• Ruzi, kararlaştınlan saatte başkonsolosluk giriş kapısına gelip adını söyler söylemez hemen klasik Amerikan mobilyalarıyla döşenmiş bir salona alındı. Orada Ruzi'yi uzun boylu, sarışın, son derece şık giyimli, orta yaşlı bir bey gülümseyerek karşıladı. "Hoş geldiniz" deyip yer gösterdi. Ruzi o sırada henüz İngilizce bilmiyordu. Kendisini karşılayan kişinin yanındaki tercüman, "Konuşmaları Almancaya mı, Rusçaya mı çevirmemi istersiniz?" diye sordu. Ruzi ona, nasıl kolayına geliyorsa o dile çevirmesini söyledi.
    Amerikalı kendisini, "Adım Archibald Roosevelt" diyerek tanıttı. Ruzi de kendi adını söyledi.
    Archibald Roosevelt, XX. yüzyılın başında, 14 Eylül 1901 'de Başkan William McKinley'in bir anarşist tarafından öldürülmesi üzerine, 41 yaşında ABD tarihinin en genç başkanı olan Theodore Roosevelt'in oğluydu. Ruzi'ye, hakkında çok olumlu şeyler duyduğunu, onu kendisine son derece ahlaklı, zeki, kültürlü, cesur biri olarak tanıttıklarını anlattı. "Ülkenizin tarihine, medeniyetine, kültürüne olan merakım daha çocukluk yıllarımda başladı. Türkistan hakkında elime geçen her şeyi okudum. Ülkenizin ve medeniyetinizin hayranıyım. Sizin de çok okuduğunuzu bi-
    2 5 9
    liyorum" dedi. Aralannda birkaç saat sürecek bir sohbet başladı. Pek çok ortak noktalannın bulunduğunu, her ikisinin de tarihe meraklı olduklannı, her ikisinin de Rusya ve Türkistan tarihini iyi bildiklerini ve her ikisinin de Bolşevizmden nefret ettiklerini anlamış oldular. Archibald Roosevelt Ruzi'ye, ABD'nin Türkiye Büyükelçi Yardımcısı olarak tayin edildiğini, Ankara'ya giderken Münih'te, kendisi ve başka bazı şahsiyetleri görmek için seyahatine ara verdiğini söyledi.
    Archibald, savaş yıllarında Irak'ta Amerikan askeri ataşesi olarak görev yapmıştı. Soğuk Savaş döneminde ABD, Sovyetler Birliği'ne karşı yürütülen savaşta özellikle Suudi Arabistan Kralı
    İbn Suud, Ürdün Kralı Hüseyin ve Lübnan Devlet Başkanı Kamil Şamun'u yanına almak istiyordu. Archibald Arap dünyası meseleleriyle ilgilenmiş ve biraz da Arapça öğrenmişti. Orta Asya ve Türk dünyası merakı, onda Türkçe öğrenme isteği uyandırmış, Türkiyede Türkiye'de göreve başlamadan önce Türkçe öğrenmeye koyulmuştu. Başkan Franklin D. - Roosevelt, savaş yıllannda OSS (Office of Strategic Services-Stratejik Hizmetler Bürosu) adıyla anılan bir istihbarat örgütü kurmuştu. Archibald Roosevelt de savaştan sonra bu kuruluşta çalışmış, CIA kurulduktan sonra da orada yer almıştı.
  • Karis Kanatbay, Vlasov olayı patlak verdiğinde de beş arkadaşıyla birlikte Vlasov Ordusu'na katılma kararı almıştı. Daha sonraki yıllarda Türkiye'ye giderek Mongolistik alanında profesör olan Ahmet Temir'le birlikte Nazilerin Doğu Bakanı Alfred Rosenberg'e bir
    rapor sunup Türkistan lejyonlarındaki Kazaklar ile Tatar lejyonlarındaki Başkırtların ayrılarak yeni bir Kazak-Başkırt lejyonu ile Başkırt-Kazak Milli Komitesi kurmalarını önermişti. Koroitede
    Kayywn Han'ın yardımcısıyken, ondan habersiz böyle bir girişimde bulunması, komite üyeleri tarafından üzüntüyle karşıtanmış ve başkan yardımcılığı görevinden alınmıştı. Prof. von Mende'nin
    de gayretleriyle bu yönde herhangi bir adım atılmadı.Duygusal Ahmet Temir de Almanya'yı terk ederek Türkiye'ye gitti. Don Lewin ile irtibat kuran Karis Kanatbay, A. Berdimurat, Taci Murat ve Veli Zünnun'u yanına alarak Türkeli Komitesi adıyla yeni bir örgüt kurdu. O yıllarda Karis Kanatbay, Veli Kayyum Han'ı gözden düşürmek için, Mustafa Çokay'ın 1941 yılında Veli Kayyum Han tarafından zehirlenerek öldürüldüğünü yaymaya başladı. Bu iddianın iftira olduğunu bilen Ruzi gün Karis Kanatbay'a yakın arkadaşlarından birine, böyle bir iftiraya kimsenin inanmayacağını, Çokay'ın ölümüyle ilgili bilgi ve belgelerin ortada olduğunu, Karis Kanatbay'ın neden böyle bir yalanı yaymaya çalıştığını sordu. O da aynı soruyu Kanatbay'a bizzat sorduğunu ve şu cevabı aldığını söyledi: "Lenin'in Zürich'te İskra (Kıvılcım) gazetesini yayımladığı Ekim Devrimi öncesinde, Menşevik yazarlardan biri, Lenin'in milliyetler meselesiyle ilgili tezlerini, yazdığı yazılarta ağır bir şekilde eleştirmiş. İskra yazı işlerine gelen Lenin, yazı işleri müdürüne, 'Bu adama cevap verin, ama bir-iki cümleyi geçmesin. Bu adamın burjuva ajanı olduğunu, proletaryanın düşmanı olduğunu yazın, yeter' demiş. Yazı işleri müdürü, 'Ama bu adam proletarya düşmanı ve burjuva ajanı değil ki' diye cevap vermiş. Lenin devam etmiş sözüne, 'Siz bir defa yazarsınız inanmazlar, iki defa yazarsınız yine inanmazlar, fakat üç-dört kez onun ajan ve proletarya düşmanı olduğunu yazarsanız artık inanırlar' demiş. Biz de Kayyum'un Çokay'ı öldürdüğünü sık sık tekrarlarsak elbette inanırlar." Türkeli Komitesi'nin kurulmasına, 18 Eylül 1950 tarihinde Münih'teki hazırlık toplantısına katılan Zeki Velidi Togan destek vermişti. Amerikan Komitesi'nden mali, Zeki Velidi Togan'dan manevi destek alan Türkeli Komitesi, 1951 yılının Eylül ayında düzenlendiği toplantıda ismini Türkistan Azatlık Komitesi olarak değiştirerek, Türkçe ve Rusça Türkeli dergisini yayımlamaya başladı.
    Türkistan Milli Kurtuluş Hareketi'ni bölmek ve ona ihanet etmekle suçlanan Karis Kanatbay, Türkeli dergisinde yazdığı bir yazıda kendisini şu şekilde savunuyordu:
    Bugün göçmenler arasındaki demokratik güçleri Bolşevizme karşı savaşta bir merkezde toplamak, göçmenlerin en önemli görevlerinden biridir .. . Türkistan'da Bolşevizm olmaksızın milli müstakil hükümet kurmak için teşkil edilen Türkeli Komitesi, Amerikan Komitesi Başkanı Don Lewin'in göçmenler arasındaki bütün demokratik güçleri bir araya getirme çabasına destek olacaktır .. . Beş Rus örgütünün milli mesele hakkındaki karariarım Türkeli Komitesi tamamen kabul etmiyorsa da, Bolşevizme karşı bir güç oldukları için onları destekleyecektir.
  • Açık Kalp Ameliyatı

    Sana söyleyemediğim şeyler var
    Borsalar iflas ediyor kuşlar intihar edince çoktan seçmeli ölüyoruz yani hiçbir şey
    Ekonomi haberlerinden de anlamıyor ki kapıcılar, ne ekmek ne de süt belki de hepten!
    Hiçbir şey diyorum evet biraz gökyüzü biraz çarpım tablosu biraz da yoksul gramofon
    Matematiğe inanmıyorum, coğrafya defterime şiir dökülünce yalnız gelen ilhama
    Vergiden düşülen hayr’lara çokça âmin, topraksız Nişantaşı köylüsü, viva Latin Amerika!
    Kızılderililere inanıyorum, biraz sonbahara, göç edemeyen kuşlara ve kırık kumbaralara
    Yüzüne ayet çarpılmış bir çocuk kadar hayretkar, incinmelere doymuyoruz zaten, nasılsın?
    Sana söyleyemediğim şeyler var, ortaçağ ve karıncalar üstüne eski ve usulsüz
    Ajanslara düşen cesetlerden muzdariptir kaç zamandır içimizdeki mezarlık
    Kızımın ismi Eylül olabilir, senin ismin ya da herhangi bir filmin
    Bu şiirde ikiz kulelere rastlanmayacaktır, holdinglere ve uyum yasalarına-
    Ne çok vuruluyoruz gitmediğimiz yerlerde beklenmediğimiz her saat, itina ile mutlaka!
    Vuruluyoruz, adım başı heykellerden kalma ayinlere yaslanırken bekamız
    Sıralar boyunca çizik içinde kalbimiz, denize paralel uzanmak bile iyi gelmiyor dağlara
    -Orta Asya’yı terk ettiği günden beri huzursuzdur kavmim-
    Huzur uzak bir ülkedir, bankalar, hisse senetleri, Riyad ve borsalar kahrolsun!

    Sana söyleyemediğim şeyler var
    Bakkal mahallemizin simgesidir tayyör dirliğimizin, geri kalanları da takrir-i sükûna yaz
    Elif deyince gökler yağdırıyor şarkısını nasılsa, yağmur diyoruz insan aklımızca ki, olsun.
    Elif bahsi geçince yağmur söylüyoruz ‘be’ deyince ölenlerdeniz, ölesi değilse de canlar
    Laiklik elden gidiyor, muhallebiciler kapanıyor birer birer ya da Neşet Ertaş’tır ipucun
    Cinayet romanları söze erken başladı Habil’in hakkı Kabil’den sorulmadı zaten, unutun!
    Sana söyleyemediğim şeyler var, aklın Nepal’de kalmış romantik bir 68’lidir
    Ruhun Slovakya’nın kurtuluşuna çoktan asker yazılmış
    Ve oda numarasından başka kaybedeceği bir şeyi olmayan sahipsiz anahtarlar gibi
    Kapılar arkasında hiç durmadan İslamcılık öldüren elma kurdunun hikâyesi gibi histerik ya da
    Terk ettiği günden beri göçebe ruhunu bu kadar zamansız, ey kavmim!
    Elma kurdu dediysek, elma çürüktür mutlaka ve tüm kurtlar anarşist.

    Sana söyleyemediğim şeyler var,
    Kocaman bir mevsim devrilirdi içimize, dünya hafta sonları da anlaşılmazdı
    Üçüncü sınıf yazarların bohem tavırları çay bardakları kadar hatırlanmazdı
    İşten kovulmalarım çok şiirsel değildi baştan anlaşalım Nato üyeliğimiz de öyle
    Ali’nin gel’mediği günler kekelerdi öğretmenimiz, eğitim kadar milli, devlet kadar uzakta
    -İkinci yeni’den hiç etkilenmiyordu üstelik tebememe-
    Fiş’lendiğimiz doğrudur, gözlerin altıpatlar, sana söyleyemediğim şeyler var
    Kanun önünde eşittir öyleyse tüm karıncalar!

    Sana söyleyemediğim şeyler var
    Sana söyleyemediğim şeyler bahsi, dünyanın yenilmiş tüm çocuklarını da kapsar
    -Bakkala veresiye yazdıran Meksikalı bir gerillanın
    Sigarasını yakmak üzere gökyüzüne bakması da şiirdir, mesela-
    Seni, seviyorum.


    Güven Adıgüzel
  • 233 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Alper önceden özel kuvvetlerde iken istifa eden simdilerde mafya ile cebellesen biridir.
    Zeynep ise bir karakolda komiser olarak görev yapmaktadır .Tesadufler ikisinin tanışmasına vesile olacaktır .
    Kitapta suç ,mafya ,mülteciler ,yasa dışı güç unsurları, uyuşturucu,cinayetler bir yandan da görevini yapmakta olan polisler anlatılmıştır.
    Cinayetler işlenip olaylar gelisse de Alper'in kuş gibi kalbi vardır. Fakir gördüğü zaman elinden tutan, edebî sohbet yaptığı öğrencileri olan ve bununla ilgili yazılar yazan günlük tutan biridir.Bir akşam çöpten yiyecek toplayan bir kız görür adı Eyluldur.O akşamdan sonra Eylül 'ün okul ihtiyaçları dahil tüm masrafları üstlenir.Babasini ise aldirir.Eylul'u kardeşi gibi görmeye baslar.Eylul de onun iş yerine sık sık ziyarete gider.
    Kitapta hayatin gerçekleri de unutulmamış ,Zeynep işini kusursuz yapmasına rağmen Alper'e içten içe hayranlık duyar ve aşık olur.
    Alper ile komiser Zeynep arasında birliktelik olacak mi?
    Yoksa bir gün Komiser Zeynep Alper'i tutuklanacak mi?
    Kitapla ilgili bir kaç alıntı paylaşmak isterim sizlerle..
    Ötelerden uzanır ansızın bir el, alev kokan nefesi dolanır kaldırımlarda.Kuslari düşünürüm o vakit , hangi acının titrek dalından kanatlanmislardir karanlığa .Duvarlar ürkek, sokaklar titremede.Bir el dokunur bam teline .
    Zaman anlamsız ,mekan desen benden köhne.Ay kesiği var yaralarinda bazılarının .Bir çocuğun dudaklarinda merhemi.Kim bilir öper mi dudaklariyla yüreğimi.Kim bilir kapatır mi minicik elleriyle gözlerimi?
    "Kandaslarim, gardaslarim "
    Evet ne olursa olsun bu gün planımızı uygulayacağız .Biz hiç birimiz bu kavgadan sağ cikmayacağız ama ırkimizin gözünü açacağız.İsteyen şimdi geri dönsün çünkü bundan sonra dönüşü olmayacak "
    Keyifle okudum yazarımızın kalemi daim okuru bol olsun
  • 240 syf.
    ·10 günde·7/10
    Ödevim olmasından ziyade Türkali romanlarını hep başka bir keyifle okuyorum. Edebi olması bir yana, insanları hep mücadeleye çağıran romanlardır onunkiler. Bir Gün Tek Başına’da 27 Mayıs’a giden süreçte işçi sınıfının ve aydınların isyanlarını, bunalımlarını ve çıkmazlarını, Mavi Karanlık’ta mücadele ruhunun bezmişliğe ağır bastığını okursunuz. Yeşilçam Dedikleri Türkiye’de ise tarihsel bir kesitte Türkiye kapitalizminin çeşitli sektörlerde nasıl bir zulüm iktidarı kurduğunu, bunun yıkılmasının gerekliliğini işler yine.

    Tek Kişilik Ölüm ise farklıydı hepsinden. Beklediğim bir Türkali romanı değildi. Nasıl demeli? Kitabın genelinde, sanki tüm bu bahsettiğimiz kitapları o yazmamış gibi melankolik bir hava hakimdi. Mücadele yoktu, örgüt yoktu. İçe kapanıyordu Türkali.

    Denebilir ki Türkali romanı, sanatı buradan itibaren kopuş yaşamıştır. Sanatını topluma adayan, toplumsal mücadeleyi her safhada kalemiyle canlı tutan yazarımız, Tek Kişilik Ölüm’den itibaren bu mücadeleyi bırakmış diyebiliriz. Ancak sırada daha Güven olduğu için henüz kesin konuşmuyorum. Buna rağmen Tek Kişilik Ölüm’ün diğerlerinden çok farklı bir yerde durduğu belli. Şimdi neyi kastettiğimi anlatmaya çalışacağım(spoiler vardır).

    Her şeyden önce diliyle ve anlatımıyla anlarız. Normalde bu bahsi sona bırakacaktım, fakat şimdi bahsetmem pek yerinde olur. Dili daha çok ağdalaşmış. Bunu kesinlikle söyleyebiliriz ve bir yerden sonra rahatsız ediyor okuru. En azından beni etti. Dilde fazla mecaz, anlatımda yine gereğinden fazla iç monolog var. Bilinç akışı da artık görülüyor bir iki yerde. Türkali’nin bu romanında en büyük fark ise kişilerin iç hesaplaşmaları. Öteki romanlarına göre çok daha yoğun olan bu durum, dilinin ve anlatımının zor olmasının sebebidir. Olay zaten çok sınırlı, sadece hapishanede geçiyor denebilir. Olaydan ziyade kişilerin iç hesaplaşmaları öne çıktığı için, ben bunu ‘’hatıralar ve onlarla hesaplaşmalar kitabı’’ olarak nitelendirdim. Onun için Türkali’nin sanatı bu değildir, dedim. Ve halen de diyorum. Nedenini sanıyorum açıklamış oldum.

    Gelgelelim kurgusu pek fena değildi. Fena değil diyorum çünkü yine öteki romanlarına kıyasla bir basitlik var. Oğulları Levent (muhtemelen 12 Eylül sürecinde) idamla yargılanırken, anne babasına büyük bir karamsarlık hakimdir. Herkes birden ‘’eski devrimci’’ olup çıkmış, geçmişte yapılan yanlışlar, değerlendirilemeyen fırsatlar şimdi o eski devrimcilere tokat gibi çarpmaktadır. Babası Nazif zaten bireysel kıskançlığı yüzünden geçmişte arkadaşı Müslim’i polise ihbar etmiş, onun ölümüne sebep olmuş. Onun hatırası gözünün önünden gitmiyor, Levent’i düşündükçe kendisinin ne kadar dönek olduğu ve oğlunun ise ne kadar yürekli olduğu gerçeği iyice sarsmış onu. Eski karısı, Levent’in annesi Doktor Gülşen ise farklı yollardan geçmişiyle hesaplaşmakta. TKP’ye girdiği zamanları hatırlıyor Doktor, ne kadar saf ve aptaldı. Herkesin samimiyetine inanırdı, hiçbir şeyi sorgulamazdı. Elbet genel sekreterin bir bildiği vardı. TKP ise böyle insanların oluşturduğu bir topluluk olarak karşımıza çıkıyor böylece. Kitabın ilk bölümde Nazif’in hesaplaşması, ikinci ve son bölümde Doktor’un hesaplaşması var. Biz esas merceği Doktor Gülşen’e tutacağız.

    Doktor Gülşen; her şeyden önce devrimci değerleri giderek kaybolmuş, oğluna hak verir duruma gelmiştir. Onun şahsında TKP’yi anlatmaktadır Türkali. Yani yıllarca içinde yer aldığı partiyi bu sefer karşısına almıştır. Ben burada aslında Gülşen karakteri ile yazarın büyük benzerlikler taşıdığını söyleyeceğim. Ama değişen onlar, mücadele değil. Yarattığı Gülşen karakteri; onlarca gencin silahlı saldırılara karıştığı, anarşist eylemlerde bulunduğu 70’li yıllarda, o havaya kapılan oğlunu ve onun üzerinden Türk solunu anlatıyor. Daha doğrusu oğlunu anlamaya çalışıyor, haklı da buluyor. Oğlu, bahsettiğimiz dönemde ‘’devrimci demokrat’’ bir kanattan silahlı mücadeleye girişmiş, arkadaşlarıyla eylemlerde bulunmuş ve şu anda idamla yargılanıyor. Kendisi yılların TKP’lisi, oğluyla çok çatışıyor, ‘’revizyonist’’ diyor oğlu ona. Gülşen bunun üzerinden kendiyle hesaplaşmaya başlıyor. Tanıdığı eski partililerin görüşleriyle giderek oğlunun haklı olduğu kanısına varıyor. Meğer ne ihanet etmiş bize TKP(!) Haklı olan kim o zaman? Diyor. Elbette oğlum haklıdır. Araya giren bir sürü Kürt milliyetçisi söylemden sonra TKP’nin değil, oğlunun haklı olduğunu düşünüyor. Düşünmediği, yazarın da düşünmek istemediği bir şeyi kaçırıyorlar: Levent’in ucuz hayaller peşinde silahlı eylemlere giriştiği, devrim yolunun anarşist eylemlerden geçtiği düşüncesiyle insanların bedenlerini fütursuzca heba etmesi ihtimalini görmüyorlar. Mücadele ve sosyalizm orada duruyor, sen burada kendini heba ediyorsun, haklı olan bu mu? İşte böylece 12 Eylül’ün yarattığı ‘’sol karamsarlık’’ın nasıl inşa edildiğini okurlar çok sarih bir şekilde görüyor. Bunun bir adım ötesi elbette sosyalizm hedeflerinden sapma, liberal açılımları destekleme oluyor. 60-70’lerin nesli böylece içine düştüğü karamsarlıkla birbirini yiyecek, açlık grevlerinde can vererek kapitalizmin büyük zaferini kutlamış olacaklar. TKP’nin geçmişi iyidir, hoştur demiyorum. Kimin iyi ki? Elbette mücadele sırasında bazen gerileyecekler, ihanete uğrayacaklar, ama mücadeleyi sürdürecekler. Türkali, bu mücadeleyi sürdürenlerin karşısına liberalleri çıkartıyor, ‘’Bunlar haklıdır’’ diyor. TKP kötüdür, geçmişine ihanet etmiştir. O zaman hep beraber açlık grevine oturalım!

    Bu kitap 80 öncesi solun taraflı bir özeti, 80 sonrası solun ise ateşli zihniyetidir. O yüzden sayın okur, kitabı okumadan önce bir daha düşün. 80 öncesi solu da düşün, iyi araştırma yap. Yoksa yazarın liberal dönüşünü göremezsin. 80 sonrası solu da düşün, yazarın ateşli bir liberal sol savunuculuğuna düşmesini anla. O karamsarlık ortamında Türkali gibi birinin devrimciliğini muhafaza etmesini beklerdim, ama bu kadar oluyormuş. Yine de bu eseriyle onu gömmedim, devrimci mücadeleye ettiği katkıları unutmuyorum. Her ne kadar bir zamanlar kendisinin, şu zamanlarda da şahsımın iştirak ettiği mücadeleyi kötülese de onu bu kitaptan ibaret saymıyorum. Bu arada kurgusu fena değil demiştim ya, atladığım bir nokta daha var. Edebi olarak dili yoğun fakat kitabın kurgusu bir noktada donuyor. O noktadan sonra artık bir tarih anlatıcısı çıkıyor, Gülşen’in aklından geçenler üzerinden. Hah işte, ben o tarih anlatıcısını pek beğenmedim. Kurgu öyle lap diye kesilir mi? Sen roman mı yazıyorsun tarih kitabı mı? Tarih kitabı yazıyorsan kurgu yapmana hiç gerek yoktu, kaynakçanı vs. düzenleyip bastırırdın. Kurgu yapıyorsan da tarih kitabı yapma. Tarihi bilgileri arada serpiştirmek her zaman iyidir, kurguyu kesip o bilgileri okurun kafasına boca etmek ise asla. Okuyanlar görecektir, tam olarak böyle yapıyor yazar. O yüzden teknik açıdan da basit ve yetersiz bulduğumu söyleyerek incelememi sonlandırıyorum.
  • 242 syf.
    ·7 günde·Beğendi·7/10
    #kitapyorumum
    #YaşarKemal
    #SarıSıcak

    Sarı Sıcak bir öykü kitabı. İçerisinde 22 adet öykü bulunuyor. Bunlar acıklı, hüzün dolu ve en çok da insansı hikayeler. Çok güzel altı çizilecek bir dolu yer vardı. Tüm hikayeler çok güzeldi ancak bazıları bir adım daha da öndeydi tabi ki. Bunlar; ''Beyaz Pantolon'', ''Yeşil Kertenkele'', ''Kalemler'' ve ''Ağır Akan Su'' adlı öykülerdi. İliklerinize kadar yaşatıyor ve sizi o insanların yanlarındaymış gibi hissettiriyor bu öyküler. Hayata karşı tutunmaya çalışan anadolu insanına kulak vermenizi sağlıyor. Eziyetlerini, çabalarını ve diğer sorunlarını dile getiriyor. Sanki eline bir mikrofon alıp da yola çıkan bir yazarın, köy köy gezip, orada ne oluyor, bu insanlar ne yaşıyor diye bize göstermeye, anlatmaya çalıştığı öykülerini okuyor gibi hissediyorsunuz.

    Bir öyküsever olarak da çok hoşuma giden bir kitap oldu. Şiddetle tavsiye ediyorum... Yaşar Kemal'ı es geçmeyin. Hem okuyun hem okutturun. Çünkü o muhteşem bir insan.

    Kitap Alıntıları
    ''Sıkıntılardan, acılardan sonra gelecek güzel günlerin, daha güzel olacağına inanıyorduk.''

    ''Bu sineği icat eden kör olsun. Sürüm sürüm sürünsün inşallah.''

    ''Usta haftada bir yirmi beşlik verir. Aylardan temmuz. Bir ayda eder bir lira. Bir yazlık ayakkabı iki lira. Bir beyaz pantolon üç lira. Hepsi eder beş lira. Temmuz, ağustos, eylül... Hepsi ne eder? Üç lira. Demek ki yazlık ayakkabıdan, sütbeyaz pantolondan umut kesik.''

    ''Bir gözün üstünde olduğunu duymak, duyguların en beteri.''

    ''Kertenkelenin gözleri güzeldi. Dertli dertli, kederli, gözü yaşlı bakardı. Garipler, kimsesizler, hor görülmüşler gibi.''

    ''Bu Ege böyledir. Mavi buğuludur taşı toprağı. Büyüsü de buradadır.

    ''Şehirlerin en önemli yerlerinden birisi de çöplükleridir. Çöplüklerin şehirler için gerekli değil, bu kadar önemli olduğu hiç aklınıza geldi mi? Bir büyük şehir çöplüğünü görünceye kadar bunu ben de bilmiyordum. Bir çöplük, bence bir şehir demektir.''

    ''Yerler, evler, insanlar vardır. Şöyle bir bakarsan mutlulukla dolarsın.''

    ''Çöpten kalem çıkarmak hırsızlıktan daha mı kötü?''

    ''Namus bostan tarlasında bitmez.''

    ''Kerem Ustanın yüzü de hikayelerine benziyordu.''

    ''Eğer bir insanda azıcık insanlık varsa yalan söylemez. Dedikodu yapmaz. Dedikoduyla bir insanı vurmak, küçültmek insanlıktan çıkmış, bozulmuş, çürümüş, elinden hiçbir şey gelmeyen, elinden hiçbir şey gelmediğini kabul edecek kadar düşkünlemiş bir insanın karıdır.''

    ''Her bir şey onarılır, aşağılanmış, kendi gözünde kendini aşağılamış, dedikodu namussuzluğuna başvurmuş insanın çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu onarılamaz.''

    ''Bir çocuk incitilmez.''

    ''Kan kanla yıkanmaz, kan suyla yıkanır, Kerem.''

    ''Ne var yani ölmekte. Bu dünya güzel, alabildiğine tatlı!..''

    Sarı kızı, ıpıslak, denizden, Rüstem çıkardı.''Ağlama değmez bu hayat''türküsünü söyleyerekten.