlar vardır. Zordan zevke açılan bir kapı vardır Bener'in yitik insanlarında: “Kimi zaman, “Kendimi Dostoyevski'nin kişilerine benzetiyorum, ben de onlar gibi ezilmekten hoşlanıyorum galiba!” demez miydi? Bir çeşit mazoşizm değil miydi bu?” (Oyuncu, s. 77.)
    KÖR DÖVÜŞÜNDE KAYBOLUŞ
    “İnsanlar. Karanlık bir kutuda, belli sonuçtan kurtulmaları olasılığı varmış gibi, kör dövüşü içinde, birbirlerini ite kaka, yürümeye çalışan insanlar...” (Yalnızlar, s. 546) Ters dönmüş bir böcek gibi debelenen insan, birbirini her fırsatta alt etmeye çalışır. Yalnızlar, hiçbir durumda birbirlerine destek olmaz, aksine hep birbirini altına alma çabası içine girişirler.
    Bener'deki bireycilik, 'Homo Homini Lupus'a varır. Yani, insan insanın kurdudur. Ve her ilişkide, bir çember içinde, kişilerin birbirini tüketmesine neden olur: “Kendini bildiğinden beri, yalnız kendi gücüyle ayakta durmaya çabalaşmıştı. Sevgilerin her çeşidini küçükseyerek, zayıflık sayarak, iki hayvanın dost olabileceğine inanırdı ama, iki insanın, asla. Cinsel çekiciliği olmasa, kim aşık olurdu bir kadına? O kadınlar ki, aptal ve zavallı yaratıklardı... İki erkeğin dost olması da daha farklı bir aptallık değildi. İşte Nevzat. İşte kendisi. İşte Terzi Nuri. İşte Üsteğmen Galip ve dul karısı. Durmadan birbirini arkadan bıçaklayan dostlar çemberi. Bu muydu o kadar övündükleri insanlık...” (Yalnızlar, s. 423.)
    Bener'in ağırlıklı olarak ilk dönem romanlarında, yalnızlaşan insanın bir çıkış yolu yoktur. Kaçışı ve varlığı yoklukta arar. Roman karakterleri her şeyi sonuna kadar tüketmiştir: “Necati'nin 'Tortusuna kadar içilmiş bir kadeh şarap,' diye tanımladığı acılı, yakıcı bir yaşantı.” (Yalnızlar, s. 253.) Tortuyu yutan bu bireyin kaçacağı tek yer vardır, intihar. Bener'in romanlarında ve öykülerinde sık sık yinelenen sondur.
    İNSAN YALNIZCA KENDİNİ TÜKETMEZ
    Kendini tüketen insan, eserlerde, içki ve cinselliği vahşice tüketir. Bener'in romanları rakı kokar desek, yanılmış sayılmayız. Sağlıklı bir aile kurumu karşımıza çıkmaz. Karakterler, kadın erkek ayrımı olmadan hep boşanmış ya da eşini aldatan tiplemelerdir. Savrulmuş ve bölünmüş ailelerin bireyleri, cinselliği sürekli tüketir. Kadın ise aşkın ve cinselliğin simgesidir. Bitmeyen kaçamakların ve doyulmayan aldatmaların...
    Her toplumun kendi ahlak anlayışı vardır. Çürüyen toplum kendi ahlak anlayışını kendi elleriyle yıkar. Ahlak anlayışını kitaplarda sık sık sorgulayan Bener, çekirdek ailenin çözülüşünü işler. Çüzülen aslında, küçük burjuva kültürünün ve bu sınıfın karakterlerinin kendisidir. Ahlak, bu düzen içinde güçlülerin düzeninden başka bir şey değildir. “Ahlak”a saldırır, özellikle evliliğe sert eleştiriler getirir: “Dünyanın en aşağılık, en iğrenç, en rezil sömürü düzenidir evlilik. Hem de yalnız kadın açısından değil, erkek açısından da bu böyledir.” (Büyün Öyküleri-1, s. 256.)
    Evlilik, aile ve çocuk, Bener romanlarında hep esir alıcı tasvir edilir. Gerçi aşk için de farklı ifadeler bulmayız. Sevilen, sevişilen, tutkuyla bağlanılan kadınlar ve erkekler, nihayetinde arkasında bir yıkıntı bırakılar: “Şimdi gördüğü o, o kadar sevdiği, gece gündüz düşlerinden çıkmayan tapılası aşk tanrıçası değil, o tanrıçadan, büyük bir deprem sonrasında arta kalan bir yıkıntıydı; aşkın değil, acının; sevginin değil, ihanete uğramış olmanın somut bir simgesi haline dönüşmüştü.” (Bütün Öyküler-1, s. 362.)
    12 EYLÜL TERSTEN KIRILMA
    Bener'in eserlerini iki döneme ayırabiliriz. Pek çok yazarda bir kırılma yaratan 12 Eylül, onun üzerinde de etkili olur. Bener'in emeklilik günlerine ve en verimli çağına denk gelen bu dönem, yazar için açıkçası bir olumsuzluk oluşturmamıştır. 12 Eylül öncesi daha çok bireyselliği anlatan yazarın, Oyuncu ile başlayan eserlerinde giderek artan bir toplumsallık ve felsefi arka plan görülür.
    Dikkat çekicidir, özellikle toplumcu kitapların basıldığı, daha fazla okunduğu, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Köy Enstitülü yazarların revaçta olduğu bir dönemde Erhan Bener, bireye odaklanmış, şehirli insanın sıkışmışlığına ve bunalımlarına yönelmiştir.
    Zaman olarak genelde Cumhuriyet'in 30'lu yıllarından 2000'lere kadar olan dilimi anlatan Bener, toplumsal koşulların bireylerde yarattığı kırılmaları çarpıcı karakterlerle anlatır. Yalnızlar'da İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Demokrat Parti dönemini konu edinen Bener'in diğer eserlerinde 27 Mayıs Devrimi'ni, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü, sosyalistler üzerindeki baskıyı, 90'larda güneydoğuda estirilen terör dalgasını, Sivas yangınını, Susurluk olayını izleme şansı bulursunuz.
    Bener, özellikle 60'lar üzerinde durur. 60'lardaki kırlardan kentlere akan hayatın bireye etkisini Freudcu bir hava ile tahlil eder. İnsanın yenilmesinde, tükenmesinde 1968'lerin kırılma yarattığını açıkça ifade eder: “1968'ler Türkiye'sinde genç yaşta pek çok insan, köylerinden, kasabalarından, iş bulmak, okumak amacıyla akın ettikleri büyük kentlerde pek çok şeyi ilk kez gördü, ilk kez yaşadı. Teknolojik gelişmeler yanında, zenginliğin tüketim çılgınlığını, çıplak kadını, seks ticaretini, sınıf ayrılığını, sosyalizmi, devletin güçsüzlüğünü, kendi güçsüzlüğünü... Önce sol sağ parçalanmasını, daha sonra, çaresizliğin kucağında, din sömürüsüne teslim olmayı yaşadı ve durmadan kan kaybetti.” (Oyuncu, s. 108.)
    DÖNEKLERİ GÖZÜNDEN KAÇIRMAYAN YAZAR
    Türkiye'deki değişimi ve dönüşümü bireysellik üzerinden aktaran Bener'in zihninde 1930'lar coşkuyla kalmıştır. Sivas yangınını arkaplan olarak kurduğu Hınzır Kız kitabında, Refah Partisi iktidarına sert eleştiriler getirir. 12 Eylül sonrası azalan toplumsal olaylar ve kitle hareketleri, köktendinci Refah Partisi iktidarı döneminde nasıl tekrar çoğaldığını ve İkinci Cumhuriyetçiler'in tahtını sarstığı anlatılır. Ve elbette 30'lardaki Cumhuriyet'in marşları yükselerek: “Dosyayı yanına bırakarak düşünüyor Günseli: Çok sonra, özellikle de ikinci Cumhuriyetçiler ortaya çıktığı zaman, bu marşın sözleri şoven bir ulusçuluğun ifadesi olarak nitelendirilmiş; devrim yılları faşist baskılar altında ezildiği bir dönem olarak damgalanmıştı. (...) Aradan çok yıllar geçip, yirmi birinci yüzyıla pek az kala, köktendinci bir partinin iktidara ortak olduğu günlerde, aydınlar yeniden anımsamışlardı bu marşı; üstelik yalnız olanlar değil, bu kez, işçiler, memurlar, esnaf, yani halk, alanlarda, sokak mitinglerinde, kalabalık tepki toplantılarında, bir çeşit kurtuluş simgesi olarak söylemeye başlamışlardı.” (Oyuncu, s. 107.)
    Bener, toplumsal koşulların yarattığı buhran içinde, siyaseten çöken tipleri de dile getirir. Döneklik gerçeğine değinen, tartışan bir yazardır. Yalnızlaşan bireyin, sırtını topluma çevirmesi kaçınılmazdır. Çığlık atan, bulantılar yaşayan küçük burjuvalar, döneklikten kendini kaçıramazlar: “İçimizde bir Barış kaldı galiba, sonuna kadar yürüyen... Peki, biz döndük mü? Bizim kuşak? Selim ve ben... Ötekiler... Ölümün bin çeşidiyle göçenler? Ali, Erdem, Savcı Tekin, Postacı Nâzım, Handan... Orkun dışındakiler... Sedat bile vardı. Ya oğullarım? O ateşli Cüneyt, Amerika'ya kaçıp beynini satan Erdinç? Alaca bulaca resimler çizerek gönül eğlendiren kızım?” (Oyuncu, s. 64.)
    POSTMODERNİZME TAVIR ALMAK
    Toplumsallığı arka planda yediren Bener, “Falcı” öyküsüyle özgürlükler üzerine açık bir tartışmaya girer. Tarihin başından bugüne değin özgürlükleri, baskıları, egemen sınıfın sömürülerini, başkaldırıları fantastik bir anlatımla, illüzyon gösterileri eşliğinde okuyucuya beyin jimnastiği yaptırarak sorgulatır. Özellikle, ezilen milletleri “sanatsal faaliyetlerle” oyalanma alanlarına çekilmesi ve arabesk bir kültür yaratılmasına sert eleştiriler yöneltir.
    Bener, büyük medya kuruluşlarıyla, Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi eserlerle yaratılan “zararsız” düş alanları ile kitlelerin postmodernizmin içine nasıl çekildiğinin altını çizer. Türkiye'de pek çok sanatçının küreselleşme adı altında Batı hayranlığının arttığı günlerde, o Batı'nın sanat hayatındaki çöküşü görür ve daha 80'lerin başında bu müjdeyi verir: “Sinemaya gitmiştim. Eleştirmenlerin çok övdükleri bir filmdi. Doğrusu ya, bir şey anlamadım. Sanat, Batı'da bunalım geçiriyor. Okuyacak doğru dürüst bir şey yok. Biçimsel oyunlar, olağanüstülüğe sığımış, doğallıktan kaçış...” (Oyuncu, s. 399.)
    Varoluşçu yazarlar esasında bir geçiş dönemi kurmuşlardır. Varoluşçuluk, bir ara geçiş formudur. Modernizmin bunalımlarından postmodernizme geçişte, basamak oluşturmuşlardır. Postmodernizmin bireyinin, en ilkel halini Sartre'da, Camus'da ve diğer varoluşçu yazarlarda görürüz. Son dönemlerinde postmodernizme dikkat çeken ve eleştirmekten geri kalmayan Bener, buna rağmen postmodern etkilerden kaçamaz. Postmodern teknikleri de kullanan yazarın yalnız ve yıkık bireyleri, bugün Türk edebiyatının postmodern karakterlerinin öncülü konumundadır. Bener'in Yalnızlar'daki Necati'sinin, İlhami Algör'ün “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” kitabındaki Arif'inden pek bir farkı yoktur.
    STALİN DÜŞMANLIĞINDAN KAÇAMAMAK
    Bener, sıklıkla küçük burjuvaların hayatını anlattığı eserlerinde maalesef bir küçük burjuva hastalığından kaçamıyor. Falcı öyküsünde ve diğer kitaplarında Stalin düşmanlığına düşüyor. Sosyalizme yakın karakterleri anlatsa da Bener, konu Stalin olunca kinini gizleyemiyor. Stalin'i Hitler'le bir tutan Bener, sanatsal faaliyetlerin önünde Stalinist anlayışın bir engel olduğunu da kendi ağzından iddia ediyor: “Sanatsal faaliyetler, faşist ya da Stalinist iktidarlar döneminde daha doğrudan ve daha kaba yöntemlerle yönetilmekte iken, yaşadığımız çağda bu kez büyük sermaye iktidarı daha geri planda kalarak, oluşturdukları basın, dağıtım ve tanıtım tekelleri aracılığıyla edebiyatı etkilemektedir.” (Bütün Öyküler-1, s. 9.)
    Gölgede kalmış yazarlarımızdan Bener'in kitaplarının yeniden basılması ve Türk okuyucusuyla buluşması sevindirici. Üzerine derinlemesine araştırmalar yapılmayı hak eden yazarlarımızdan olan Bener'i okurken, karakterlerin Munch'un tablosunda olduğu gibi çığlıklar atacağını duyacaksınız. Kimi zaman sancılar çekecek, kimi zaman bulantılar duyacak, kimi zaman da toplumsal ve felsefi tartışmalar içinde bulacaksınız kendinizi.
    Çığlık atan bireyleriyle, kitaplığınızda özel bir bölüm açacak kadar çok, zengin ve hacimli eserleriyle Bener, yeniden elinizi uzatmanızı, yeniden değerlendirmenizi ve belki de bu kez okuyucu tarafından yeniden yeniden yazılmayı bekliyor.
  • 248 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Saygıdeğer Hasip Saygılı Hocamız, 2009-2010 döneminde Kosova'da 18 ay Türk Kıdemli Subayı (NATO-KFOR Harekât Başkanı) ve Türk Temsil Heyeti Başkanı görevlerinde bulunmuş; yer yer Harp tarihçisi, bazen de Türk Subayı olarak buradaki gözlemlerini , yerel halkı ve azınlık Türk halkıyla ilgili tespit, değerlendirme ve tecrübelerini kaleme almış ve bizimle paylaşmıştır.

    Rumeli'de Bizden Ne Kaldı? Osmanlılar'ın Balkan yarımadasına verdikleri coğrafî isimdir Rumeli. Malûmunuz; Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başlarında, ''Düvel-i Muazzama'' dediğimiz Avrupalı büyük devletlerin çıkarları Osmanlı üzerinde çakışıyordu. Osmanlı Devleti bunun farkında olup denge politikası uygulayarak bir süre ayakta kalmaya çalıştı. Ancak bahsedilen bu devletler Osmanlı'yı ''hasta adam'' olarak görmüş, devletin zayıflayan siyasî ve ekonomik durumunu fırsat bilerek, tabiri caizse pastadan pay alabilmek için Osmanlı Devleti'ne bazen dostça, bazen düşmanca yaklaşmışlardır. Bu ikiyüzlü siyasetleri, Balkanlarda Osmanlı'ya tâbi milletleri kışkırtmaları ve isyana sebebiyet vermeleri, savaşlarda birçok cephede birden savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti'nin savaşları kaybetmesi sonucunda da Rumeli toprakları kaçınılmaz olarak elden çıkmıştır. Türk milleti tarih boyunca bütün milletlere yardım etmiş, zor durumdaki milletlere kucak açıp onları korumuş müstesna bir millettir. Osmanlı Devleti fethettiği memleketlerde han, hamam, kervansaray, çeşme, köprü, türbe, cami gibi eserlerle buraları ihyâ etmiştir. Ancak Rumeli'de yaşayan Türkler, bilhassa ''Türk'ten daha ziyâde Türk'' olarak anılan Boşnaklar bir zamanlar gölgesinde yaşadıkları devletin yadigârlarına sahip çıkmamakta ve artık millî değerlerine minnet duymamaktadırlar. Kitapta yazar, bizzat bölgede şahit olduğu hususlar çerçevesinde; buradaki Türklerin ''Evlâd-ı Fatihân'' olmalarıyla övünmeleri ama buna lâyık olmak için çaba sarf etmemeleri, her şeyi Türkiye'den beklemeleri üzerinde durmuştur. ''Övünülecek bütün şahsiyetleri toprak olmuş bir toplum ne kadar sefil..'' Elbette bu durum şanlı tarihimizle gurur duymayacağımız anlamına gelmez; tarihe sadece kendi gözümüzle bakarsak öznellikten öteye geçemeyip, yabancıların Türkler hakkındaki algılarını haklı çıkarmış oluruz. Kayda değer bir şeyler yapmayıp sadece atalarının şanlı zaferleriyle övünmek de Türklüğün tabiatına yakışmaz. Buna ek olarak yazar, yüzyıllardır Osmanlı hakimiyetindeki toprakları kaybettiren süreçlerin milletdaşlarımızda hâlen kan kaybını sürdürdüğü kanaatinde. Bölgede uzun vâdeli politikaların geliştirilmemesi ve sivil toplum örgütlerinin devreye sokulmaması bunun kanıtı gibi görünüyor. ''Evlâd-ı Fatihân nasıl perişan olmuş?'' diye soruyor yazar ve cevap veriyor:

    ''Bildiğim; milletdaşlarımızın gözlerimle tanık olduğum üzere Kaşgar'dan Kabil'e, Bakü'den Priştine'ye hemen her yerde süründükleridir. Boş övünmeleri bırakıp meselenin varlığını kabul edersek belki çıkış yoluna yaklaşabiliriz.''

    Bizim, yabancıların gözündeki malûm ''Türkler hep atalarıyla övünürler; lâkin kendileri ilerlemek için çaba sarf etmez.'' algısını çürütmemiz gerekir. (Yabancı yazarların, diplomatların seyahâtnâme ve hatıralarını okumanızı salık veririm, işte o zaman yabancıların gözünden Türkler hakkında ne demek istediğimi anlarsınız.) Bu konuya istinâden Oktay Sinanoğlu'na hak vermeliyiz:

    ''Atalarınla övünme, atalarına lâyık olmaya çalış.''

    Nasihâtlere burun kıvırmayalım, ders almaya çalışalım, zîra gelecek için yön çizmemizde tarihimiz kadar önemlidir. Benzeri bir nasihât de Keçecizâde İzzet Molla'dan:

    ''Olma ınnîn-i mâarif racûl-i kâmil isen
    İftihâr etme pederle ulemâ-zâde gibi''
    (Kâmil adamsan marifet kısırı olma. Âlim çocuğu gibi babanla övünüp durma.)

    Kitabı okurken çok duygulandığımı, hüzünlendiğimi, yer yer sinirlendiğimi ifade etmeliyim. Size de biraz aktarmaya çalışayım, ki hak verip vermemek size kalmış.
    Yazarın kitapta da bahsettiği menfur olay, 2018'de Kosova'da (539 Yıl Osmanlı hakimiyeti) gerçekleşen Türk bayrağına saldırı düzenlenmesi ve bu çirkin olayı uluslararası ilişkilerin sağlığı açısından yetkililerin saldırıyı kınamaktan başka bir şey yapmayıp âdeta geçiştirip üzerini örtmesi, olayın çirkinliği kadar üzücü bir durum. Hani bayrak bir ülkenin namusuydu? Bayrağa yapılan saygısızlık o millete yapılmış sayılırdı? Biz atalarımızdan böyle öğrenmedik mi? Bu ve bunun gibi olaylar bir defalık değil elbette, bölgedeki millî ve kültürel yapılarımızın yıkılırken ülkemizin ses çıkarmaması Rumeli'deki durumumuzu gözler önüne seriyor. ''Türk kültür ve değerlerini biz yok sayar küçümsersek, Bosna, Kosova, Makedonya gibi Rumeli topraklarında ecdâd yadigârı kültür eserlerimizi yok eden vandallara kızma hakkımız olur mu?'' Kitabı okurken çokça 'Türkiye bu kadar âciz mi' diye çok sordum kendime. Türk tarih ve kültürünün ihyâsı için Türk bilim insanlarına ve Türk devlet büyüklerine büyük görev ve sorumluluklar düşmekte. Fikrimce şanlı ecdâdımızdan kalan kültürel mirasa sahip çıkmazsak, atalarımızla gurur duymanın ne anlamı kalır ki? Öyleyse makam sahibi olmakla iş bitmiyor, o makamın hakkını vermek, gereğini millî bir vazife olarak yapmak gerektiğini düşünüyorum. Yüzyıllarca Türklerin yaşadığı bu topraklarda, şimdilerde Türk karşıtlığına, Türklere ve kültür eserlerimize yapılan zulümlere Türkiye'nin yaptırım gücünün olmaması, gerek yurt içinde gerek yurt dışındaki kadroların tarihî ve millî bilince sahip olmaması, yetkili kişilerin görevlerini hakkıyla yerine getirmemesi, başkonsolosluk ve büyükelçilik gibi önemli makamlara liyâkatli kişilerin getirilmemesi durumu; dışarıdaki hak ve çıkarlarımızın zedelenmesi ve milletimizin olumsuz intiba bırakması açısından başlıca sorunlar doğurmakta. Kitapta vurgulanan bu sorunlarımızın hâlen devam etmekte olduğunu görmek kendi adımıza acı verici bir durum. Yeri geldi çok âh çektim; çünkü bu tarihî Türk toprakları şimdilerde Türk düşmanlığı beslemekte. Sırplar, Bulgarlar Osmanlı'ya isyan etmelerinin tarihini yıl dönümleri olarak kutlarken, bizim bırakın Anadolu'ya girişimiz açısından önemli Malazgirt Savaşı'nı hatırlamak şöyle dursun, birçok insan millî bayramlarımızı samimiyet ve içtenlikle kutlamıyor bile. Birlik ve beraberlik olması gereken Türkler birbirlerini desteklemiyor ve sonuçta hak-hukukumuz çiğneniyor. Bu tarihte de böyle, günümüzde de.. (Ankara Savaşı, Dandanakan ve Yassı Çemen gibi savaşlar Türk'ün Türk'ü kırdığı savaşlar olarak bilinir.) Yeri geldi mi atalarından bahsedip Türklüğüyle övünen milletimiz, üstüne tarihi sıkıcı (tanıdığım birçok insanın ifade ettiği gibi tarihi sıkıcı görmeleri. Aslında herkesin bir geçmişi olduğu gibi ülkelerin, milletlerin, hattâ eşyaların bile bir geçmişi var. Tarih olmadan coğrafyanın, siyasetin, edebiyatın vs. olamayacağını düşünemiyorlar. ) veya gereksiz görüp okullarda ders sayısını azaltırlar. Bildiğim kadarıyla her ülke kendi milli tarihini okullarda ülkemizden ziyâde öğretirken bizim durumumuz elbette dalgalı eğitim sisteminin bir yansıması. Bu durum da tarih derslerini okullarda teşvik etmenin yerine itibarsızlaştırdı. Yakında Tarih derslerini de kaldıracaklar, öğrenciler milliyetinden, tarihinden yoksun yaşayacak diye endişeliyim.. Tarihtir bizi köklerimize bağlayan, geçmişimizi anlamada, geleceğimize yön çizmede önemli bir safhadır. Tarih, milletlerin hafızasıdır; milletler de insanlar gibi hafızalarıyla yaşarlar. Hafızasını kaybetmiş, geçmişini hatırlamayan bir insan düşünün, içinde bulunduğu ânı sağlıklı bir şekilde nasıl anlayabilir ve geleceğini nasıl biçimlendirebilir? Buna karşı çıkanlar olabilir; fakat bu hususta eğitimin daha millî olması kanaatindeyim. Günümüz sorunlarına çözüm bulamayışımız ve tarihteki bazı hataları tekrar edişimiz bu husustaki eksikliğimizden kaynaklanmakta. Bazen Ömer Seyfettin'in kendi döneminde çektiği ıstırapları bir çekmiyorum desem yalan olur. Ki eğitim, bu ülkede önem verilmesi, zaman kaybedilmeden el atılması gereken en önemli konu diye düşünüyorum.

    Kitapta görsel açıdan yazarın çektiği fotoğrafları koyması anlatılanlar bağlamında artı bir değer kazandırmış. İnsanın insana saygısının olmadığı bir dönemde, Balkanlarda ve Avrupa şehirlerinde Türk karşıtı eli kanlı çetecilerin birçok heykeli sergileniyor ki, bu heykeller bizim tarihimize hakaret niteliğinde.. Yüzyıllardır biz Türklere ''barbar'' diyen Avrupa insanı kendi barbarlığını görmezden geliyor. Bu duruma kültür bakanlarımız başta olmak üzere, kuruluş amacı yurt dışındaki haklarımızı korumak olan vakıf vs. kurum-kuruluşlar dur demiyorlarsa diplomasimiz geçmişten bugüne kadar yol kat edememiş demektir. Aynı şeyi Türkiye'de biz yaptık farz edelim, birilerinin gözüne batmaz mıyız ve yoğun bürokratik iletişim sayesinde diktiğimiz heykeller kaldırılmaz mı?

    Öte yandan Rumeli elimizden çıktıktan sonra Anadolu'ya yapılan yoğun Türk göçleri ve baskıya maruz kalan Türklerin muhtelif zamanlarda yaptığı göçlerle Rumeli'deki Türk nüfusu iyice azalmış, siyasî, eğitim ve kültürel alanlarda da düşüşe geçmişlerdir. Askerimizin çekildiği, bayrağımızın indiği bu toprakları süratle terk ediyoruz. Kültürel mirasına sahip çıkmak, geçmişini, kültürünü gelecek nesillere aktarmak hepimizin millî vazifesi olmalıdır. Aksi takdirde tarihte başka milletlerin kültürlerinin etkisine girerek yok olmuş birçok topluluğun örneği aşikârdır.

    Kitapta adı geçen; Arnavutlar tarafından Yakova'da boğazlanan Sadrazam Müşîr Mehmet Ali Paşa, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten kaç yüz yıl önce şiirleriyle ''Ne mutlu Türk'üm diyene'' ifadesiyle kadı, şair, tarihçi, asker Suzî Çelebi ve Sırp ordusuna Müslümanlardan asker toplanmasına karşı çıktığı için görev yaptığı camide süngülenen Hafız Arif Efendi gibi şühedâmızın metruk kabirlerinin, yazarın gerekli makamlara resmi beyânlarına rağmen kılını bile kıpırdatmayan, ecdâdına kayıtsız kalan makam sahipleri bunların veballerini nasıl ödeyecek? Bir zamanlar bizim dediğimiz topraklarda Türk izlerinin yavaş yavaş silinmesi; tarihine, ecdâdına, kültür varlıklarına sahip çıkmayan, haklarını savunmayan, ilerlemekten çok gerilemeyi tercih etmiş azınlık vatandaşları hem de gereğini yerine getirmeyen, kayıtsız kalmakla, makamlarını işgal etmekle yetinen birtakım kimselerin yüzündendir desek yalan olmaz herhalde..

    ''Gafil derler gaflet donun giyene
    Er demezler yavuz nefse uyana
    Kazanır kazanır verir ziyâna
    Hak yoluna bir puluna kıyamaz.''
    (Prizrenli Ümmî Sinan Efendi)

    Dikkatimi çeken bir başka husus ise; bu topraklarda tekke geleneğinin hâlen yaşatılıyor olması. Kosova-Prizren Melâmi Tekkesi'nin aynı zamanda bir kültür ve eğitim vakfı olması; bu çerçevede burada hafızalardan silinmek üzere olan bestelerin derlemesi, unutulmuş güftelere uygun besteler yapması, tekke ziyaretçilerine ilahiler, nefesler icra etmeleri; tekkenin şeyhinin de şair, bestekar, icrâcı, yazar ve tarihçi olması kültür yönünden aktif olduklarını göstermekte.

    Yazarın bazı yazarlarla ve muhtelif dergi ve gazetelerde yaptığı çeşitli söyleşileri Balkan tarihimiz ve günümüz sorunlarına değinmesi açısından önemli. Ayrıca yazarın Makedonya, Bulgaristan, Sofya, Belgrad gezilerini kaleme alması ve bizimle paylaşması; gerek Balkanlarda son dönemlerdeki gelişmeler, gerek bölge halkının tavır ve davranışları, gerekse kültürel açıdan bende bir seyahâtnâme tadı bıraktı diyebilirim. Yazarın sık sık Rumeli'deki gözlemleriyle Türkiye insanımızın genel yapısını karşılaştırması, nerelerde hatalı olduğumuzu görmek açısından faydalı. Bu topraklarda artık güzel Türkçemizin, yöresel yemeklerden tutun, günlük konuşma ve yazmaya, şehirlerdeki adres levhalarına kadar unutulması içimizi acıtan başka bir vehâmet diyebiliriz. Türk milletinin tarihî ve millî bilince sahip olması, birbirine kenetlenmesi ve gelişmeleri sorgulaması, ilerlemek ve tarihî hataların tekrarlanmaması açısından önem arz etmektedir.

    ''Türk azdır diye bulma bahane
    Odun bir şulesi bestir cihâne'' /Suzî Çelebi
    (Kimse Türklerin azlığını gerekçe göstermesin, ateşin bir kıvılcımı dünyayı yakmaya yeter.)

    ''Baş vererim bir taş vermen''
    (Ölürüz; ama vatanımızın bir karışını fedâ etmeyiz.)

    Yazarın görev yaptığı sırada Prizren'deki Sultan Murat Kışlası'nın ismine karşı çıkan Sıpların ''Türklerin kışlalarına Sultan Murat adını vermelerinin kendilerine hakaret anlamına geldiğini'' bildirmesi, buna istinâden yazarın üzerine vazife bilip cesaret göstererek Sırp Ortodoks keşişine elektronik mektupla durumun nedenini sorması ve keşişin Sırp tarihiyle ne kadar donanımlı ve Türk karşıtı olduğu sezilen cevabî mektubu çok ilgimi çekti. 1389-I. Kosova Savaşı'ndan Türk ordusunun zaferle dönmesi ve Sıpların kralı Lazar'ın savaşta ölmesi üzerine Sıpların Türklere karşı bu kadar kindar olduklarını bilmiyordum. Ayrıca cennetmekân Sultan Murad'a zaferden sonra etek öpme bahanesiyle yaklaşıp savaş meydanında onu şehit eden Sırp Miloş Obiliç'in heykelinin dikilmesi ve padişahımızın şehit edildiği günün yıl dönümlerini bayram (Vidovdan Bayramı) olarak kutlamaları da bize hakaret değil mi?

    Rumeli topraklarının kaybedilmesiyle ''Aman Sultan Reşat gel bizi kurtar'' ağıdının yakılmıştır. (Kosovalı İrfan Şekerci tarafından kayıtlara geçmiştir.) Oysa bu türkü yakılmazdan 4-5 yıl önce Rumeli'nin, şehirlerimizin düşmanla savaşılmadan verilmesi için Müslüman eşrafın toplu dilekçe verdiğine şahitlik etmesi, Türk milletinin topraklarda azınlık durumuna neden düştüğünü içler acısı bir şekilde anlatıyor. Dikkatimi çeken başka bir husus ise; karadüzen ya da gâvur sandığı denilen Prizren şehrine özgü bir sazla hâlâ tekkelerde türkü, nefes ve ilâhilerin seslendirilmesi çok hoş. Sazın ezgisini beğendiğim için buraya bir adres bırakıyorum, belki birilerinin keşfetmesine vesile olurum. (https://kirmizilar.com/...e-bir-melami-tekkesi )

    Son olarak bu kitapla tanışmama vesile olan Oğuzhan Saygılı Hocam'a ve bu kıymetli kitabın yazarı Saygıdeğer Hasip Saygılı Hocam'a teşekkürlerimi iletiyorum. Yazarın cesur, milli ve tarih bilincine sahip bir Türk olarak görevini canla başla yerine getirmesi ve bu toprakları görevi süresince aktif icraatlarda bulunmasına okuduklarımla tanık oldum. İnşallah bu kitapta değinilen gereği yerine getirilmesi elzem göndermeler gerekli yerlere ulaşır ve dışarıdaki milletdaşlarımızın hakları korunur ve buralardaki Türk varlığımız ilelebet devam eder. Ömrüm yeterse ve imkânlar el verirse, birgün ben de Rumeli ve Türkistan topraklarını ziyaret etmek istiyorum. Rumeli'deki Türk izlerinin bugünkü hakikâtini görmek ve yetim bıraktığımız Türk kardeşlerimizi biraz olsun tanımak açısından bu kıymetli kitabı tüm okurlara tavsiye ediyorum. Okuyun okutturun. Kitapla ve sevgiyle kalın.

    Kitap Şuuru
  • Arif Nihat Asya şiirleri

    AĞIT

    Ağlayın, parmakları nur
    Sularından kınalı kızlarım
    Ağlasın Meraga göklerinden
    Meraga'ya bakıp yıldızlarım
    Yollara Kürşadlar uzanmış ölü
    Ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü
    Yiğitlerim uyur gurbet ellerde
    Kimi Semerkant'ta bekler beni
    Kimi Caber'de
    Caber yok, Tiyanşan yok, Aral yok
    Ben nasıl varım?
    Ağla ey Tanrı dağlarıdan
    İndirilmiş Tanrım
    Şu yakın suların
    Kolu neden bükülmez
    Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
    Benden doğar, bana dökülmez?
    Ben ki ataeşle konuşurdum.selle konuşurdum
    İdil'le Tuna'yla Nil'le konuşurdum
    ''Sangaryos''u ''Sakarya'' yapan
    ''İkonyom''u ''Konya'' yapan
    Dille konuşurdum

    AĞRI

    Bir âbide istersen eğer, Ağrı'ya git!
    Yükseklerden gelen büyük çağrıya git!
    Çıkmışken yolcu, Ağrı'nın zirvesine,
    Dönmek ne demek? Kanatlanıp Tanrı'ya git!

    ALPARSLAN-II
    Torunlarım dört yana, kol kol, gitsin;
    Malazgird'den İstanbul'a yol gitsin!
    Gelip sana çarpan gücü, yavaştan
    Anlamazsa, haritadan sil, gitsin!
    Şehidlerim, Tanrı'ya, al al, gitsin,
    Yaralıma su verene bal gitsin!
    Taclarını bir şey sanan gururlar
    Tahtlı gelip, taclı gelip kul gitsin!
    Fakat, harb bu: kalmak da var, ölmek de;
    Esir olup kalmaktansa öl, gitsin!
    Şehidlerim uçmağa, al al, gitsin,
    Yaralıma su verene bal gitsin!
    Çekilirmiş gibi davran merkezde
    İki yandan sağ yürüsün, sol gitsin!
    Olsa da son saatin son dakkası,
    Senden aman dileyeni sal, gitsin!
    Şehidlerim, Allah'a, al al, gitsin,
    Yaralıma su verene bal gitsin!
    Ve gönlünden kopup, bize bir yaprak,
    Bir tomurcuk gönderene gül gitsin.
    Düğünlerde tadı gelsin barışın:
    Kızlarıma duvak gitsin, tel gitsin!
    Şehidlerim Huzura, al al, gitsin,
    Yaralıma su verene bal gitsin!

    ANNE
    İlk kundağın
    Ben oldum, yavrum;
    İlk oyuncağın
    Ben oldum.
    Acı nedir
    Tatlı nedir... bilmezdin
    Dilin damağın
    Ben oldum.
    Elinin ermediği
    Dilinin dönmediği
    Çağlarda, yavrum
    Kolun kanadın
    Ben oldum
    Dilin dudağın
    Ben oldum.
    Belki kıskanırlar diye
    Gördüklerini
    Sakladım gözlerden
    Gülücüklerini...
    Tülün duvağın
    Ben oldum!
    Artık isterlerse adımı
    Söylemesinler bana
    'Onun Annesi' diyorlar...
    Bu yeter sevgilim bu yeter bana!
    Bir dediğini iki
    Etmiyeyim diye öyle çırpındım ki
    Ve seni öyle sevdim sana
    O kadar ısındım ki
    Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim
    Gün oldu kırdın...
    İncinmedim;
    İlk oyuncağın
    Ben oldum.. Yavrum
    Son oyuncağın
    Ben oldum...
    Layık değildim
    Layık gördüler
    Annen oldum yavrum
    Annen oldum!

    AYAK İZLERİ
    Varlığından şu güzel ülkeyi kurtarsak da;
    Adımından kalan izler, lekedir toprakta!

    BALIKLIGÖL
    Senin ey gönül, siyah balıklarına
    Yem atar yolcular, gelip, burdan
    Ver derinden bakanların gözüne
    Görünür bir beyaz balık, nurdan.

    BAŞÖRTÜSÜ
    Ne demekmiş
    “Yasak! ”
    İşiniz mi kalmadı
    Yapacak?
    Ne diye karışırsınız
    Saçımıza-başımıza,
    Bizi oyuncağınız mı sandınız
    Bakıp yaşımıza?
    Sebebini anlatamayacağınız
    Çocukça bir devrin hevesinden
    Karşınızdaki en güzel portreleri
    Mahrum ettiniz çerçevesinden!
    Kim demiş, ki:
    “Başörtüsüydü o! ”
    Başımızın -renk renk-
    Süsüydü o!
    Altında saçlarımız,
    Arkadan, ne hoş sarkardı;
    Kimimizde -örgü örgü- sarmaşıklaşır...
    Kimimizde, su olup akardı!
    Şu, bu nâmına “Yasak! ” demiş
    Bulundunuz, tezelden;
    Ne olurdu, anlasaydınız biraz da,
    Güzellikten, güzelden!
    Siz, bizden değilsiniz,
    Tanımıyoruz hiç birinizi,
    Çekin başımızdan
    Ellerinizi!
    Bir gericilik tutturmuşsunuz;
    Gericilik değil, Türk'ün köy modasıdır bu...
    Üstelik, ninemizin başımızda
    Taşıdığımız hatırasıdır bu!
    Dediniz: “Çıkacak başınızdan
    Başörtünüz! ”
    Alın -öyleyse- onunla
    Yüzünüzü örtünüz!

    BAYRAK
    Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
    Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü!
    Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
    Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
    Sana benim gözümle bakmayanın
    mezarını kazacağım.
    Seni selamlamadan uçan kuşun
    yuvasını bozacağım.
    Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
    Gölgende bana da, bana da yer ver !
    Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar.
    Yurda ay yıldızın ışığı yeter.
    Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün.
    Kızıllığında ısındık,
    Dağlardan çöllere düşürdüğü gün.
    Gölgene sığındık.
    Ey, şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalan;
    Barışın güvercini, savaşın kartalı...
    Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
    Senin altında doğdum,
    Senin dibinde öleceğim.
    Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
    Yer yüzünde yer beğen !
    Nereye dikilmek istersen,
    Söyle, seni oraya dikeyim !
    BİR BAYRAK RÜZGAR BEKLİYOR!

    Bi ri var bekliyor.
    Ve bir göğüs, nefes almak için;
    Rüzğar bekliyor.
    Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;
    Yattığı toprak belli,
    Tuttuğu bayrak belli,
    Kim demiş meçhul asker diye?
    Destanını yapmış,kasideye kanmış.
    Bir el ki;ahretten uzanmış,
    Edeple gelip birer birer öpsün diye faniler!
    Öpelim temizse dudaklarımız,
    Fakat basmasın toprağa temiz değilse ayaklarımız.
    Rüzğarını kesmesin gövdeler
    Sesinden yüksek çıkmasın nutuklar,kasideler.
    Geri gitsin alkışlar geri,
    Geri gitsin ellerin yapma çiçekleri!
    Ona oğullardan,analardan dilekler yeter,
    Yazın sarı,kışın beyaz çiçekler yeter! Söyledi söyleyenler demin,
    Gel süngülü yiğit alkışlasınlar
    Şimdi sen söyle söz senin.
    Şehitler tepesi boş değil,
    Toprağını kahramanlar bekliyor! Ve bir bayrak dalgalanmak için;
    Rüzğar bekliyor!
    Destanı öksüz ,sükutu derin meçhul askerin;
    Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye
    Yattığı toprak belli,
    Tuttuğu bayrak belli,
    Kim demiş meçhul asker diye?...

    ÇOCUK VE AĞAÇ

    Çocuk, çok sevdi ağacı...
    Verirdi ona, her kış
    Çiçekleri olaydı!
    Ağaç, çok sevdi çoçuğu...
    Öperdi altın saçlarından
    Dudakları olaydı!
    Ve ona öptürmek için,
    Eğilirdi yerlere kadar;
    Yanakları olaydı!
    Dökerdi önüne hepsini
    Gümüşten, altından, sedeften
    Oyuncakları olaydı!
    Ve çoçuk gittikten sonra,
    Böyle kalır mıydı ağaç?
    Ne olurdu onunda
    Bacakları olaydı,
    Ayakları olaydı!

    DAĞLAR

    Çekmece'den Maltepe'den ileri
    Gitmemiş Sâdâbâd çelebileri
    Alem tepesine Alemdağ derler...
    Böyle bilmiş böyle yazmış eserler.
    Dağlar var karanlık, dağlar var beyaz.
    Korka korka eteğinden öper yaz;
    Ağrıdağ, Babadağ, Gâvurdağ, Ilgaz
    Kubbelerdir...dolaşır, aşılmaz.
    Tendürük'te, Kop'ta Palandöken'de
    Kurtların payı var gelip geçende...
    Ki alırlar vermek istemesen de!
    Dağlar var, tahtından inmeyen sultan
    Dağlar var, yapılmış bundan, buluttan...
    Dağlar var ki Bingöl, Binboğa, Süphan,
    Medetsiz'ler, Mor'lar, Nur'lar, Yıldız'lar;
    Karalar, Kızıllar, Bozlar, yağızlar...
    Karla dolar 'İmdat' diyen ağızlar;
    Yollar kesen, haraç alan dağlar var.
    Bolkarda çamların sakızı damlar...
    Ve bir yıldız düşer, tutuşur çamlar...
    Bir kızıl şehrâyin olur akşamlar...
    Tacı olan, tahtı olan dağlar var.
    Tüter Sarıçiçek, burcu burcudur,
    Akşamlar ya mor, ya turuncudur.
    Ve kışın dünyanın öbür ucudur...
    Sarkarken Cudinin karları dal dal
    Bağdaş kuradursun yollara Karhal!
    'Ferman padişahın, dağlar bizimdir;'
    Dedi yerde bir kurt, gökte bir kartal.
    Dönmez misiniz ey yolda kalanlar;
    Yolcular, garipler, garip çobanlar;
    Allahü ekberde tekbir alanlar?
    Ovalar, konaklar, yollar aşırı
    Birbirini selamlayan dağlar var.
    Dağlar var, batının yangınında kor...
    Dağlar var; adları Nemrut, Balahor...
    Kayışdağ kim, alemdağ kim oluyor?
    Lakin ufukları görünce yoksul
    Dağ yerine kubbe yapmış İstanbul;
    Kurşun şamdanlarda mumlar fildişi...
    Ki pırıltıları sularda pul pul.

    DAĞLARA
    Doruk beyaz, dere mavi;
    Etekler, yeşil çuhadan..
    Dağlar, koskoca dünyayı
    İkiye böler ortadan...
    Ki nesi kalır dünyanın
    Dağları çeksen aradan?
    Kartal, süzülür yuvadan;
    Yuvası vardır kayadan.
    Dağlarda kartopu diye
    Birbirine ay atan
    Kızlar... ki dudakları al...
    Alları, değil boyadan.
    Dağ uykulariyle mahmur
    Yüzlerini, gün doğmadan,
    Seyrederler, ya suyun ya
    Ayın tuttuğu aynadan.
    Yaratırken şu dünyayı
    Yeri, göğüyle yaradan,
    Dağı sahiden yaratmış,
    Geri kalanı şakadan!
    Kurtlarına helâl olsun
    Ne alırlarsa ovadan!

    DUA

    Biz,kısık sesleriz... minareleri,
    Sen,ezansız bırakma Allahım!
    Ya çağır şurda bal yapanlarını,
    Ya kovansız bırakma Allahım!
    Mahyasızdır minareler... göğü de,
    Kehkeşansız bırakma Allahım!
    Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
    Müslümansız bırakma Allahım!
    Bize güç ver... cihad meydanını,
    Pehlivansız bırakma Allahım!
    Kahraman bekleyen yığınlarını,
    Kahramansız bırakma Allah'ım!
    Bilelim hasma karşı koymasını,Bizi cansız bırakma Allah'ım!
    Yarının yollarında yılları da,
    Ramazansız bırakma Allah'ım!
    Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,
    Ya çobansız bırakma Allah'ım!
    Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız;
    Ve vatansız bırakma Allah'ım!
    Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
    Müslümansız bırakma Allah'ım!

    GERİCİ
    Tarihlere, destanlara yol bulabilsem
    Hiç durmadan düşünmeden geri giderim...
    Buna şaşma ki geçmişte yaşamayı ben,
    Gelecekte yaşamaya tercih ederim.

    GÜZELLİK
    Hastalık, sevgisizlik, öksüzlük...
    Neler geçirdim ben!
    Çıkabilseydi bir, 'güzel' diyecek
    Güzelleşirdim ben!


    HİSSE
    Onlar, almakta parsadan hisse...
    Bize kalmakta kıssadan hisse!

    İKİZLER

    Biz böyle bir gün için gelişmiş ikizleriz;
    Boyundan öpme çürür, öpülecek bizleriz

    İNANMAK
    Bardaktan seni içmek
    Seni teneffüs etmek havada...
    Dolaşmak, dolaşmak sana dönmek
    Seni bulmak yuvada...
    Yolumuzda aylar, yıllar
    Basamak basamak...
    Basamakların çıkamadığı yere
    Kanatlarınla çıkmak...
    Boşaltmak takvimden günleri
    Günlerin üstünden yollara bakmak
    Rüzgarla esmek, sularla akmak...
    Baharı yollamak yollara
    Alıkoymak bir nisanın tadını...
    Dışarda herkes gibi seslenmek sana
    Ve koynunda söylemek asıl adını...
    İnanmak, inanmak, inanmak
    Ninnilerinle uyuyup, türkülerinle uyanmak...

    KANATLAR

    Yaşamaktan mı yorgunum,bilmem
    Seni günlerce beklemekten mi?
    Yine yoldan geyik geyik sekişin
    Gün sönerken mi,ay batarken mi?
    Söyle: Memnun musun uzaklarda
    Yuvan aydın gönülcüğün şen mi?
    Yine kalsın mı, dizlerimde başın
    Yine koynumda can çekişsen mi...
    Kim sorar, ey hayat, kim düşünür
    Ki vakit geç mi yoksa erken mi?
    Söyle: Memnun musun uzaklarda
    Yuvan aydın gönülcüğün şen mi?
    Gökte kanatlar bizimdi... bilmezdik
    Bu hafiflik kanat mı yelken mi;
    Anlamaz, anlamazdık Allahım
    Böyle yekpare can mıyız ten mi?
    Söyle: Memnun musun uzaklarda
    Yuvan aydın gönülcüğün şen mi?
    Bilemem: Gizli gizli'gel'dediğin
    Başka bir aşina mıdır, ben mi;
    Kadehinden mi sarhoşum hala
    Kadahlerinden mi?
    Söyle memnunmusun uzaklarda
    Yuvan aydın gönülcüğün şen mi?


    KATİL

    Sende bilirsinki, iki kurşunla;
    Bana kolay kolay gelmezdi ölüm.
    İstedimki sana 'kaatil' desinler:
    Bunun'çin öldüm.


    KUBBELER

    Dün başlar seferber, eller seferber;
    Kurşun eritildi, mermer çekildi.
    Bunlar, bu kubbeler, bu minareler
    Akçayla olacak işler değildi.
    Böyle bir gemide yendi suyu NUH.
    Ve bu yelkenlerde kanatlandı RUH.
    Taşıtıp kalyonla pırlanta, inci
    Abide haline koydu sevinci
    Gergefle işleyip bir inci sultan
    Ki çiçek verirdi saksıya koysan,
    Bulabildinse ey yolcu yerini
    Hepsinin alnında altından bir ay.
    Seyret İstanbulun camilerini
    Minare minare, kubbe kubbe say!
    Açılır masmavi burda gökyüzü,
    Gümüşten sütunlar üstünde durur...
    Kimin gölgesi dinlenir yerde,
    Kiminin beyazı sulara vurur.
    Allaha giden yol buralardadır,
    Kapılar açılır şerefelerden,
    Burdan uğurlanır mubarek aylar,
    Bayram burda başlar arifelerden.
    Mihraplar, kemerler, kubbeler yapmış,
    Sultanı, çerisi, piri, veziri,
    Nesilden nesile götürsün diye
    Kanatlar üstünde şanlı Tekbiri.
    Nice başbuğların açtığı yerde:
    Biri yardan geçmiş,öteki serden,
    Yolcular gidiyor yarına doğru,
    Kafile kafile bu köprülerden.
    Kuşun uçuş, gülün açış saati,
    Tanrının fermanı yüce kubbede
    Duyulur uyanık Fatihin 'Uyan!'
    Dediği uzaktan Sultan Ahmede.
    Diken dikmiş, yakan yakmış mumunu,
    Şamdanlar şamdanlar, ulu şamdanlar.
    Ki aydınlığıyla, asırlar boyu
    Yolunu bulurdu yolda kalanlar.
    Burda kubbe, kemer ve mihrap olmuş,
    O kıvrak şekli ki serhadde yaydı;
    Atlas bayrakların dalgalarında
    Rüzgarla öpüşen ince bir aydı.
    Kimi yıkanırdı şadırvanlarda
    Tekbire HU HU katıyor kimi;
    Beyazıt önünden güvercinlerin
    İncidir yemi...
    Söyleyin ey nazlı haber kuşları:
    Tuna boylarından müjde geldi mi?
    Uzaklarda kırık minarelerden
    Gökte bir kapıyı vurur leylekler;
    Bir gün açılacak o büyük kapı
    Ve kanatlar yere inmeyecekler.
    Taraf taraf, kol kol şu yamaçlardan
    Açtıkça fetihler tarihi Türkün
    Kubbeler erecek bir gün murada
    Ve minareler dal verecek bir gün.
    Geçerken altından bu loş kemerin
    Menekşe menekşe gül güldür içi..
    Kapanmaz kapısı Allah evinin
    Ki beş vakit gürül gürüldür içi.
    Çinliler çinliler taze çinliler:
    Boyası göz nuru, fırçası kirpik...
    Ey sanat ' Kuruyan dallarımıza
    Bir yeşil yaprak ver ' demeye geldik.
    Biri hattın; biri mermerin, tuncun,
    Kurşunun sırrını aramış bulmuş;
    Yesari elinde 'Lafza-i Celal'
    Sinan'da kubbeyle minare olmuş.
    İşte bir kubbe ki söyler saati...
    Yolcu ilk, dalgalar son cemaati,
    Mavidir çinisi, yenidir adı;
    Mermerini sisler karartamadı.
    Şahzade, Laleli, Haseki Sultan...
    Hepsinin üstünde Süleymaniye...
    Süleymaniyeden, Ayasofyadan
    Yollar iner dal dal Yenicamiye.
    Yelken yelken, seren seren geiler;
    Yamaçta, kıyıda, yolda Camiler,
    Bu Horasan, mermer kurşun dağları
    Omuzunda taşıdığı çağları.
    Taşıyacak daha çağlar boyunca
    Ve yer çekmeyecek, yere koyunca.
    Yolları arkada bırakan hızla;
    Kanatlarımızla, atlarımızla
    Aşarken toprağı, taşı, denizi
    Bu kurşun memeler emzirdi bizi.
    Böyle bir gemide, yendi suyu Nuh...
    Ve bu yelkenlerde, kanatlandı Ruh...

    KUBBE-İ HADRA

    Kimi, boşlukta sızar asude;
    Kimi, bekler gecelerden seheri..
    Farkı yoktur gecenin gündüzden,
    Ne çıkar yanmasa ufkun feneri
    Tunç taslarda içerler kaderi
    Bu ecel şerbetinin bekrileri.
    Kim bilir, belki giden yolcuların
    Bu sefer son seferi
    Sisli gözlerde cihetler silinir,
    Kimsenin kimseden olmaz haberi
    Ne semavatı görürler, ne yeri
    Bu ecel şerbetinin bekrileri.
    İçlerinden biri vardır ki aba
    Bilerek sırtına çekmiş kederi
    Yolda lakin onu dimdik yürütür
    Belde imanının altın kemeri
    Gecenin, gölgelerin şaheseri
    Bu ecel şerbetinin bekrileri.
    Seslenir da’veti bir meçhulün;
    Bir nida der: İleri!
    Ki nihayet bir ilahi gecenin
    Kapısından süzülürler içeri
    Ve aşarlar o karanlık kemeri
    Bu ecel şerbetinin bekrileri

    MARŞ
    Gök mavi, başak sarışın...
    Tadı ne güzel barışın.
    Karları ılık olacak
    Yarın yuvalarda kışın.
    On altı yaş kucağına
    Koşabilir yirmi yaşın
    Kanatları üzerinde
    Aşkın, dileğin, alkışın.
    Gök mavi, başak sarışın...
    Tadı ne güzel barışın!
    Fakat senin on savaşa
    Değer, ey yurt, bir karışın!

    MAVİ
    Kayıklarla kayıkçılar
    Dalgıçlarla balıkçılar
    Bilirsin:ne ister,deniz!
    Kendini bu isteklerin:
    Yelkenlerin küreklerin
    Altına seriver, deniz!
    Balıkların,kandillerin
    Ne varsa olsun ellerin
    Bana mavini ver deniz!

    MİSAFİRLER
    'Tanrı misafiriyiz.' deyip kondular Tanrı'm!
    Benim evimi senin evin sandılar, Tanrı'm!
  • #unutmadımaklımda Pir Sultan Abdal şenliklerine katılan 33 aydının yakılarak öldürüldüğü Madımak katliamının 23’üncü yıl dönümünde Sivas katliamında hayatını kaybedenler
    Muhibe Akarsu (35 yaşında, misafir), Muhlis Akarsu (45 yaşında, sanatçı), Gülender Akça (25 yaşında, sanatçı), Metin Altıok (52 yaşında, şair, yazar), Ahmet Alan (22 yaşında, sanatçı), Mehmet Atay (25 yaşında, gazeteci), Sehergül Ateş (30 yaşında, sanatçı), Behçet Aysan (44 yaşında, şair), Erdal Ayrancı (35 yaşında, yönetmen), Asım Bezirci (66 yaşında araştırmacı, yazar), Belkıs Çakır (18 yaşında, sanatçı), Serpil Canik (19 yaşında, sanatçı), Muammer Çiçek (26 yaşında, aktör), Nesimi Çimen (67 yaşında, şair, sanatçı), Carina Cuanna (23 yaşında, Hollandalı gazeteci), Serkan Doğan (19 yaşında, sanatçı), Hasret Gültekin (23 yaşında şair, sanatçı), Murat Gündüz (22 yaşında, sanatçı), Gülsüm Karababa (22 yaşında, sanatçı), Uğur Kaynar (37 yaşında, şair), Asaf Koçak (35 yaşında, karikatürist), Koray Kaya (12 yaşında, çocuk), Menekşe Kaya (17 yaşında, sanatçı), Handan Metin (20 yaşında, sanatçı), Sait Metin (23 yaşında, sanatçı), Huriye Özkan (22 yaşında, sanatçı), Yeşim Özkan (20 yaşında, sanatçı), Ahmet Öztürk (21 yaşında, otel görevlisi), Ahmet Özyurt (21 yaşında, sanatçı), Nurcan Şahin (18 yaşında, sanatçı), Özlem Şahin (17 yaşında, sanatçı), Asuman Sivri (16 yaşında, sanatçı), Yasemin Sivri (19 yaşında, sanatçı), Edibe Sulari (40 yaşında, sanatçı), İnci Türk (22 yaşında, sanatçı), Kenan Yılmaz (21 yaşında, otel görevlisi).

    Yaralananlar
    Aziz Nesin, Oktay Samur, Lütfiye Aydın, Kadir Ardıç, Cafer Can Aydın, Ahmet Bayram, Aydoğan Yavaşlı, Faruk Yalçın , Melahat Yavaşlı, H.İbrahim Darbiçer, Kamber Çakır, Ahmet Yapar, Lütfi Kaleli, Şaban Yılmaz, Serdar Doğan, Selahattin Özaslan, Gülay Şahin, Nurettin Darıka, Makbule Çimen, Sabri Kangal, Nuray Özkan, Birsen Gündüz, Bülent Daylaşlı, Mustafa Göktekin, Faruk Daylaşlı, Turan Keser, Bedia Atmaca, Erkan Kılıç, Şadiye Tanış, İnci Şener, Nevzat Çiğdamlı, Ali Sertaş, Ünal Altunay, Çiğdem Gülhan, Ali Uygur, Mecit Ünal, Hasan Yıldırım, Hidayet Özden, A. Turan Onak, Solmaz Yılmaz, Mustafa Kaya, Zülali Bilgin, Erdal Koç, Seyit İnat, Rukiye Güler, Ersin Güren, Adem Şahin, Salim Cebenay, Ercan Develi.

    Otelden yara almadan kurtulanlar
    Arif Sağ, Neval Oğan, Yıldız Sağ, Tuncay Yılmaz, Murtaza Demir, Demet Işık, Ali Çağan, Elif Dumanlı, Haydar Ünal, Murat Kılıç, Yüksel Yıldırım, İclal Karakuş, Ali Balkız, Ertan Kartal, Ali Baştuğ, Ali Rıza Koçyiğit, Ali Doğan, Mustafa Türkan, Ayben Kop, Rıza Aydoğmuş, Ali Yüce, Mehmet Aydoğmuş, Nimet Yüce, Deniz Hunar, Celal Yıldız, Ferhun Ateş, Nurhan Metin, Cevat Geray, Cem Celasun, Gülsen Geray, Zerrin Taşpınar, Olgun Şensoy, Mehtap Yücel, Nuray Özkan, Hülya Kaderoğlu, Cevat Üstün, Battal Pehlivan, Hidayet Karakuş, Türkân Pehlivan, İ. Cem Erseven Muhlis Akarsu - Halk ozanı
    Aşkın Divanesi

    Aşkın divanesi Mecnunum amma
    O dosttan bir haber verenim yoktur
    Can ile canana vurgunum amma
    Rahmedip halımı görenim yoktur

    Cahil değil hakikatı bilirim
    Ölü gider sağ olarak gelirim
    Anlayana doğru haber veririm
    Lakin cevherimi bilen yoktur

    İnsanlık yoluna kılmışım karar
    Ali evladına vermişim ikrar
    Vara yok deyip de edemem inkar
    Akarsu’yum bunu bilenim yoktur

    Metin Altıok - Şair
    Bir Yalnızlık İşareti

    Bir cam gibi önünde
    Yüzümü elinle sil
    Hohlayarak üstüne
    Seyret boş bir sokağa
    Hüzünle yağışını yağmurun.
    Sonra kaplasın yavaşça
    Ilık buğusu soluğunun
    Yüzümü baştanbaşa.
    Ve bırakıp gittiğinde
    Bir küçük boşluk kalsın
    Alnını dayadığın yerde;
    Bir yalnızlık işareti
    İşleyen ta içime.

    Behçet Aysan - Şair
    Unutulmayan

    Durmadan taşırdım yanımda üç şeyiiri çakıl tanelerini, çatlamış bir narıbir öpüşün bıraktığı harlı lekeyi ipektençalınmışumutlarla taşırdımah sevgilim derdim, ölümne kadar çoktu yaşadığımızda.bize hep beyaz mendilsallayanölüm ki,iki kapısındahaki bir yalnızlıkdikilirdive hatırlatırdıbize, güz kuşlarınınuçup gittiği denizleri.bense, yulaf kokandağlı ellerindedolaşmak gibi kolaydırsanırdım yaşamak ve sana kansızbir gökyüzügetirirdimgetirebilsem ah,-avlusunda çocuklarınkorkmadan oynadığı-lalelerledonanmış simli bir gökyüzü.bir öpüşün bıraktığı harlılekeyi çatlamış bir narı, unutmadım.

    Asım Bezirci - Araştırmacı, yazar
    Sosyalizme Doğru (1976)

    "…bölümlü toplumların tarihi şunu gösteriyor. yükselen sınıfların ideolojisi genellikli devrimcidir, gerçekçi ve maddecidir. fakat bu sınıflar iktidara geçip de toplumu kendi çıkarlarına göre düzenledikten sonra zamanla tutucu olurlar.

    Biliyoruz: Kapitalist toplum çağımızda sonuncu aşamasını yaşıyor. bu aşamaya "emperyalizm" yahut "can çekişen kapitalizm" adı verilmektedir.

    Nitekim burjuvazi artık yükselen sınıf olmaktan çıkmış, bu sıfatı geleceğe aday olan işçi sınıfı almıştır. dolaysıyla, burjuvazinin ideolojisi de zamanla değişmiş, tutucu ve giderek gerici boyutlar kazanmıştır."

    Asaf Koçak - Karikatürist

    Hasret Gültekin - Halk Ozanı
    Şair Olsam

    Şair olsam gelsem sana
    Şiirler türküler söylesem
    Zenci dişi aydınlığı alnında
    Ve kestane gözlerinde bakışım

    Akşam olsam gelsem sana
    Uyusan ben de uyusan
    Usulcana öpsem seni
    Aşıkcana kucaklasam

    O seni gülüm o seni
    Kirpiklerin gözleri
    Kucaklaması gibi
    Kucaklarım seni

    Uğur Kaynar - Şair
    Yine De Gül
    Gecenin kör vaktidir
    fırtınalar yedeğimde yürürüm
    ayakta ve perişan,
    ocağım,
    köz rengine ısıtır ellerimi.
    Tutarım,
    bir acı zeytin yerim,
    tadı damağımda söyleşir durur.
    Dilimde onlarca söz aç/açıktır.
    Ak kâğıttan yapraklıdır isyânım.
    Sağılır gelir mavi uçuşlarıyla martılar,
    sözcükler süzülür de
    kanat tutar
    kıraç toprağına dizenin.

    Nesimi Çimen - Halk Ozanı

    Değişmem Kâbeye

    Yerleşmiş gönlüme hüsnü cemalin
    Değişmem Kabe'ye hiçbir mirace
    Aşkından bağlıyım zülfün teline
    Ne kement ihtiyaç ne de zincire

    Muhabbet bağında bitmiş güllerin
    Aklımdan çıkmıyor sivri dillerin
    Yüreğimi sarmış sevda kolların
    Ne ipek ihtiyaç ne de kendire
  • Geçen Cuma günü (7 Aralık 2001) iftarı Çamlıbel Matbaası’nda Osman Kâhya ağabeyin mütevazı fakat güzel sofrasında yaptık. İftarın sonlarına doğru ağır bir rahatsızlığa yakalandığını duyduğum ciltçi Ahmet Başoğlu’nun yani bir kitabıma ad olan “Şeyh Efendi’nin rüyası”nın son ravisinin sıhhatini sordum. Hastalığının seyri hakkında biraz bilgi verdi: Yemek borusu kanseri, Bakırköy Devlet Hastahanesi’nde yatıyor, durumu ciddi, katı yemek yiyemiyor, ayağa kalkamıyor ama her zamanki cesareti ve yılmazlığıyla “bunu da yeneceğim” diyormuş. Sonra nerede ise yarım saat Ahmet ağabeyin renkli, uçarı, yılmaz, kayıt tanımaz, bazen çekilmez menakıbı üzerine konuştuk, gülüştük. Sofradakilerin hepsi onu tanıyor.

    Kalkacağımız sıra Osman ağabey telefonla birini aradı. Gelen haber Ahmet Başoğlu’nun yarım saat önce Hakk’a yürüdüğü idi. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Biz Ahmet ağabeyi çekiştirirken meğer o yola revan olmuş.

    Çıkarken Osman ağabeye cenazenin nereden kalkacağını öğrenirse bana da bildirmesini söylemiştim. Akşam telefon etmiş: Cumartesi günü, ikindiden sonra Kadıköy Söğütlüçeşme Camii’nden kalkacak... Sabahleyin Beşiktaş’a geçtim. IRCICA’ya uğradım, oradan da İstanbul Araştırmaları Merkezi’ne, Ahmet Tabakoğlu’na selâm vermeye gittim. Erken çıkacak ve ikindiye Söğütlüçeşme’ye, Ahmet ağabeyin uzun yolculuğun eşiğindeki merasimine, duasına yetişecektim. Çıktım da. Fakat sert bir hava, rüzgâr ve yağmur, kötü bir trafik... Üsküdar’a geçtiğimde cenazeye yetişemiyeceğim belli olmuştu. Akşam Acbadem’de oturan halazâdemin iftarına davetli idim. Güllaçı Kanaat Lokantası’ndan alayım, Fakülte’ye gidip Hilafet Risâleleri üzerinde biraz çalışayım, sonra da iftara yakın giderim dedim.

    Kanaat’a girdiğimde lokantanın üçüncü kuşak sahiplerinden Murat bey (Kargılı) yanıma geldi ve Ayşe Şasa Hanım’ın içerde olduğunu söyledi. Beni kapıdan girerken görmüşler. İçeri gittim ki masada oturuyor. Rizeli delişmen ve garip bir dervişin cenazesine yetişme şansımın kaybolduğu bir hengâmede, güllaçın izinde bir başka garip ve muzdarip dervişle karşılaşmıştım. Bir zamandır hastalığının tekrar nüksettiğini biliyordum. Telefonlarında bahsediyordu. Ağır bir grip de üzerine gelince birkaç gün hastahaneye bile yatmıştı. Sigarayı bırakmış… Doğrusu günde birkaç paketi deviren biri için büyük bir başarı, bir nimet. Bunu Allah’ın bir lütfu olarak görüyor. Bir nefret gelivermiş sigaradan... Ben ise arasıra eski dostu sigarayı hatırlamasını, yoksa vefasızlık olacağını söylüyor, telefonda gülüşüyorduk.

    O gün hava çok soğuk olmasına rağmen bir nefes almak için taksiye binip kendisini Kanaat’a atıvermiş. İlk defa kendisini başı açık görüyorum. Tanıdığımda başını örtmüştü ve hep siyah başörtüsü takardı. Birkaç zamandır arasıra başını açıyormuş. Sebebini şöyle anlattı, daha doğrusu bir arkadaşının kendisine yaptığı yorumu doğru bulmuş, onu aktardı: Cumhuriyetin okumuş yazmış kadın erkek laik aydınlarının dinle irtibatları sadece cenaze namazında tezahür ettiği için başörtüsü, hele siyah başörtüsü onlara sadece cenazeyi ve ölümü hatırlatıyormuş, bundan da farkında olarak olmayarak büyük bir ürküntü ve dehşet duyuyorlarmış. Kendisine uzak durmalarının sebebi de bu imiş. Bu değerlendirmeye kendi tecrübelerini de katarak hak vermiş...

    Benim için inanılası tarafı olmayan uzak ve kurgusal bir yorum fakat düşününce insanın kısmen hak veresi gelmiyor da değil.

    Öteden beriden konuştuk. Konuşmaya teşne bir halde idi, her zamanki gibi. Vicahen veya daha ziyade telefonda konuşmayı zaten yıllardır bir terapi olarak kullanıyor. Sinemaya da uyarlanan “gramofon avrat” başlığından bir ironi de çıkarmıştı; “telefon avrat”. Laf döndü dolaştı, zaman zaman bölük pörçük dinlediğim kendi hikâyesine, uzun ve dolambaçlı hikâyesinin en önemli kısmına geldi. Ben de açılsın, rahatlasın diye sorular sordum, sohbeti koyulaştırdım. Nasıl olsa Murat bey bizi çaysız bırakmıyor, arasıra da tatlısız… Fırsat buldukça gelip yanımıza da ilişiyor.

    Hidayetinin aşamaları şöyle gelişmiş Ayşe hanımın:

    18 yaşından itibaren tanıdığı ve giderek daha fazla fikirlerine, heyecanlarına katıldığı Kemal Tahir vefat edince evine rahatlıkla girip çıktığı, heyecanlı ve bereketli konuşmalarından feyiz aldığı, şifa bulduğu bir yakınını, bir hocasını, bir ana menbaını kaybetmişti. (Kemal Tahir’in ilk tanıştıkları günlerde kendisine söylediği sözleri her zamanki gibi o gün de hatırladı: “Maskaralık ve şaklabanlık yaptığın müddetçe seni baştacı ederler fakat ciddi ve sahici bir şey yaparsan, yapmaya teşebbüs edersen kimse yüzüne bakmaz ve ilgilenmez. Dahası husumet beslerler. Onun için yolunu şimdiden seç”). Etrafında Halit Refiğ başta olmak üzere fikrî endişeleri de olan sinema sanatçıları, rejisörler, senaristlerden oluşan çokça insan vardı. Fakat şu veya bu ölçüde Kemal Tahir’i ikame edecek birini bulmalıydı.

    Uzun Yol

    Bir ara Şerif Mardın hoca olabilir diye düşündü içinden. Tanışıyorlardı da. Gitti, birçok defa gitti, konuştu, dertleşti, endişelerini paylaştı. Kemal Tahir kadar coşkun, kıvrak, hareketli ve derin olmasa da kendi hikâyesinin de içinde yer aldığı modern dünya, yeni Türk düşüncesinin tıkanıklıkları, ana hatları ve renkleri, cumhuriyet aydınlarının tabiatı ve açmazları üzerine çok şeyler öğrendi ondan. Bir gün Şerif Mardin, Kuhn’un, 1982 yılında Türkçeye de tercüme edilen Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabını ona tavsiye etti. Hemen edindi ve okudu. Bir iki asırdır müslüman Türk aydınlarını derinden etkileyen modern Batı biliminin, o devâsa ve büyüleyici alanın ne kadar ideolojik bir çerçeve olduğunu görmekten hem çok etkilendi ve sarsıldı hem de yeni yollar aramanın ve farklı dertler edinmenin ipuçlarını yakalar gibi oldu.

    İçinde bir ürperti, yarım bir ferahlık… Hayata bağlanmak için yeni fakat flu bir kapı. Yoksa yeni bir korku mu?

    Yıl 1980. Şerif Mardin’in bakması ve karıştırması için verdiği kitap katalogları arasında hiç tanımadığı bir isim ve onun tanımadığı bir eserinin İngilizce tercümesi hep dikkatini çekiyormuş. Adeta bir saplantı. Sanki yıllardır aradığı büyük hazinelerden birinin şifresi yahut çileden çıkarıcı hastalıklarının şifa kaynağı o zatta ve o kitapta imiş.

    Ismarlıyor gelmiyor, bir daha ısmarlıyor yine gelmiyor… Nihayet bir gün bereket yüzünü gösteriyor, rahmet yağıyor… O zât İbn Arabî, kitap da Fusûsu’l-Hikem’in İngilizce güzel bir tercümesi… Gömülüyor kitaba. Dilini ve şifrelerini çözmek için bir defa okumak yetmiyor. Nereden yetsin! Kime yetmiş ki! Okudukça mânevi dünyası yükseliyor, hastalığı geriliyor. Kemal Tahir’in yıllar önce gerçek ve gerçeklik üzerine söylediklerine çok yakın unsurlara rastlaması onu ayrıca memnun ediyor. Üstadın tecelliyat bahsinde anlattıklarıyla Kemal Tahir arasında irtibatlar kuruyor kendince. Ayşe Hanım’ın söylediğinin nerede ise aynısını Cemil Meriç Bu Ülke’de Kemal Tahir’le ilgili yazısına epigram olarak koymuş, oradan aktarıyorum:

    “Gerçek kendisini zor teslim eder, çünkü canlıdır, değişkendir. Canlı ve değişken olduğu için de bir kere teslim alınınca sürgit elimizde kalmaz. Bu sebeple gerçekle girişilecek savaşın sonu yoktur. Bu savaşın zaferi sürekliliğindedir”.

    Ardından dünyadaki İbn Arabî dernekleriyle irtibata geçiyor, yazışıyor, kitaplar, broşürler, dua mecmuaları ediniyor.

    Şifa, bereket, rahmet ziyadeleşiyor.

    Yıl 1988. Bir gün Türkân Şoray’ın eski eşi tiyatro sanatçısı Cihan Ünal kendisini ziyarete gelmiş. Elinde kendilerinin doldurduğu bir şiir kaseti. Kasetteki şiirlerden biri de “Mataramda Tuzlu Su”. Dinlemişler. O bu şiire ziyadesiyle “takılmış”, meftun olmuş, çok yakın bulmuş kendisine; kendi dertlerine, sıkıntılarına... Heyecan ve hayretle “kimin bu şiir?” diye sormuş. Cevap hiç tanımadığı bir isim: İsmet Özel.  

    West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!

    Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

    Beyazların yöresinde nasibim kalmadı

    yerlilerin topraklarına karşı suç işledim

    zorbaların arasında tehlikeli bir nifak

    uyruklarım içinde uygunsuz biriyim

    vahşetim

    beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı

    kendime dünyada bir

    acı kök tadı seçtim

    yakın yerde soluklanacak gölge bana yok

    uzun yola çıkmaya hüküm giydim....

    Yakın takibe almış İsmet Özel’i. Kendisine bu kadar ortadan ve direkt hitap eden, esrarına bu kadar aşina ve vâkıf zat kimdi? O yılın Nisanında yayınlanan Waldo Sen Neden Burada Değilsin? kitabına rastlayınca hemen satın almış ve bir solukta okumuş. Tanıdıklarına, görüştüklerine onu hararetle tavsiye ediyor, bir kısmına kendisi alıp veriyor… Bu kitap sadece İsmet Özel’in değil kendisinin ve döneminin de hikâyesi! Hem de en derinden...

    Artık İsmet Özel’i bir an önce bulmalı ve konuşmalı, dertleşmeli idi. Sormuş soruşturmuş, telefon rehberlerine sarılmış... Koyu bir sessizlik. Bir ahbabı, “o bilebilir” deyince Sezai Karakoç’u bile aramış. Soğuk bir cevap: “Burda öyle biri yok”. “Bilinmeyen telefonlar”dan sormuş. Araya taraya bir İsmet Özel bulmuşlar ona. Fakat karşısına çıkan aynı ad ve soyadlı bir yüzbaşı; ne şairlikle alakası var, ne Waldo ile.

    Nihayet buluyor… Ne denilmiş: “Aramakla bulunmaz ve fakat bulanlar ancak arayanlardır”. İlk telefon görüşmelerinde kendisini takdim edince öbür uçtaki İsmet Özel, “adınızı biliyorum, askerde iken Yılmaz Güney sizden de bahsederdi” demiş. Bundan daha alâ ne olabilir? Mesleğinden, sinema üzerinden bir tanışıklık. Âşinalık…

    Bir gün Gayrettepe’deki fildişi kulede kapının zili çalıvermiş; açıyor ki İsmet Özel, elindeki zarfta kendi kitapları, mütebessim yanık bir çehre. Oturmuş uzun uzun konuşmuşlar; sorular, sorular, sorular... Büyük şairin sabırla ve heyecanla meselelerine eğilmesi yeni bir sayfa açmış önüne. Ondan sonra hep konuşmuşlar.

    Ara not: Mustafa Kutlu’yu ve beni Ayşe hanımla, ardından Bülent Oran beyle tanıştıran da İsmet Özel oldu. Bir müddet sadece telefonla görüştük. Yüzyüze mülaki olduktan sonra telefon trafiği daha da ziyadeleşti. Bazan günde birkaç defa… Mustafa Kutlu onu Dergâh dergisinin düzenli yazarı haline de getiriyor. Yazılarının üst başlığı daha sonra kitabının da adı olacak: Yeşilçam Günlüğü. Sinema ağırlıklı yazılar konuşma ve görüşme imkânlarını, bahanelerini artırıyor. Bülent beyle birlikte Dergâh Yayınları’na gelip gidişlerini de…

    İbn Arabî’nin eserleri onu tasavvufî bir arayışa da sevk ediyor. Bu meseleleri daha derinden kavramak için bir tarikata mı kapılanmalıydı? Bu vadide kısmeti var mı idi acaba? Sinemacı arkadaşı Tuncay Bey vasıtasıyla tanıştığı, o yıllarda Fatih’te mütevazi fakat düzenli bir büroda grafik tasarımı, kapak, ilan işleriyle uğraşan sinema heveslisi Özkul Eren’e hissiyatını açıyor. O da Esat Coşan merhum’a anlatıyor. “Bizleri seven bizdendir” diyerek görüşmeden ona zikir dersi gönderiyor. İbn Arabî ve vahdet-i vücud ilgisi arttıkça Özkul onu vahdet-i vücut üzerine doktora çalışması yapmakta olan Mahmut Erol Kılıç’la tanıştırıyor. Sohbetler fena değil fakat Mahmut Erol onu bir dergâha tevcih etmek konusunda ağır ve mütereddit davranıyor. Ayşe Hanım’a göre işi yokuşa sürüyor. Nihayet sigara içmesini de zikrederek Karagümrük Cerrahî Tekkesi’ne gitmesinin uygun olacağını söylüyor. Başından mı atıyor acaba?

    Tekke Kapısı

    Tekkeye gidip gelen Fatih adlı genç bir delikanlının delâletiyle âsitaneden içeri adımını atıyor. Elbette şeyhefendinin huzuruna çıkılacak. Merhum Sefer Efendi şöyle bir bakıyor ve “Siz daha önce bir yere intisap etmişsiniz” diyor yavaşça. Ayşe Hanım, Esat Coşan Hoca’nın zikir telkinini kendi ölçülerine göre intisap saymadığı için yok diyor ama şeyh efendi ısrarlı...

    Ve Efendi tarafından dervişliğe kabul ediliyor. Lütuf. Engin ve fakat durgun bir deryanın kenarında hissediyor kendisini. Yıllardır anlayamadığı, çözemediği karmaşık, sıkıntılı, hastalıklı şeyler burada mesele bile değildi. Nasıl oluyordu bu? Hangi kılıç mekanizması, hangi güç dışarıda çözülmez kabul edilen bu kördüğümleri bu kadar suhuletle, nerede ise hiçbir çaba sarfetmeden halledebiliyordu? Yoksa bu kapının içinde problemin yeri mi yoktu? Dünya değişmiş, o yüzden meseleler de değişmiş olmalıydı…

    Hayat tecrübelerini, sıkıntılarını, hastalıklarını da anlattı kısmen…

    Benim zihnim bazı mısralara, beyitlere kayıyor. Önce Yunus, sonra Fuzulî. İki büyük derd-âşina:

    Derman arardım derdime
    Derdim bana derman imiş.

    *

    Yâ Râb! Belâ-yı aşk ile kıl âşina beni
    Bir dem belâ-yı aşktan kılma cüdâ beni.

    Çocukluğu Yahudi ve Hıristiyan mürebbiyelerin elinde geçmiş, onların fizikî ve ruhî şiddetine maruz kalmıştı. II. Dünya Savaşı’nın Yahudiler üzerindeki derin korku ve ızdırapları, Hıristiyan karamsarlığı bu mürebbiyeler vasıtasıyla ona da intikal etmişti. Özellikle Yahudi mürebbiyelerin hergün radyodan dinleyerek dehşet içinde tekrar ededurdukları Yahudi katliamı, temerküz kampları, toplu mezarlar, ölümler... onda derin izler bırakmış, hayatını kıyametle hayat arasında bir tür kabir hayatına, Cehenneme çevirmişti. Hıristiyan mürebbiyeler ise ailesinden habersiz onu gizlice kiliseye götürmüşler. “Çarmıhtaki İsa” unutamadığı bir sahne... Çatışma, isyan... 30 yaşında iken bütün şiddetiyle yüzyüze geldiği ağır şizofreni rahatsızlığını da öncelikle buna bağlıyordu. Her şey zıddıyla kaimdir derler ya, macerasının cereyanı içinde batı karşıtı bir tavır takınışında da bu kişilere ve onların terbiye tarzına duyduğu husumetin etkisi var: Batılı olan her şeyden nefret...

    Bunları bu haliyle Sefer Efendi’ye anlatamazdı tabii. Fakat büyük zat her şeyi biliyormuş gibi bir menkıbe anlatarak onu mezarlıktan, ölüm korkusundan çekip çıkardı: Âlimin biri vefat etmiş zannedilerek defnedilmiş. Mezarlıkta kendine gelince bağırmaya, “beni kurtarın buradan” diye haykırmaya başlamış. Yanındaki mezarda yatan zattan ses gelmiş: “Şu anda gecedir, kimseye ses duyuramazsın, sabah olunca bağırırsın, gelir seni kurtarırlar, merak etme ışıdığı zaman ben sana haber veririm”. Âlim hem sevinmiş hem de şaşırmış; “nereden biliyorsun gece olduğunu?” diye sormuş bir müddet sonra. Komşunun cevabı: “Ben dünyada iken Tebâreke sûresini çok okurdum. Onun için mükâfat olarak geceleri kabrimde kandiller yanar”. Hay Allah… Gün ağardıktan sonra işaret üzerine yeniden başlayan bağırıp çağırmaları gelip geçenlerce duyulmuş ve mezardan çıkarılmış.

    Âlim ömrünün geri kalan kısmını Tebâreke (Mülk) sûresinin derin mânalarına vakfetmiş… (Yıllar sonra 2013 senesinde Adalet Çakır hanımefendinin yayına hazırladığı Geydim Hırkayı-Sefer Efendi’nin Sohbetleri’ni kitaplaşmadan önce okurken bu menkıbenin anlatıldığı âna da tesadüf edecektim).

    Tekke kapısı aslında bir yolun sonu. Fakat içeriye adım attıktan sonra oradan da uzun bir yol başlıyor.

    İşte böyle.

    *

    Zeyl: 16 Haziran 2014. Telefon sustu bugün, İstanbul’u rahmet bastı. Ölüm de bir yolun sonudur, evet sadece bir yolun. Şimdi Ayşe hanımın önüne uzun, pek uzun yeni bir yol daha açıldı. O yola, yollara alışkındır. Rahmetle git Ayşe hanım, yolun açık olsun.
  • 283 syf.
    ·5 günde
    Yaşar Kemal… Hakkında inceleme adı altında tek bir cümle yazamam ve birazdan yazacaklarım sadece içimden geçenler olacak.

    2019 sonlarında İnce Memed serisini okuyarak tanıdım ben Yaşar Kemal’i. 30 yaşıma girerken. Kimine göre çok geç gelebilir ama ben kendimi teselli etmenin yolunu buldum. “Daha önce okusam anlayamaz, aynı tadı alamazdım.” diyorum. Ki İnce Memed’den sonra uzun süre roman okuyamadım. Sadece edebi anlamda değil, içerik olarak da oldukça sarsmıştı beni. Mersin’de doğup büyümüş biri olarak anlattıklarına neredeyse hiç yabancılık da çekmedim. Velhasıl bir daha böyle bir tat alamama korkusuyla Suç ve Ceza’yı Yapı Kredi Kültür Yayınlarından okudum. Kıyas yapmak yanlış olur ama korktuğum gibi aynı doyum olmamıştı. Elbette bu Dostoyevski’yi beğenip beğenmeme ikilemi değil. Sadece Yaşar Kemal’den sonra olmuyordu işte. Uzun süre internette İnce Memed hakkında videolar izledim, bloglar okudum, incelemelere göz attım ama şu video tam olarak içimden geçenleri anlatıyor.

    Merak edenler için link:
    https://www.youtube.com/...QZTuvHYs&t=1101s

    Evet, en başta dediğim gibi sadece içimden ne geliyorsa yazıyorum. Mayısın ortalarında Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca’yı okudum. Yine dil, içerik, kurgu, betimleme, olay, karakter her şeyiyle benim için büyüleyici bir yolculuktu. Kendime olan öfkem biraz daha artmıştı diğer yandan. Yanlış anlaşılmak istemem ama Filler Sultanı gibi bir eserimiz varken neden başka yerlerde Hayvan Çiftliği vb. kitapları arıyoruz ki? Evet, belki biraz abartı gibi geliyor bu söz ama bence Yaşar Kemal’in hakkının verilmediği kitaplarından birisi de Filler Sultanı.

    Ve evet Binboğalar Efsanesi… “Yörüklerin yok oluşuna yakılmış bir ağıt.” İnce Memed’i okuyanlar anlayacaktır; dört kitap boyunca ince bir hüzün sarar insanı. Özelde ise bazı karakterlere (Abdi Ağa, Ali Safa, Murtaza, Arif Saim Bey…) öfke duyarız. Aynı şekilde kimisine ise gönülden bir sevgi. Torosları görürüz, kekik kokusunu sayfaların arasından ciğerlerimize doldururuz. Binboğalar Efsanesinde de işte bütün bu duygular daha yoğun olarak vardı benim için. O ince, tül gibi olan hüzün, bu kez göğsümün üzerine koyulmuş koca bir kayaydı. Nefret, sevgi, hüzün, pişmanlık, öfke, mutluluk ve en çok da acı. Benim için anlatım, betimlemeler, üslup olarak yer yer diğer okuduğum beş kitabından daha da doyurucuydu(Kıyaslama olarak demiyorum ama bazı sayfalarda defalarca okuduğum cümleler vardı). Yine gönülden sevdiğim Haydar Usta, Süleyman Kahya, Kerem ve diğerleri. Nefret ettiğim, insan olmaktan utanmama neden olanları ise siz okuyunca anlayacaksınız. Belki bu kitabından böyle etkilenmemin sebebi aslımın Yörük olmasındandır. Yaşar Kemal okurken sanki yıllardır tanıdığım ve aileden birisi olan yaşlı bir amcayı dinler gibi hissediyorum hep. Hatta dinleyen değil de o an Haydar Usta'nın çadırında onu izliyor ya da İnce Memed ile çınar ağacının altında taze soğan yiyorum. Ne ustaca bir anlatım... Bir de Yunus Emre’ye benzetiyorum Yaşar Kemal’i ben. Cümleleri öyle sade ki ama aynı cümleyi kurmak isteyince yanından bile geçemiyor insan.

    Kitabı okurken şu belgeselini izledim:
    https://www.youtube.com/watch?v=9EFTlw5fOss

    Nerede doğduğunu, nasıl bir ailede büyüdüğünü, yaşadıklarını, yaşayamadıklarını öğrenince kitapları daha anlamlı hale geliyor. Okumaya başlamadan önce izlemenizi tavsiye ederim. Bu kısacık belgeselden sonra Yaşar Kemal nasıl Yaşar Kemal olmuş daha iyi anlaşılıyor aslında.

    Yaşar Kemal benim için su gibi bir şey. Birisine suyu anlatma gereği duymazsın. İçer ve susuzluğu gider. Buraya kadar anlatmaya çalıştığım işte buna benziyor. O yüzden daha fazla uzatmayacağım.

    Bu topraklarda yaşıyorsak çok uzaklara bakmamıza gerek yok. Bizden biri. Bu topraklardan ve hatta dünyadan Yaşar Kemal diye bir dâhi geçti. Aslında geçmedi hala her kitabını okuduğumuzda yaşamaya devam ediyor.