• Demokrasi kusursuz bir sistem değil. Her şey insana bağlı. İnsan ne kadar erdemli ise sistem o kadar adil ve kusursuz olur.
  • Soruda geçen konuların ve benzerlerinin bir çoğu, sitemizde farklı şekilde cevaplandırılmıştır.

    Ancak bu soruların her birine kısa kısa cevap vermek gerektiğini düşünüyoruz.

    Bu nedenle önce soruyu yazıp sonra da cevabını vermeye çalışacağız inşallah:

    Soru 1:
    Adil bir imtihan yok. Fakir bir ailede dünyaya gelen bir insan gerek büyüdüğü ortamdan gerekse fakirlikten dolayı işlediği suçları işlemeyecekti. Zengin bir ailede dünyaya gelen kimse de parasızlıktan dolayı uyuşturucu, zina gibi yanlışları yapmayacaktı. Bu sebeplerden dolayı Allah’ın insanların hangi durumda ne yaptığını görebilmesi için hepsini eşit şekilde yaratmalıydı. Hatta tamamen adil bir imtihan olabilmesi için insanların aynı anda ve aynı zenginlikte yaratılmaları ve aynı anda ölmeleri gerekirdi.

    Cevap:

    Fakirlik ve zenginlik ile hukuk ve adalet arasında bağ kurmak en basit hukuk ilkeleri ile çelişir. Zira hukuk kişinin sahip olduğu özgürlükleri başkasına zarar vermeyecek şekilde kullanmasına yönelik rasyonel düzenlemeleri içerir.

    İlahi hukuka ait emir ve yasaklar ise ancak imana ait teklifin kabul edilmesinden sonra yürürlüğe girer.

    Mümin bir kişinin yüklenmiş olduğu ilahi emirler fakir ve zengin herkes tarafından yapılabilecek kolaylıkta olduğu gibi, fakirlerin maddi imkansızlıkları nedeni ile muaf tutuldukları Zekat ve Hac gibi yükümlülükler zenginlere fakirlerin lehinde sonuçları olan görevleri yüklemektedir.

    İlahi imtihan, hayat dediğimiz kompleks yapı içerisinde gerçekleşmektedir. Bu imtihanı aynı çizgiden başlayan bir koşu yarışı sanmak hayatın ve insanın gerçekliğinden bîhaber bir anlayışın ürünüdür.

    İnsan hayatına ve tarihine dikkat edilirse nice zenginlerin fakir ve nice fakirlerin de zengin oldukları görülecektir.

    İnsanlar Cenab-ı Halık Teala tarafından farklı nitelikler ve hususiyetlerle yaratılmışlardır. İmtihan herkesin sahip olduğu koşullarda kendisi içindir, dolayısıyla eğer akıl sahibi ise iman teklifinden sonra ancak kendi sahip olduğu şartlardan sorumlu tutulacaktır.

    Aynı anda yaratılma ve aynı anda ölme fantezisi ise, bu düşünce sahibinin adalet ilkesini bir tür at yarışı ya da robotlar müsabakası olarak algıladığını göstermektedir. Bu taktirde madenler, bitkiler, hayvanlar ve türleri, gök cisimleri, atom altı parçacıklar, farklı fiziksel kuvvetlerin dağılımını da bir eşitsizlik kabul etmek gibi absürtlükler düşünülebilir.

    Farklı vakitlerde muhtelif hususiyetlere sahip olarak dünyaya gelmek, her bir insanın bireysel tekilliğine verilen önemi ve bu nedenle her bireyin kendi imtihanı ile baş başa olduğunu gösterir.

    Dolayısıyla herkesi ve her tür durumu kaplayacak bir adalet tecellisi mutlaka gereklidir. Bu ise ancak âdil-i mutlak olan Mevla’nın kesin vaadidir.

    Soru 2:
    Bu dünyanın çok kompleks bir yapıya sahip olması bir yaratıcının varlığını bilimsel olarak ispatlamaz. Çölde giden bir insanın diğerine yolun bir türlü bitmemesinden dolayı dünyanın sonsuz olduğunu söylemesi bilimsel bir ispat olmadığı gibi David Copperfield’ın sahnede nasıl uçtuğunun bilinmemesinden dolayı özel güçlerinin olduğunun söylenmesi bilimsel bir ispat olmadığı gibi kompleks bir yapıya sahip olan evrenin nasıl oluştuğunu bilmememiz de bir yaratıcının bilimsel ispatı değildir.

    Cevap:

    Her sıfatı ve her esması ile mutlak ve kayıtsız olan cenab-ı Müteal’in insanın bilgi yolları içinde deney ve gözleme dayalı olan ve mahiyetinde yanlışlanabilir olan bilimin konusu veya nesnesi olabileceğini zannetmek, hem bilimin antropik sınırlarını hem de ulûhiyet hakikatini hiç anlamamış olmayı gerektirir.

    Tıpkı bir ağacın meyvesi gibi tüm kozmolojik süreçlerin sonucunda ortaya çıkan insan zekâsının, iradesinin, gücünün ve bireysel benliğinin varlığı açık bir biçimde tesadüfe havalesi imkânsızdır. Zira bilinç tesadüflerle değil de kural ve amaçlarla çalışmaktadır.

    Kompleks kavramı bizim küçük ölçeklerimize sığmayan büyüklükler ve birleşik çeşitlilikler için kullandığımız bir kelimedir. Kompleks tesadüf değil üst düzen anlamına gelir. Mevla’nın varlığı hiç bir zaman sınırlı bilimin nesnesi olmaz.

    Ayrıca sonsuzun da bilimsel bir ispatı yoktur. Bilimin kullandığı ispatlar genellikle anolojiktir. Bunun dışındakilerde tümden gelim ve tüme varım şeklinde gerçekleşir.

    Her durumda bilimsel ispat asla yüzde yüz olmaz.

    Tüm bunlarla birlikte bilim evrenin nasıl inşa edildiğine dair bilgi verdiğinde bu nesnel ve mutlak bir bilgi olmayıp ilahi sanat ve iş görme hakkında ilham verici bir konuma sahiptir.

    Bilimin olması doğuştan yaratılışımıza yerleştirilen apriori aksiyom ve postulalar sayesinde mümkün olmuştur.

    O halde bilim ile Mevla’nın varlığı yanlışlanamaz.

    Soru 3:
    Tam anlamıyla kusursuz olan bir varlık (ALLAH) hiçbir şey yapmaz. Çünkü kusursuzdur. Hele ki kendisine tapılması için küçük ve değersiz varlıklar yaratması, tapmamayı seçebilmesi için irade vermesi, kendini göstermemesi ve bunun sonucunda varlığına inanmayanları cezalandırması O’nun kusursuz olduğunu değil O’nu hayal edenler kadar kusurlu olduğunu gösterir.

    Cevap:

    Kusursuz bir varlığın hiçbir şey yapamaz olduğunu iddia etmek, asla bizim tarafımızdan tecrübe edilemeyecek boş bir iddiadır.

    Mükemmellik ile fiil arasında bağlantı kurulabilmesi için, mükemmelin ne olduğunun tanıtılmasını gerektirir. Bir şey yapamaz oluş ile mükemmellik arasında bağ kurabilmek, mükemmelliği bir tür boşluk ya da pasiflik olarak kabul etmeyi gerektirdiğinden çelişiktir.

    Oysa basitçe düşünülse bile mükemmellik ne tam boşluk ne de tam doluluktur. Mükemmellik bu iki duruma da varlığını veren bir ufuktur. Mükemmel olanın eylemi de kendisine uygun olarak mükemmel olacaktır.

    Dolayısıyla iradesi ile var ettiği ve yine iradesi ile var etmediği sonsuz sayıdaki oluşun aynı anda gerçekleşmesi, fiil sahibinin kendisine özgü mutlak kemalini gösterir.

    Cenab-ı Hak Faili mutlaktır. Tüm var olanlar ve olmayanlar ancak onun dilemesiyle gerçekleşir. Bir şeyin varlık ve yokluğu onun kudreti karşısında bir terazinin eşitliği gibi tam bir müvazenededir. Sadece dilemesi yeterlidir.

    Öte yandan insanın ya da evrenin varlığı için küçük ve değersiz nitelemesinde bulunmak, kişinin kendine verdiği değer ile alakalıdır. Onun varlığına inanmayanlar inandıkları yokluk ile beraberdirler. Bu bir cezadan öte tam bir adalettir.

    Soru 4:
    Vahşi doğa da berbat bir yaşam mücadelesi vardır. Allah kusursuz bir varlık ise neden bu kadar acının olduğu bir doğa yerine acının olmadığı bir doğa yaratmamıştır?

    Cevap:

    Kâinata kötülüğü kabul etmiş ve benimsemiş bir nazar ile bakmak yerine iyilik adına bakılırsa tüm türleri kapsayan mükemmel bir yardımlaşma, dayanışma, kucaklaşma, birliktelik açıkça görülür.

    Acının hiç olmaması zevkin de olmaması anlamına geleceğinden merhametsizlik asıl o zaman olurdu.

    Bunun yerine kontrollü, görece ve az bir miktarda bulunması bizim için gereklidir.

    Soru 5:
    Eğer bu hayatın amacı gerçekten imtihansa hiçbir çocuğun ölmemesi gerekir. Çünkü imtihana gelen birinin direkt cennete gitmesi sınav kağıdı bittiğinden dolayı sınav kağıdı alamayan kişiye direkt 100 verilmesi kadar adaletsizcedir.

    Cevap:

    Adalet-i ilahiye kadar onun eşsiz merhameti de vardır. Adil, rahim, rezzak, halık, musavvir, bari, kadir gibi tüm ilahi isimler tam bir harmoni içinde tecelli ederler.

    İlahi imtihanı anlayabilmek için ilahi isimlerin ve gereklerinin bilinmesi gerekir.

    İlahi imtihanın bilginin sınanması ve puan alınmasına benzetilmesi sığdır. Zira bilgilerimiz hayatımızın bir parçası değildir.

    Dünya imtihanı özgür irademize dayalı olarak yaptığımız tüm eylemlerin sorumluluğunu taşımamız anlamına gelir. Hayatın amacı yalnızca imtihan da değildir. İlahi marifete ulaşmak, yaratıcımızı esmaları ile bilerek kendimizi gerçekleştirmek gibi daha yüksek amaçları da vardır.

    İmtihan sadece bu yüksek amaçları istemeyenleri eler.

    Soru 6:
    Mükemmel bir yaratıcı yarattığı insanları da mükemmel yaratmalıdır. İnsan ise mükemmel değildir. Hiçbir dış etken ile olmayan ve tamamen genetik bozukluk ile gelen öldürücü ya da sakat bırakıcı hastalıklar mükemmel olmadığımızın delilidir.

    Cevap:

    Mükemmel olma kavramını yaratılmış olan ile yaratılana aynı anda uygulamak çelişiktir. Yaratılan her şey bir üstteki varlık kategorisine göre noksandır.

    Mükemmellik algısına böyle dereceli olarak sahip oluşumuz tüm derecelerden bağımsız bir kemali mutlakı gerektirir.

    Kamil-i Mutlak olan Allahu Teala ise tüm görece mükemmelliklerin kaynağıdır.

    İnsan bedeni hayata gelmek açısından olduğu kadar ölümlü olmak hususunda da mükemmeldir. Bu mükemmel fizyoloji hayata gelmek için kâinat kadar bir arka plan mükemmelliğini gerektirdiği gibi, hayattan gitmesi de hiç masraf gerektirmeyen küçük bir etmenle tasfiye edilebilmektedir.

    Sakat bir insanın sağlam dediğimiz insanlarda olmayan pek çok mükemmel sezi ve duyguları vardır.

    Genetik bozukluk geçicidir ve mahşerdeki İlahi sistem içerisinde kulun iman ve istemesiyle ilahi rahmet tarafından düzeltilecektir.

    Ancak iman yoksunluğu tamamen insanın kendinden kaynaklanan gerçek bozukluktur.

    Soru 7:
    Firavunun denizde boğularak ölmesi olayı (haşa) uydurmadır. Hz. Musa (as)’ın peşine düşen ve takip sırasında ölen bir firavun olayı hiçbir tarihi kayıtta yoktur. Yaklaşık iki milyon kişinin Mısır’dan kaçmasının, Firavunun ordusuyla bu kişilerin peşine düşmesinin ve geri dönmemesinin Mısır kayıtlarında geçmemesi imkansızdır. Yarılan denizin içinde bulunan asker ve at arabalarıyla ilgili de hiçbir kalıntı bulunamamıştır.

    Cevap:

    Yarın tarihi ve arkeolojik çalışmalar bu olayla ilgili kayıtlar bulursa bu düşünce sahipleri iman mı edecektir?

    Kaldı ki 3000 yıllık Mısır Firavun öyküsünün büyük kısmı bilimsel olarak tartışmaya açıktır.

    Hadise en eski Tevrat ve İncil metinlerinde geçtiğine göre bu metinleri tarihi vesika niteliği taşımıyor kabul etmek en azından karbon testine aykırıdır.

    Soru 8:
    Her mitolojide o mitolojinin ait olduğu yerin iklim özellikleri vardır. O alanın dışındaki iklim özellikleri o alandaki mitolojide bulunmaz. Bunun sebebi mitolojiyi uyduranların bulundukları yer dışındaki yerlerin iklim özelliklerini bilmiyor olmasıdır. İslam da (haşa) bu mitolojiler gibidir.

    Cevap:

    Mitolojiler sanıldığı gibi bir esatirler ve düzmeceler yığını değildir. Başlı başına bir bilimdir.

    Mitoloji bilimi, tarih, arkeoloji, antropoloji gibi beşeri bilimlerle de yakından ilgilidir.

    Mitolojiler evren tasavvurları, sosyal düzenler, bireysel ve toplumsal varoluş gibi felsefi yönlerle birlikte hayatın ve varlığın gözlemlerinden yükselen güçlü bir sembolizme sahiptir.

    Mitolojileri iklimle ilişkilendirmek onun yalnızca bir parçası için açıklayıcı olabilir.

    Mitolojiler tarih dışı döneme aittirler.

    Kuran-ı Kerim’in M.S 7. Yüzyılda nüzulü mitolojik dönemden çok sonradır.

    Kaldı ki Kuran-ı Kerim’de dört mevsim de mevcuttur. Araştırılacak olursa kolaylıkla farklı mevsimlerle ilgili kayıtlar görülecektir.

    Bir metni bahsettiği iklim üzerinden yadsımaya ya da değersizleştirmeye kalkmak tartışmaya bile değmez bir düşüncesizliktir.

    Soru 9:
    Hz. Adem (as)’dan Hz. İsa (as)’a kadar olan peygamberlerin aileleri ve çocukları bellidir. Bu Peygamberlerin yaşları birbirlerine eklendiğinde ancak 6-7 bin yıl öncesine kadar gidilebilir. İnsanlık ise 250.000 yıldır hayattadır. 12 bin sene önceye ait tarımla uğraşan insan kalıntıları hatta daha ilkel insanlara ait 1.2 milyon yıllık taştan aletler bulunmuştur.

    Cevap:

    İnsan türünün ne kadar zamandır var olduğu ile ilgili yüz binlerce ya da milyon senelere varan bilimsel spekülasyonlar vardır.

    Kuran-ı Kerim’de kâinatın ömrünün ilahi ölçekte altı gün yani altı aşama olduğu bildirilmektedir.

    Ancak zamanın göreceliği doğrultusunda bizim 24 saatlik ölçümümüzle bu çok daha büyük bir nicelik yapmaktadır.

    Dolayısıyla 6-7 bin kayıtları nicelikle beraber periyotlar olarak niteliksel açıdan anlaşılabilir.

    Soru 10:
    Allah (cc) daha önceki asırlarda gönderdiği Peygamberlerine itaat etmeyen insanları yok etmişken Hz. Muhammed (asm)’e gönderdiği itaat etmeyen Mekkelileri neden yok etmemiştir?

    Cevap:

    Hz. Peygamberin (asm) getirdiği din hızla yayılmaya devam ederken, Mekke müşriklerinin şahsiyetlerini, mefkûrelerini sosyal düzenlerini ifade eden kaba şirkleri, putları ve eserleri onun zamanında yok olmuştur. Onların çoğu ve evlatları Müslüman olmuşlardır.

    Top yekün bir ret olma gerçekleşmediği gibi daha önceki helak edilen kavimlerden kurtarılanlar mutlaka olmuştur.

    Soru 11:
    Kuran’da Müslümanlara savaşın imanlarını sınamak için bir imtihan olduğu, meleklerle kendilerine yardım edileceği ve asla yenilmeyecekleri söylenmiş ve daha sonra Uhud Savaşı’nda yenildiklerinde bunun da imanlarını sınamak için bir imtihan olduğu söylenmiştir. Seneler sonra Moğollar Müslümanları mahvettiğinde ve ortada hiçbir melek görünmediğinde ve Moğolların başına hiçbir şey gelmediğinde gene bunların imtihan olduğu söylense ne derdiniz?

    Cevap:

    Öncelikle savaş imtihanı savaşmak yerine kaçmak ve işgalciyi kabullenmekle alakalıdır.

    Sahabeler ilahi yardımın ancak Allahın uğrunda savaşanlara geleceğini bildikleri için top yekün bir hamle gerçekleştirmiş ve başarılı olmuşlardır.

    Hiç şüphesiz karşılarında şirk ve inkar gibi bir zulüm için canlarını vermeye gelmiş olanları görünce bu akılla bağdaşmayan korkunç düşmanlığın yüzlerinde iblisleri de, kendilerine yardım eden yardımcı melekleri de görmüşlerdir.

    Siyere ait savaşlar birbirlerini takip eden bir bütünlüğe sahiptir. Savaş yaklaşık on yıl sürmüş ve sonunda müminler kazanmıştır.

    Moğollar döneminde İslam dünyası birlik ve cihad ruhuyla hareket etseydi ve buna rağmen kaybetseydi bize yardım edilmedi diyebilirlerdi.

    Kaldı ki Müslümanlar Müslüman kalmak şartıyla ebedi hayat itibariyle her halukarda kazanandır.

    Moğollara gelince bu kadar güçlü sanılan Moğolların bir asır gibi kısa sürede kaybolup gitmeleri ve İslam’ın yeniden Osmanlı ihtişamıyla geri dönmesi kimin kazandığını ve meleklerin kime yardım ettiğini ehli imana yine gösterir.

    Soru 12:
    Hz. Musa (as)’ın firavuna Peygamber olduğunu ispatlaması için bastonunu yılana dönüştürmesine ne gerek vardı? Herkesin sihirbaz olduğu bir toplumda Hz. Musa (as)’ın Peygamberliğinin ispatlanması için direkt Allah (cc)’ın kendisini göstermesi daha etkili olmaz mıydı? İmtihan amacıyla göstermediyse o zaman bastonun yılana dönüşmesine neden izin verdi?

    Cevap:

    Asa mucizesi, sihirle mucize arasındaki farkın Firavunun sihirbazları tarafından bilinmesine yönelik bir mucizedir.

    Firavunun halkına kendini tanrılardan biri olarak kabul ettirmesinde dönemin sihir harikaları kullanılmaktaydı.

    Hz. Musa (a.s) ise basit ve kuru bir dalı, yakın, canlı ve hareketli bir yılana ilahi emirle dönüştürerek, nesneler arasında gerçekten bir dönüşümün ancak ilahi kudretle olabileceğini göstermiştir.

    Asa’nın yılan yerine daha uzak bir varlığa dönüştürülmesi ise insan aklının tamamen sınırları dışında kalacağından akıl yürütmeyi devre dışı edecektir.

    Nitekim Firavun asa ile yılanı yakın bularak sen de sihirbazsın derken, sihirbazlar ise bunun alet ve edevatsız gerçek bir dönüşüm olduğunu meslekleri gereği araştırarak anlamışlar ve iman etmişlerdir.

    Firavunun akli seviyesinde olanlar mucize ile sihiri fark edemezken, her daim çevremizde olan ilahi tecelliyi nasıl görüp anlayacaklar?

    Soru 13:
    Ayetler okunduğunda bu ayetlere inanmayan çok kişi olduğu için bu durum ‘’Biz şüpheye düşenlerin gözlerine perde çektik. Kulaklarına ağırlık koyduk. İsteseydik iman ettirirdik.’’ şeklinde açıklanır. (6:25) (17:45,46) (2:6,7) (10:74) (16:107,108) (40:34,35) (45;23) Allah(cc) gönderdiği dinin şüphe edilip araştırılmasını neden istememiştir?

    Cevap:

    Bu ayetin anlamı çok açıktır.

    İlahi mevcudiyetin aklen, vicdanen ve insaniyeten olması gerektiği ve Hz. Peygamber’in (asm) doğruyu söyleyen bir elçi olduğu açıkça ortada olduğu halde, doğru akıl yürütme ile değil inat ve ısrarla inkârı seçenlerin bu eylemi ancak ilahi yaratmayla gerçekleşebilir.

    Tıpkı gökteki güneşin gündüz ortasında varlığını inkâr edenin gözünü kapayarak ben görmüyorum, o halde ‘yoktur’ iddiasının gerçekleşmesi için gözünü kapatabilmesinin tek yol olması gibi, adili mutlak bu kasıtlı inkârın karanlığını ısrarla isteyene yaratır.

    Ne zamanki göz açılır ve ilahi nura bakılır o zaman rahmeti ilahi karanlığı kaldırır.

    Soru 14:
    Dünyadaki tüm topluluklara Allah (cc)’ı müjdeleyen peygamberler geldiyse mesela Japonlar’a gelen Peygamber’in ya da Avusturalya Aborjinler’ine gelen Peygamber’in adı nedir?

    Cevap:

    Bizim özelde sorumlu olduğumuz ve bilmemiz, iman etmemiz gereken bize gönderilen peygamberlerdir. Bunlar da Kuran-ı Kerimde isimleri ile anılmaktadır.

    Diğer peygamberlere de genel olarak iman ederiz.

    Japon, Aborjin ya da hangi milletten olursa olsun şimdi son peygamber Hz. Peygamber’in davetinden sorumludurlar.

    Soru 15:
    Neden tecavüzü ve pedofiliyi yasaklayan bir ayet bile yoktur? Neden birçok genetik hastalığa neden olan akraba evliliğini yasaklayan bir ayet bile yoktur?

    Cevap:

    Bu suçlar zina ve livatanın kapsamındadır.

    Zinanın ve livatanın her çeşidi tam olarak lanetlenmiş ve yasaklanmıştır.

    Bu iğrenç davranışların bataklığı zina ve livata filleridir.

    Akraba evliliklerinin hepsi sorunlu değildir. Doğrudan akraba evliliğini yasaklamak tarihi ve kültürel süreçler açısından söz konusu olamaz.

    Ancak akraba evlilikleri içinde biyolojik ve ahlaki açıdan sorunlu ve yasak olanlar sıralanarak bu hususta dış evlilikler özendirilmiştir.

    Soru 16:
    Neden dualar sadece bazen işe yarar? Neden bir tanıdığının bir tanıdığına edildiğinde Allah(cc)’ın bir mucizesi olarak iyileştirirken sen ettiğinde işe yaramaz? Neden dualar kolu olmayan birinin kolunu çıkartmaz?

    Cevap:

    Dualar her halükarda kabul edilir.

    Ancak istenilenin gerçekleşmesi sadece dünyada olmaz.

    Dualarımızın cevaplandırılması başka biçimlerde de gerçekleşebilir.

    Duada esas olan Cenab-ı Bari’ye tam bir kalp safiyeti ile yönelmektir.

    Dualar ubudiyetin vakitleridir.

    Yağmur duası yağmursuzluk vaktinin ibadetidir. Yoksa yağmur yağdırma ritüeli değildir.

    Soru 17:
    Bilimsel ve tarihi bilgiler barındırdığı iddia edilen ayetlere bakıldığında neden ayetlerin indiği dönemdeki insanların bilemeyeceği bir şey yazmadığını görürüz?

    Cevap:

    Kuran-ı Kerim kıyamete kadar gelecek her insan topluluğuna seslenen külli bir metindir.

    Anne karnında ceninin başından geçen evreler o gün bilinmiyordu, ancak Kuran bunları bugün bildiğimiz biçimde bildirmiştir.

    Ya da güneşin gezegenlerin merkezinde oluşu ve dönüşü de o zaman bilinmiyordu.

    Yine incir ve zeytinin kendisine kasem edilen faydaları ancak günümüzde o da kısmen anlaşılabilmiştir.

    Bu ve benzeri örnekleri sıralamak gayet kolaydır.

    Bunun gibi bugün insanın bilemeyeceği başka asırların hisseleri de söz konusudur.

    Soru 18:
    Diğer dinlerde de bilimsel bilgi olduğu iddiaları vardır. Mesela taoizm de her şeyin başlangıç noktası taodur ve taodan ying ve yang adlı iki zıt madde çıkmıştır. Burada tao ya big bang,ying ve yang a ise big bang den meydana gelen madde ve anti madde diyebiliriz. Mesela sihizme göre zaman sürekli başa dönen bir döngüdür. Evrenin sonu teorilerinden birine göre evren kendi çekim gücüne yenik düşerek bir noktadan sonra içine geri çökecektir ve bu çöküşün yoğunluğundan bir big bang ve bir evren daha oluşacaktır.

    Cevap:

    Taoizim’de ying-yang ve chi modellemesi kozmik sürecin başlangıcına spekülatif bir yorum olarak uygulanabilir.

    Ancak eğer zıtlıkların bir aradalığından kaynaklanan bir gerilimden bahsediyorsak, bu zıtlıkları bir araya getiren ne ying ne de yang olmayan bir zatı kabul ediyoruz demektir.

    Zira zıtların bir araya getirilmesi ancak ilahi kudretle mümkündür.

    Taocu bir bakışla Kuran-ı Kerimi okursak bu alemde her kolaylıkla beraber bir zorluğun, her yükselişle beraber bir alçalışın, her var oluşla beraber bir faniliğin, her celal ile beraber bir cemalin bulunduğunu görürüz.

    Bu evrenin çökerek başka evrenlerin oluşmasını kıyamet ve haşrin sabahının haberi olarak anlamamıza engel bir durum söz konusu değildir.

    Soru 19:
    Bunları bir kenara bırakıp Kuran da gerçekten de bilimsel bilgiler olduğunu kabul edelim. O halde neden ayetlere bakılarak henüz bulunmamış bilimsel bilgiler ortaya çıkarılmamaktadır? Bulunduktan sonra Kuran da zaten yazdığını söyleyenler bu bilimsel bilgileri bilim adamları bulmadan önce neden bulamazlar?

    Cevap:

    Müslümanların Kuran-ı Kerim’den kaynaklanan pek çok bilimsel çalışmanın olduğu biraz araştırılınca görülecektir.

    Rahmetli Prof. Dr. Fuat Sezginin İslam’da Bilim ve Teknik adlı 20 ciltlik eseri bu hacmiyle bile bir özet mahiyetindedir.

    Günümüz bilimi bugün artık herkesin malıdır. Ancak bu seviye ulaşması Müslümanlar sayesinde olmuştur.

    Kaldı ki Müslüman olmayan bilim adamlarının buluşlarından hiçbirisi Kuran-ı Kerimi yanlışlayamadığı gibi pek çok bilim insanının İslam’la tanışmasına neden olmaktadır.

    Soru 20:
    Kuran’ın apaçık olduğu kendisinde bildirilmesine rağmen bu kadar tartışmalı ayetin olması (haşa) çelişki değil midir? Türkçe’nin yetersizliğinden dolayı ise çeviriler neden başka dillere de aynı şekilde yansıyor?

    Cevap:

    Kuran-ı Kerim gibi cami (kapsamlı-zaman ötesi) ilahi metnin çeşitlilikte anlaşılması onun anlam gücünü ve her sınıf insana hitap eden kapsamını gösterir.

    Çelişki, metni anlayanların öznel konumlarına aittir.

    Metnin sahibi Mütekellimi ezeli olduğundan metnin sahibine göre anlaşılması süreli ve bitecek bir süreç değildir.

    Bu konuda Kehf suresinin son ayeti açıklayıcıdır:

    “Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın."
  • Ahlakın Güzelleşmesinde Yeni Tarz: İmam Nursi Modeli


    I. PSİKOLOJİNİN BUGÜNÜ

    İnsan ruhunun derinliklerini ve zenginliğini tanıma çabası insanın yaradılışından beri vardır ve var olmaya devam edecektir. Psikiyatri ve psikoloji insanı ele alan diğer bilim dallarından farklı olarak ruh ve beden ilişkisinin getirdiği çelişkiye çözüm aramak zorunda kalmıştır. Son yıllarda doğa ve genetik bilimindeki gelişmeler, fizyolojik psikolojinin beyin işlevlerinin neler olduğunun daha fazla bilinebilir olması insanı etkilemek isteyenlerin çok dikkatini çekmiştir. İnsan beyni nöron denilen hücrelerden oluşurken, bilgisayarlar silikonlardan oluşurlar. "Bir model geliştirerek beyindeki bilgileri bilgisayara, bilgisayardaki bilgileri beyne nakledebilir miyiz?" sorusu artık hayal olmaktan çıktı. İnsan beynine mikroçip koyarak onu yönlendirebilir miyiz? İlaç vererek onun davranışlarını değiştirebilir miyiz? soruları akademik araştırma konuları arasındadır.

    GELECEK BİLİMİ

    Bilim dünyasının yeni bir projesi var. Bu proje "Beyin projesidir." Genom projesi tamamlanarak evrenin sırları konusunda önemli bir adım atıldı. Beyin projesinin tamamlanması için 30 yıllık bir süre belirlendi. İnsanlığın sırlarının anlaşılmasında "Nasıl düşünüyoruz" sorusu önemli bir hedef olmuştur ve çalışmaları bu noktalara getirmiştir.

    Önemli çalışmalar yapan"World Future Society"(Dünya Gelecek Derneği) öğrenmenin gelişmesi, okul eğitimi ve onunla yakından ilişkili olan IQ zekâsı konusunda ilginç görüşler öne sürmektedir. Bu görüşler şu şekildedir:

    1- Şimdiye kadar yapılmış en büyük makine olan İNTERNET giderek büyüyecek ve önem kazanacaktır.

    2- Beden gücünün yerini mekanik makineler aldı. Bilgisayarlarda zihinsel çalışmaların yükünü azaltacaktır.

    3- Bilgi teknolojisi dünyanın her yerine yayılacak, aletleri küçülecek ve herkes taşıyabilecektir. O kadar küçülecek ki bedeninize bile yerleştirilebilecektir. Ürünleri tanıtmak için bu aletler bedava bile verilecektir.

    4- Yeni bir Dünya kültürü oluşacak, mevcut kültür ve dillerden pek çoğu yok olacaktır. Bu durum ise beklenmedik olaylar ve tehlikelere neden olabilecektir.

    5- Akıllı evler oluşacak, bundan sonra büro gökdelenler gereksizleşecektir. İnsanların çoğu kırsal kesime ve tatil yörelerine yerleşecek, bilgi teknolojisi ile işlerini yürütecektir. Evler çok çekici şekilde olacak, bu nedenle dışarı çıkmak istemeyen insan yeni bir yalnız yaşam türü oluşturacaktır.

    6- Yeni yaşam türü insanı antisosyalleştirecek, ardından suç davranışlarında belirgin artışlar oluşacaktır.

    7- Klasik zekâya dayalı olan klasik okul eğitimi şekil değiştirecek. Her alanda paketlenmiş eğitim yardımları alınabilecektir. Okul eğitimi bebeklik çağından başlayacak "Yaşam boyu" eğitim düşüncesi yaygınlaşacaktır. "Uzaktan eğitim" sistemi bütün dünyaya yayılacaktır.

    8- Okul sınıfları çok farklı, yetenek ve ilgileri olan öğrencileri bir araya getirecek daha çok sanal gerçekler konuşulacaktır.

    9- Depolanmış bilgi kaynakları genç kuşağın daha kolay ulaşabileceği hale gelecek, daha çok bilgi sahibi olmak yerine daha az bilecek , ancak bilgiye istediği anda ulaşacak.

    10- İnsanlığın bugüne kadar edindiği bütün bilgilerden kendi çalışmaları için yararlanabilecektir.

    11- Eğitim kişisel tempoya göre tamamlanabilecektir.

    12- Disiplinli, ama eğlenceli eğitim felsefesi yerleşecek, öğretmenlik görevi öğrencilerdeki yıkıcı ve oyuncu eğilimleri denetleme önceliğine dönüşecektir.

    13-Gerçekler yerine sanal birdünyada yaşanacak bencillik, kumar, kişisel çıkar tutkunluğu daha büyük toplumsal sorun haline gelecektir.

    GENEL SİSTEMLER KURAMI

    İnsanın var oluşunun anlaşılma çabaları evrenin somuttan soyuta genel bir sistem bütünlüğü içerisinde olduğu tezini güçlendirmektedir. Madde-enerji toplulukları ve yer zaman sürekliliği aşamalı (hiyerarşik) bir düzen içerisindedir. Sub-atomik parçacıklar, atom, hücre, insan, aile, toplum, dünya, evren şeklinde birbiri içindeki daireler sisteminde yerimiz nerededir? Somut sistemle soyut sistemlerin sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor? Decart "Düşünüyorum öyleyse varım" diyerek duyguları önemsememişti. Zeki ama başarısız, bilgili ama ahlâksız insanların giderek çoğalması duyguların eğitimini ön plana çıkardı. Duyguların eğitiminin şansa bırakılamayacağı ortaya çıktı.

    Klasik psikanaliz ve 20. yüzyılın başındaki baskın psikolojik görüş Freudiyen görüştü. Bu görüşlere göre baskı, gerilim ve zorlama ruhsal bozukluklara yol açıyordu. Bu sebeple temel psikolojik ihtiyaçların giderilmesi için hoşgörülü eğitimle çocukların dürtülerinin boşalımına imkan sağlanmalıydı. Genç beyinler fazla bilgilerle yüklenmemeliydi. Cinsel doyum erken yaşlardan itibaren sağlanmalıydı. Böylece insanların ruh sağlığı daha iyi olacaktı.

    Ancak psikolojik gözlem, psikiyatrik bulgular yukarıda saydığım beklentilere karşı tam tersi sonuçlar elde etti. Örneğin: En ağır ruhsal bedensel zorlamaların yükü altında kalmış İkinci Dünya Savaşı sürecinde nevrotik ve şizofrenik dediğimiz ruhsal bozukluklarda artış olmadı. Sadece savaş stres reaksiyonları yaşandı. (Genç 1981) Buna karşılık savaşı izleyen yıllarda toplumlar istenilen refah düzeyine eriştikçe depresyonlarda, varoluş nevrozlarında artış oldu. Emeklilik depresyonu arttı. Yaşamın anlamsızlığı görüşünden kökenini alan yeni ruhsal bozukluklar ortaya çıktı. (Alexander,1960) Çağdaş insan giderek toplumdan kopuyordu. İntihar olayları artıyordu. Bazı insanlar anlamsız gördükleri yaşama heyecan katmak için suç işliyorlar, uyuşturucu kullanıyorlardı.

    ABD, Dünya nüfusunun %5'ini oluşturduğu olduğu halde Dünya kaynaklarının %25'ini kullanıyor. Zengin Dünyalılar Ay'a giderken, yoksul Dünyalılar açlıkla ölüm savaşı veriyor. Buna karşı zengin Dünyalılar bilgili ama mutlu değiller. O halde ruh sağlığı politikaları yeniden düzenlenmeliydi. Freud hayatının son yıllarında "Uygarlığın karşılığı nevrozla ödenir." derken bu gidişi vurgulamaya çalışmıştı.

    DUYGULAR MANTIKLI OLMAK İÇİN GEREKLİDİR

    Bir insan, hayatında önemli kararlar verirken, yatırım yaparken, evlenirken duyguları ile de hareket eder. Bir ülkede karar mekanizmasının başında bulunan kişiler korkularının etkisi altında iseler çok adaletsizlikler yapabilirler.

    Duyguların Biyolojik Temelleri

    Korku, öfke, mutluluk, sevgi, şaşkınlık, kıskançlık, kuşku, düşmanlık, tiksinme, üzüntü gibi temel duygular beyin beden ilişkisinde farklı sonuçlar doğurur. Öfke anında kalp atışı hızlanır, çevik hareket sağlayabilecek güçte enerji açığa çıkar. Korku anında kan kaçmayı kolaylaştıracak şekilde bacaklara toplanırken yüz solar. Mutluluk anında bazı beyin alanlarında metabolizma artışı yaşanır. Sevgi duygusu ile parasempatik sistem harekete geçerek vücutta gevşeme oluşur. Üzüntü anında beyinde enerji azalması yaşanır. Uzun süren üzüntünün depresyona yol açması durumunda metabolizma yavaşlar, geri çekilme yaşanır. Bu durum, organizmanın sonuçları değerlendirmek, yeni başlangıçlar yapmak için kendini güvende hissedeceği içe dönüklüğe gidişinin işaretidir. Kaygı durumunda korkuya benzer bir tepki oluşur, beynin duygularla ilgili alanında enerji artışı yaşanır, sempatik sistem uyarılır. Vücut "savaş-kaç-yaklaşan tehlikeye odaklan" şeklinde dikkatini arttırır.

    Duygusal Körlük

    Beynin orta bölgesi limbik sistemdir. İnsanın öğrenme ve hatırlama süreçlerinin önemli bir kısmı bu bölgenin ürünüdür. Badem büyüklüğündeki Amigdal ise duygusal durumların uzmanıdır. Amigdal'i alınmış olan hayvanlarda korku, öfke, yarışma, işbirliği güdüleri kaybolur. Amigdal bölgesi Epilepsi hastalığı nedeniyle çıkarılmış bireylerde duygusal körlük oluşur. Bu kişiler neşe, sevinç, üzüntülü olaylar karşısında kaygısız kalırlar. Çok iyi konuştukları halde sevgi, şefkat hissetmezler. Karşı tarafın çektiği acıya karşı duyarsız kalırlar. Acıma duyguları körelmiş gibidirler.

    New York Sinir Bilimleri Merkezinde çalışanDr. Joseph Le Doux duygusal beyinde Amigdalin rolünü ilk keşfeden sinir bilimcidir. Beyin haritası yöntemi ile çalışarak duygusal beyin devrelerini çözüp eski bilgileri değiştirdi. Beyin kabuğunun daha karar aşamasındayken amigdal bölümünün denetimi nasıl elinde tuttuğunu açıkladı.

    Ön beyin (prefrontal loblar) ile Amigdal ilginç bir birliktelik gösterir. Anlama, kavrama, dikkat, karar verme, plan yapma, strateji üretme beyin ön bölgesinin işlevidir. Amigdal duygusal öneri gönderiyor, ön beyin bunu süzgeçten geçiriyor. İkiside bilinçli çalışma disiplinine sahipse akıl ve mantık birlikteliği ortaya çıkıyor.

    Sağ ön beyin korku-öfke gibi olumsuz duyguların yeridir. Sol ön beyinde onu denetler. Sol prefrontal korteksi hasarlı, inmeli hastaların ileri derecede kaygı-korku içinde oldukları, hasarı sağ tarafta olanların beklenmedik ölçüde mutlu oldukları bilinen gözlemlerdir. Sağ ön beyni ameliyatla alınmış erkeğin ameliyattan sonra kişiliğinin değiştiğini, şefkatli bir insan haline geldiğini eşler söylerler. (Mutlu koca vakası) Aynı şekilde psikiyatri pratiğinde öfkeli, kıskanç, kuşkucu kişilerin beynin bu bölgesinde kimyasal iletiyi değiştirici ilaçlarla sakin ve kontrollü hale geldikleri bilinmektedir.

    İnsan beyninde düşünce ve duygunun buluştuğu çizgi Prefrontal - Amigdal devresidir. Amigdal'e depolanmış ve kayıtlı duygularla, akıl süzgecimiz olan ön beyin bölgeleri çocukluk çağından itibaren iyi kimyasallarla ve doğru sinirsel networkla şekillendirilirse akıl ve sevgiyi beraber kullanan insanlar ortaya çıkacaktır.

    AHLÂKIN BİYOLOJİK TEMELLERİ

    Bilimsel çalışmalar sinir sistemi, sinir iletileri ve beyin kimyası ile dini ve ahlâki deneyimlerin arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışıyorlar. Bilimle din arasında köprü kurabilecek bu çalışmalarla önemli bulgular elde edildi. Pennsylvania Üniversitesinden Prof. Andrew Newberg Tanrı'nın beynin sabit bir parçası olduğunu öne sürdü. SPECT beyin haritalama yöntemi ile yaptığı çalışmalarda Tibetli Budistlerin derin transa geçtikleri sırada radyoaktif boya şırınga ederek yaptığı deney sonunda beynin belli bölgelerinin değişime uğradığını saptadı. "İnsanlar ruhani deneyimler geçirirken evrenle bütün olduklarını hissederler ve kendileri olma duygusunu kaybederler. Bunun nedeni beynin o bölgelerinde neler olduğu ile ilgilidir. Şu halde o bölgeyi belirler ve bloke ederseniz, kendimizle dışımızdaki dünya arasında sınır kalkar."

    Milyonlarca insan dini inançlarının hayatlarını değiştirdiğini söylerken herhalde beyinlerinde bazı programların değiştiğini söylüyorlar.(Hürriyet, 18.06.2001)

    İngiliz Doğabilimci Edward O. Wilson "Atlantic Monthly"dergisi Nisan 1998 sayısında bir makale yayınladı. Ahlakın biyolojik temelleri (The Biological Basis of Morality) isimli makalede Wilson dinin sadece sosyal hayata ait bir olguolmadığını aynı zamanda genlerimizde yazılı bir gerçek olduğunu iddia etti. 6 Temmuz 1998 tarihinde Newsweek dergisi de konuyu sorgulayan ikiaraştırma yayınlıyor.

    Edward Wilson Harvard Üniversitesinde de mukayeseli zooloji müzesinde çalışıyor. Ömrünü karıncaların hayatını inceleyerek geçiriyor. Tezi bilimsel metodolojiyi değiştirecek boyutta bir tez. Bilginin Birlikteliği (Consilience, Knopf yay.) kitabında yazarı tartışılacak çarpıcı görüşleri var.

    Ahlaki değerlerin dini veya din dışıda olsa aşkın yani insan aklında üstün bir yerde olduğunu savunuyor. Sosyal olguların sinir sisteminin anlaşılması ile çözülebileceğini, sinir sistemi genetik bilimini, genetik bilim biyokimyayı biyokimya da insan davranışını açıklıyor. Böylece her şey doğa bilimlerine indirgeniyor.

    Wilson, insanoğlunun genetik uyaranlarını dinlediği zamana hlâki öğretilere uygun davranacağı ve kendi menfaatini koruyacağını savunuyor.

    Wilson'ın bu görüşü Antonio Domasio ve Le Doux'un görüşleri birbirini destekliyor. Bütün bilgiler ve psikososyal yaşantılar beyinde belli bölgelerde kimyasal harflerle yazılıdır. "Bütün bunları yöneten, yönetici (Executive) bir gen mi var? Doğaüstü güç, beyni nasıl etkiliyor?" sorularına dikkati çekiyor. Dinin biyolojik bir ihtiyaç olduğu, ruhsal deneyimlerin insanda huşu duygusu uyandırmasının biyolojik bir temeli olduğu görüşleri gittikçe doğrulanmaktadır. Yaşamı ayakta tutan her şeyin biyolojik temeli olduğu Din ve Tanrı ihtiyacının da biyolojik temeli olduğu tezini savunanların bir kanıtı da tarihte dine karşı yapılan eylemlerin uzun vadede daha çok dindarlaşma sürecini hızlandırma olgusudur. Bunun hangi din ve inanç olacağı kültürel yapının öğretisine bağlıdır.

    Moleküler biyoloji ve genetik bilimindeki muazzam ilerleme, her türlü duygunun genler tarafından salgılanan enzimlerin yönlendirdiğini söylüyor. Kalbin sadece beyne kan pompalayan bir pompa olduğu; insanın duygu, düşünce ve davranışlarının yönetildiği organın beyin olduğu kanıtlandı.

    Sosyal bilimlerle uğraşanlar genleri dikkate almak zorundadırlar. Toplumda psikolojik müdahaleler yapmak isteyenler de artık genleri göz önüne almak zorunda kalacaklardır.

    II. KÜRESELLEŞME VE AHLÂK

    Şu anda Dünya da 1.300.000.000 insan açlık sınırında bulunuyor, önlem alınmazsa eğer 2020 yılında bu sayı 3.000.000.000 bulacak. Dünyanın bir köşesinde umutsuzluk, şiddet, adaletsizlik, açlık, yoksulluk yaşanırken, diğer tarafında bolluk içerisinde müreffeh bir hayat var. Dünya nüfusunun % 20'si olan Batı toplumları Dünya kaynaklarının % 80'ini tüketiyorlar.

    Haçlı seferleri dini seferler olarak biliniyordu, gerçekte ise o bir kılıftı. O tarihlerde Batıda açlık, sefalet ve yoksulluk vardı. Doğu ise zengindi. Seferlerin dini değil ekonomik ve siyasi gerekçeleri vardı. Şimdi Doğudan Batıya göç başladı. TIR'ların altında ve kum motorları ile insanlar Batıya göçmeye devam ediyor. Önlem alınmazsa vize ve silahlar bu göçü durduramayacak.

    Gelişen iletişim teknolojisi sayesinde sade insanlar yaşanan adaletsizliği, haksızlığı daha fazla görmeye başladılar. Önceleri kader diyerek sineye çekilen durumlar artık öfke ve isyan fırtınaları oluşturuyor.

    Batıda da durum çok farklı değil. "15 Eylül'de CNN Int. de altı yaşındaki kız çocuk soruyor; kuleler neden bombalandı, bu insanlar bizden neden nefret ediyorlar."

    Ya Adalet, Ya Şiddet:

    İnsanlık tarihinde hep adaletsizlikler oldu. Feodal düzende zengin azınlık; surlar, şatolar arkasında yaşarken sefil çoğunluk kaderine razı bir hayat içindeydi. Bu yüzyılda insanlık uyandı, sade insanlarda, her şeyi görebilir oldular. Böylece toplumsal talep arttı. HABİTAT II. Toplantısında, sivil toplum örgütlerinin hükümetlerin ortağı olması, hesap sorması ve sorgulaması benimsendi.

    İnsanlık uyanmışken ve insaniyetin getirdiği nimetleri tatmışken bunu güzel yaşamak için adaletli bir global düzene ihtiyaç vardır.

    ABD dünyanın tek büyük gücü oldu. Batı değerleri dünyaya hâkim oldu. Bakalım bu durum dünyaya asgari mutluluğu sağlayabilecek mi? Hiç olmazsa hayatın yaşamaya değer olduğunu gösterebilmek için bir yorum, bir inanç insanlara kabul ettirebilecek mi? Toplumsal barış ve bireysel mutluluğu sağlamak için kendi değerlerinin yetersiz olduğunu görüp Doğu değerlerinden yaralanacak mı?

    Batı değerleri hep aklı rehber aldı. Doğu değerleri duyguları ön planda tuttu. ABD Batı akılcılığı ve Doğu ahlâkı ortak zemininde insanlığı buluşturup küresel mutluluğu sağlayabilir.

    İnsanların barış içinde beraber yaşayacağı küresel bir düzen için seküler ahlâki öğretilerin ve bütün dinlerin uzlaştığı insani değerlere ihtiyaç vardır. Işık hızını geçme gayretleri iyi insanların elinde olmazsa tarihin sonu felaket olur. İyi insanlar-kötü insanlar mücadelelerinde küresel ahlâk, şiddet içermeyen kültür, insanlık bilinci, adil ekonomik düzen ve paylaşma ahlâkı çoğunluğun kabul ettiği altın standart haline gelmezse ne yazık ki küresel barış olamayacaktır.

    III. KÜRESEL NARSİSİZM

    Narsisistik (özsever) kişinin temel özellikleri şunlardır; gururlu ve kibirlidirler, kendilerini özel ve önemli görürler, övgüyle beslenirler. Menfaatçıdırlar. Kendi çıkarları için kuralları değiştirirler. Beklentileri karşılanmazsa sinirlenirler, eleştiriye hiç tahammül edemezler. İnsanları çok iyi kullanırlar ve sömürürler. Başkalarının duygu, düşünce ve ihtiyaçlarına empati duymazlar. En çok kafa yordukları konular zenginlik, güç, şöhret, başarı, güzellik ve aşk gibi konulardır. Son derece kıskanç, kinci ve nankördürler. Çıkarları biten insanı bir anda unuturlar, vefa duygusu beslemezler.

    Egosu büyük ama her şeyi küçük olan bu kişiler etraflarınca sevilmezler. Kendilerini o kadar güçlü hissederler ki başka bir şeye ihtiyaç duymazlar. En akıllı, en yetenekli, en iyi insan olarak sadece kendilerini görürler. Sıradan olmaktan korktukları için çok çalışırlar.

    Rekabeti çok kullanırlar, sanat, spor, bilim, ticaret gibi konulardaki keşifler bunların işidir.

    Diğer insanlar narsisistik kişinin yaptığı işlerden hoşlanır, fakat kibirli hallerinden nefret ederler.

    Liderle rarasında narsisistik kişi çoktur. Liderliğin bittiği yerde narsisizm başlar.

    En büyük Narsisist Hitlerdi!

    Sezarların çoğu, Napolyon, Mussolini, Kleopatra, Nemrud, Firavun, Stalin gibi kişilerin hepsi heykeli dikilecek narsisistlerdi. Bunlardan biri olan Hitler Darwin'den etkilenerek kendi ırkının üstünlüğünü, diğer ırkların değersizliğini doktrin haline getirdi (Nazizm). Bu doktrine halkına inandırdı ve insanlık tarihinin en kanlı savaşının çıkmasına neden oldu.

    Narsisistik kişiler çoğalıyor mu?

    Teknolojik başarı, insanlığın eski çağlara göre daha zengin olması insanların egolarının kabarmasına neden oldu. Tanrıya ne gerek var diyen insanlar çoğaldılar ve bunu bilim adına ifade etmeye başladılar. Eski çağlarda değer vermemek ve inançsızlık eğitimsizlikten ileri geliyordu. Bugün bilim ve teknoloji adına dine gerek olmadığı ve hesap vereceğimiz doğaüstü gücün olmadığı duygusu gelişti. Bir insan düşününüz, kendisi narsisistik özellikte ve yaptıklarından hesap verme duygusu taşımıyor. Bu kişi kendi çıkarı için her şeyi yapabilir. "Beni inorganik maddeler yarattıysa, ona hesap vermeyeceğime göre canımın istediğini yaparım" felsefesi gelişti. Bireysellik bencilliğe dönüştü. Kendi çıkarını kutsallaştıran insan başkalarına neden yardım etsin ki!

    "Kuvvetliysem zayıfı yok etmem hakkımdır. Ben özel ve önemliyim, başkası açlıktan ölse bana ne, ben tok olduktan sonra" anlayışı bu kişilerin ego idealleri oldu. Zayıf insan ve milletleri çalıştırıp sırtlarından beslenmek bu görüş sahiplerinin doğal haklarıydı.

    Böyle bireyler insanlık tarihinde hep oldu. Semavi mesajlar ise bu kişilere karşı zayıfları sürekli korudu ve yol gösterdi. Haklarını doğru yöntemlerle savunmayı başaran zayıflar ezilmekten kurtuldu ve toplumsal barış böyle sağlandı.

    Peki günümüzde ne olacak? Narsisistik bireyler eski çağlara göre daha çok ve fazladan ellerinde teknolojik güçlerde var. İşte bu durumda küresel narsisizme karşı küresel bir faaliyet gerekiyor. Ahirzaman dininin bu küresel tehlikeye bir çözümü olmalı.

    Bediüzzaman'a göre bu formüller Kur'an-ı Kerim'de vardı. Bir dönem Imam-ı Rabbani'nin Mektubat'ını, Abdülkadir-i Geylani'nin Fütuhul Gaybi'sini nefis terbiyesi için okuyor. Fakat nefsi ikna olmuyor. Daha sonra "Ulum-u felsefiyenin vekaleti namına nefsim dedi ki,.. " diyerek bu asrın nefsi özelliklerine uygun olan eserlerini yazmaya başlıyor. Bu çalışmaları "Tevhid-i Kıble et" diyerek doğrudan Kur'an-ı Kerim'den yorumlar çıkararak yapıyor.(Yirmi Altıncı Lem'a)

    IV. MACHIAVELLI'NİN DERİN ETKİSİ

    Niccolo Machiavelli (1489-1527) "Hükümdar" isimli kitabı ile siyaset biliminin kurucusu olarak anılır. Machiavelli'nin bu kitabını Hitler, Napolyon, Mussoline, Stalin hep başucu eseri olarak bulundurdular. Siyasetçilere ilham kaynağı olan bu kitap, aslında siyasi ahlâkı tanımlıyordu.

    Kitabın ana fikri şudur. "Devlet menfaatleri uğruna her şey mübahtır. Devlet hayatı ile özel hayatın ahlâki ölçüleri birbirinden farklıdır". "Gayenin vasıtayı meşru kılacağı" herkesin bildiği görüşüdür.

    "Zalimlik; bir hükümdarın tebâsını birlik halinde ve itaatkâr tutabilmek için kullandığı silahlardan biridir. Bir-iki ibretli örnekle kan döken hükümdar, sonunda daha büyük kan dökülmesine yol açacak kadar yumuşaklık gösteren birinden daha merhametli olacaktır. Hükümdarın şiddeti fertlere zarar verir. Hükümdarın gereksiz yumuşaklığı devlete zarar verir",

    "Hükümdarın korkutucu olması sevilmesinden daha emniyetlidir."

    "Dürüstlük övgüye değerdir. Fakat siyasi iktidarın muhafazası için hilekârlık, ikiyüzlülük, yalan yere yemin zorunludur. İnsanların hepsi iyi olmadığı için hükümdarın da iyi olması gerekmez. Hükümdar sözünde durmamayı izah için her zaman makul bir sebep bulur. Sizin nasıl göründüğünüzü herkes görür, ama nasıl olduğunuzu pek az kişi bilir."

    Machiavelli Hükümdar isimli eserinde olması gerekeni değil olanı ele aldığını söylüyordu. Machiavelli'nin hararetli okuyucular listesinde bugün dünyayı yönetenlerin olduğunu gördükçe, küreselleşmeyi savunanların Machiavelli'de çok faydalı öğütler bulduklarını söylemelerini toplumsal barış için büyük tehlike olarak değerlendiriyorum. Bu anlayış kişileri siyasi başarıya götürebilir, fakat uzun vadede sonuç toplumsal ahlâkın bozulması ve barışın zarar görmesidir. Bir kazanıp on kaybetmektir. I. ve II. Dünya savaşlarında Machiavelli'nin büyük ahlâki sorumluluğu vardır. Despotizmi savunanlar bu fikirlerden çok yararlandılar. Doğu despotizminde de bu ahlâkın eserlerini görüyoruz. Emevi saltanatı bunun bir örneğidir.

    V. KÜRESEL TEHLİKE VE DUYGUSAL ZEKA

    İngiltere'de intiharla gelen ölümler trafik kazalarından fazla, Norveç'de uyuşturucu ile meydana gelen ölümler trafik kazalarından fazla. Her yüz ABD'liden 3'ü şiddet içeren bir suçun kurbanı. ABD'de de kadınların % 65'i, erkeklerin % 80'i abartı derecesinde alkol kullanıyor. 1999 yılında boşanma oranı %75'e çıktı. Çocuk suç çetelerinin 750.000 üyesi var. SAMHSA raporunda 3.000.000 gencin ölümü düşündüğü belirtiliyor. ABD'de son 10 yılda ölüm cezasına çarptırılan mahkum sayısı % 57 arttı. (Psychology Today, Haziran 2002)

    New York Times'in haberine göre Norveç'de 1999'da dünyaya gelen çocukların % 49'ü evlilik dışı doğumlardan oluşuyor. Bu oran İzlanda da % 62, İngiltere de % 38, Fransa da % 41 seviyesinde. En dindar olarak bilinen İrlanda da ise 1999 da doğan 100 çocuktan 31'i evlilik dışı. Cinsel suçların kurbanlarının % 71'i 17 yaşının altındaki çocuklardan meydana geliyor.

    Yukarıdaki rakamlar Batılıların duygusal profillerinin iyi olmadığını gösteriyor. Evlilik, toplumsal yaşam gibi duygusal paylaşım gerektiren konularda başarılı olamıyorlar.

    Bir sinir bilimci olan Antonio R. Damasio "Descartes'in yanılgısı" isimli kitapta duygu, akıl ve insan beynini araştırırken beynin duyguları yöneten hücrelerini tanımladı. Duyguların eğitimini şansa bırakmakla hata yapıldığında itiraf etti.

    Daniel Goleman "Duygusal Zekâ" isimli kitabının girişinde şöyle diyordu: "Son on yılda ailemizde, çevremizde ve toplum hayatımızda duygularla baş edememe, umutsuzluk, tahammülsüzlük ve evlilik içi şiddet arttı. İnsanlar 'İyi günler' yerine 'gel boyunun ölçüsünü al' diyorlar."

    AHLÂKA AYKIRILIK ÖLÇEĞİ

    New York Üniversitesinde Psikiyatri Doçenti Dr. Michael Welner belki insanlık tarihinde ilk defa "Ahlâka aykırılık ölçeği" geliştirdi. Gerekçesi de adi suçların, cinayetlerin artması, sadist, kana susamış, hor gören insanların fazlalaşması ve kendinden başkasını düşünmeyen insanların hızla artması karşısında psikiyatrinin kötülüğü tanımlama yeteneğini belirlemekti.

    Duygusal Zekâ Nedir?

    1- Öz bilinç: İnsanın kendisini tanıması.

    2- Öz denetim: İnsanın kendisini yönetmesi. Hedefini belirleme, kendisini harekete geçirme, dürtü ve isteklerini kontrol edebilme, aksiliklere rağmen yoluna devam edebilme, ruh halini düzenleyebilme.

    3- Empati kurabilme: Diğergâmlık, başkasının istek ve ihtiyaçlarını anlayabilme

    4- Uzlaşma yeteneği: Sorunlar karşısında ben-merkezci davranmadan uzlaşma odaklı çaba içinde olma. Kavga ve mahkeme arayışından vazgeçme

    5- Umut besleyebilme:

    İşte ABD'liler Semavi Ahlâk'da geçen sabır, tevekkül, affedicilik Allah'ın rahmetinden ümit kesmeme, alçak gönüllü olma, verici olma gibi özelliklere deneme-yanılma yolu ile geldiler.

    KÜRESEL AHLÂK İLKELERİ

    Dünya dinleri parlamentosu 1993 yılında Chicago'da kabul ettiği Küresel ahlâk deklarasyonunda başlıca şöyle diyor.

    1- Küresel ekonomi, küresel siyaset ve küresel çevre büyük krizdedir.

    2- Küresel ahlâk olmadan küresel düzen olamaz.

    3- İnsanların barış içinde bir arada yaşayacağı bir bakış gerekiyor.

    4- Küresel ahlâk yeni bir ideoloji veya yani bir din değildir.

    5- Küresel ahlâk bütün dinlerin ve seküler ahlâkın öğretilerinin uzlaştığı değerlere dayanır.

    6- Hiç kimse dini, rengi, düşüncesi, cinsiyeti yüzünden dışlanmamalıdır.

    7- İstisnasız her insana insanca muamele yapılmalıdır.

    8- Kimse kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamalıdır.

    9- Irksal, cinsel, bireysel, sınıfsal her türlü egoizm reddedilmelidir.

    10- Hayata saygılı şiddet içermeyen bir kültür benimsenmelidir.

    11- Sadece insan değil yeryüzündeki her şey saygıdeğerdir.

    12- Adil ekonomik düzen olmadan küresel barış olmaz.

    13- Ekonomik ve siyasi güç, vahşi üstünlük kavgalarına değil insanlığın hizmetine yöneltilmelidir.

    14- Açgözlülük insan ruhunu öldürür. Alçakgönüllülüğe değer verilmelidir.

    15-Gazeteci, bilim adamı, doktor her meslek kendi etik kurallarını geliştirmelidir.

    16-İnsan bilinci gelişmeden dünya asla iyiye götürülemez. (Aksiyon, Ekim 2001)

    VI. İMAM NURSİ'NİN TEZİ

    İKİ DEHŞETLİ HÂL:

    Milyonlarca dini kitabın neşrine set çekildiği, insanları dini faaliyetten vazgeçirmek için sistemli çalışılmaların yapıldığı bir dönemde Nur Risalelerinin çoğu el yazması ile yaygınlaşmasının ve okunmasının sırrı sorulduğunda İmam Nursi bu zamanın iki dehşetli durumdan söz ediyor.

    Birincisi: Hissiyat-ı insaniyenin akıl ve fikre baskın geldiği fikri. Hedonizm olarak da tanımlayacağımız zevkçiliğin, dünya sevgisinin insanın hayatında birinci plana çıkmasını dehşetli bir durum olarak öne sürüyor. Böylece insanlar kısa vadeli zevkle meşgul olup ölüm ve ötesini düşünmüyorlar, Allah'ı akıllarına ve gönüllerine getirmiyorlar. Hoşça vakit geçirip mutluluğu yakalayacaklarını düşünüyorlar.

    Bu Hedonistik hissiyatın modern insanın günlük yaşamını doldurduğu düşüncesine karşı geliştirdiği yöntem ise şudur. Modern insanın lezzet olarak gördüğü şeyin içerisinde elemi gösterip aklını devreye sokmaktır. Allah'ın istemediği tarzda yaşamanın ve maddi zevkler peşinde koşmanın elem verici, ürkütücü neticeleri ile onları yüzleştirmek.

    "Günahların, haram lezzetlerin içinde manevi elim elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaiki şeriatın amelinde cennet lezaizi gibi manevi lezzetler bulunduğunu ispat ediyor."

    "Risale-i Nur bu dünya da manevi cehennemi dalalette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada manevi bir cennet bulunduğunu ispat ediyor." (İ.K.M. s.8)

    gibi görüşlerle duyguların denetimini, kişinin kendini yönetmesini aklın rehberliğine veriyor. Akıl yürütme yöntemleri ile zevk tuzaklarına insanların düşmemesini, dini yaşantının insanı bu dünyada da mutlu ettiğini kanıtlama yolunu seçiyor.

    Böyle akıl yürütme yöntemleri kullanılarak toplumdaki ahlâki yozlaşmanın önünün alınacağını, bireylerin Kur'an ahlâkına uygun yaşamanın güzelliklerine ikna edilmesini anlatmanın bir "tecdid" olarak değerlendirilmesi doğru olacaktır.

    İkinci dehşetli hâl olarak şu tezi savunuyor.

    "Eskiden fen ve ilim ile dalalete girip, inad ve temerrüd ile iman hakikatlarına karşı çıkana nispeten şimdi yüz derece ziyade olmuş."(İ.K.M. 10).

    Bu tespitten sonra yazdığı eserlerde fen ve ilim kullanılarak imani gerçekleri kanıtlama yolunu seçiyor. Allah'ın varlığını tartışmaya açıyor, akıl yürütme yöntemleri ile (vacib-ül vucud) olması gerektiğini savunuyor. Öldükten sonra dirileceğimiz ve ikinci bir hayatın varlığını ispatlıyor. (Haşir Risalesi). Kadere inanmanın mantık ve muhakeme ölçülerinde açıklamasını yapıyor. (Yirmi Altıncı Söz). Naturalizme karşı Mistizmin tezini Tabiat Risalesinde mantıksal yargılama yöntemleri ile ifade ediyor. Tesettürün ve Ramazan orucunun insanın psikolojik doğasına uygun olduğunu delillendiriyor. Bir seyyahı evrende gezdirerek ağaçlar, kuşlar, yağmur, yıldızlar, insan vücudu ve kan hücrelerini konuşturarak bilimsel verileri delil olarak anlatıyor. Peygamber ahlâkına uygun olarak yaşamanın insanı mutlu edeceğini, sağlıklı yapacağını, hastaneleri, hapishaneleri çeşitli maddi hastalıkları delil belirterek aktarıyor. Hapishanede yazdığı mektuplarla zehirli bal hükmündeki gençlik lezzetlerine aldanmamayı anlatarak sonsuz gençlik lezzetine bilet olan Peygamber yoluna gençleri davet ediyor. 5-10 senelik gençliğin meşru daire dışındaki lezzetlerinin gam ve keder çektirdiğine, "meşru dairedeki keyfin keyfe kafi geldiğini"ne gençleri ikna ediyor.

    İKİ AHLÂKIN KARŞILAŞTIRILMASI

    İmam Nursi On İkinci Söz'de Kur'an ve felsefe ahlâklarını şöyle karşılaştırıyor. "Kur'an-ı Hakimin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi :

    Felsefenin halis bir tilmizi bir firavundur. Menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. O ... dinsiz şakird cebbar, mağrurdur...Gaye-i himmeti nefs ve batnın ve fercin hevesatını tatmindir...

    Amma Hikmet-i Kur'an'ın halis tilmizi ise bir abddir. Hem cennet gibi azam menfaata olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem mütevazidir. Rıza-ı ilahi, fazilet için amel eder, çalışır...

    Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı kuvvet kabul eder. Hedefi menfaat bilir.Düstur-u hayatı cidal tanır. Cemaatlerin rabıtasını unsuriyet, menfi milliyet tutar. Semeratı ise hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin hacat-ı beşeriyeyi tezyiddir.

    Amma Hikmet-i Kur'aniye ise nokta-ı istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder. Gayede menfaate bedel gaye ve rıza-ı ilahiyi kabul eder. Hayatta düsturu cidal yerine düstur-u teavünü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarını unsuriyet milliyet yerine rabıta-i dini ve sınıfı ve vatani kabul eder. Gayatı hevesat-ı nefsaniyeye sed çekip ruhu maaliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.

    İki ahlâk öğretisinin şahsi hayata verdiklerini ve toplumsal hayata sağladıklarını şöyle yorumlayabiliriz.

    Seküler ahlâk öğretisinin kişiye verdiği ego ideali menfaattir. Çıkarı için çalışan insanlar güçlerini o yönde kullanacaklardır. Güçlü olan zayıfa zarar verecek, böylece çatışma çıkacaktır. Dini ahlâkın kişiye verdiği ego ideali "Fazilet ve Rızayı İlahi"dir. Erdemli yaşamayı onurlu yaşamak olarak algılayan insan, ilkeleri için çıkarını ikinci plana atacaktır. Dini ahlâk insanın ilkeli yaşamasını önerdiği için ilkeli insanlar daha kolay anlaşma sağlayıp uzlaşabileceklerdir.

    Seküler ahlâkın dayanak noktası kuvvettir. Çözümlenmesi gereken konularda güç, para, sosyal statü kullanılarak sorun çözülmeye çalışılır. Güç, para ve sosyal konumu ilkesizce şahsi çıkarı için kullanan insanlardan oluşan bir toplumda kavga, şiddet, saldırı bitmeyecektir.

    Dini ahlâk dayanak noktası "Kuvvet yerine Hak" der. Haklı olanın güçlü olması, güçlü olanın haklı olmamasını benimseyen insanlardan oluşmuş toplumda ortak yaşam kolay olur

    Seküler ahlâkta yaşam prensibi "mücadele"dir. Darwin'den etkilenen sosyal bilimciler, yarışmacılığı, rekabetçiliği barışçıl olmayan bir tarzda önerdiler. İşletmelerde başkasını düşünmeden başarılı olmayı ilke olarak benimsediler. Böylece üretkenlik arttı, fakat insanlar arası yardımlaşma azaldı. İnsanlar zengin oldular,ama yalnız kaldılar.

    Dini ahlâkta yaşam prensibi olarak "yardımlaşma" önerildi. "Kendi iyiliğin ve başarından önce toplumun iyiliği ve başarısı gelir" ilkesi ile paylaşma ahlâkı "infak" gerçeği olarak önerildi. Kendisinden önce komşusunu düşünmek, başkasına, zayıflara, hastalara yardım etmek kutsal davranış olarak övüldü.

    Seküler ahlâkta topluluklar arası bağ olarak ırk, soy bağı önerildi. Milliyetçilik duyguları şovenizm ölçüsünde teşvik edildi. Ulus devlet ideoloji olarak benimsendi. Ulusçuluğu kutsallaştıran yaklaşım başkalarını yutmakla beslenen "şovenizm" akımlarını doğurdu. İnsanlık tarihinin en büyük savaşları XX. yüzyılda bunun için yaşandı. Dünya barışı bu anlayış sebebiyle zarar gördü.

    Dini ahlâkta insanlar arası bağ olarak "din, vatan, sınıf bağı" ön plana çıkarıldı. İnsanların değiştirilebilir bağlarının olması sevgi duygusunu güçlendirici etki yapar. Bir insanın kendi ırkından olmayan bir insanı sevebilmesi, küçük görmemesi, savundukları ortak değerlerin daha çok olması toplumsal kardeşlik ve dostluk duygularını arttırıcı sonuçlar verir.

    SEKÜLER AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- İnsanların zevk tuzaklarına düşmesi, zevklerini doyurmak için bencilleşmesi.

    2- Narsisistik bireylerin artması: Başkalarını küçümseyen, kendi çıkarı için her şeyi kullanan, eleştiri kabul etmeyen, yardımlaşmayı kendisine yardım olarak düşünen, kinci, kıskanç, nankör, övgüyle beslenen küçük firavunların çoğalması. Basit, rutin günlük işler onu mutlu etmediği için küçük şeylerden zevk alamaz. Onu mutlu edecek şey para, güç, şöhret ve cinsel doyumdur.

    3- İnsanlığın ihtiyaçlarının artması: Daha çok kazanmak, daha rahat yaşamak, para, güç, şöhret sahibi olmak duygularının abartılması ekonominin felsefesi oldu. Tüketim teşvik edildi. İnsanların beklenti düzeyi yükseltildi. Moda ve merak gibi duygular abartıldı. 1-2 şeyle mutlu yaşam sürebilecek insan 20-30 şeye muhtaç duruma düştü. Ulaşmadığı için kendini kötü hissetmeye başladı.

    4- Yalnızlık psikososyal sorun oldu. Kendi çıkarını kutsallaştırmış, zorluklar karşısında zevk aldığı başka konuya yönelen insan özgür ve birey olmak isterken kendisini yalnız, güvensiz hissetmeye başladı. Kendi rahatını, zevkini eğlencesini amaç edinen birey evlilik yaşamında, aile içi iletişimde gerekli olan empatik iletişimi sağlayamadı. "Biz" diyemeyen bir insan hep "Ben" demenin sonucu yalnızlığı, köpeklerle arkadaşlık kurmayı tercih etti.

    5- Güven duygusu azaldı. Kendisini sevmenin medeniyet olarak sunulduğu bir ahlâkta başkalarını sevme duygusu zayıfladı. Başkalarını sevmeyen insan onların dost olmadığını düşünmeye başlar. Kendisini tehdit altında hisseder. Her an zarara uğrayacağı duygusu ile korku içerisinde yaşar. Kendi çıkarı için yalan söyleyebilen bir insan herkesin yalan söylediğini düşünmeye başlar ve güvensizlik daha da artar.

    6- Saygı duygusu zarar gördü. Ben-merkezci yaklaşımlar kutsal değer olarak bireyin isteklerinin doyurulması, zevklerinin karşılanmasını önerir. Böyle durumlarda otorite rolündeki kişilere karşı kızgınlık gelişir. İsteklerini sınırlandıran güce karşı saygısızlık, kurallara önem vermeme, itaatsizlik duyguları ön plana çıkar. Başkasının hakkına saygı duymak gibi bir kaygı, merhametli olmak seküler ahlâkı benimsemiş insan için gereksizdir.

    Yaptıkları işlerde bir yaratıcıya hesap vermeyeceğini düşünen insan yasalara yakalanmadıkça her şeyi yapabilirim düşüncesine sahip olur. Başkasına zarar vermenin, hayvanlara, doğaya zarar vermenin vicdani kaygısını hissetmez. Kendisine doğrudan zarar vermeyen şey onun umurunda bile değildir.

    Zengin, bilgili ama mutlu olmayan bireyler seküler sistemin meyveleri olarak önümüzde duruyor.

    DİNİ AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- Somut zevkler yerine soyut zevklerle doyum sağlayan insanlar oluşur. Zevk alma ve sevme duygusunu rutin günlük işlerinde bulabilir. Eşiyle, ailesiyle, toplumsal rolüyle mutluluğu yakalayabilir. Para, güç, şöhret, cinsel doyum yaşamında ve egosunda ideal olmaz. Toplumun iyiliğinden zevk almayı başarabilir. Küçük şeylerden mutlu olmayı başaran birey ortaya çıkar.

    2- İçgüdüleri dizginleyerek psikolojik enerjisini toplumsal üretkenliğe yöneltir. Amaç erdem olarak insanları sevmek, doğrulara bağlılık, dürüst olmak, sözünde durmak, âdil olmak, hoşgörülü olmak, barışçıl olmak, yardımsever olmak, içten, samimi, iyi niyetli olmak, şefkatli olmak, alçak gönüllü ve diğergâm olmak benimsenir.

    Araç erdem olarak: Çalışkan, düzenli, dikkatli, disiplinli, cömert, cesaretli, esnek, yumuşak olmak, başkalarını incitmemek gibi özellikleri benimser. Böylece psikolojik enerjisi kişisel zevklere değil toplumsal zevklere yönelterek mutluluğu yakalamaya çalışır.

    3- Hodgamlık yerine diğergamlığın yerleşmesi sağlanır. Her olay ve durumda kendi çıkarı için sonuçlar çıkaran birey yerine her olay ve durumda toplumun ve diğer insanların menfaatini düşünebilen bireylerin çoğalması gerçekleşir. Böylece toplumsal barış için gerekli zemin oluşur.

    4- Uzlaşma kültürü gelişir. Kendisi için istediğini başkası için isteyen, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayan bireyler çoğalır.

    "Güçlüler yapacağını yapar, zayıflara katlanmak düşer." tarzındaki uzlaşmayı yok eden seküler ahlâk yerine "güçlü ve zayıf hukuk önünde eşittir" evrensel ahlâkı benimsenir.

    "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölmüş bana ne" veya "sen çalış ben yiyeyim" tarzındaki acımasız ben merkezcilik yerine yardımlaşmaya ibadet kutsallığı vererek toplumsal barışa katkı sağlanır. (İktisat Risalesi)

    5- Ölüm korkusundan kurtulur. Hesap verme duygusu taşımayan, kendi çıkarını kutsallaştırmış bir insan ölüm gerçeği ile yüzleşmemeye çalışır. Ancak kaçınılamayacak bu gerçek onu ruhsal acılara iter. Varoluş amacını sorgulayan, ona uygun yaşamaya çalışan bir insan ego ideallerini kendisini tatmine değil yaratıcısını memnun etmeye göre düzenleyecektir. Ölüm o kişi için bir kavuşma olacaktır. Sevdiği kişiye kavuşma aşkı kalıcı ve devamlı bir lezzettir. Baki, sonsuz, sınırsız güç sahibine döneceğini bilen bir insan içindeki sevgi ateşini sürekli yakacaktır. Sevgi ateşinin yandığı yerde korkular buharlaşıp giderler.

    Sevilmek, istenmek, takdir edilmek insanın temel içgüdüleridir. (Maslow) Bu içgüdülerin yönünü yaratıcıya yönelten insan iki yaşamında da mutluluğu yakalar. Görüldüğü gibi İmam Nursi tezini seküler ahlâkla dini ahlâkın ortaya çıkardığı sonuçları göstererek ifade etmiştir.

    VII. İMAM NURSİNİN KULLANDIĞI YÖNTEM

    İmam Nursi eğitimli olan ve olmayan takipçilerini nasıl ikna etti? Savunduğu teze onları nasıl inandırdı? İmam Nursi gibi formal eğitim almamış bir kişinin oluşturduğu büyük etki sosyolojik bir inceleme konusudur. Oluşturduğu etkinin dayandığı temelleri ve kaynakları iyi analiz etmek gerekiyor.

    Onun kişiliğinde buluşan etkiler nelerdi, kullandığı özel bir yöntem var mıydı, sübjektif paradigmaları nelerdi?

    Kişiler kendi kültürleri içerisinde özel bir yol ararken İmam Nursi nasıl bir kültürel yol haritası geliştirmişti?

    Bütün bu sorular akademik bir ilgi alanı olarak kafa yorulması gereken konulardır.

    1. "TEBLİĞ DEĞİL TEMSİL ZAMANI" DEMESİ

    İmam Nursi Şualar kitabının 302. sayfada Risale-i Nur'un mesleğini şöyle ifade eder :

    1. İhlas-ı tam ve terk-i enaniyet.

    2. Zahmetlerde rahmeti elemlerde baki lezzetleri hissedip aramalı.

    3. Fani ayn-ı lezzet-i sefihanede elim elemleri göstermek.

    4. İmanın şu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını.

    5. Hiçbir felsefenin eli yetişemediği noktaları ve hakikatleri ders vermek.

    Bu ifadelerde özetlendiği gibi İmam Nursi düzeltme faaliyetine kendisinden başlamıştır. Eserlerinde mektuplarına "Ey nefsim" diyerek başlamıştır. Kendisi söylemlerini ve peygamber ahlâkını kusursuz yaşamıştır. Her şeyden feragat, hediye almamak, dünya malına değer vermemek gibi özellikleri tavizsiz uygulaması, bu asrın Mevlânâsı gibi yaşamayı başarması O'nun aleyhindeki propogandaya rağmen güven duygusunu azaltmamış artırmıştır. "Biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaiki imaniyenin kemâlatını ef'alimizle izhar etsek sair dinlerin tabileri elbette cemaatle İslamiyete girecekler" sözü İmam Nursi'ye aittir. İnsanlığın uyandığını, ilim ve araştırma meyli içinde olduğunu, doğru nerdeyse er geç arayıp bulacağını "Uyanmış beşerin başka şansı yok" diyerek savunuyordu. İmam Nursi'nin en yakın bir talebesi olan Zübeyr Gündüzalp de "Hizmet için değil nefsimi ıslah için çalışmalıyım" diyordu.(1997, Nefis Muhasebesi) İmam Nursi'nin örnek olmaya dayalı yaşama yöntemini kullanması günümüzde Asr-ı Saadet Müslümanı bilincini geliştirdi.

    2. MÜSBET HAREKET İLKESİ

    İmam Nursi başkasının kusurlarını dile getirmeden sürekli kendi doğrularını anlatmıştır. Siyasi bir talep içine girmemiş "En büyük siyaset siyasetle ilgilenmemektir." diyerek iman ve ahlâk vurgusundan taviz vermemiştir. Tahrik edici yaklaşımlara hep sessiz kalmış, kendi doğrularına sarılarak ve model insan yetiştirerek ancak cihat edilebileceğini savunmuştur. "Taş atana ekmek at" şeklindeki tasavvuf ilkesini yaşantısında göstermiştir. Böyle davranarak kavgacılığı, boğuşmayı, düşmanlık duygularının gelişmesini önlüyordu. Bu yapıcı ve kucaklayıcı tavrıyla çağımızın Mevlânâsı oluyordu.

    3. DİN VE BİLİM UZLAŞMASINI SAVUNMASI

    Sadece din ilimleri ile meşgul olmanın taassuba, sadece fen ilimleri ile meşgul olmanın da hile ve şüpheye götüreceği, ancak ikisinin beraberliğinden akıl ve duyguların aydınlanmış olacağı tezini ısrarla savundu. İmam Nursi 21. yüzyılda post modernizmin geldiği noktayı 80-90 yıl önce görmüşdü. Tüm bu önerileriyle bilgili, çalışkan ve nitelikli insanların yetişebileceğini tekrar tekrar ifade etti.

    4. KİŞİSİZLEŞTİRME ÇABASI

    Osmanlı ve orta çağ döneminde şeyh-mürit ilişkisinde kişisel bağlılık mekanizmaları ile irşat faaliyeti sürüyordu. Modern çağda "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, sanattır." düşüncesi en önemli vurgu haline geldi.. Modern dünya önermeci araçlar,kişisel ilişki tarzının yerine araştırmaya dayalı araçları öneriyordu. Herkes fikir üreterek, kafa yorarak doğruyu bulmalıydı. İncelemeden kimsenin arkasından gidilmemeliydi.

    İşte bu anlayışa uygun olarak İmam Nursi'de kişisel rehberliği reddedici yaklaşımlar görüyoruz. "Beni ziyaret etmek isteyenler Risale-i Nur'u okusun, Said yoktur, konuşan yalnız hakikattir" gibi ifadelerle sürekli bu vurguyu yapıyordu.

    Arkasından halife bırakmaması, mezarının bilinmemesini istemesi, buna rağmen ölümünden sonra bütün dünyada milyonlarca takipçisinin olması sosyolojik bir olgudur

    Kur'anda konulan normları, geleneksel müslüman davranış ve kişisel ilişki tarzını gelişen sanayii ve kitle iletişim toplumuna yeniden sokacak biçimde yenilenmiş (tecdit) olması çağdaş Türkiye'de oluşturduğu etkidir. (Şerif Mardin 1992)

    5. DOĞU DESPOTİZMİ İLE MÜCADELE ETMESİ

    "Sorma, düşünme itaat et." tarzındaki geleneksel sosyal yapının modern çağla birlikte başladığını İmam Nursi meşrutiyet döneminde gördü. Sorgulayan, özgür düşünen, bağımsız davranan bireylerin, insanlığın geleceğinde yer alacağı tezini savunan din alimi olarak ilginç bir öngörü içinde olduğunu söyleyebiliriz.

    Ortodoks Osmanlı ulemalarının kesinlikle kabul etmeyeceği bu tezi Meşrutiyet döneminde yazdığı kitaplarında açıkça ifade etti. "Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terazinin öteki gözündeki vahşet ve istibdadı kaldırdı." sözü ona aittir.

    İstibdatın İslamın özünde olmadığını Emevilerle birlikte girdiğini söylüyordu. Ayrıca özel hayatta, medresede, ülke yönetiminde istibdadın yerinin olmadığını karıncaların cumhuriyetçiliğini örnek vererek anlatması canlandırılmış İslami modernleşmenin Kur'ani bir yorumu olarak nitelendirilebilir.

    6. SEVGİ YERİNE ŞEFKATİ MESLEK OLARAK SEÇMESİ

    Risale-i Nurmesleğinin dört esasıolan "acz, fakr, şefkat, tefekkür"ü sayarken insanlararası bağda şefkatin sevgiden daha üstün olduğunu savundu. Şefkat koşulsuz bir sevgi olarak tanımlanırsa içerisinde menfaat izi olmayan bir sevginin savunulması hatta bunun için İmam-ı Rabbani ye hafif bir muhalefette bulunması ilginçtir.

    İmam Nursi, Yakup Peygamberinoğlu Hz. Yusuf'a ilgisini şefkat, Züleyha'nın Yusuf'a ilgisini de aşk olarak tarif ediyor. Aşk ve muhabbetin ücret ve karşılık istediğini fakat şefkatin karşılıksız sevgi olduğunu savunarak insanlararasında koşulsuz sevgiyi önermesi İmam Nursi'nin başka bir yaklaşımıdır.

    Sevginin karşılık beklemeden verilmesini savunduğu İhlas Risalelerini takipçilerinin on beş günde bir okunmasını istemesi dikkat çekmektedir.

    7. EV OKULLARI UYGULAMASI

    Değişen dünya şartlarında din ve fen bilimlerini birleştirerek geliştirmeye çalıştığı projeleri hayata geçirilemeyen İmam Nursi ilginç bir yol izledi. Yazdığı kitapların evlerde okunup tartışılmasını ve kendisine mektuplar yazılmasını hararetle destekledi. Dört büyük kitabını bu mektuplara verdiği cevaplardan oluşturdu. Şualar isimli kitabını doğruları savunmaya, Sözler, Lem'alar gibi eserleri ile tezini anlatmaya, Lahikalar isimli (Emirdağ, Barla, Kastamonu) kitaplarında da uygulanacak yöntemlere yer verdi.

    Anadolu'da bir gelenek vardır "sıra geceleri" olarak tanımlanır. Akşamları aileler oturup çeşitli kitaplar okurlar, sohbetler yaparlardı. İşte İmam Nursi bu sosyolojik veriyi çok iyi gözlemledi ve kitaplarının kabulünde bu yasal yolu kullandı. Peygamber ahlâkına uygun yaşamanın, sünnete uymanın bir edep olduğu, bu evlerde hayata geçirildi. Psikolojik karmaşa yaşayan, tereddüt ve arayış içerisindeki insanlar kafalarındaki sorulara bu evlerde cevap buluyorlardı.

    8. UMUDU AYAKTA TUTMAYI BAŞARMASI

    Umut eserlerindeki lahika mektuplarında sık vurgulanan bir konudur. Küfrün bel kemiğinin kırıldığı, istikbal inkılapları içerisinde en gür sedanın İslam'ın sedası olacağı her ziyaretine gelene vurguladığı görüşler olmuştur.

    "Fikri hürriyet, meyl-i taharri-i hakikat nev-i beşerle başladı... Su-i ahlâkın çirkin neticelerinin görülmesi ile hakikatlerin önü açılacak. Hakiki medeniyet, maddi terakki ve hakkaniyetin manevi katkıları ile düşmanlar mağlup olup dağılacak"

    gibi motivasyonu arttırıcı vurguları sürekli yapmıştır. Hatta kendisi ile görüşmek isteyenlere; ümit duygusunu destekleyen, yeisi en dehşetli hastalık olarak tanımlayan, insanlığın fıtri gidişinin Kur'ana doğru olduğunu anlatan "Hutbe-i Şamiye" isimli eserini okumayı tavsiye etmesi çarpıcı bir uygulamasıydı.

    SONUÇ:

    İmam Nursi, "insanların kendi dinlerini ve kültürlerini koruyarak modernleşmesinin mümkün olduğu" tezini hem teoride hem pratikte kanıtlamış bir fikir ve aksiyon insanı olarak dikkati çekmektedir. Güzel ahlâktan ibaret olarak tanımlanan Kur'an normlarını ve Hz. Muhammed'i model almaya dayalı bir sistemi geliştirdi.

    Zikirlerle, şeyhe kişisel bağlanmayla belirli olan tarikat tarzı yerine kitap okuma, akıl ve kalbi beraber kullanma, kişinin değil kitapların arkasından gitmeye dayalı nefis terbiyesi yöntemini seçti.

    Sosyokültürel süreçlerde geliştirdiği bu hareket modeli, dinler tarihinde subjektif bir paradigmadır. Çizdiği kültürel yol haritası da insanların kendi kültürleri içerisinde yol bulmalarını kolaylaştırmıştır. Kendi kişisel rehberliğini reddetmesi fikirlerinin arkasından gidilmesini pekiştirdi. Hareketinin dinamiğinde çağımızın tedirgin insanına, psikolojik karmaşasına, arayışına çözüm sunması önemlidir.

    Diğer taraftan geleneksel ulema kültürü ile halk kültürünü ev okullarında bir araya getirdi. Kendisini de talebe olarak niteledi.

    İnsanın Allah'a erişmesinde "Ulu kişi" imajına gerek olmadan bir yolun bulunabilmesi, arkasından halife bırakmaması, eserlerini rehber olarak sunması İmam Nursi'nin iman ve ahlak alanında karizmatik önderliğini gösterdiğini söylemek yerinde olacaktır.

    KAYNAKLAR

    1. Berger P.L : Dinin sosyal gerçekliği, İnsan Yayınları, İSTANBUL, 1993.

    2.CooperC.L : Stress, Medicine and Health CRC Press, NEWYORK, 1996.

    3.Csermely P.: Stress of Life from Molecules to men, Annals of the New York Academy of Sciences, Volume851,New York,1998.

    4.Damasio, A: Descartes'in Yanılgısı, Duygu, akıl ve insan beyni, Varlık/Bilim Yayınları Türkçesi Bahar Atlanır İSTANBUL, 1999.

    5. Damasio A.R.,Harrington A., Kagan J., et.all: Unity of Knowledge, The convergence of natural and human science Annals of the New York Academy of Sciences, Vol. 935. 2001.

    6. DSM IV: Amerikan Psikiyatri Birliği, Diognostic and Statistical Manual of Mental Disorders, New York,1998

    7.Gençten, Engin: Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, Maya Yay., ANKARA, 1981.

    8. Goleman D.: Duygusal Zeka, Varlık/Bilim Yay. Çeviri: Banu Seçkin Yüksel 9.Basım İSTANBUL,1998.

    9. Jung C. G. : Psikoloji ve Din, Çeviri: Cengiz Şişmen, İnsanYay.,İSTANBUL,1975.

    10. Kutay, Cemal: Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslüman'ı Bediüzzaman Said Nursi, Kur'an Ahlakına Dayalı Yaşama Düzeni Yeni Asya Yay., İSTANBUL,1980.

    11. Mardin, Şerif: Bediüzzaman Said Nursi Olayı, ModernTürkiye'de Din ve Toplumsal Değişim, İletişim Yay, İSTANBUL,1992.

    12. Micheal Thomas: Medeniyetler Çatışmasından Diyaloğa, Gazeteciler Yazarlar Vakfı Yay. Zaman Gaz. Yay. İSTANBUL, 2000 (6-7 Haziran 1997 tarihli Bildiri).

    13. Nurbaki Haluk: İnsan Bilinmezi.7Baskı Damla Yay. İSTANBUL 1999

    14. Nursi, Said: Risale-i Nur Külliyatı, Kaynaklı-İndeksli 1, 2, 3, ciltler. Yeni Asya Yay. İSTANBUL 1994.

    15. Spinoza:Etika, Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış,Tercüme, Hilmi Ziya Ülken, Ülken Yay., İSTANBUL (Tarih Yok)

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan: 1952 yılında Merzifon'da doğdu. 1969 yılında Kuleli Askeri Lisesini, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıt'a hizmetinden sonra 1982 yılında GATA'da psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu'da hastahane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa'da yardımcı doçent (1988), doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve Profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve Adli Tıp Kurumunda bilirkişi olarak görev yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. Halen Memory Centers of America Nöropsikiyatri Merkezlerinin Türkiye yöneticiliğini yapmaktadır. Çok sayıda eseri ve makalesi vardır.

    Yazar: Nevzat TARHAN (Prof. Dr.)
  • 336 syf.
    ·6 günde·9/10
    trrrrum,
    trrrrum,
    trrrrum!
    trak tiki tak!
    makinalaşmak istiyorum!
    beynimden, etimden, iskeletimden geliyor
    bu!
    her dinamoyu altıma almak için çıldırıyorum!
    tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,
    damarlarımda kovalıyor oto-direzinler lokomotifleri!
    trrrrum,
    trrrrum,
    trak tiki tak
    makinalaşmak istiyorum!
    mutlak buna bir çare bulacağım
    ve ben ancak bahtiyar olacağım
    karnıma bir türbin oturtup
    kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!
    trrrrum
    trrrrum
    trak tiki tak!
    makinalaşmak istiyorum!

    Ayak sesleri duyulur uzaktan ama neyin ayak izleri; bir insan, bir canlı belki de bir makine..

    İnceleme girişini Nazım Hikmet’in “Makinalaşmak İstiyorum“ adlı şiiri ile yapmayı uygun gördüm zira bu şiir, kimi yazarlar tarafından Hikmet’in en kötü şiiri olarak görülmüş olsa da bir dönemin sosyolojik ve psikolojik alt yapısının izlerini taşımaktadır. Hikmet’in, bu şiiri 1923‘ te Moskova’da yazdığı biliniyor. Yani sosyalizmin tohumlarının filizlendiği Çarlık Rusya’sının yıkılıp daha birleştirici ve paylaşımcı (Latince, sociare) bir ülkede yazıldı. O dönem fütürist akımın en güçlü olduğu yıllardır ki Hikmet, dizelerinde gelecek insanlarından da bahsetmiştir. Belki de bu şiir o dönemler ülkemizde tam anlamıyla sanayi toplumuna geçilemediğinin ve sanayi insanı olamazsak geleceği hızla değişen dünyayı yakalayamayacağımızı da anlatır.

    Sanayi toplumu demek emek ve sermayenin birbiriyle bir bütün halinde harman olabilmesi demektir. Kapitalist sistemin doğuşudur. Kapitalizm, üretim araçlarının (fabrika, toprak, işletme v.s) özel mülke tabii olduğu ve piyasaya göre üretim yapıldığı sosyoekonomik bir modeldir. Bir yanda üretim araçlarına sahip patronlar diğer yanda bu üretim araçlarından yoksun fakat onlara bağımlı, makine çarklarının dişlerinde bulunan işçiler.

    İlk dönem sosyalizmin karakteri, sanayi işçi sınıfının yaşadığı ve çalıştığı katı, hatta çoğu kez acımasız kapitalizm şartlarından etkilenmiştir. 19. Yüzyıl ‘ın “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler“ politikaları işçilerin ücret seviyelerini ve fabrika koşullarını belirlemiştir. Fabrika sahiplerine tam bir serbestlik vermiştir… çocuk ve kadın işçi kullanımı normal görülmüş, iş günü sık sık 12 saate çıkarılmış ve işten çıkarma tehdidi söz konusu olmuştu. Sonuç olarak ilk sosyalistler endüstriyel kapitalizm karşısında devrimi savunmuş. Marx ve Engels kapitalizmi yıkan devrimin kaçınılmaz olduğunu belirten karmaşık ve sistematik teoriler ortaya atmışlardır (Heywood: 2015, s. 117).

    Kapitalizm, zamanla her şeyi ama her şeyi parayla alınıp satılan (ticaret konusu) bir mal haline getirmek isteyen ve kâr amacıyla işleyen bir çarktır. Eğitim, sağlık, konut, sosyal güvenlik, su, elektrik vs. Bu nitelikleriyle, emek sömürüsüne dayanan, derin servet eşitsizliği üreten, insana değil paraya önem veren, ortaklaşa olanı tasfiye eden bir yapıdır kapitalizm. Kısaca, sermaye egemenliğidir.

    Fakat bunun olabilmesi yüzyıllar sürmüştür zira sermaye dediğimiz -kaymak tabaka- emeğin artı(k) değerini yüzyıllar boyu sömürmüştür. Bunu yapabilmesi için devlet elini -iktidarı- ve pek tabii daha birçok kuruluşu satın almıştır. İşte London, “demir ökçe “ demiştir kitabında bu insanları -elit tabakayı-anlatırken. Siyasi hayatta oligarşik bir yönetimin eleştirisini sunmuştur satırlarında.

    “Toplumda üç büyük sınıf var. İlki, oligarşi. Zengin bankerlerden, demir yolu sahiplerinden, büyük şirketlerin yönetici ortaklarından ve tröstlerin patronlarından oluşuyor. İkincisi, orta sınıf, sizin sınıfınız. Çiftçilerden, tüccarlardan, küçük iş adamlarından, zanaatkarlardan oluşuyor. Üçüncü ve son sınıfsa benim sınıfım, proletarya. Ücretli işçilerden oluşuyor (s. 141).

    Onlar sermayelerini arttırmaya tekelleşmeye, daha da ileri giderek bu büyük pastanın tamamını yiyebilmek için kartelleşmeye dahi çalışırken içimizden birisi çıkıp emeğin arkasında durmuş bir gün gerçekleşmesi hayaliyle sosyalizm denilen akımı savunmuştur. Hatta bunu yüksek zümreden insanların önünde bile dillendirme cesaretini gösterebilmiştir.

    Kitap kısaca bu olay örgüsü üzerinden devam etmiş. Anlaşma yoluna gidilemeyince tek çıkar yolun devrimde olduğu görülmüş. Bu büyük devrimin hayali kurulmuştur.

    “Servetten daha büyük bir güç daha vardır. Daha güçlüdür çünkü kimse onu sizden alamaz. Bizim gücümüz proletaryanın gücü kaslarımızdadır, oyları veren ellerimizdedir, tetiği çeken parmaklarımızdadır. Kimse bunu bizden alamaz. Asıl kuvvet budur işte, hayatın kuvvetidir, servetten de güçlü olan ve zenginliğin elimizden alamayacağı kuvvettir (s. 142).

    Gerçekleşip gerçekleşmediği kitabın satırlarında gizlidir.
    Kitap, distopya edebiyatının ilk örneklerinden biriymiş. Lakin ben ütopya diyerek toplantıda büyük bir yanılgı içerisine düşmüş bulundum. Esasında ütopya, kelime anlamı olarak, "gerçekleşmesi olanaksız düşünce, var olmayacak idea düşüncesi, güzel yer " anlamına gelir. Biraz daha yorumlayacak olursak "bugün gerçekleşmesi imkansız toplum modelleri" diyebiliriz. distopya ise "kara ütopya" demektir. Totaliter rejimlerin geçmişte ve hatta günümüzde toplumları ne denli etkileyebileceği üzerinden ilerler ve çoğu kitabı insanı hayran bırakır. Bir blogta distopya edebiyatı ile ilgili “sadece geleceğin totaliter devletleri” için bizleri uyaran eserler olarak değil de, “geçmişte var olmuş, bugün var olan ve gelecekte daha kötü olabilecek” totaliter devlet yapıları hakkında bilgi ve uyarı mahiyetinde eserler denilmişti. Hem geçmişin izlerini eline alıp hem de geleceği dahi şekillendirebilecek, bazen filmlere deneylere bile konu teşkil edebilecek eserlerdir esasında.

    Sanırım bu önermeye katılabilirim şöyle ki "Cesur Yeni Dünya" adlı distopik eserde insanların gelecekte -tavuk misali-kuluçka makinelerinden çıkacağı, gruplara ayrılarak her işin farklı bir insan tarafından üretileceği alfa, beta v.b grupların olacağı hatta insanın zeka oranını bile değiştirilebileceği bir dünya tasarlanmıştı (ne kadar korkunç, özellikle ilk sayfalarını okurken ürperdiğimi hatırlıyorum.) Günümüze bakacak olursak -tam hatırlayamamakla birlikte- insan zekası ile ilgili Çin'de birtakım çalışmalar yapıldığı ve gelecekte daha akıllı, kusursuz insanların tasarlanacağına dair medyada haberler mevcuttu.
    (Gelecek demişken, Barış Özcan'ın "geleceğin kısa tarihi - 11 dakikada 245 yıl" adlı videosunu izlemediyseniz bir göz atmanızı tavsiye ederim.)

    Şöyle ki, anlatılan olaylar o kadar hayatın içinden o kadar gözümüzün önünde ki örnek verecek olursam: Türkiye nüfusunun 22 milyonu çocuk ve bu çocukların 2 milyonu iş sahasında. Bu çok büyük bir rakamdır. 2018 verilerine göre çocukların iş gücüne katılma oranıysa yüzde 21.1.

    kaynak: https://bianet.org/...uk-isci-sayisi-artti

    “… uygarlığı mezbahaya çevirdiniz. Kör ve doymak bilmez kişilersiniz siz. Meclislerinizde ayağa fırlar (bugünde aynısını yaptınız) ve çocuklarla bebeler çalışmazsa o kârları elde edemeyeceğinizi utanmazca ilan edersiniz.“ (s. 79).

    Daha sonra yine dikkat ettiğim ezilen bir işçi sınıfının olduğu yönetimin, ekonominin, hukuk sisteminin güçlü (paralı) insanların ellerinde olduğu ve gitgide diktatöryel bir yönetim sistemine doğru evrildiği. Haklı insanların mahkemelerden haksız olarak çıktığı, üç kuruş para için saatlerce dikiş yapan insanların olduğu bir dünya. Size de bir yerden tanıdık gelmiyor mu?

    Hani çağdaş, eşitlikçi, adil insan… koca koca şehirler inşa eden modern insan nerede kaldı? Dünya'da hala bir yerlerde kıt kanaat geçinmeye çalışan insanlar var. BU YADSINAMAZ BİR GERÇEK!

    Günümüz dünyasında bugün çokça yaygın olarak kullanılan bir terim var “sosyal demokrasi“ veya “sosyal demokrat“ kulağımızın aşina olduğu. Sosyalizmle, sosyal demokrasi arasındaki fark nedir?

    • Sosyal demokrasi, liberal- demokratik ilkelere dayanır. Siyasal değişimi barışçıl biçimde ve anayasal çerçevede olabileceğini ve olması gerektiğini savunur (Heywood: 2015, s. 148). Fırsat eşitliği ilkesine değinir.

    • Kapitalizme temelde karşı olmayıp onu zenginlik yaratmanın tek güvenilir yanı olarak görür (Heywood: 2015, s. 148).

    Temelde sosyalizm evcimci ve devrimci olarak ikiye ayrılır:

    “TOPLUM,
    İŞBİRLİĞİ,
    EŞİTLİK,
    SOSYAL SINIF
    MÜLKİYET“

    Olmak üzere bu ana temalar üzerinden incelendiğinde bütünlüğüne ulaşılabilir.
    Velhasıl sosyal demokrasi vahşi olmayan bir kapitalizm peşinde ilerlerken, sosyalizm vahşi kapitalizmin ayak izlerini takip eder. Sosyal demokrat sistem patron ile işçi uzlaşmasını esas alırken, sosyalizm patron sınıfının olmadığı işçi ve egemen sınıfın egemen olduğu toplum yapısını atalarımızın yaşantısını esas alır. Amacı emek sömürüsünü ortadan kaldırabilmektir. Sosyalizm, sosyal demokrasiden farklı olarak özel mülkiyete toptan karşı durur. Oluşabilecek burjuva egemenliğini, tekelleşmeyi ortadan kaldırabilmek için( bugünkü aile şirketleri). Sosyalizmde üretim araçları devletin elinde olması gerektiği öne sürülür. Mülkiyet, devlet kontrolünde olmalıdır.

    Hiçbir sistem tam anlamıyla eşitliği, adaleti getirmemiştir. İşin içine insan menfaati, açgözlülüğü, hırsı girdiği ölçüde bir yerlerde insanlar iki lokma ekmeğe muhtaç kalacak!. Şuan karma sistemlerle bir nebze seslerine çare olunmaya çalışılsa dahi bu adaletsiz dünyanın çarkları hala dönmekte!

    Sonuç olarak, kapitalizm kaçınılmaz bir gerçek. Demir Ökçe, bugün ve geçmişte kimilerinin başını kimilerininse ayağını ezdi. Umarım ezilen bir toplum değil, adil ve dayanışmacı bir toplum olabiliriz.


    Kaynakça
    Heywood, A. (2015). Siyasi İdeolojiler: Bir Giriş. (A. K. Bayram, Çev.) Ankara: Adres Yayınları.
  • Onlara göre,"koşullar insanı itiyormuş" bunu yapmaya;koşullar,işte bu kadar! En sevdikleri cümle de bu! Buradan da şu sonuç çıkıyor:Eğer toplumsal düzen normal bir biçimde oluşturulursa ortada, başkaldıracak nedenler de kalmayacak ve bir anda suç olgusu yok olacak, tüm insanlar erdemli davranacak... Burada doğa hiç hesaba katılmıyor, kapı dışarı ediliyor ve yok sayılıyor. Onlara göre, tarihsel gelişimi ile CANLI bir yol izleyen toplum, en sonunda kendisi için normal olan düzeni kurmak yerine, bunun tam tersi gerçekleşecek; başka bir deyişle, birbirlerinin matematiksel hesaplarından çıkan bir sistem, hiçbir tarihsel ve canlı yolu izlemeksizin, hiçbir süreçten geçmeksizin bir anda bütün insanlığı değiştirip yeniden yapılandıracak ve her şey bir anda adil ve kusursuz oluverecek! Ve işte bu yüzden, bu kafalar tarihi içgüdüsel bir biçimde reddederler, sevmezler:"Tarihte yalnızca çirkinlikler ve budalalıklar var" diyorlar ve her şeyi bu "budalalık"düşüncesiyle açıklıyorlar! Yaşamın CANLI SÜRECİNİ de sevmemeleri bu yüzden. Çünkü nasıl olsa YAŞAYAN CANLARA gerek yoktur! Çünkü yaşayan can, yaşamı talep eder, mekanik düşünceye başkaldıracaktır; yaşayan can kuşkucudur, tutucudur! Oysa onların isteği ölüm kokuyor ve kauçuktan yapılabilir, en azından canlı değil, irade yok, başkaldırı yok, tam bir köle zihniyeti var...