• "Yaralanmışsın!’’ dedi Raoden şaşırarak.
    “Hiç önemli değil, lordum,” dedi Saolin aldırmazlıkla.
    "Bu tür bir tevazu dışarıda normal olabilir, Saolin ama burada değil. Özrümü kabul etmelisin."
    “Efendim,” dedi Saolin ciddiyetle. “Bir Elantrian olmak, sadece benim bu yarayı taşıdığım için daha fazla şeref duymamı sağlıyor. Bu yarayı insanlarımızı korurken aldım.”
    Raoden dönerek salona azap dolu bir bakış attı. “Sadece seni buna bir adım daha yaklaştırıyor...”
    “Hayır, efendim. Öyle olduğunu sanmıyorum. Bu insanlar bir amaç bulamadıkları için acılarına teslim oldular. Çektikleri işkence anlamsızdı ve hayatta bir amaç bulamayınca insan hayattan vazgeçmeye meyillidir. Bu yara acıtabilir, ancak çektiğim her acı bana onları şerefle kazandığımı hatırlatacak. Bu o kadar da kötü bir şey değil, sanırım.”
  • Bekliyoruz. Sıkılıyoruz. [Elini kaldırır.] Hayır, itiraz etme, ölesiye sıkılıyoruz, bu açık. Tamam. Farklı bir şey oluveriyor, o zaman ne yapıyoruz? Hiç karışmıyoruz, kuruyup gidiyor. Hadi, işe koyulalım! [Yığına doğru yaklaşır, büyük bir adım atıp durur.] Bir anda her şey yok olacak ve bir kez daha hiçliğin ortasında yalnız kalacağız!
  • 368 syf.
    "Özellikle özgürlüğün düşmanları için sızlanan duyarlılık beni kuşkulandırır."

    Maximillen Robespierre

    _____________


    Fransa'da 1989'ta devrimin iki yüzüncü yıldönümü yaşanırken yapılan bir ankete göre Fransızlar'ın üzerinde en olumsuz imajı olan kişi Robespierre çıkmıştır. 16. Louis ve onun şirret eşi Marie-Antoinnette'yi bile geçmiş yani. Bu sonucu 1789-91 hatta 1792 yıllarında bir Fransız'a söyleyecek olsalar zannederim Fransız şaka yapıldığını zannedip gülerdi. Peki bu Robespierre kim?

    1758'de Fransa'nın Arras şehrinde doğmuş. Baba aileyi terk ediyor, anne Rob, altı yaşındayken ölüyor. Din okulunu yarıda bırakıyor. Bursla Paris'te öğrenimini tamamlayarak ata mesleği olmuş avukatlığa başlıyor. Aldığı davalarda gösterdiği başarılarla ünleniyor. "İnsanlar özgür doğarlar ama her yerde zincirlere vurulmuştur," sözüyle tanıdığımız Rousseau'dan etkilenip onu, akıl hocası olarak görüyor. Arras'ta Kraliyet Akademisi'ne giriyor. Bu sıralarda Fransa'da ortam giderek gerginleşiyor.

    Dönemin Fransa'sı İngiltere karşısında yakın zamanda aldığı yenilgiden dolayı prestij kaybetmiştir. Bunun intikamını almak için İngiltere'ye karşı bağımsızlık için ayaklanan Amerikan kolonilerine paranın musluğunu sonuna kadar açarlar ve hedeflerine ulaşırlar. Bu savaşlarda birçok Fransız aydını da bulunmuştur. Bunlardan biri olan Lafayette ileride İnsan Hakları ve Yurttaşlık Bildirgesi'nin mimarı olacaktır. Bu açıdan kralın onur kurtarma çabası aslında kendi ayağına sıktığı kurşunlar olacaktır. Bu durumun getirdiği birincil zarar ise halihazırda kötü durumdaki ekonomiyi tam anlamıyla iflas noktasına getirmesi olur. Birkaç tane reformcu bakanın önerileri ise aristokrasi, Ruhban sınıfı ve kraliyet ailesinin kendi harcamalarında ve imtiyazlarinda kısıtlamalara gitmek istememeleri nedeniyle başarısız olur. Ortaçağ'dan kalma hiyerarşik toplumsal yapı da artık çatırdamaya başlamış. Tepede Tanrıdan yetki aldığına inanılan Kral'ın otoritesi giderek zayıflamakta, bunun altında bulunan aristokrasi giderek atıl hale gelmiş ve gelişime katkı vermez olmuş buna karşın oldukça imtiyaza sahip, sözüm ona işi uhrevi olan Ruhban sınıfı ise toprak sahibi olmak konusunda aristokratlarla yarışır olmuş. Bu iki zengin sınıf tek kuruş vergi de vermiyorlar. Vergi veren sınıflar burjuvalar ve köylülerdir. Coğrafi keşif ve ardından gelen gelişmeler neticesinde giderek güçlenen ve kral tarafından daha üst kademelerde yer yer görevler verilen burjuvalar, bunlara karşın hala ekonomiye verdikleri katkılar oranında hak kazanamamışlardır. Köylülerin hali ise ne sen sor ne ben söyleyeyim. Bunların neticesinde artan hoşnutsuzluklara dayanamayan kral, yüzyıldır toplanmayan Zümreler Genel Meclisi'ni toplamaya karar verir. Robespierre de Arras'tan seçilerek bu mecliste kendine yer bulur. Yalnız, Arras'taki aristokratlar ve din adamlarıyla çoktan papaz olmuştur düşünceleri nedeniyle. Sıra başkentte papaz olmaktadır.

    Bu doğrultuda ilk konuşmasında piskoposların servetini eleştirerek hızlı bir giriş yapar. İşler kralın beklemediği gibi gider ve meclis "Ulusal Kurucu Meclis" adını alır. 14 Temmuz 1789'da Bastille'ye yürüyen halkın üzerine ateş açılması nedeniyle yüz vatandaş hayatını kaybeder. Bununla birlikte despotizmin simgesi Bastille düşer. Rivayete göre, dakik ve düzenli hayatıyla bilinen ünlü filozof Kant, bu haberi her gün aynı saatte yaptığı öğle yürüyüşü esnasında alır ve hemen yürüyüşünü yarıda keserek evine döner. Saatin kaç olduğunu Kant'a bakarak anlayan şehir halkı haliyle bu duruma çok şaşırır. Avrupa'da çok önemli bir şey olmuş olmalı derler. Haklılar, çünkü Avrupa için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

    Kral, sarayından alınıp Paris'e getirilir. Bu sırada krala eşlik edenlerden birisi de Robespierre'dir. Ardından Fransa'nın her yerinden köylü ayaklanmaları ve belediye devrimleri haberleri gelir. Halk, aristokratların şatolarını yakarlar. Bu döneme "Büyük Korku Dönemi" adı verilir. 27 Ağustos'ta Lafayette tarafından İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi yayınlanır. Egemenlik ulusa ait olmaya doğru ilerlemektedir. Robespierre mecliste bir konuşmasında, kralın veto yetkisine karşı çıkar. Kısa süre sonra ise meclis krala mutlak değil süreli veto hakkı tanımakla yetinir. Karışıklıklar devam eder, Parisli kadınlar Versay'ı basarlar. Kral ailesi Paris'e getirilir. Meclis sıkıyönetim ilan eder. Bu sırada Robespierre, diğer birçok devrimcinin aksine "pasif" yurttaşların meclis seçimlerinden dışlanmasına karşı çıkar. Diğerleri oy vermenin mülkiyet gibi bazı sahip olunan niteliklere bağlı olmasını isterler. Robespierre ise genel oy ilkesinden yanadır. Çünkü onun için "Eşitlik tüm iyiliklerin kaynağıdır; aşırı eşit­sizlikse tüm kötülüklerin kaynağıdır." Meclis Kilise'nin mülklerini ulusun emrine verir. Robespierre, Yahudiler, aktörler ve Protestanların yurttaşlık haklarını savunur. Kısa süre sonra Protestanlara dinsel özgürlük verilir. Seferad Yahudilerine eşit haklar verilir. Robespierre bu esnada yaşanan köylü ayaklanmalarından yana taraf olur. Meclis din adamlarına yönelik reformlarına bir yenisini ekleyerek manastır yeminini yasaklar. Robespierre, derebeylerinin kamu arazilerindeki haklarına karşı çıkar. Aynı ayın sonunda Jakoben Kulübünün başkanı seçilir. Gücü ve saygınlığı giderek artan Robespierre, kralın savaş ilan etme hakkına karşı çıkar ve öte yandan Ruhbanların evlenmesini destekler. Her fikrinde olduğu gibi bu fikirlerinden dolayi da çeşitli çevrelerden tepkiler alır ama o, hedefine odaklanmıştır. Meclis kalıtsal soyluluğu ve unvanları kaldırırken bu aynı zamanda Robespierre'in ve diğer devrimcilerin zaferidir. Robespierre'in uyarılarına rağmen sömürgelerdeki kölelerin durumunda yeterli pozisyon alınamadığı için köleler isyan eder ve kanlı çatışmalar yaşanır. Ruhban sınıfı giderken sivilleştirilir ama bu yöndeki bir adım olan yeni yemine uymayan rahipler olur. Bunlara cezalar verilir, bir kısmı sürülür. Robespierre her ne kadar din konusunda dogmaya ve hurafelere, ruhbanın öncü ve söz sahibi rolüne karşı olsa da diğer radikal devrimciler gibi dine hepten karşı değildir. Zira ileride Jakoben kulübünde Tanrıya inandığını açıkladığı için tepki de çekecektir. Arkadaşlarına ve diğer devrimcilere şunları söyler bu konuda: "İnsanların değer verdi­ği dini önyargılarla doğrudan çatışmak iyi bir şey değil; en iyisi, zamanın insanları olgunlaştırması ve hissettirmeden önyargıların ötesine taşıması­dır." 1791 yılına gelindiğinde Robespierre; temsilcilere mülk kısıtlamalarina karşı çıkar, konuşma özgürlüğünü savunur, ulusal muhafız üyeliğinin açık olmasını ister, miras yasalarının değiştirilmesini destekler. Bilhassa sonuncu girişiminden dolayi şahsi saldırılara maruz kalır. Çünkü kendisi de bir piç olduğu için özellikle bu yasayı istediği söylenir. Robespierre devrimin ilkelerinden taviz vermeden savunmasını ve mücadelesini sürdürdükçe bu saldırıların geldiği noktaların sayısı da şiddeti de artacaktır. Robespierre gösteri haklarını ve basın hürriyetini savunur. Kendisine ve bir arkadaşına basından şiddetli saldırılar olmasına rağmen de muhalifleri aynı şekilde saldırılara maruz kalırken de tavrını değiştirmez. Bu kararlı ve tutarlı duruşu muhalifleri de dahil herkesin takdirini toplar. Onun adı "Dürüst Adam"dır artık. Kolonilerdeki özgür "renkli derilileri" destekler. Arras'tan beri karşı çıktığı ölüm cezasına karşı olan duruşunu mecliste de sürdürür. Bu konuda şunları söyler: "Tek bir suçsuzu kurban etmektense yüz suçluyu cezasız bırakmanın daha iyidir." Aynı ay içinde Robespierre'in istediği gibi kolonilerdeki özgür siyahların çocuklarına eşit haklar verilir.

    Paris savcılığına seçilir. Bu sırada ise kral Paris'ten kaçma girişiminde bulunur. Herkes Vahdettin gibi uzman değil bu işlerde, Kral ülkeden çıkmadan yakalanır. Robespierre bu durumu fırsata çevirir ve haklı olarak, kralın tahttan indirilmesi çağrısında bulunur. Her an dış tehdit korkusu yaşayan ve bu yönde komploların döndüğü bir ortamda kralın kaçış girişimi, tüm bunları somutlaştırmış olur. Buna rağmen kralın tahtta kalmasını isteyenler de vardır. Şimdilik onların dediği olur. Bu sırada kral, 1791 Anayasasını onaylamaya mecbur kalır. Robespierre'in bir isteği daha gerçekleşir, Fransa'ya katılmak isteyen iki bölge ilhak edilir. Eskenaz Yahudilerine eşit haklar verildiği sıralarda Robespierre, halk derneklerinin kamusal tartışmalara müdahil olmasını yasaklayan bir kanuna karşı çıkar.

    Tarihler 1 Ekim 1791'i gösterdiğinde meclis artık "Yasama Meclisi" adını almış, 20 Eylül 1792'ye kadar da bu yönde görevde kalacaktır. Bu sırada başlıca tartışma konusu Fransa savaş açsın mı açmasın mı tartışmasıdır. Jakobenlerin rakibi olan ve daha ılımlı olup, devrimler konusunda kralla uzlaşmacı tavra sahip, yer yer karşı devrimcilere kayan, devrimi halka yaymak değil kendi çıkarlarının doğrultusunda sınırlandırmak isteyen Jirodenler, ısrarla savaş açmak isterler. Bu da onların en büyük hatası olacak. Robespierre buna şiddetle karşı çıkar. Jirodenlerin Amerikan bağımsızlık savaşını örnek göstermelerini de gülünç bulur. Ancak dinletemez, sonuçta Fransa Avusturya'ya savaş ilan eder. İçeride de çatışmalar ve yer yer ayaklanmalar devam etmektedir. Bunlardan birinde yiyecek ayaklanmasında, Etampes Belediye Başkanı Simonneau öldürülür. Meclis onu över, Robespierre buna karşı çıkar. Çünkü bu başkan halkı aç bırakmış ve onlara haksızlık yapmıştır. Devam eden savaşta Fransa onur kırıcı mağlubiyetler yaşar. Bunun sorumlusu görülen Jiroden temsilcileri meclisten kovulur. Prusya da Avusturya'nın yanında savaşa dahil olur. Fransa için çember daralır. Bu daralma aynı zamanda kral için de geçerlidir. Halk onun düşmandan yana olduğunu düşünmeye başlar ve onun bulunduğu yere saldırırlar. Öncesinde Avusturya'nın yayınladığı Brunswik Manifestosu ve Robespierre'in kralın indirilmesi yönündeki konuşmaları bu gelişmeyi hazırlar. Manifestoda Fransa'ya gözdağı verilir. Bu onur kırıcı belge Fransız milliyetçiliğini arttırır. Robespierre ise konuşmasında, "kralın dokunulmazlığı bir uydurmadır" diyerek Louis'nin tahttan indirilmesini savunur. Neticede kral tahttan indirildi. Lafayette'nin Avusturyalılar tarafına geçmesi, devrime karşı sürekli komplolar olduğunu düşünen ve dile getiren Robespierre'in haklılık kazanmasına neden olur. Korku hakimiyetini artırır. Verdun Prusyalılar tarafından ele geçirilir. Bunun üzerine korku halkta yogun öfkeyle kendini gösterir. Zincirinden boşalan bu öfkenin önünde Robespierre de duramaz. Her ne kadar onun emri altında olduğu söylense de buna dair bir kanıt yoktur. Sonuçta "Eylül Katliamı" adı verilen katliam yaşanır: Paris hapishaneleri basılır ve yüzlerce din adamı ve diğer kralcı mahkumlar giyotine götürülürler.

    Robespierre'in çağrıları yanıt bulur ve 20 Eylül 1792'de "Ulusal Konvansiyon" Meclisi kurulur. Aynı gün cepheden zafer haberi gelir. 21 Eylül'de ise Fransa'da Cumhuriyet ilan edilir. Konvansiyon'da cepheleşmeler olurken cepheden zafer haberleri gelmeye devam eder. Bu arada kralın yargılanmasına sıra gelir. Daha önceden idama karşı olmakla öne çıkan Robespierre'in bu sefer kralın idamını istediğine şahit olunur. Hatta bununla ileride dalga da geçilecektir. O, şunları söyler: "Ne ceza vereceğiz Louis'ye? .. Şahsen ben, yasalarınızla çok aşırı miktarda verilen ölüm cezasından iğreniyorum ve Louis'ye karşı ne sevgi ne de nefret hisse­diyorum; ben sadece suçlarından nefret ediyorum. Ölüm cezasının kaldırılmasını teklif etmiştim ... bu ceza ancak, bireylerin ya da toplumun güvenliği için gerekli olduğu durumlarda haklı görülebilir. Ama Louis ölmeli, çünkü vatanın yaşaması gerekli." Kendisiyle çelişiyor gibi gözükse de Fransa'nın dört bir yandan düşman tarafından kuşatıldığı, daha düne kadar İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ni yayınlayan ismin bile düşman tarafına geçtiği, daha yeni kralın şu anki düşmanın da kaçmak istediği, güvenin ve düzenin yerle bir olduğu, her gün ülkenin bir yerinde ayaklanmanın olduğu bir ortamda vatan için kralın kellesini istemek gayet normaldir. Şimdiye kadar o kellenin yerinde durması hatadır hatta. Nihayet 21 Ocak'ta 16. Louis giyotine gönderilir. Bu olayın hemen ardından Fransa, İngiltere ve Hollanda'ya savaş ilan eder. Manifesto tüm halk üzerinde olmasa da vatansever Cumhuriyetçiler üzerinde ters etki yaparak onların meclis etrafında bir olup düşmana karşı güçlü direnç göstermesine neden olmuştur. 300 bin kişi askere alınır. Böyle bir ortamda halen halkın yiyecek ayaklanmasında bulunması, Robespierre'in ilk defa ayaklanmadan yana olmamasına neden olur. Devrimci Mahkemeler yeniden kurulur. Yanısıra Gözetim Komiteleri kurulur. Robespierre güçlü merkezi bir hükümet kurulması çağrısında bulunur. Çünkü bir yandan da federatif isyanlar yaşanır. İspanya'ya da savaş ilan edilir ve bu esnada Vendee İsyanı bastırılır. Bir yandan da halkın durumunu rahatlatacak birtakım yasalar çıkarılır. Beklenilmeyen bir ismin daha Avusturya tarafına geçişi öfkeyi artırır. Kamu Güvenliği Komitesi kurulur. Robespierre yeni İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi taslağını hazırlayıp sunar. Tamamı değilse de büyük kısmı aynen kabul edilir. Avusturyalılara katılan isimlerin Jirondenlerden oluşu onları hedef tahtasına oturtur. Zira içte de kendi siyasi hesaplarını daha öne koymaları hayli tepki çeker. Onlara karşı isyan çıkar. Ardından da önde gelenleri meclisten atılır. Federatif isyanlarin bastırılmasi hükümeti güçlendirir. Güçlenen hükümet 1793 Anayasası'nı ilan eder: "Fransız Cumhuriyeti bir bütündür ve bölü­nemez."

    Din adamlarının birçoğunun devrimlere uymadıkları için görevden uzaklaştırılması eğitimde zayıflığa neden olur. Robespierre bunun için laik bir eğitim anlayışı oturtmak için Halk Eğitim Planı'nı sunar. Bu esnada Paris'te, ünlü bir Jakoben gazeteci Marat suikast sonucu hayatını kaybederi. Marat, oldukça radikalliğiyle tanınıyordu. Sürekli birilerinin ölümü istemesiyle ün yapmıştı. Robespierre onunla adının yan yana anılmasından rahatsız olmaya başlamıştı. Devrimi onun gibilerin kana susamışlığının zarar vereceğini düşünüyordu. Bu esnada Toulon'da Britanya kuşatmasını zayıf bir birlikte sahip olmasına karşın kıran genç komutan Napolyon ilk başarısını gösteriyordu. Onun Robespierre ile arasının iyi olduğu söylenir ve ileride bu yüzden az kala kendi canından olacaktır Napolyon. Bilhassa Napolyon'un başarılı savaşları ile güçlenen hükümet, zorlu 1793 yılını atlatmak adına radikal tedbirlere gider. Robespierre ise bu sırada Konvansiyon'un başkanı olmuştur. Yakın arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar, ihanetler, her şeyden daha çok önem verdigi Cumhuriyet'in iç ve dış tehditler sonucunda yıkılma tehlikesi, 1789 devriminin kazanımlarının yok edilmek istenmesi Robespierre'in radikal kararlar almasına neden oldu. Buna sık sık yaşadığı hastalıklar da eklenince şüpheciliği arttı ve her yerde komplo görmeye başladı. Sonuç olarak birtakım kararlar aldı:

    - Devrimci Mahkeme'deki da­valar, jüri üyelerinin "vicdanları rahatsa" üç günden uzun sürmemeliydi ve şüphelilere tutuklanmalarının sebebi konusunda açıklama yapmaya gerek yoktur. (S.184)
    - Umutsuz bir askeri kriz ve silahlı bir karşıdevrim koşullarında 17 Eylül tarihli Şüpheliler Kanunu artık açıkça, "davra­nışları, ilişkileri, sözleri ya da yazılarıyla tiranlığın, federalizmin ve öz­gürlük düşmanlarının partizanı olduğunu gösterenler"i gözaltına almak ya da korkutmak için kullanılacaktı. Gözetim komiteleri tarafından tutuklanan "şüpheliler" arasında sözleri, eylemleri ya da statüsü ancien regime'i çağrıştıranlar, karşıdevrimci sözleri ve eylemleriyle hükümeti eleştirenler ya da mal stoklayanlar vardı. (S.185)
    - Devrimci mahkemelere şüpheciliği artan Robespierre, kendi tanıdıklarını atar. Bir süre sonra bu mahkemelerde tek ceza idam olarak belirlenir. Artık halkın en büyük aktivitesi, giyotin karşısında popcorn yemektir.

    Robespierre ise bu durumu şu iki sözünde anlatır ve temellendirir:
    "Anayasal bir hükümetin birincil hedefi yurttaşın özgürlüğü, devrimci hükümetinse halkın özgürlüğüdür. Anayasal bir hükümette, bireysel özgürlükleri devletin tecavüz­lerden korumak hemen hemen yeterlidir; devrimci bir hükümetteyse devlet kendini, saldıran hiziplerden korumak zorundadır. Devrimci hükümetin, iyi yurttaşlarına devle­ti koruma borcu vardır; halk düşmanlarınaysa ölümden başka borcu yoktur." (S.198)
    "Bu durumda, siyasetinizin ilk kuralı, halkı akılla, halkın düşmanlarınıysa 'terör"le yönlendirmek olmalıdır. Barış zamanında halk yönetiminin ana kaynağı erdemse de, devrim sırasında bu hem erdem hem terördür: Erdem olmazsa terör öldürücüdür; terör olmadan erdem güçsüzdür. Terör, hızlı, sert, katı bir adaletten başka bir şey değildir …" (S.203)

    Giyotine gidecekler arasına beklenilmeyen bir isim de eklenecektir: Danton. 14 ay öncesine kadar birbirlerine çok sıkı mektuplar atan bu iki devrimci karşı karşıya gelmiştir. Danton'a göre Robespierre diktatörlüğe gidiyor, Robespierre'ye göre Danton komplolar peşindedir. Sonuçta Danton tutuklanır. Aynı, o sırada Paris'te diğer 6 bin insan, tüm ülkede ise 80 bin insan gibi. Yani her 350 kişiden biri gibi! Nihayetinde Danton giyotine gönderilir. Onun ölmeden önce, "Devrim çocuklarını yiyor" sözü meşhur olur ve "Her devrim kendi çocuklarını yer," şeklinde söylenir hale gelir. Bu arada Robespierre'in her ne kadar giyotinin başında resimleri yapılsa da kendisi hiçbir idama katılmaz, idamların ve idam kararlarının kaçında bizzat kendi parmağı var bilinmiyor. Ancak başkan o olunca günah keçisi de otomatikman o oluyor. Tabiki büyük sorumluluğu söz konusu, o yadsınamaz. Robespierre, Yüce Varlık Kültü adını verdiği bir proje ile dine yaklaşır ve bu onun diktatörlüğe gidişi olarak yorumlanır. Jirodenler ve diğer muhalifler şiddetli propagandaya başlar. Arada önemli bir kanun geçer, bu kanun Fransız kolonilerinde köleliğin kaldırılmasıdır. Robespierre'e suikast girişiminde bulunulur. Robespierre hem fiziken hem ruhen çökmüş durumdadır. Artık her şeyden ve herkesten şüphe etmekte ve korkmaktadır. 27 Haziran'da Konvansiyon'da konuşulmasına dahi izin verilmez. Ve diğer dokuz kişiyle birlikte tutuklanır. Hapiste çenesine yediği kurşunla alt çenesi zedelenir. Kimisi intihar etmek istedi dese de çoğu kişi buna ihtimal vermez. Sadece 17 saat sonra "Dürüst Adam" giyotine yatırılır. Bundan önce cellat çenesindeki bandajı çeker ve meydanı Robespierre'in acı çığlığı kaplar. Popcorn yemesini hızlandıran halk keyiflenir. Robespierre'in ise alt çenesi yere düşmüştür. Ardından da giyotinde kellesi yere düşer.

    ______________


    Robespierre sadece 1 yıl hükümette bulundu. Ama bu 1 yıl devrimin en kritik zamanıydı. Avrupa'nın pek çok devleti Fransız devriminin ilkelerini kendileri için tehdit olarak görerek dört bir yandan ülkeyi işgale başlamıştı. Çoğu devrimci ilkelerden ziyade kendi kazanımlarını öncelikli konuma yerleştirmişti. Hala kralcı olanlar çoktu. Halkın çoğunluğu ise devrimin ilkelerini zaten anlamaktan uzak ve kendilerince haklı olarak kendi hayatlarının kalitesini düşünüyordu. Manipülasyona oldukça hazır haldelerdi. Öyle ki daha düne kadar "Yaşasın Dürüst Adam" diye yere göğe sığdıramadıklari Robespierre'i anında çizebiliyorlardı. Hiç umulmadık isimler düşmanın yanına geçmekteydi. Düzeni sağlamak, vatani kurtarmak ve devrimin kazanımlarını korumak için olağanüstü önlemler şarttı ama bunu yapmak için sorumluluk almak ateşten gömlek giymek demekti. Robespierre bu gömleği giydi. Bedelini ise fiziken ve ruhen çökerek ve nihayetinde ise giyotine gönderilerek ödedi. O öldürüldükten sonra onu eleştirenler bu sefer insanları giyotine göndermeye başladı. Pek çok Robespierreci intihar etmeyi tercih etti. Daha düne kadar Robespierre'yi mutlak suretle destekleyenler "kandırıldık" demeye ve onu şeytan ilan etmeye başladı. Devrimin günah keçisi ilan edildi. Bir yıllık iktidarı "Terör" dönemi olarak anıldı. Onun hakkında olumlu ilk biyografiler ancak 1860'larda yazılabildi. Şu an işçi sınıfının sevmesine karşın bilhassa Paris'te adını nefretle anmaya pek çok insan devam etmektedir. Günümüzün terörünü onun yönetimiyle özdeşleştiren pek çok kanal ve insan var. Öyle ki onu Usame Bin Ladin'le bir tutan önde gelen yayın kuruluşları var. Onun değeri ise bilhassa faşizmin zirve yaptığı İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında bilinir hale geldi. Şu an kitabını da okuduğum Fransız Devrim Tarihçisi Sorbonne Profesörü Georges Lefevbre onun hakkında şunları söyler: "Robespierre, demokrasiyi ve genel oy hakkını savunan ilk insan olarak … Fransa'da aristokrasinin hakimiyetini yok eden 1789 Devrimi'nin yiğit savunucusu olarak tanımlanabilir. O koşullar yüzünden, normalde nefret ettiği -ölüm cezası ve basına sansür gibi- eylemlere zorlanmış büyük ve barışçı bir insandı." Kendisi hakkında ilk olumlu biyografi yazan isim ise şunları söyler: "Sadece demokrasinin kurucularından biri değil, dünyada yaşamış en yararlı insanlardan biriydi. Bir kusuru vardı: 22 Prairal Yasası büyük bir hataydı, onun Terör'ü birdenbire sona erdirme arzusundan doğan büyük bir hata." Bu kitabın yazarının değerlendirmesi de şu şekildedir: "Sonuçta; Fransız Devrimi 1789'un -halk egemenliği, anayasal devlet, yasal ve dini eşitlik, sınıf ayrıcalıklarına ve derebeyliğe son veren gibi- çok önemli vaatlerini 1793-94'te Cumhuriyet düşmanlarına karşı içgüdüsel ve başarılı tepkilerle korumayı başardı."

    Kitabın bir yerinde büyük adam kimdir diye soruluyordu. Cevap olarak da bu dünyanın güçlülerine "Haksızlık yaptın," deme cesaretini gösterendir deniyordu. Robespierre tüm hatalarına karşın tüm güçlülere hep bunu demeyi bilmiş ve sadece demekle de kalmamıştır. Bu "büyük" adam ve "büyük" devrimci öldüğünde henüz 36 yaşındaydı. Klavye başında veya insanın olduğu yerde kendisine en ufak bir şey dokunmuyorken devrimcilik yapması kolaydır. Böyle yapılan devrimcilikte kan akmaz tabii ve kan akmamasi için ne ideal fikirler ve dünyalar çizilir tozpembe. Ama önemli olan Avrupa'nın göbeğinde ve Avrupa'nın en büyük devletinde kaç yüzyıllık düzenine karşı ve onun yıkıntılarının içindeki kaosta tüm düşmanlara karşı büyük bir karmaşanın içinde devrimcilik yapabilmektir. Ve böyle bir ortamda tozpembeliği kimse beklemesin. Kendi tarihimize bakalım: 600 yıllık imparatorluk artık yok hükmünde ve yurt diye bir şey kalmamış, bu bilinç bile birçok insanda yok. Askerden kaçan kaçana… Halkın önemli bölümünün halen kendisine biat ettiği sultan kendi saltanatıni kurtarmak için düşmanla kol kola, bir avuç vatansever subay kelle koltukta bu halkı bilinçlendirip onları var olma savaşına hazırlıyor. Sakarya önünde Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal önderliğinde 22 gün 22 gece göğüs göğüse savaşıyor ama zannediyor muyuz tüm halk ordaydi. Bu savaşın adı boşuna Subaylar Savaşı değil, askerin çoğu kaçmıştı. Onları suçlamak değil gaye, onlar yüzyıllardir ezilen, üzerlerinden geçinilen, cahil bırakılan insanlar… Savaş bitince onları bu hale düşüren sistemle ve sistemin başında olanlarla hesaplaşilmaya başlandığında devrimlere karşı çıkan onca insan hem de savaşta üst düzey komutan olanlar vardı. Kendilerince gerekçeleri vardı. Hiçbiri kesinlikle hain değil. Ama 2020'den bakıp onları mağdur mazlum göstermek veya Fransız Devrimi'nde akan kanın yanında devede kulak kalacak idam kararlarını büyüterek ve bunları tamamen haksız olarak görmek kolay iş. Bir gecede cahil kaldık demek kolay iş. Zor olan yüzyıllardir cahil kalmış bir halkı aydınlatmaktir tüm güçlüklere göğüs gererek. Bunun için ateşten gömleği giyenler Türkiye'de Atatürk olur ismi, Fransa'da Robespierre, Latin Amerika'da El Libertador, Küba'da Che Guevara ve Castro, Rusya'da Lenin, İskoçya'da William Wallace
    ve daha niceleri… Tabi, teşbihte hata olmaz derler, bunu da belirteyim. Hepsi birebir aynı şeyleri yaptılar ve birebir aynıdırlar anlamı çıkarılmasın.

    Ama hepsi krala, padişaha ve nicelerine karşın "Yaşasın halk", "Yaşasın özgürlük" diyebilmişlerdir.

    Son söz olarak Robespierre'in şu sözleri alıntılamak istiyorum. Buraya kadar okuyan onları da okur, fazla gelmez sanırım:

    Robespierre'in Şubat 1794'te yaptığı konuşmadan bir bölüm:

    "...Kralcılar için hoşgörü, kimileri için ağlamak, düşmanlarımız için merhamet diyorlar! Hayır! Merhamet masumlar içindir, merhamet zayıflar içindir, merhamet talihsizler içindir, merhamet insanlık içindir.

    Toplum yalnızca barışsever yurttaşlarını korur. Cumhuriyetin tek yurttaşları cumhuriyetçilerdir. Bu yüzden kralcılar, komplocular, yalnızca yabancıdırlar, daha doğrusu düşmandırlar. Özgürlüğün tiranlığa karşı yürüttüğü bu korkunç savaş bölünmez bir bütün değil midir? İçerideki düşmanlarımız, dışarıdaki düşmanlarımızın müttefikleri değiller mi? Ülkemizi parçalayan suikastçiler, halka hakim olanların vicdanlarını satın alan entrikacılar; vicdanlarını satan hainler; halkın çıkarlarını karalamak, erdemlerini öldürmek, ihtilaf çıkartmak ve ahlaki karşı devrim aracılığıyla siyasi karşı devrimi hazırlamak için çalışan kiralık kişiler; bu adamların tümü hizmet ettikleri tiranlardan daha mı az tehlikelidirler?"

    Robespierre'in idamından önce yaptığı son konuşmasından bir bölüm:

    "Ey halk, sen ki korkulansın, pohpohlanansın ve küçümsenensin; sen, egemen olarak kabul edilip köle gibi davranılansın; adaletin bulunmadığı yerde yöneticilerin tutkularının hüküm sürdüğünü ve halkın sadece zincirlerini değiştirdiğini unutma!

    Senin için kamusal erdemlere karşı mücadele eden, senin kendi sorunlarında senden daha fazla söz sahibi olan, senden kütle olarak korkan ve yüzüne kütle olarak gülen ama seni tüm iyi yurttaşların şahsında bireysel olarak medeni haklarından yasaklayanlar olduğunu ve bu alçakların birliğinin ortasında yaşadığını unutma!"


    "Alçaklar bize halka ihanet yasasını, diktatör olarak adlandırılma pahasına böyle dayatıyorlar.

    Bu yasaya boyun eğecek miyiz? Hayır!



    İyi okumalar.
  • Elektrikten en az bizler kadar anladıklarını iddia eden seslerin sahipleri elektrik üreten makinelerinin kablolarını, ikimize de seri olarak bağlamışlardı. Ve herhalde devrede sigorta da yoktu ki, zıplayıp da kısa devre yaparak yanmamızı önlemek için de, dörderli beşerli üstümüze oturmuşlardı. (..) basit bir manyetolu elektrik dinamosu sandığımız şey meğer yalan makinesiymiş. Dediklerine göre, doğru söyleyince yeşil, yalan söyleyince kırmızı yanıyormuş.

    Şaşıracaksınız ama biz bu yalan makinesinden, ancak yalan söylediğimizde kurtulabildik. Yani örgüt üyesi olup devre arkadaşlarımızla örgütsel ilişkiye girerek.

    Daha sonra yaşamıma damgasını vuran bu yalan makinesi üzerine çok düşündüm. Ne biçim yalan makinesiydi bu? Seni kablolarla elektrik üretecine bağlıyorlar, vücuduna elektrik veriyorlar. Üstelik akımın akışını hızlandırmak için ağzından kaşık kaşık tuz boşaltıyorlar ve makine durmadan kırmızı yanıyordu. 'Hayır' diyordu. 'Bu doğru, bana yalan söyle ki yeşil yanayım. Çünkü ben adım üstümde bir yalan makinesiyim.' Evet, bu, adı üstünde bir yalan makinesiydi. Ama gerçekle gerçek dışı olanı ayırt eden bir makine değil, yalnızca gerçek dışı olanı isteyen ve gerçek dışı olana yeşil ışık yakan bir makineydi bu. Gerçekte bu yalan makinesi bizi sorgulayan bayların kafalarında yer etmiş bir kalıptı.
    Erbil Tuşalp
    Sayfa 278 - 279/Metin Ağaçgözgü'nün 13.3.1984 tarihli ifadesi
  • BIG BANG (Büyük Patlama)

    Bu yüzyılda elde edilen bazı veriler, evrenin "yok"iken "var" hale geldiğini göstermiştir. Buna göre, evrenin bir başlangıcı vardır ve bu başlangıç Big Bang adı verilen bir "Büyük Patlama" ile gerçekleşmiştir. Bugün Big Bang Teorisi, bilim çevrelerinin büyük bölümünde kabul görmektedir.

    Bu teoriye göre, evrenin tüm materyali yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktada toplanmıştı. Bu tek nokta sonsuz bir yoğunluk ve sonsuz bir ısı anlamına geliyordu. Yoğunluk sonsuzdu ama bir hacmi yoktu. İşte Büyük Patlama'dan önceki bu dönem (ki buna dönem demek zordur; madde olmadığı için zaman da yoktur) evrenin olmadığı, herşeyin "yok"olduğu dönemdi. Teoriye göre, büyük bir patlama ile sonsuz yoğunluktaki birikim büyük bir hızla dağılmaya başlamıştır. Bir başka deyişle Büyük Patlama ile, evren "yok" iken, "varolmaya" doğru yola çıkmıştır.

    Bugün, evrenin sürekli olarak genişlemekte olduğunun ispatlanması Büyük Patlama’nın en büyük delili olarak kabul edilir.

    "Bugün artık galaksilerin her yöne doğru bizden uzaklaştığını biliyoruz. Kozmolojistler evreni şişen bir balonun yüzeyi gibi düşünürler. Şüphesiz gerçek uzay, balonun yüzeyi gibi 2 değil 3 boyutludur ve her yöne doğru genişler." (New Scientist, 26 Eylül 1987)

    Gök cisimlerinin kaçma hızı uzaklık arttıkça artmaktadır. Örneğin, bizden bir milyar ışık yılı uzaklıktaki Ursa-Major Takım Yıldızı, her saniye dünyadan 1.500 kilometre uzaklaşırken, çok daha uzak olan Hidra Takım Yıldızı’nın uzaklaşma hızı saniyede 6.000 kilometredir.

    Evren genişlediğine göre bu genişlemenin başladığı bir an olması gerekir. "Bu genişlemeyi tersine doğru düşünür ve evrenin gelişmesini zaman içinde geriye doğru çekersek o zaman her şey, 15 milyar yıl kadar önce sonsuz yoğunlukta tek bir matematiksel noktada, tekillikte toplanacaktır."(New Scientist, 12 Mayıs 1988, sf. 52)

    Big Bang teorisinin en büyük önemi, evrenin bir başlangıcı olduğunu ispatlamasıdır. Bunun yanısıra, pek çok kimsenin düştüğü bir yanılgıya da değinmek gerekir: Çoğu kişi, Allah'ın evreni Big-Bang ile -veya başka bir şekilde- yarattığını fakat bundan sonraki olayların "kendi kendine" işlediğini zanneder. Bu mantığa göre, Allah yalnızca "ilk hareket"i yaratmıştır ve evren birbiri ardına dizili domino taşları gibi kendiliğinden oluşmuştur. Oysa bu düşünce kökten yanlıştır. Big-Bang, evrende bildiğimiz, hesaplayabildiğimiz ilk harekettir. Evrenin bu patlama sebebiyle oluşması ve yaşadığımız büyük dengenin kendi kendini oluşturmuş olması düşünülemez. Hiç bir kuralı olmayan bir patlama sonucu dağılan parçacıkların, galaksileri, yıldız sistemlerini ve içinde dünyamızın yer aldığı Güneş sistemini kendi kendine oluşturduğu gibi bir sonuca varılamaz. Tek bir atomun bile, içerdiği olağanüstü sistemlerle kendi kendine şekillenmesi düşünülemezken koca bir evrenin bir patlamanın "kudretiyle" oluştuğunu söylemek akıldışı bir yaklaşımdır. Bunların hepsi de yine Allah'ın ilmiyle gerçekleşmiştir. Nitekim Kuran'da Allah'ın önce "gökleri" yarattığını, daha sonra yeryüzünü düzenlediği, onda dağları varettiği ardından atmosferi düzenlediği, en sonra da canlıları var ettiği bildirilmektedir. Aynı şekilde, Kuran ayetleri Allah'ın evrendeki tüm varlıkları sürekli yönettiğini bildirmektedir:

    "Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır." (Fatır Suresi, 41)

    "Sizi diri tutan, sonra öldürecek, sonra da diriltecek olan O'dur. Gerçekten insan pek nankördür." (Hac Suresi, 66)

    "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar..." (Secde Suresi, 5)

    "Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için." (Talak Suresi, 12)

    Big Bang, evrenin başlangıcıyla ilgili bugün için en tutarlı teori olarak bilinmektedir. Çeşitli itirazlar gelmesine rağmen bunlar Big Bang sonrası evrenin oluşumuyla ilgilidir ki bu konu zaten oldukça karmaşıktır. Atomların, yıldızların, galaksilerin hangi sebep-sonuç ilişkileri içinde yaratıldıkları bugün tam olarak bilinmemektedir. Ama kuşkusuz Allah’ın, insanı bir su damlasını sebep kılarak yarattığı gibi, evreni de sebepler zinciri içinde yaratmış olduğu düşünülebilir. Ve bu sebebin çıkış noktası bir patlama veya başka birşey olabilir. Ama hiçbir aşama Allah’tan bağımsız kendi kendine oluşmamıştır. Ve sonuçta oluşan mükemmellik onun üstün ilmi ve kudretini gözler önüne sermektedir.

    Tüm evren, bu evrenin ucunda bir yerde yaşayan insanoğluna yararlı kılınmıştır. Kuran, 'Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.' (Nahl Suresi, 12) ayetiyle buna dikkat çeker.

    Ve önceden de söylediğimiz gibi, Kuran'da evrenin ve dünyanın yaratılışı ile ilgili tüm Kuran haberleri, bilim aracılığıyla bulunan gerçeklere uygundur. Aşağıda bu konuyla ilgili bazı örnekler yer alıyor.

    Evrenin Genişlemesi

    20. yüzyıla gelene kadar tek bir bilim adamı dahi evrenin genişlemekte olduğu yönünde bir teori ortaya atmamış, hatta, belki de böyle bir olayı aklından geçiren dahi olmamıştı. Stephan Hawking, evrenin genişlemesinin farkedilmesini 20. yüzyılın en büyük olaylarından biri olarak nitelendirdikten sonra, bu olayın bugüne kadar gizli kalmasından duyduğu şaşkınlığı şöyle dile getirir: 'Evrenin genişlemekte olduğunun ortaya çıkarılışı 20. yüzyılın en büyük düşünsel devrimlerinden biridir. Bu günden geçmişe bakıldığında kimsenin bunu neden daha önce akıl etmediğine şaşmamak elde değil.'

    Oysa Allah’ın, 600’lü yıllarda vahyettiği kitabında, Allah'ın evreni yarattığını ve de onu "genişlettiği" bildirilmektedir. Konuyla ilgili ayet şöyle demektedir:

    "Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz. Biz, (onu) genişleticiyiz." (Zariyat Suresi, 47)

    Evrendeki Kusursuzluk

    "O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman'ın yaratmasında hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk' göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi, 3-4)

    Evrendeki milyarlarca yıldız ve galaksi mükemmel bir uyum içinde kendileri için tesbit edilmiş yörüngelerinde hareket eder. Yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemlerle birlikte dönerler. Hatta bazen içinde 200 -300 milyar yıldız bulunan galaksiler birbirinin içinden geçip giderler. Bu geçişte, evrendeki büyük düzeni bozacak herhangi bir çarpışma olmaz.

    Evrende hız kavramı dünya ölçüleriyle karşılaştırıldığında akıl durduracak boyutlardadır. Milyarlarca, trilyonlarca ton ağırlığındaki yıldızlar, gezegenler ve sayısal değerleri ancak matematikçilerin anlayabileceği büyüklükteki galaksiler ve galaksi kümeleri uzay içinde korkunç bir süratle hareket ederler.

    Örneğin, dünya saatte 1670 km. hızla kendi ekseni çevresinde döner. Bugün en hızlı merminin saatte ortalama 1.800 km.lik bir sürate sahip olduğu düşünülürse dünyanın dev boyutlarına rağmen süratinin ne denli büyük olduğu anlaşılır.

    Dünyanın güneş etrafındaki hızı ise merminin yaklaşık 60 katıdır: saatte 108.000 km. (Böylesine büyük bir süratle yol alabilen bir araç yapılabilseydi dünyanın çevresini 22 dakikada dolaşacaktı.)

    Verdiğimiz bu sayılar sadece dünya içindir. Güneş sistemi ise daha da ilginçtir. Bu sistemin sürati mantık sınırlarını zorlayacak derecededir. Evrende sistemler büyüdükçe sürat artar. İşte güneş sisteminin galaksi merkezi etrafındaki dönüş sürati: -Saatte tam 720.000 km., 200 milyar yıldızı bünyesinde bulunduran "Samanyolu Galaksisi"nin uzay içindeki hızı ise saatte 950.000 km. dir

    Bu başdöndürücü hız, aslında dünya üzerindeki yaşamımızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. Böylesine karmaşık ve hızlı bir sistem içinde dev kazaların oluşması normalde oldukça mümkündür. Ancak, ayette dendiği gibi, tüm bu sistem içinde hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk' yoktur. Çünkü evren de, her şey gibi, "başıboş"değildir ve Allah'ın koyduğu dengeye göre işlemektedir.

    Yörüngeler ve Dönen Evren

    Evrendeki büyük dengenin en önemli nedenlerinden biri, kuşkusuz gök cisimlerinin belirli bir yörünge izliyor olmasıdır. Bu yörüngelere, yakın zamana kadar bilinmediği halde, Kuran'da da dikkat çekilmiştir:

    "Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler." (Enbiya Suresi, 33)

    Gerçekten de yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı bulundukları sistemle birlikte dönmekte, evren bir fabrikanın dişlileri gibi düzenli çalışmaktadır.

    Evrendeki yörüngeler sadece bazı gök cisimlerinin hareketi değildir. Güneş sistemimiz hatta diğer galaksiler, başka merkezler etrafında büyük bir hareketlilik gösterirler. Dünya ve onunla birlikte Güneş Sistemi her yıl, bir önceki yerinden 500 milyon kilometre uzakta bulunur.

    Gök cisimlerinin yörüngelerinden en ufak bir sapmanın bile sistemi altüst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabileceği hesaplanmıştır. Örneğin dünya yörüngesinde, normalden fazla veya eksik 3 milimetrelik bir sapma bakın nelere yol açabilirdi:

    "Dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm ayrılır. Dünyanın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz, çünkü; yörüngeden 3mm'lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: sapma 2.8 yerine 2.5 mm olsaydı yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık, sapma 3.1 mm olsaydı hepimiz kavrularak ölürdük." (Bilim ve Teknik, Temmuz 1983)

    Gök cisimlerinin bir başka özelliği de, yörüngelerinin dışında bir de kendi etraflarında dönmeleridir. "Dönüşlü olan göğe andolsun." (Tarık, 11) ise tam da bu gerçeğe işaret eder.

    GÜNEŞ

    Dünyadan 150 milyon km. uzakta olmasına rağmen, güneş bizim için gerekli olan enerjiyi kesintisiz olarak ulaştırır.

    Bu dev enerjili gök cisminde hidrojen atomları devamlı olarak helyuma çevrilmektedir. Her saniye 616 milyar ton hidrojen, 612 milyon ton helyuma çevrilmektedir. Bu esnada dışarı salınan enerji 500 milyon hidrojen bombasının patlamasına denktir.

    Dünyada hayat güneşten gelen enerjiyle sağlanır. Yeryüzündeki dengenin devamı ve canlılık için gereken enerjinin % 99 'u güneşten sağlanır. Söz konusu enerjinin yarısı gözle görünür ve ışık olarak alınır. Geriye kalan enerjinin büyük bir kısmı gözle görülmeyen, ama sıcaklık biçiminde ortaya çıkan kızılötesi ışınlardır.

    Güneşin bir özelliği de çan gibi genleşip salınmasıdır. Bu olay her beş dakikada bir tekrarlanmakta güneşin yüzeyi bu sırada saatte 1080 km hızla, 3 km. kadar bize doğru ilerleyip sonra geri dönmektedir.

    Güneş, Samanyolu'nu oluşturan 200 milyar yıldızdan biridir. Dünyadan 325.500 defa büyük olmasına rağmen, evrendeki küçük yıldızlardan sayılmaktadır. Çapı 125 bin ışık yılı olan Samanyolu'nun merkezine 30 bin ışık yılı uzaklıktadır. ( 1 ışık yılı= 9.460.800.000.000 km.)

    GÜNEŞİN YOLCULUĞU

    "Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra (karar yerine) doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir." (Yasin Suresi, 38)

    Astronomların hesaplarına göre güneş, içinde bulunduğu galaksinin hareketi nedeniyle, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı'na doğru saatte 720.000 km.’lik bir hızla yolculuk etmektedir. (Bu, kaba bir hesapla güneşin günde 720.000x24=17.280.000 km. yol katettiğini gösterir. Tabi ona bağlı olan dünyamızın da...)

    YEDİ KAT YER - YEDİ KAT GÖK

    "Allah yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı..." (Talak Suresi, 12)

    Dünya atmosferinin yapısı, Kuran'ın işaret ettiği gibi, başlıca yedi bölümden meydana gelir. Atmosferde katları birbirinde ayıran yüzeyler bulunmaktadır. Encyclopedia Americana'nın (9/188) verdiği bilgiye göre, sıcaklığa bağlı olarak yerden itibaren şu katlar sıralanır.

    1.Kat - Troposfer: Kalınlığı kutuplarda 8 km. ekvatorda 17 km'ye kadar ulaşır. Bu kat bulutların büyük bir bölümünü kapsar. Sıcaklık yükseltiye bağlı olarak kilometrede 6.5°C azalır.Bu katmanın tropopoz diye adlandırılan ve hızlı hava akımlarının olduğu kısımda sıcaklık -57°C’de sabit kalır.

    2.Kat - Stratosfer: 50 km yüksekliğe ulaşır. Burada mor ötesi ışınlar soğurulduğu için ısı açığa çıkar ve sıcaklık 0°C’ye kadar yükselir. Bu soğurma sırasında ısının yanında dünya için hayati önem taşıyan ozon tabakası da ortaya çıkar.

    3.Kat - Mezosfer: Yüksekliği 85. km'ye kadar çıkar. Burada sıcaklık -100 C’ye iner.

    4.Kat - Termosfer: Sıcaklık giderek yavaşlayan bir tempoda artar.

    5.Kat -İyonosfer:Bu bölgedeki gazlar iyon halinde bulunur. Radyo dalgalarının iyonosfer tarafından tekrar dünyaya gönderilmesi sayesinde yeryüzündeki iletişim sağlanır.

    6.Kat - Ekzosfer:500 ila 1000. km'nin ötesinde, özellikleri tamamen güneşin etkinliklerine göre değişen tabakadır.

    7.Kat - Manyetosfer: Burası dünyanın manyetik alanın kapladığı büyük bir boşluğu andıran alandır. Enerji yüklü atom altı parçacıklar Van Allen Kuşakları olarak adlandırılan bölgelerde tutulur.

    Aynı kaynakta sayıldığı üzere yer kabuğunun katmanları da 7 bölümden oluşur:

    1.Kat Litosfer(su)

    2.Kat Litosfer(kara)

    3.Kat Astenosfer

    4.Kat Üst manto

    5.Kat Alt manto

    6.Kat Dış çekirdek

    7.Kat İç çekirdek

    DÜNYANIN HAREKETİ

    "Dağları görürsün de, onları donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi sapasağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın sanatıdır (bu)." (Neml Suresi, 88)

    Kuran, dünya merkezli bir evren modelinin benimsendiği bir çağda, dünyanın aslında bulutlar gibi hareket eden bir cisim olduğunu belirtmektedir. Ayette dünya kelimesi yerine dağ kelimesinin yer alması da ilgi çekicidir. Çünkü dağlar dünyadaki sabitliğin simgesidir. Sabit gibi gözüken dağların hareket etmesi demek dünyanın hareket halinde olması demektir.

    DÜNYANIN YUVARLAKLIĞI

    Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor. (Zümer Suresi, 5)

    Kur’an’ın evreni tanıtan ayetlerinde kullanılan ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette "sarıp örtmek" olarak tercüme edilen arapça kelime "tekvir"dir. Bu kelimenin arapça karşılığı yuvarlak birşeyin üzerine bir cisim sarmaktır. (Örneğin Arapça sözlüklerde başa sarık sarma gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır). Dolayısıyla gecenin gündüzü tekvir etmesi ancak yeryüzünün yuvarlak olmasıyla mümkündür.

    DAĞLARIN DEPREMLERİ ENGELLEMESİ

    "O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi..." (Lokman Suresi, 10)

    "Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?" (Nebe Suresi, 6-7)

    Jeolojinin dağlar hakkında söyledikleri yukarıda verdiğimiz ayetlerle tam bir paralellik içindedir. Dağların özelliklerinden biri yeryüzündeki büyük yer tabakalarının uçlarında yükselmesi ve bu tabakaları birbirine bağlamasıdır. Bu özellikleriyle dağlar tahtaları birarada tutan çivilere benzetilmektedir. Bunun yanında dağların yerkabuğunda yaptığı basınç, dünyanın merkezindeki mağma hareketlerinin etkisinin yeryüzüne ulaşarak yerkabuğunu parçalamasına engel olurlar.

    YARATILIŞTAKİ ÇİFTLER

    "Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir." (Yasin Suresi, 36)

    Erkeklik dişilik, "çift" kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette bahsedilen "bilmedikleri nice şeylerden" ifadesi daha geniş bir anlam içeriyor. Nitekim maddenin çiftler halinde yaratıldığını ortaya koyan İngiliz bilimadamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı. "Parité" adı verilen bu buluş, maddenin anti madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur. Anti-madde, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin tersine anti-maddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür.

    DENİZLERİN BİRBİRİNE KARIŞMAMASI

    "Birbirleriyle kavuşup karşılaşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel (berzah) vardır; birbirlerinin sınırı geçmezler." (Rahman Suresi, 19-20)

    Yukarıdaki ayette, bilinen iki su kütlesinin birbirleriyle karşılaşıp birleştiği fakat bir engel sebebiyle karışmadıkları vurgulanmaktadır. Bu nasıl olabilir? Normalde beklenen iki denizin birbirleriyle karşılaştığında sularının karışarak hem tuzluluk oranlarının hem de ısılarının eşitlenmeye doğru gitmesidir. Oysa olay böyle olmamaktadır. Örneğin Akdeniz ve Atlas Okyanusu, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu birbirleriyle görsel olarak birleşseler de suları birbirine karışmamaktadır. Bunun sebebi aralarındaki bir engeldir. Bu engel ise "yüzey gerilimi kanunu" olarak bilinen olaydır.

    DEMİRDEKİ İKİ ŞİFRE

    Demir dünyamızda en çok bulunan dört elementten biridir ve çağlar boyunca insan için en hayati madenler arasında yer almıştır. Demirden bahseden Hadid (demir) Suresi’nin 25. ayeti şöyledir:

    "Demiri de indirdik. Onda büyük bir kuvvet ve insanlar için fayda vardır."

    Bu ayet ise oldukça ilginç olan iki matematiksel şifre taşımaktadır.

    El-Hadid (belirli demir), Kuran'ın 57'nci suresidir. "El-Hadid" kelimesinin harflerinin sayısal değerleri toplandığında (ebced hesabı) karşımıza çıkan rakam da aynıdır: 57.

    Sadece "Hadid" (demir) kelimesinin ebced değeri ise 26’dır. 26 sayısı demirin atom numarasıdır.

    ZAMANIN FARKLILAŞMASI

    Einstein'ın "rölativite kuramı"na göre zaman sabit bir ölçü değildir. Hıza bağlı olarak uzayıp kısalır. Kuran, "bir günü elli bin yıl" olan ve yine "bir günü bin yıl" olan farklı farklı zaman birimlerinden bahsederek, zamanın rölatif (göreceli) bir kavram olduğunu, Einstein'dan yüzyıllar önce açıklamaktadır.

    "Melekler ve ruh ona süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir." (Mearic Suresi, 4)

    "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir." (Secde Suresi, 5)

    KARANLIĞIN YARATILMASI

    "Görmediler mi, biz geceyi onda sükun bulmaları için, gündüzü de aydınlık(la görsünler) diye yarattık. Şüphesiz, iman eden bir kavim için bunda ayetler vardır." (Neml Suresi, 86)

    Dikkat edilirse ayet gecenin özel olarak yaratıldığını bildirmektedir. Bundan birkaç sene öncesine kadar bilimadamları evrendeki yıldız sayısını ve ürettikleri ışığı hesapladıklarında evrenin aslında sürekli aydınlık olması gerektiği sonucuna varmışlar ve karanlığın sebebini anlayamamışlardı. Bu konu ancak karadeliklerin keşfiyle açıklığa kavuştu. Çünkü evrenin her yerine dağılmış olan karadelikler, sahip oldukları korkunç çekim alanlarıyla yıldızların ürettiği ışınları büyük ölçüde yutmakta ve karanlığa sebep olmaktadır. Bir başka deyişle, karanlık özel olarak üretilmekte, ya da "yaratılmaktadır".

    KARADELİKLER

    Yakıtı tükenen yıldızın içine doğru büzülmesi ve en sonunda, yıldız yerine sınırsız bir yoğunlukta ve sıfır hacimde korkunç bir çekim alanın ortaya çıkmasıyla oluşan karadeliklere Kuran şöyle işaret etmektedir:

    "Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim. Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir." (Vakıa Suresi, 75-76)

    Ayette yıldızların yerlerinin büyük bir gücü temsil ettiği özellikle vurgulanmıştır. Karadeliklerin yıldızların yerlerinde belirmeleri ve sahip bulundukları büyük çekim gücü düşünülürse ayetin anlamı anlaşılacaktır

    AYIN YÖRÜNGESİ

    "Ay'a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner). Ne güneşin aya erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir." (Yasin Suresi, 39-40 )

    Ay yörüngesinde seyrederken dünyanın bazen önüne bazen arkasına geçer. Aynı zamanda dünyayla birlikte güneşin etrafında da döndüğünden uzayda sürekli "S" harfi benzeri bir yörünge çizer. Ayın uzaydaki bu yörüngesinin şekli, kurumuş hurma ağacı dalına oldukça benzemektedir

    Ay dünyanın etrafında saatte 3659 km gibi büyük bir hızla hareket eder. Ay, ancak bu yüksek hızı nedeniyle dünyanın kuvvetli çekim gücünden korunabilmektedir. Ay, hızının daha yavaş olması halinde dünyaya çarpabilecek, daha hızlı olması durumunda ise uzaya savrulacaktı.

    Ayın büyüklüğü ve dönüş hızı dünyayı etkilemekte ve gel-git dediğimiz olaya sebep olmaktadır. Ayın çekim kuvvetinin biraz daha fazla olması halinde dünyanın büyük bölümü bir anda sular altında kalabilirdi.

    DÜNYANIN KORUNMUŞ TAVANI

    ATMOSFER VE VAN ALLEN KUŞAKLARI

    Biz çoğunlukla pek farkında olmayız, ama her gezegene olduğu gibi dünyaya da çok sayıda göktaşı düşmektedir. Diğer gezegenlere düştüklerinde dev kraterler açan bu göktaşlarının dünyaya zarar vermemelerinin nedeni, gezegenimizi saran atmosferin düşmekte olan göktaşlarına karşı büyük bir direnç göstermesidir. Göktaşı bu dirence fazla dayanamaz ve sürtünmeden dolayı yanarak büyük bir kütle kaybına uğrar. Böylece, büyük felaketlere yol açabilecek bu tehlike, atmosfer sayesinde savuşturulmuş olur.

    Kuran, atmosferin yaratılışındaki bu özelliği şöyle ifade ediyor:

    "Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık, onlar ise bunun ayetlerinden yüz çevirmektedirler." (Enbiya Suresi, 32)

    Gökyüzünün "korunmuş bir tavan" oluşunun en önemli örneklerinden biri dünyayı saran manyetik alandır. Atmosferin en üst tabakası "Van Allen" adı verilen bir manyetik kuşaktan oluşur. Bu kuşak dünyanın çekirdeğinin sahip olduğu özellikler nedeniyle ortaya çıkmıştır.

    Çekirdek, demir ve nikel gibi manyetik özelliği olan ağır elementleri içerir. Ancak bunlardan daha önemlisi çekirdeğin iki farklı yapıdan oluşmuş olmasıdır: İç çekirdek katı, dış çekirdek ise sıvı haldedir. Çekirdeğin bu iki katmanı birbiri etrafında hareket eder. Bu hareket ağır metaller üzerinde bir çeşit mıknatıslanma etkisi yaparak bir manyetik alan oluşturur. İşte Van Allen Kuşakları bu manyetik alanın, atmosferin en dışına kadar ulaşan bir uzantısıdır. Bu manyetik alan sayesinde dünya, uzaydan gelebilecek olan tehlikelere karşı korunmuş olur.

    Bu tehlikelerin en önemlilerinden biri, "Güneş rüzgarları"dır. Güneş, dünyaya ısı ve ışıktan başka, radyasyon ile beraber saatteki hızı 1.5 milyar kilometreyi bulan, proton ve elektronlardan oluşan bir rüzgar da gönderir.

    Güneş rüzgarları, dünyanın 40.000 mil uzağında manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşakları'ndan geçemezler. Parçacık yağmuru şeklindeki Güneş rüzgarı, bu manyetik alanla karşılaşır ve ayrılarak bu alanın çevresinden akar.

    Güneşten gelen X ve ultraviyole ışınlarının büyük bölümü ise atmosfer tarafından emilmektedir. Bu emilme olmadan, yeryüzünde hayat olması ise mümkün değildir.

    Etrafımızı saran atmosferik kuşaklar, sadece zararsız orandaki ışınlar, radyo dalgaları ve görünür ışığın dünyamıza ulaşmasına imkan verecek bir geçirgenliğe sahiptirler. Eğer atmosferimiz bu geçirgenlik özelliğinden yoksun olsaydı, ne haberleşme dalgalarını kullanabilir, ne de canlılığın temeli olan gün ışığını bulabilirdik.

    Dünyayı saran ozon tabakası da Güneş’ten gelen ve canlılar için zararlı olan morötesi ışınların yere kadar ulaşmasını önlemektedir. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınları yeryüzündeki tüm canlıları öldürecek kadar fazla enerji yüklüdürler. Bu nedenle, dünyada yaşamın var olabilmesi için, gökyüzünün "korunmuş tavan"ına bir de ozon tabakası eklenmi?tir.

    Ozon, oksijenden üretilir. Oksijen gazının (O2) moleküllerinde 2 oksijen atomu bulunurken, ozon gazının (O3) moleküllerinde 3 oksijen atomu bulunur. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınları, oksijen gazına bir atom daha ekleyerek ozonu oluştururlar. Ve ultraviyole sayesinde oluşan ozon tabakası, öldürücü ultraviyole ışınları tutarak yeryüzünde yaşamın en temel şartlarından birini oluşturur.

    Kısacası; eğer dünya çekirdeğinin manyetik alan oluşturacak bir özelliği olmasaydı, atmosfer zararlı ışınları süzecek yapı ve yoğunlukta olmasaydı, kuşkusuz dünya üzerinde yaşam sözkonusu olamazdı. Ve kuşkusuz hiçbir insanın ya da başka bir canlının bunları düzenlemesi de mümkün değildir. Açıktır ki, insanın yaşamı için "olmazsa olmaz" şartlar olan bu koruyucu özellikler, Allah tarafından var edilmiş ve gök, "korunmuş bir tavan" olarak yaratılmıştır.

    Başka gezegenlerin bu tür "korunmuş tavan"lardan yoksun olması, dünyanın insan yaşamı için özel olarak yaratıldığının bir başka göstergesidir. Örneğin, Mars gezegeninin çekirdeği katıdır ve bu nedenle etrafında da manyetik bir koruma söz konusu değildir. Mars'ın büyüklüğü dünyanınki kadar olmadığı için çekirdekte sıvı kısmı oluşturacak kadar bir basınç doğuramamıştır. Ayrıca gezegenin uygun büyüklükte olması da manyetik alan için yeterli değildir. Örneğin, Venüs'ün çapı yaklaşık dünyanınki kadardır. Kütlesi dünyanınkinden ancak % 2 daha azdır ve ağırlığı da hemen hemen dünyanınkine eşittir. Dolayısıyla hem basınç açısından, hem de diğer nedenlerle Venüs'te de metalik bir sıvı çekirdek kısmının oluşması kaçınılmazdır. Buna rağmen Venüs'te de manyetik alan yoktur. Bunun sebebi Venüs'ün Dünya'ya göre oldukça yavaş dönmesidir. Dünya kendi etrafındaki turunu 1 günde tamamlarken Venüs bir turu 243 günde tamamlıyor.

    Dünyanın "korunmuş tavan"ını oluşturan manyetik alanın var olması için, Ay'ın ve komşu gezegenlerin büyüklükleri ve dünyaya uzaklıkları da önemlidir. Komşu gezegenlerden birinin şimdikinden büyük olması, o gezegene büyük bir çekim kuvveti kazandıracaktı. Komşu gezegenin sahip olacağı bu büyük çekim kuvveti, dünyanın çekirdeğindeki katı ve sıvı kısımlardaki hareket hızını değiştirecek, bugünkü şekilde bir manyetik alanın oluşmasına engel olacaktı.

    Kısacası dünya göğünün "korunmuş tavan" özelliğine sahip olması, dünyanın çekirdeğinin yapısı, dönüş hızı, gezegenler arası uzaklık ve gezegenlerin kütleleri gibi pek çok değişkenin en uygun noktada birleşmesini gerektirmektedir.

    YAĞMURUN OLUŞUMU

    Yağmurların oluşması için gerekli evrelerin neler olduğu ancak 1935’te hava radarlarının keşfiyle ortaya çıkarıldı. Buna göre yağmur 3 evreden geçerek oluşuyordu: Birincisi rüzgarın oluşması, ikincisi bulutların meydana gelmesi, üçüncüsü yağmur damlacıklarının ortaya çıkışı.

    Kuran'da yağmurun oluşması ile ilgili olarak aktarılanlar da, sözkonusu bilimsel bulgularla büyük bir paralellik gösteriyor:

    "Allah rüzgarları gönderir (1. evre), böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar (2. evre); nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün (3. evre). Sonunda kendi kullarından dilediğine verince hemen sevince kapılıverirler. " (Rum Suresi, 48)

    YAĞMURUN TATLI KILINMASI

    Kuran, yağmurun "tatlı" oluşuna da dikkatimizi çekmektedir:

    "Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?" (Vakıa Suresi, 68-70) "... Size tatlı bir su içirmedik mi?" (Mürselat Suresi, 27) "Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. " (Nahl Suresi, 10)

    Bilindiği gibi, yağmur suyunun kaynağı buharlaşmadır ve buharlaşmanın %97’si "tuzlu" okyanuslardan olmaktadır. Oysa yağmur tuzsuzdur. Yağmurun tatlı olmasının sebebi Allah'ın koyduğu başka bir kanundur. Bu kanuna göre, su, ister tuzlu denizlerden, ister mineralli göllerden, ya da çamurların içinden buharlaşsın yanında başka hiçbir yabancı madde taşımaz. "Biz, gökten tertemiz su indirdik..." (Furkan Suresi, 48) hükmü gereği, duru ve tertemiz bir biçimde yere iner.

    BAL MUCİZESİ

    Allah'ın küçücük bir hayvan aracılığıyla insanlara sunduğu balın ne denli büyük bir besin kaynağı olduğunu biliyor musunuz?

    Bal, fruktoz ve glukoz gibi şekerlerin yanısıra magnezyum, potasyum, kalsiyum, sodyum klorür, kükürt, demir ve fosfor gibi minerallere sahiptir. Nektar ve polen kaynaklarının niteliklerine göre değişmekle birlikte, balda B1, B2, C, B6, B5 ve B3 vitaminleri bulunmaktadır. Ayrıca bakır, iyot, demir ve çinko da az miktarlarda bulunur. Balın içeriğinde bunların dışında bazı hormonlar da vardır.

    Bal, Kuran ayetinde vurgulandığı gibi, "insanlara şifa" olma özelliği taşımaktadır. 20-26 Eylül'den Çin'de yapılan Dünya Arıcılık Kongresi'nde bilim adamlarının bal hakkındaki yorumları da bunu doğruluyor: "Kongre'de, arı ürünleri ile tedavi konusu ağırlık kazandı. Özellikle ABD'li bilimadamları bal, arı sütü, polen ve arı reçinasının (propolis) birçok hastalığı tedavi ettiğini bildirdiler. Romanyalı bir doktor balı katarakt hastaları üzerinde denediğini ve 2094 hastadan 2002'sinin (% 95) bal sayesinde tam olarak iyileştiğini açıkladı. Polonyalı doktorlar ise arı reçinasının hemoroid, deri hastalıkları, kadın hastalıkları gibi birçok hastalığa iyi geldiğini tespit ettiklerini bildirdiler." (Hürriyet, 19 Ekim 1993)

    Bilimde en ön sıraları alan ülkelerde arıcılık ve arı ürünleri artık başlıbaşına bir araştırma dalı durumunda. Balın diğer yararları ise şöyle sıralanabilir:

    Kolayca sindirilir: İçindeki şekerlerin bir başka cins şekere (fruktozun glikoza) dönüşebilme özelliği sayesinde bal, yüksek miktarda asit içermesine rağmen en hassas mideler tarafından bile kolaylıkla sindirilir. Aynı zamanda bağırsakların ve böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur.

    Düşük kalorilidir: Balın bir diğer özelliği de, aynı oranda şekerle karşılaştırıldığında oldukça tatlı olmasına rağmen, vücuda yaklaşık % 40 oranında daha az kalori sağlamasıdır. Vücuda yoğun enerji vermesine rağmen, kilo yapmaması balı üstün nitelikli bir besin kaynağı yapmaya yeter.

    Süratle kana karışır: Bal ılık suyla karıştırıldığında 7 dakika içinde kana karışır. İçerdiği serbest şekerlerden dolayı beynin çalışması kolaylaşır...

    Kan yapımına destek olur: Bal, kan yapımı için vücudun gereksinim duyduğu enerjinin önemli bir bölümünü karşılar. Ayrıca kanın temizlenmesine de yardımcı olur. Kan dolaşımını hem düzenleyici, hem de kolaylaştırıcı yönde etkisi vardır. Damar sertliğine karşı önemli bir koruyucudur.

    İçinde bakteri barınamaz: Balın bakteri barınmasına olanak tanımayan özelliği "inhibine etki" olarak adlandırılır. Yapılan deneyler sulandırılmış balın bakteri öldürücü özelliğinin saf bala göre iki kat arttığını göstermiştir. İşin ilginci, arı kolonisine yeni dahil olacak kurtçukların, kendilerine bakmakla görevli arılarca—sulandırılmış balın bu özelliğini bilirmişcesine—sulandırılmış balla beslenmesidir.

    Arı Sütü: Arı sütü, kovandaki işçi arıların ürettiği bir maddedir. Çok besleyici olan arı sütünde şeker, protein, yağ ve birçok vitamin bulunur. Vücudun kuvvetsiz düştüğü durumlarda ve doku yaşlanmalarından ileri gelen bozukluklarda kullanılır.

    Arıların ihtiyaçlarından çok fazla ürettikleri balı, insanlar için ve insanlara uygun olarak yaptıkları açıktır. Bu inanılmaz görevi "kendi başlarına" yapamayacakları da

    İNSANIN YARATILIŞI

    Eğer insan, aklını kullanıp "ben nasıl var oldum?" sorusuna samimi bir cevap bulmaya çalışmazsa, genellikle "nasıl oldumsa oldum!..." gibi bir mantığa kapılacaktır. Bu mantığa kapılınca da zaten, ona bu tür konular üzerinde bir daha düşünmeye pek zaman bırakmayacak bir hayat tarzını benimseyecektir.

    Oysa akıl sahibi insana düşen, nasıl var olduğu üzerinde düşünmek ve hayatın anlamını buna göre belirlemektir. Bunu yaparken de, kimilerinin yaptığı gibi, varacağı sonucun "meğer ben yaratılmışım" şeklinde çıkmasından korkmamalıdır. Çünkü sözünü ettiğimiz kimileri, kendilerini bir Yaratıcı'ya karşı sorumlu hissetmek istemezler. Yaratılmış olduklarını kabul ettiklerinde, hayat tarzlarını veya bağlı oldukları ideolojilerini terketmek zorunda kalmaktan çekinirler. Ya da kendilerini yaratana boyun eğecek olmaktan kaçarlar. Bu psikolojiyi taşıyanlar, Kuran'ın deyimiyle "vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla" (Neml Suresi, 14) Allah'ı inkar edenlerdir.

    Varlığını "zulüm ve büyüklenme"ye kapılmadan akıl ve vicdan ölçüsünde değerlendiren insan ise, kendinde Allah'ın yaratışından başka birşey görmeyecektir. Varlığının, kendisinin yaratmadığı ve kontrol edemediği binlerce karmaşık sistemin uyumuna bağlanmış olduğunu farkedecektir. "Yapılmış" olduğunu kavrayacak ve Yaratıcı'sını tanıyıp O'nun kendisini hangi amaca yönelik olarak "yaptığını" anlamaya yönelecektir.

    İnsan "yapılmış" olduğunu izlerken, ona rehberlik eden bir kaynak vardır: Kuran. Bu kitap, onu yaratan tarafından ona ve diğer insanlara indirilmiş bir "yol göstericidir".

    Yaratılış olayının aynen Kuran'da tarif edildiği gibi gerçekleşmiş olması da, akıl sahibi insana önemli mesajlar vermektedir.

    İlerki sayfalarda, akıl ve vicdan sahiplerine nasıl "yaratıldıklarını" ve bu yaratılışın içindeki muhteşemliği gösteren bilgilere yerverilmiştir.

    İnsanın yaratılışının öyküsü, birbirinden çok uzak iki ayrı yerde başlar. İnsan, kadın ve erkek bedeninde birbirinden tümüyle bağımsız olarak oluşan, ama birbiriyle tümüyle uyumlu olan iki ayrı özün birleşmesiyle hayata adım atar. Erkek bedeninde oluşan spermin erkeğin isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı ortadadır, aynı kadın bedeninde oluşan yumurtanın kadının isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı gibi. Onların bu olaylardan haberi bile yoktur.

    Aslında, çok açıktır ki, erkekten gelen öz de, kadından gelen öz de, birbirlerine uyumlu olarak yaratılmışlardır. Bu iki özün yaratılışı da, birleşmeleri de, gelişip insan haline dönüşmeleri de gerçekte büyük birer mucizedir

    TESTİS VE SPERMLER

    Yeni bir insan yaratılmasının ilk basamağı olacak spermler erkek vücudunun 'dışında' üretilir. Bunun sebebi üretimin ancak vücut ısısının yaklaşık 2 derece altında gerçekleşebilmesidir. Bu ısının sabitlenmesi için bir de testis üstüne yerleştirilmiş özel deri çalışır. Bunun fonksiyonu soğukta büzüşerek, sıcakta ise terleyerek gerekli olan ısıyı sabit tutmaktır. Acaba bu hassas dengeyi erkeğin kendisi mi "ayarlayıp" düzenlemektedir? Tabi ki hayır. Erkeğin bundan haberi bile yoktur. Yaratılışı reddetmekte direnenler, bunun ancak "insan vücudunun keşfedilmemiş bir fonksiyonu" olduğunu söyleyebilirler. Bu "keşfedilmemiş fonksiyon" sözü ise "kuru bir isimlendirme"den başka bir şey değildir.

    Testislerde dakikada ortalama 1000 adet üretilen spermler erkekten kadının yumurtalarına doğru yapacağı yolculuk için sanki oradaki ortamı "biliyormuşcasına" özel bir dizayna sahiptir; baş, boyun ve kuyruktan oluşur. Kuyruğu, spermin bir balık gibi ana rahminde ilerlemesini sağlayacaktır.

    Bebeğin genetik şifresinin bir bölümünü barındıracak olan baş kısmı ise özel bir koruyucu zırhla kaplanmıştır. Bu zırhın faydası anne rahminin girişinde farkedilir: Buradaki ortam son derece asidiktir. Spermin, bu asidin varlığını bilen "birisi" tarafından koruyucu zırhla kaplandığı ise son derece açıktır. (Bu asidik ortamın da nedeni ise annenin mikroplardan korunmasıdır.)

    Erkekten rahme atılan sadece milyonlarca sperm değildir. Meni birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Kuran, bu gerçeği şöyle vurguluyor:

    "Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan bir süre gelip-geçti. Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık..." (İnsan Suresi, 1-2)

    Meni içindeki bu sıvılar spermlerin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacak olan şekeri içerir. Ayrıca baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri vardır. (Burada da yine iki ayrı ve bağımsız varlığın birbirine uygun olarak yaratıldığını görüyoruz.) Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirir. Kendilerini ne kadar savunurlarsa savunsunlar, 200-300 milyon spermden yumurtaya ulaşanların sayısı bini pek aşamaz.

    YUMURTA

    Sperm yumurtaya uygun olarak düzenlenirken, çok ayrı ve farklı bir ortamda da yumurta hayata tohum olmaya hazır hale getirilmektedir... Kadının haberi bile yokken, yumurtalıklarda oluşan bir yumurta önce karın boşluğuna bırakılır ve hemen sonra ana rahminin fallop tüpü denen uzantılarının ucunda yer alan kollar sayesinde yakalanır. Ardından yumurta fallop tüpünün iç yüzeyindeki tüylerin hareketiyle ilerlemeye başlar. Büyüklüğü ise bir tuz tanesinin ancak yarısı kadardır. (sağda)

    Yumurta-sperm buluşmasının yeri fallop tüpüdür. Burada yumurta özel bir sıvı salgılamaya başlar. İşte bu sıvı sayesinde spermler yumurtanın yerini bulurlar. (Dikkat edelim: Yumurta "salgılamaya başlar" derken bir insandan ya da gelişmiş bir bilgisayardan söz etmiyoruz. Bu ufacık protein yığınının, "kendi kendine" böyle bir şeye "karar vermesi", daha da ötesi spermi kendine çekecek bir kimyasal bileşim "hazırlayıp" salgılaması inanılır şey midir?)

    Özetle, vücudun üreme sistemi özellikle yumurtayla spermi buluşturacak şekilde hazırlanmıştır. Ve kadın üreme sistemi spermlere, spermler de kadın vücudundaki ortama uygun olarak yaratılmıştır.

    SPERM VE YUMURTA BULUŞMASI

    Yumurtayı dölleyecek sperm yumurtaya yaklaştığında, yine yumurtanın salgılamaya "karar verdiği" (!) ve sperm için özel olarak hazırlanmış bir sıvı, spermin koruyucu zırhını eritir. Bunun sonucunda da bu kez spermin ucunda olan ve yine özel olarak yumurta için hazırlanmış bulunan eritici enzim kesecikleri açığa çıkar. Sperm yumurtaya ulaştığında bu enzimler yumurtanın zarını delerek spermin içeri girmesini sağlar. Yumurtanın etrafını kuşatan spermler içeri girmek için büyük bir yarışa başlarlar. Ancak yumurtayı genelde tek bir sperm döller.

    Kuran'ın bu aşamada söyledikleri de hayli dikkat çekicidir. Kuran, insanın sıvının yani meninin özünden meydana getirildiğini söylüyor:

    "(Allah) sonra insanın neslini bir özden, değersiz bir sıvının özünden meydana getirdi." (Secde Suresi, 8)

    Ayetin bildirdiği gibi, yumurtayı spermleri taşıyan sıvının kendisi değil, içinde taşıdığı tek bir sperm, hatta onun da "özü" olan kromozomlar döllemektedir.

    Tek bir spermi içeri alan yumurtaya artık bir başka spermin girmesi mümkün değildir. Bunun sebebi yumurtanın etrafında bir elektriksel alan bulunmasıdır. Yumurta çevresi (-) elektrik yüklüdür ve ilk sperm yumurtaya girer girmez bu potansiyel (+) olur. Böylece dışarıdaki spermlerle aynı elektrik yükünü taşıyan yumurta, bu kez onları itmeye başlar.

    Yani birbirinden ayrı ve bağımsız olarak oluşan iki özün elektriksel yükleri de birbirleriyle uyum içindedir.

    Sonunda spermdeki erkeğin DNA'sıyla kadının DNA'sı birleşir. Artık annenin karnında yabancı, yeni bir hücre (zigot), yeni bir insanın ilk tohumu vardır.

    ZİGOTUN RAHİME YAPIŞMASI

    Yumurtanın döl yatağına yerleşebilmesi pürtüklü özelliğinin sayesindedir. Bu pürtükler, yumurtanın gerçek uzantıları olup, toprağa yerleşen kökler gibi, organın derinliklerine doğru dalar. Böylece zigot kendisinin gelişimi için annenin vücudunda salgılanan hormonlardan yararlanabilir. Ancak modern çağda bulunan bu gerçeği, Kuran şöyle bildiriyor:

    "Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan (asılıp tutunan şeyden) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir." (Alak Suresi, 1-3)

    "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı." (Kıyamet Suresi, 36-39)

    Döl yatağına tam anlamıyla tutunmuş olan zigot gelişmeye başlar. Oluşan yeni insanı anneye bağlayan yer, plasenta denilen tek taraflı bir süzgeçtir. Plasentanın en önemli özelliği anne karnında bebeğin gelişmesi için gerekli olan maddeleri "seçerek" bebeğe sunmasıdır.

    Bunlardan ayrı olarak, bebeğin içinde büyüdüğü amnion sıvısının dikkati çeken en önemli özelliği, dışarıdan gelecek darbelere karşı bebeğin güvenliğini sağlamasıdır. Kuran, bu konuda şöyle diyor:

    "Sizi basbayağı bir sudan yarattık. Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik." (Mürselat Suresi, 20-21)

    ÜÇ KARANLIK BÖLGE

    Çocuğun döllenmeden itibaren gelişimi üç bölge içinde olmaktadır. Bu üç bölge:

    1. Fallop borusundaki bölge; bu bölge spermle yumurtanın birleştiği ve yumurtalığın rahime bağlı olduğu bölümdür.

    2. Ceninin tutunarak gelişmeye başladığı rahim duvarının içindeki bölme.

    3. Ceninin özel bir sıvı dolu kese içerisinde gelişmeyi sürdürdüğü bölge.

    Kuran-ı Kerim konuyla ilgili olarak şöyle demektedir:

    "....Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?" (Zümer Suresi, 6)

    Bu arada, zaman geçtikçe, başlangıçta jelatini andıran ceninde büyük bir değişim görülür. İlk baştaki o yumuşak yapının içinde vücudun dik durmasını sağlayacak sert kemikler oluşmaya başlar. Hem de her kemik yerli yerinde! Diğer bir deyişle başlangıçta aynı yapıya sahip olan hücreler farklılaşarak, kimi ışığa karşı hassas göz hücrelerini, kimi sıcağı, soğuğu ya da acıyı algılayan sinir hücrelerini veya ses titreşimlerini hissedecek hücreleri oluşturur.

    Bu ayrışıma hücreler mi karar vermektedir? Kendi kendilerine, insan gözünü ya da kalbini oluşturmaya karar verip, bu akılalmaz işi onlar mı başarmaktadır? Yoksa onlar bu işe uygun olarak mı yaratılmışlardır? Akıl ve vicdan ikinci seçeneği kabul edecektir.

    Bütün bu anlatılan işlemlerin sonunda, bebek annesinin karnındaki gelişimini tamamlamış ve dünyaya gelmiştir. Bu haliyle anne karnındaki halinden 100 milyon kat büyük, 6 milyar kat da ağırdır...

    Burada anlatılanlar, başka herhangi bir canlının değil, bizim hayata başlangıç öykümüz. İnsan için, böylesine karmaşık, olağanüstü bir olayın kimin eseri olduğunu bulmaktan daha önemli ne olabilir?

    Bütün bu karmaşık işlemlerin "kendi kendine" oluştuğunu düşünmek akıldışıdır. Hücreler nasıl "karar verip" insan organlarını oluşturabilirler? Zaten ateist "bilim adamları" da olayı -ne demekse- "doğa mucizesi" olarak tanımlıyorlar...

    Elbette anlatılan olayların hepsini Allah yaratmaktadır. Hem de her anını, her saniyesini ve her aşamasını. Bu ise yaratışın önemli bir sırrıdır.

    "Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?" (Vakıa Suresi, 57-59)

    Bu gerçeği, bir başka Kuran ayeti şöyle bildirmektedir:

    "O’nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah’a göre kolaydır." (Fatır Suresi, 11)

    "Akıtılan bir meniden" insana dönüşen vücudumuz milyonlarca hassas denge içerir. Biz farkında olmasak da, vücudumuzda yaşamamızı sağlayan son derece karmaşık ve hassas sistemler vardır. Tüm bu sistemler, insanın, kendisinin "yapıldığını" anlaması için, onun tek sahibi, Yaratıcısı ve Rabbi olan Allah tarafından kurulmuş ve işletilmektedir.

    "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?" (Kıyamet Suresi, 36-40)

    İnsan Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Yaratıldığına göre, üstteki ayetin vurguladığı gibi, "kendi başına ve sorumsuz" bırakılacak değildir.
  • Bilmeceyi çözdüğüm bir günden merhaba,

    On iki sularında bisikletime atlayıp biraz kül rengi biraz mavi gökyüzünün altında pedallamaya başladım. Bizim köyden geçerken (Çengel) bir anda yağmur yağdığını fark ettim. Bu bir yaz yağmuruydu. Arkama baktım, yer kuruydu ama önümde belli bir alanda çiseliyordu. Allah'ım, mutluluktan çıldıracak gibi oldum. Popüler kültürün bir parçasıymışım gibi WhatsApp'a hikâye attım ama Türkçe konuşmadığım için hikâyelerime bakan ablam, halam, teyzem, yengem ve ender birkaç arkadaşım çok bir şey anlamadı. Halbuki yağmur yağıyordu... Alelade bir ana sığan harikulade doğa olayı beni düşündürdü. Rüzgar veya yağmur olmak gibi bir dileğim yok, yeniden doğup gelsem gene Burak olmak isterdim, çünkü ne rüzgar ne de yağmur onu sevebilir, benim hissettiklerimi hissedebilir. Bazan ben bile anlamlandıramıyorum yaşadıklarımı. Uzun yıllar önce hemen herkesin okuduğu bir kitabı okuyup, ulan Burak, işte ilişkilerin sonu, sanki nereye gittiğini bilmiyor muyuz? Her ilişki sonunda bir çıkmaza girmiyor mu? Hayır, azizim. Bu tasavvuru zihniyet olarak benimseyip yaşarsak, bunu ister istemez kabullenmiş oluruz. Mutlu olmak hadisesi çok karmaşık bir şey. Her şeyden önce bunu idrak etmeli... Her neyse, bisikletimi, tıraşlı bacaklarımı, taytımı, kaskımı, vites kutumu kirletmek pahasına suyun, çamurun içinden geçtim ve evimden yirmi iki kilometre uzaktaki köye kadar gittim. Dönerken bir adet muzlu pop kek ve metro aldım, toplamda üç lira ödedim. Keki yemek istemedim, çünkü eve dönünce pilav yiyecektim. Yedim de, elhamdulillah. Köy bakkalının önünde bana "helloooo abi" diyen çocuklar vardı. Küçük bir kız dikkatimi çekti. Yüzünde dünyanın ne kadar pis bir yer olduğundan habersiz olmanın saf tebessümü vardı. Onlarla İngilizce konuştum, bana el salladılar. Çok mutlu oldum. Yolda, müziği kapattım. Bir anda rüzgarın uğultusunu fark ettim. Yavaş gidince çok daha tatlı bir uğultu bu. Tam o sırada aklıma Haşim'in "denizlerden esen bu ince hava saçlarınla eğlensin" dizesi geldi. Tanrım! Bir akşamüstü, bir yaz vakti... Karalar gün içinde ısınıp alçak basınç konumuna geçiyor. Bundan ötürü denizden karaya rüzgar esiyor ama sonra ne oluyor, onun bitişine yakın her şey tersine dönecek (yanılıyor muyum acaba, coğrafya görmeyeli ne çok zaman olmuş). Evet, o dilber, Haşim'in tasvir ettiği dilber, ben o dilberle çok önceden tanışmışım. Şimdi de onu görmenin heyecanını yaşıyorum anlaşılan. Onu kaybetmek ne zor bir şey. Ama ben ona sahip olmak için diretirsem, yanlış yapmaz mıyım? Böyle bir mahlukun saadeti değil midir benim için mühim olan? Hülâsa, demek istediğim, Haşim'in özünü ettiği şu ince hava bir meltemdi! Bunu nasıl düşünemedim daha önce? İşte bugünkü en büyük keşfim bu benim! Meltem, bir meltem, hem de deniz meltemi! Bana bu yaşamda ilk ve son kez tecrübe edeceğim duyguları tecrübe ettiren, belki benim celladım olacak meltem... Ah, ne güzel şey onu hatırlamak!... Ah, ben ne isterim bu hayatta? Onun saadetinden başka? Duvarımda diplomam asılı Burak Duman, İngilizce Mütercim Tercümanlık, imzalayan Prof. Dr. Mahmut AK... Hayırlı olsun, belki mahkemeye gider adımı değiştiririm. Raif olsun adım. Mütercim Raif desinler bana! Çırağan Caddesinde her sabah dans ede ede okuluna giden o çocuğun neden sessiz sedasız yaşadığını soranlar olursa, işte kalem, işte cevap! Ah, ne gerek var bu kadar eleme... Varlığıyla mesudum! İlla kalemi alıp anlatmalı mı herkese? Hayır, ben onu hep seveceğim. Yine coştum. Annemle babam yemek yiyecekti az önce. Dedim ki birkaç dakika sessiz olabilir miyiz? Mühim bir kayıt alacağım... Evet, sustular. İki yaşlı insan, birbirlerine baktılar, benim yaşadığım duyguları düşünüp mutlu oldular... Bugün böyle olsun. Bu şarkıyı çalmak geldi içimden... İstanbul'a, sonbahar, Haliç'e, denizlerden esen kâh ince kâh sert havaya selam olsun...

    https://www.youtube.com/watch?v=ueKLFcnTFuo
  • Eğer bir kadın bir erkeği kabul edip etmeme konusunda şüphe ediyorsa kesinlikle onu reddetmesi gerektiğine inanırım. Eğer evet demekte tereddüt ediyorsa doğrudan hayır demesi gerekir. Evliliğe güven içinde adım atarken şüpheli duygulara, yarım gönüle yer yoktur.