1000Kitap Logosu
Dünyada Allah'ın mârifeti konusunda kör olan kimse, âhirette de rü'yeti konusunda kördür. Hz. Peygamber'den dinle ki bak ne buyurdu: Âhiret günü "Allah!" diye nidâ eden birisine Allah, "Benim adımı anma! Çünkü sen dünya yurdunda beni tanımıyordun, âhirette nasıl tanıyacaksın!" diye cevap verir. "Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu." âyeti bu mânâdadır.
Dünya, sefillerin talip olduğu, talip olmayana da dünyanın talip olduğu yeryüzü küresi. Yüzlerceden bir tanesi, güneşin etrafında el pençe duranların üçüncüsü, etrafında dönüp dönüp yüzeyini kızartıp içi hala çiğ kalanların, "Domatesim biberim de bu sayede iyi oluyor, kemer patlıcanım ile fasulyelerim de zırıl olmuş" diyenlerin en yuvarlağı, magma ile deprem ile tehdit edip tepesinden ve tabanından buz sarkan, göbeği hararetli, dönme yorgunu, koskoca semada bir uyduruk aydan başka kendine biat edecek bulamamış, milyarlarcanın her gece birbirlerine binyıllardır "Aha bak ay, birkaç güne hilale döner, dünyanın uydusu" dediği dilsiz dişsiz, şekli belirsiz, dünya artık beni tanıyıp da daha adımı ağzına almasın diye her gece şekilden şekle giren bir ağzı açık halayık. Bunca zaman geçti ama Homer'in üstünden, kıyılar bile başka şekillendi, bazısı kıyıda olduğunu bile unuttu dalgalara rağmen, sular ona değmez oldu sırılsıklam etmesine rağmen, kum ne zamanın kumu ise sanki hiç kaya değildi de hep kumdu, böyle olmaya gözlerini yumdu, mitolojik kahramanlar kültüre masal oldu. Zeus bile, onca diyalogda koca filozofların "Zeus aşkına evet, Zeus aşkına hayır" dedikleri Zeus bile hiç mezar yerinden sorulmadı, "Hayırlı kabir kaybolandır" sözü hiç olmuş mu olmamış mı, olan o muymuş değil miymiş bilinemeyince kainatın tozuna karıştı, kulaktozunda ince bir silis gibi kaldı. Sağırlık bundan mıdır?
Şule Gürbüz
Sayfa 8 - İletişim Yayınları: 2283, Çağdaş Türkçe Edebiyat 381, [ISBN-13: 978-975-05-1899-7] 1. Baskı 2016, lstanbul
Bu kitabı da bu alıntıyla noktalayayım.
Çocuğum öldü, çocuğumuz - artık dünyada senden başka sevecek kimsem kalmadı. Ama sen benim için kimsin ki, beni asla, asla tanımayan suyun kenarından geçer gibi yanımdan geçen, taşa basar gibi üstüme basan, sürekli çekip giden, çekip giden ve beni ebedî bir bekleyiş içinde bırakan sen... Seni, elimden kaçıp duran adamı çocuğumda tuttuğumu sandım. Ama o tam da senin çocuğundu: Beni bir gecede zalimce bırakıp gitti, bir yolculuğa çıktı, beni unuttu ve bir daha asla dönmeyecek. Şimdi yine yalnızım, her zamankinden daha yalnız, hiçbir şeyim yok, senden bana kalan hiçbir şey yok: Çocuk yok, tek bir kelime yok, tek bir satır yok, tek bir hatırlama yok; birisi yanında adımı söylese duyduğun isim sana hiçbir şey ifade etmez. Senin için ölü olduktan sonra neden ölmeyeyim ki, sen benden gittikten sonra neden ben de çekip gitmeyeyim? Hayır sevgilim, seni suçlamıyorum, evinin mutluluğunu acı feryatlarla gölgelemek istemiyorum. Seni daha fazla rahatsız etmemden korkma - beni affet, çocuğumun ölü ve terk edilmiş bir halde yattığı bu anda bir kez olsun ruhumdakileri haykırmam gerekiyordu. Sadece bir kez sana seslenmek zorundaydım - sonra tekrar susup karanlığıma geri döneceğim, tıpkı senin yanında daima sustuğum gibi. Ama sen bu haykırışı ben yaşadığım müddetçe duymayacaksın - benden, seni herkesten çok seven, hiç tanımadığın, daima seni beklemiş olan ve hiçbir zaman arayıp sormadığın bu kadından gelen mektup ancak ben öldükten sonra eline geçecek. Belki, belki o zaman beni arayacaksın ama ben ilk kez sana sadakatsizlik edecek, bir ölü olarak artık seni duymayacağım. Nasıl ki sen bana hiçbir şey bırakmadıysan ben de sana herhangi bir resim ya da işaret bırakmıyorum, beni asla tanımayacaksın, asla. Hayatta kaderim bu oldu, ölümde de bu olacak. Son ânımda seni çağırmak istemiyorum, sen benim adımı ya da çehremi öğrenmeden gidiyorum. İçim rahat ölüyorum, çünkü sen bunu uzaktan hissetmiyorsun. Ölümüm sana acı verseydi, ölemezdim.
Gün akarak kendini bırakıyor,eprimiş kızıllıklarda tükeniyor.Ne biri çıkıp bana kim olduğumu söyleyebilecek,ne de bir zamanlar var olduğumu bilen olacak.Bilinmeyen dağdan asla öğrenemeyeceğim vadiye indim ve adımlarım,yavaş günbatımında,ormandaki düzlüklerde bırakılmış izlerdi sadece.Bütün sevdiklerim beni karanlıkta unuttu.Son gemiyi duyan bile olmadı.Posta da o mektuptan habersizdi, ki zaten mektubu yazacak kimse yoktu. Ve her şey sahteydi.Başkalarının anlatmış olduğu öyküleri tekrar anlatan olmadı;bir vakitler aldatıcı bir umuda kapılıp bir liman bulmaya gidenden,gelecekteki sislerin,yaşanacak kararsızlıkların bu oğlundan da haber yok.Adımı gecikenler arasında sayıyorlar ve bu ad bile bir gölge,bütün geri kalanlar gibi.
Nazli Nesibe Kiliçoğlu Yazisi Edebifikir sitesi
Satranç Tahtası  Hamal gibi sırtında taşıdığı yorgunluklarını bir kenara itekleyerek olduğu yerde dikeldi. Şairdi. Bu sabah da her sabah gibi yeni baştan yazılmış bir şiirin ilk dizeleri gibiydi. Hem yeni hem de Tanrı vergisi… Geçirdiği her dakikanın bir diğerinden farklı olması gayreti ve ümidiyle yaşıyordu. Aynı olmasına izin vermek istediği tek şey uyanmaktı. Uyanabilmek… Uyanır uyanmaz dikelmek haricinde yaptığı ilk şey, sökülmüş köşelerinden ve üzerindeki iki katman tozdan uzun zaman önce terk edildiği belli olan sehpanın üzerindeki satranç tahtasında yaptığı değişiklikti. Alnı, telaşlı bir devlet adamının her imzasından sonraki tedirginliğiyle terleyip kırışmaya başladı. Gözleri mahmurdu. O anki ciddiyetiyle sabaha kadar çok önemli işler için uyumadığı izlenimini veriyordu. Oysa bir şeyler karalamak ve yaşamak eyleminden başkaca yaptığı hiçbir işi olmadığından, bu işler dışındaki her vakitte uyurdu. Fizikî kanunlar tek başına dünyayı anlamaya ve açıklamaya yetseydi eğer yüzündeki sersemliğin bile iki anlamı olmazdı. Ama hayat başkaydı. İlahî bakış açısı her daim geride kalırdı. Hamlesini yapmıştı ve bugünkü vazifesini tamamlamıştı. İki adım geriledi. Önünde oluşan bu ufak mücadele tablosuna stresle baktı. Yağmurun sabaha saklı bir haber olarak bıraktığı çiy taneleri gibi alnında biriken terleri sildi. Durdu. Geçmiş zamanda bir şeyler daha yaptı. Neden sonra acıktığını fark etti. Yeni uyandığını bu yoğun(!) günden sonra çabucak unutmuştu çünkü. Nihayet kayda değer hiçbir şey yapmadan düşüncelerde boğulup durduğu odasından çıktı. Mutfağa doğru ilerlerken, holde attığı bir adımı hışırdadı. Günler öncesinden üst kattaki yaşlı komşusundan rica ettiği gazeteydi üzerine bastığı. Dış kapının altındaki aralıktan eve atılmış olmalıydı. Amerikan filminde değildi oysaki. Hatırlamaya çalıştı. Muhtemelen yaşlı adam kirayı isterken homurdanıyordu ve şair pişkin bir gülümsemeyle teşekkür ederek onun için olmadığını bildiği gazeteyi kaptığı gibi alıp kaçmıştı. Nihayet ayağını gazetenin üstünden çekti. Yerden aldı ve yemek için bir şeyler aradı. Dolapta iştah açıcı hiçbir şey yoktu. Bir tas yoğurt, birkaç tane çürük domates, üç yumurta, birkaç kibrit kutusu kadar peynir ve büyük bir saklama kabında zeytin; o kadar. Bugün de doyarız ama yarınımız ne olur bilemem, diye düşündü. Bir yumurta haşlasa, çürük bir domatesin sağlam yerlerini doğrasa, birkaç zeytin koysa sofraya, kaldıysa biraz da çay demlese… Öyle yaptı.   Bir yandan önündekileri yerken bir yandan da okumak için katlanmış gazeteyi açtı. İçinden bir gazete kupürü düştü. Gözlerini kapattı. Eğer şu an herhangi bir filmin oyuncularından olsaydı, bu gazete kupüründe onun hayatını muhakkak derinden etkileyecek bir şey olurdu. O yüzden bu küçük oyunuyla ânın tadını çıkarmak ve orada neler yazacağını tahmin etmek istedi. Güzel bir köşe yazısı ya da o gün için seçilmiş kıyıda, köşede kalmış insanların komik şiirlerinden(!) biri de olabilirdi. Kendisi için en önemli şeyi düşündü sonra. Evet, neden güzel bir iş ilanı olmasındı? Şair olmasına şairdi ama bu onun mesleği değil meselesiydi. Bir mesleği, bir işi de olsa fena olmazdı hani. Nihayet eğilip yerdeki gazete kupürünü aldı. Kalın bir başlık atılmıştı: Süt Oğlan. İstemsizce kıkırdadı. Sonra haberi okumaya başladı: “Odasında oyuncaklarıyla oynayan çocuk, habersizce mutfağa geçerek annesinin soğuması için ocaktan alıp yere koyduğu süt kazanının içine düştü. Vücudunda ikinci derecede yanıklar tespit edildi.” Kupürü buruşturup masaya fırlattı. Başlığa da süt oğlan yazmazsın yani, diye düşündü. Bu kâğıt parçası madem hayatına istemsizce gelen bir kıkırdama haricinde hiçbir şey getirmedi, bari süt oğlanı tanıyor olsaydı. Buna da gülüp geçti. Bir şeyler daha yedikten sonra bulaşıkları tezgâha bıraktı. Pencereyi ardına kadar açıp gözlerini kapattı. İnsan, dedi, karnını doyurunca vücudunda kan dolaşmaya başlıyor; günün her ayrıntısını ancak o zaman fark edebiliyor; kuş sütü eksik sofralar da karın doyuruyor, bir kuru ekmek de… Kim bilir daha hangi teselli cümleleri geldi aklına, diline gelmeyen. Pencereden giren kentin rüzgârı ılgıt ılgıt esmese de sır dolu bir huzuru uzaklardan getirip şairin saçlarının arasında kaybediyordu. Onu rahatsız eden bir şeyin birkaç kelimeyle bertaraf edilmesinin sırrıydı belki de. Gün çoktan başlamış, diye geçirdi içinden. Mutfağı korna seslerinin cılızlığı, oflayıp puflamaların yankılanışı ve yanlışlıkla yere düşürülen bozuk paraların kaldırımda yuvarlanışı dolduruyordu. Her sabah, pazartesi günlerinin mesai başlangıcının kopyasıydı. Hafta sonları bile aynı akışla başlardı. İnsanlar ellerinde çantaları ve çok önemli dosyalarıyla bir yukarı bir aşağı gidip gelirdi. Gidip gelirlerdi çünkü her biri aynı insan, herkes ve her şey birbirinin kopyası gibiydi. Sabah rüzgârı sır dolu bir huzuru taşımayı bırakıp da yüzüne gittikçe daha sert vurmaya başlayınca pencereyi kapattı. Bütün sesler pencerenin kolunun çevrilmesiyle kesildi. Evi yalnızlıktan yapılma bir sessizlik bürüdü yine. Sessizliği bozmak için yalancı birkaç öksürükle odasına doğru ilerledi.   Kim bilir kaç gündür açılmamış perdelerin, hareketlerinin getirdiği esintiyle kımıldanışını seyretti. İnsanın ne konuşacak kimsesi ne de yapacak hiçbir işi olmayınca zaman ne kadar da sürüklenerek geçiyordu böyle. Düşündüklerinden habersiz birkaç dakika daha kapının eşiğinde bekledi. Sonra yakın zamanlarda bir toplantı, bir söyleşi ya da herhangi bir etkinlik olabileceği umuduyla çalışma masasına oturdu. Masanın üzerinde kafa karışıklığının eseri olan ne varsa karıştırmaya başladı. Not defterleri, bir tomar kâğıt, yarım bırakılmış yazılar, kapağı açık unutulmuş kalemler, masanın üzerindeki çizikler, satılamamış bir şiir kitabı… Satılamamış bir şiir kitabı… Kitaba gelince, söylenebilecek çok şey yoktu aslında. Söylenecek bir şey varsa, o da elinde kalmasının iyi yanlarının da olduğuydu. Çok önemli yazarların kitaplarının yanında kendi kitabına yer verebilirdi mesela. Karşılaşmalarının imkân dâhilinde bile olmadığı birçok yazarın yanında… Nihayetinde etkinlikleri not aldığı kâğıdı buldu. Görünüşe bakılırsa oyalanacak hiçbir şey yoktu dışarıda. Umutsuzca kâğıdı masanın üzerine bıraktı. Bugünkü yaşamak eylemini hayatta kalmak olarak değiştirebileceğini fark etti. Satranç tahtasına acıyla baktı. Hamle yaptığını bildiği halde, yaklaştı ve şahın tacını sıkıca kavradı. Şahın başını siyah kareye yatırdı. Şah -siyasi bir mesaj değildi bu- devrildi. Şimdi yapılacak tek etkinlik, biraz kestirmek ve tatlı hülyalara dalmaktı. Yorgundu. Yorganının yarısının yerde süründüğünü gördüğü yatağın haline acıdı. Sonra yatağın bir kenarına onu incitmekten korkarcasına kıvrılıp, yorganın yere düşmeyen kısmına sığınarak tatlı olamayacak hülyalara daldı. Hülyalara dalarken gerçekler bir bir dökülüverdi gözlerinden. Son perde. Bu şehirlere dair ne hayal edebilirdi ki artık? Düşmeden, dimdik ayakta kalarak neyi düşleyebilirdi? Bu hayatı tercih eden kendisi değil miydi? Yani bir iş mi arıyordu gerçekten? Bir gün istifayı basan ve hiç düşünmeden her şeyi ardında bırakmaya kararlı kendisi değil miydi? Bundan sonra reddettiğim bir düzende ha şair olmuşum ha deli demişti. Ana haberlerde bile babalara tercih edilen kedi videolarından tiksiniyordu. Sanki yokluktan kale surlarından kendini aşağıya bırakan babaları her gün kucaklayan kendisi değildi. Dolabındaki kocaman bir kutu zeytinle her defasında çaresizce seyirci olmak zorunda kalan da… Bitti demişti ve unutmuştu ismini. Şair de şair… Ne olmuştu peki? Şaircilik oyununun son gününe gelmişti. Bu uykuyla uyanıklık halinde, pembe yalanları için etkinlik kâğıdı diye adlandırdığı resmi evraklardan ve satılmamış şiir kitabından -Ömer Hayyam’dan- özür diledi. Uyuyor muydu? Kimse bilemezdi. Gerçeği neydi? Şair miydi yoksa öğretmenliği bırakan bir çoban mı? Az kaldı diye düşündü, eğer gerçekse. Birkaç saat sonra gideceğim bu şehirden. Belki birkaç büyükbaş hayvan yeter, duvardaki çatlağı da onardık mı… Peki dünyanın katı gerçekleri? Hiçbir yerde, zihninin en derininde bile kendisini rahat bırakmayan o katı şey? Şehir benim içimde mi diye düşündü. Sanırım az sonra bir rüya görecekti. Çölde avare avare dolaştığı rüyalardan biri olabilirdi. Dünya bu kadar kalabalık değil miydi yoksa? On kişilik bir nüfusu vardır belki. Uyumuyor muydu? Rüyalar, peş peşe göründü. Daha çok yoruldu şair. Kafası daha çok karıştı. Haberler, kâbuslar, ölümler, düğünler, diplomatlar, konferanslardaki penguenler, mikrofonlar… Birinden diğerine koşturdu, düzeltmeye çalıştı düzeni öğretmen. Kir içinde kaldı zannetti. Unuttu kim olduğunu. Uyuyor muydu?  Kilit sesi… ve anahtar üç kez çevrildi. Kapı açıldı, içeriye birisi girdi ve kapandı. Şair yine de şairdi. Uyandı fakat gözlerini açamadı. Üşüyordu. Dünya tüm hızıyla dönüyordu ve sanki o döndükçe oluşan esinti, tüm kalabalığıyla şairin ciğerlerine doluyordu. Nihayet gözlerini araladı ve karşısında dikilen adama baktı. Alnında şairin yaşadığı yıl kadar çizgileri olan adam, kendisiydi. Nazlı Nesibe Kılıçoğlu
T. S. ELIOT - ÇORAK ÜLKE
T.S.Elliot için zorlanmadık tabii ki. Şimdilik Suphi Aytemur çevirsini ekledik. Daha güzel bir çeviri bulunca değiştirebiliriz ama. İyi okumalar. `nam sibyllam quidem cumis ego ipse oculis meis vidi in ampulla pendere, et cum illi pueri dicerent: sibulla ti thelis; respondebat illa: apothanein tehelo.' (1) ezra pound için il miglior fabbro (2) i. ölülerin gömülüşü nisan en zalim aydır, gövertir leylakları ölü toprakta, yoğurur anılarla istekleri, uyarır uyuşuk kökleri bahar yağmuruyla. kış, sıcacık tuttu bizi, örter toprağı unutkan karla, sürdürür kısır bir hayatı kuru köklerle.i yaz şaşırttı bizi, starnbersee'ye gelince deli bir sağnakla; sığındık sıra kolonlara, derken yeniden güneş, uzandık hofgarten'a, birer kahve içip konuştuk bir saat kadar. bin gar keine russin, stamm' aus litauen, echt deutsch. (3) ve çocukluğumuzda, arşidüklerde kalırken, yeğenimgillerde, kızakla gezdirirdi beni, ve ben korkardım. ama o, marie, derdi, sıkı tutun marie! ve yamaçtan kayardık. dağlardaysan, orada özgür bulursun kendini. çoğu geceler okurum, kışın da güneye giderim. hangi kökler kavrar, hangi dallar bezer buradaki taş yığınını? ey insanoğlu bunu bilemez, sezemezsin, çünkü bildiğin yalnız bir kırık putlar yığınıdır ki güneşte kavrulur ve ona ne ölü ağaç gölge, ne cırcırböceği erinç, ne de kuru taş su sesi verir. yalnız burası gölge, altı bu kızıl kayanın, (sığın gölgesine bu kızıl kayanın), ve ben öyle bir şey göstereceğim ki sana, ne seni durmadan izleyen sabahki gölgendir, ne kalkıp seni karşılayan akşamki gölgendir, sana korkuyu göstereceğim bir avuç tozda. frisch weth der wind der heimat zu mein irisch kind, wo weilest du? (4) "bana sümbülleri ilk verişin bir yıl önceydi, sonra sümbül kız koydular adımı." - ama döndüğümüzde, gün sonu, sümbül bahçesinden, kolların dolu, saçların ıslak, bir türlü konuşamadım, gözlerim de seçmedi, sanki ne diriydim, ne ölü, ne de bir şey biliyorum, sırf bakıyordum ışığın gözüne, sessizlik. oed' und leer das meer. (5) madam sosostris, şu ünlü falcı, iyice üşütmüştü kendini ama en akıllı kadın diye bilinir avrupa'da elinde bir deste hayın kağıtla. işte, dedi, senin kağıdın, boğulmuş finikeli gemici, (şu inciler onun gözleriydi bir zamanlar, bak!) işte belladonna, kayalıkların ecesi, durumların ecesi. işte üç değnekli adam, işte çarkıfelek, ve işte tek gözlü tüccar, bu kağıda gelince, bu boş kağıt, tüccarın sırtındaki şeydir, onu da görmem yasaktır. peki nerede asılmış adam! suda ölümden sakın. kalabalıklar görüyorum halka olmuş yürüyor. falınız tamam. sayın mrs. equitone'u görürseniz, deyin ki yıldız falını kendim getiririm: öyle zamandayız ki su uyur düşman uyumaz. düşçül kent, kirli sisi altında bir kış sabahının, bir kalabalık aktı londra köprüsünden, sürüyle, ummazdım, ölüm çökertsin insanları sürüyle. duyulan, kesik ve seyrek, iç çekişlerdi, ve gözleri kendi adımlarındaydı her adamın. aşıp tepeyi aktılar king william caddesinden saint mary woolnoth kilisesine, kulede çan ölü bir sesle tınlarken son vuruşunda dokuzun. bir tanış görüp durdurdum haykırarak, "stetson! "sen ha! gemilerdeki yoldaşım benim, mylae'de! "şu ceset, bıldır diktiydin ya bahçene, "filiz verdi mi? bu yıl durur mu çiçeğe? "yoksa o beklenmedik don bozdu mu tarhını? "öyleyse uzak tut köpeği, insanların dostudur, "yoksa tırnaklarıyla kazıp çıkarır gene! "sen! hypocrite lecteur! - mon semblable, - mon frère!" (6) ii. bir satranç partisi kadının koltuğu, yaldızlı bir taht gibi, çil çil yansıdı mermerde ve ayna - destekleri salkımlı asmalarla bezenmiş birisinden bir altın küpidon baka kalmış, (biri de gizlemiş gözlerini kanadıyla) - çiftleyip alevlerini yedi kollu şamdanın yansıttı ışığı masanın üzerine, tam da yükselirken mücevherlerinin parıltısı öbek öbek atlas döşeli kutulardan; fildişi ve renkli camdan şişeciklere, tapasız, sinmiş acayip, sentetik parfümleri, macun, toz ya da sıvı - bunalttı, şaşırttı ve boğdu duyuları kokularla; tedirgin olup pencereden gelen esinle, kokular yükseldi besleyerek upuzun alevlerini şamdanın ve savurdu dumanları bölmeli tavana, tedirgin edip desenlerini oymalı tavanın. geniş kızılağaç kaplama, renkli taşlarla çevrili, bakır kakmalı, bir yeşil, bir turuncu yanıyor ve bu içli ışıltıda oyma bir yunus yüzüyordu. antik şömine üstündeki tabloda anlatılan, sanki bir pencereydi ormana açılan, değişimiydi philomel'in, o barbar kralın onca zorladığı; ama bülbül kesilmiş orda, sarmıştı tüm çölü kirletilemez bir sesle, ve hala ağlıyordu ve dünya hala o yolda, "cik cik!" kös dinlemiş kulaklara. ve zamanın öbür solgun artıkları da anlatılmıştı duvarlarda; ısrarla bakan biçimler dört yönden sarkmış, eğilip susturuyordu odayı. sürüklendi merdivende adımlar. ocağın ışığında, fırçanın altında, saçları alevli oklar gibi dağılmış işıl ışıl konuşurken, artık zalimce susacaktı. "sinirlerim bozuk bu gece. çok bozuk. gitme kal. "bir şeyler anlat. neden konuşmazsın hiç. konuş. "ne düşünüyorsun? ne düşüncesi bu? ne? "ne düşünürsün böyle bilmem ki hiç. düşün bakalım." sanırım biz dönekler geçidindeyiz, ölü adamlar orda yitirmişti kemiklerini. "nedir bu gürültü?" eşikten esen yel. "peki ya bu gürültü? zoru nedir bu yelin?" hiçbişey gene hiçbişey. "bilmez "misin hiçbişey? görmez misin hiçbişey? hatırlamaz mısın "hiçbişey?" hatırlarım şu incilerdi adamın gözleri bir zamanlar. "diri misin, değil misin? hiçbişey yok mu kafanda?" ama o o o o şu şekispiyerimsi cümbüş- hem ne incelik ne yetkinlik "ne yaparım şimdi ben? ne yaparım ben? "öyleyse hemen fırlayıp sürterim sokaklarda, "saç baş darmadağın. peki ne yaparız yarın? "ve her günü tanrının?" sıcak su saat onda. yağmur varsa, kapalı bir araba saat dörtte. sonra bir el satranç oynayacağız, kapaksız gözlerimiz kısılmış, kulağımız kapıda. kocası terhis edildiğinde lil'e dedim ki - esirgemedim sözümü, hem yüzüne söyledim, vakit tamam, beyler, kapatiyoruz bak albert dönüyor, çekidüzen ver kendine biraz. bilmek ister n'aptın sana verdiği parayı, dişlerini yaptırman için. verdi, hem de yanımda. gel çektir tümünü, lil, güzel bir takım yaptır, inan ki, demişti, yüzüne bakasım gelmiyor. al benden de o kadar, dedim, albert'ciği düşün bir, dört yıldır askerdeydi, gününü gün etmek ister, bunu sende bulamazsa, başkaları var, dedim. ya, öyle mi dedi. olabilir a, dedim. o zaman bir kapı bulurum, dedi, ama açık konuşsana. vakit tamam, beyler, kapatiyoruz o işten hoşlanmasan da dayanmalısın, dedim. yok, yapamam, dersen, başkaları seçip kapar. albert çekip giderse, bilir miydim? deme sakın. utanmalısın, dedim, böyle yaşlı görünmekten. (oysa ancak otuz birinde.) elimden ne gelir, dedi, suratını asarak, hep aldığım o haplar, düşürmek için, dedi. (beş tane vardı, minik george'da az kalsın ölüyordu.) ezzacı her şey düzelir, dedi, ama nerde eski halim. sen eni konu aptalmışsın, dedim, ya albert rahat bırakmazsa, sil baştan, dedim. çocuk istemiyordun da niye evlendin? vakit tamam, beyler, kapatiyoruz neyse, albert geldi o pazar, sofrada sıcak domuz budu, yemeğe bırakmadılar beni, tatmalıymışım sıcacık - vakit tamam, beyler, kapatiyoruz vakit tamam, beyler, kapatiyoruz iğgeceler bill. iğgeceler lou. iğgeceler may. iğgeceler. haydi eyvallah. iğgeceler. iğgeceler. iyi geceler leydiler, iyi geceler sevimli leydiler, iyi geceler, iyi geceler. iii. ateş töreni irmağın tentesi çökmüş: damar parmaklarıyla son yapraklar kavrayıp gömülür ıslak setlere. yel arşınlar kavruk ülkeyi duyulmadan. su perileri gitmiş. nazlı thames, usulca ak, bitinceye kadar türküm. üstünde ne boş şişeler, sandviç kağıtları, ne ipek mendiller, karton kutular, izmaritler, ne de başka izi yaz gecelerinin. su perileri gitmiş. ve dostları, kent kodamanlarının aylak mirasçıları, gitmişler, adres filan bırakmadan. leman gölünün kıyısında oturdum da ağladım. nazlı thames, usulca ak, bitinceye kadar türküm, nazlı thames, usulca ak, sessiz ve kısadır sözüm. ama ansızın soğuk bir yel ve duyarım ardımda kemik takırtıları ve kikirdemeler, kulaktan kulağa. bir sıçan otların arasından usulca süzüldü yapış yapış karnını toprağa sürterek, avlanırken ben durgun sularında kanalın havagazı fabrikasının ardında, bir kış akşamı, aklımda kral kardeşimin uğradığı deniz kazası ve kral babamın ölümü, ondan önce. aşağıda ıslak toprakta çıplanmış ak gövdeler ve basık ve kuru tavanarasındaki kemikleri yıllardır takırdatan ayaklarıydı sıçanların. ama ben ardımdan, zaman zaman, duyarım korno-motor seslerini ki getirirler nasılsa sweeney'i mrs. porter'a baharda. ooo! dolunay doğup üstüne parlasın mrs. porter'la kızının onlar sodalı suda yıkar ayakların' et o ces voix d'enfants, chantant dans la coupole! (7) cik cik cik cık cık cık cık cık cık onca zorlanmış tereu (8) düşçül kent boz sisi altında bir kış öğlesinin mr. eugenides, izmirli tüccar, tıraşsız, bir cebi kuşüzümü dolu, cif londra: belgeler para ödenince, kaba bir fransızcayla, ne dersin, dedi, canon street otelinde öğle yemeğine, sonra hafta sonu tatiline metropole'de. erguvanımsı saatte ki bakışlar ve sırt doğrulur masadan ve insan makinesi bekler avara çalışan, bekleyen bir taksi gibi, ben tiresias, iki hayat arası bocalayan, kör, pörsük dişi memeli yaşlı adam, nasıl sezmem, erguvanımsı saatte, akşam saatinde ki çırpınır yuvaya doğru, gemicileri yuvaya getirir denizden, daktilo kız çay zamanı yuvada, sabah sofrasını tpolar, sobasını yakar, düzenler hazır yiyecekleri masada. pencerenin dışına korkusuzca astığı iç çamaşırları güneşin son ışınlarıyla yanar, ve yığılmış üstüne divanın (geceleri yatağı) çoraplar, terlikler, kombinezonlar, korseler. ben tiresias, pörsük hayvan memeli kocamışa yeter yeter de artardı bu sahne, gerisine gelince - yolu gözlenen konuğu bekledim ben de. adam, iğrenç suratlı bir gençtir, gelir, sıradan bir emlakçı katibi, küstah bakışlı, aşağı kesimden biri ki kurumlu hali sırıtır bir bradford milyonerinin ipek şapkası gibi. umduğu gibi, zaman en uygun zamandır, yemek bitmiş, kadın oyalamaya çalışır, istemese bile engel de olmaz kadın. ateşlenmiş ve kararlı, adam hemen saldırır; hiçbir engele rastlamaz yoklayan eller; karşılık mı bekler adamdaki kör gurur, kayıtsızlığı da hoş karşılar. (ve ben, tiresias, önceden acısını çekmiş aynı yatak-divanda oynanan oyunların, ben ki thebai surlarına sırtımı dayamış, yürümüşüm safında en aşağılık ölülerin.) adam son bir öpücüğe daha kıyar, el yordamıyla iner ışıksız merdiveni. kadın döner, bir an pencerede görünür, sanki habersizdir aşığının gittiğinden, kafasından puslu bir düşünce geçer: "neyse bu da bitti, iyi ki bitti hem." bir gün gelir düşer de yosma kadın yalnızken gene dolanırsa odasında, eli saçlarına gider kendiliğinden ve bir plak koyar gramafona. "sulardaydım, bu ezgi çalındı kulağıma" ve strand boyunca, queen victoria caddesine dek. kent, ey kent! arasıra duyarım lower thames caddesinde bir meyhaneden bir mandolinin hoşa giden dertlenişini ve öğle yemeğindeki gürültüsüyle sohbetini balıkçıların ki orda yaşar duvarlarında magnus martyr kilisesinin, büyülü görkemi iyon beyazıyla altın renginin. irmağın terlediği yağ ve katran, mavnalar sürüklenir alçalan sularda, al yelkenler dopdolu yelle, yelpirder koca serende. mavnalar yıkar sürüklenen paraketeleri varırlar aşağı greenwich'e köpekler adasından ileri. weialala leia wallala leialala elizabeth'le leicester çekilen kürekler, teknenin kıçı yaldızlı deniz kabuğu al ve altın, sert soluğanlar yıkadı kıyıları, güneybatı yeli çan seslerini ak kulelerin weialala leia wallala leialala "tramvaylar tozlu ağaçlar. highbury'denim. richmond'la kew idi beni mahveden. bir kanodaydı, dapdar, richmond'un yanında kaldırdım dizlerimi." "moorgate'in gediklisiyim ve gönlüm kırık dökük. her şey olup bitince ağladı adam ve sözerdi 'yeni bir yarın'. ses etmedim. nemeydi benim gücenme." "margate kumsalındayım. bağlayamam ki hiçbir şeyi hiçbir şeyle. ucu kırık turnakları kirli ellerin. benim halkım gönülsüz halk, ummaz ki hiçbir şey." la la sonra vardım kartaca'ya yanıyor yanıyor yanıyor yanıyor ey tanrım sen kurtar beni ey tanrım sen kurtar yanıyor iv. suda ölüm fenikeli phlebas, öleli iki hafta olmadan unuttu martı çığlıklarını, soluğanları ve kâr ile zararı. bir akıntı, deniz altında, sıyırdı kemiklerini fısıltılarla. yüksele alçala yeniden yaşadı evrelerini yaşlılığıyla gençliğinin kapılırken burgaçlara. yahudi ol, olma sen, ey çarkı çevirirken yelden yöne bakan! düşün phlebas'ı, o da yakışıklı ve boyluydu eskiden. v. gök gürültüsünün dedikleri vurunca meşale kızıllığı terli yüzlere inince dondurucu sessizlik bahçelere başlayınca can çekişme taşlık ülkede bağıranlar ve ağlayanlar mapusane ve saraylar ve yankıması gök gürlemesinin, bharda, uzak dağlarda o adam ki yaşıyordu, şimdi ölüdür bizler ki yaşıyorduk, şimdi ölüyoruz sabrımız tükenmiş burada su yok yalnız kaya var kaya ve susuzluk ve kumlu yol yol döne döne tırmanıyor dağlara dağlar ki sırf kaya, su yüzü görmemiş su olsaydı durup içerdik birer birer kayalar arasında kim durur, kim düşünür ter kupkuru, ayaklarsa kuma gömülü hiç olmazsa su olsaydı arasında kayaların ki ölü dağın çürük dişli ağzıdır, tüküremez kişi burda dikilemez, oturamaz, yatamaz üstelik sessizlik de yok bu dağlarda ama kuru kısır gök gürlemesi var, yağmursuz, üstelik çile yerleri de yok bu dağlarda ama asık mor suratlar sırıtır ve hırlar çatlak duvarlı evlerin kapılarından su olsaydı kaya olmasaydı kaya olsaydı ama su da olsaydı ve su bir pınar bir gölcük kayalar arasında hiç olmazsa su sesi olsaydı değil ağustosböceği ve türküyen kuru otlar ama bir su sesi kayalardan şakırken yalnızgezer ardıç kuşu orada çamlarda şıp şıp şip şıp şıp şıp ama ne gezer su kimdi o üçüncü, hep yanında yürüyen? sayınca bir sen varsın, bir de ben ama ne zaman uzayıp giden ak yola baksam birisi daha var daima yanında yürüyen akıyor sanki boz harmanisiyle, kukuletalı, bilemem artık erkek mi, kadın mı - ama kimdir öbür yanında yürüyen? yücelerden gelen şu ses de nedir anaların yaktığı ağıdın mırıltısı, nedir şu kukuletalı insan yığını, kaynaşır sonsuz ovalarda, tökezler çatlak toprakta, ki kuşatılmış dümdüz bir ufukla yalnız, hangi kenttir şu dağların üstündeki çatırdı ve sessizlik ve patlamalar erguvan gökte yıkılan kuleler kudüs atina iskenderiye viyana londra düşçül bir kadın uzun kara saçlarını gerdi eliyle ve zırıldattı tellerinde bir ezgiyi ve bebek yüzlü yarasalar erguvan ışık içre islık çaldılar ve kanatlarını çırptılar ve kara bir duvardan aşağı sarktılar başaşağı ve havada tepetaklaktı kuleler çalarak hatırlatan çanları ki saatleri vurur ve boş sarnıçlarla kör kuyulardan yükselen türküler. dağlar arasındaki bu kokmuş çukurda solgun ayışığında, otlar türkü yakıyor çökmüş mezarlar üzre, kilise avlusunda bomboş bir kilise, yelin cirit attığı, cam çerçeve yok, kapı gıcırdar durur, kuru kemikler incitmez ki kimseyi. sırf bir horoz kurulmuş çatı direğine ku ku riku ku ku riku bir şimşeğin yalazında. sonra çileyen bir bora yağmur getiren. ganj cılızlaşmıştı ve bitkin yapraklar yağmur bekliyordu, kara kara bulutlar yığılırken çok uzaklarda, himalayalarda. cengel sinmiş, kamburlaşmıştı sessizce. derken konuştu gök gürültüsü da datta: verdiğimiz nedir? dostum, tutkuyla titremekte yüreğim, bir anlık kapılışın korkunç ataklığı, ki bir sakınganlık çağı da onaramaz bunu, bununla ama sırf bu tutkuyla varolduk ve bu, ne ölüm ilanlarımızda izlenebilir ne iyiliksever örümceğin sardığı anılarda ne de mühür altında, sıska dava vekili kırar bomboş odalarımızda da dayadhvam: duydum anahtarlar bir kez döner kapıda, ve yalnız bir kez döner düşünürüz anahtarı, herkes kendi zindanında düşünmekte anahtarı, bir zindanı onar herkes ancak akşam saatinde, göksel söylentiler bir an için umutsuz bir coriolanus yaratır da damyata: tekne yanıtladı neşeyle, yelken ve kürekte usta ellere deniz durgundu, yüreğin yanıtlayacaktı neşeyle, çağrılsaydı bir, usulca atarak altında yoklayan ellerin oturmuş kıyıda avlanıyordum, ardımda çorak düzlükler, topraklarımı işleyebilecek miyim hiç olmazsa? londra köprüsü yıkılıyor yıkılıyor yıkılıyor pi s'ascose nel foco che gli affina (9) quando fiam uti chelidon - ey kırlangıç kırlangıç (10) le prince d'aquitaine à la tour abolie (11) bu parçalarla yıkıntılarımı payandaladım ya, siza uyarım öyleyse. hieronymo delirdi gene. datta. dayadhvam. damyata. (12) shantih shantih shantih (13) t.s. eliot, çeviren: "eliot" suphi aytimur, "t.s. eliot / çorak ülke, dört kuartet ve başka şiirler", adam yayınları. (1) sibyl'i cumae'de kendi gözlerimle gördüm cam bir kavanoz içinde yaşıyordu, oğlanlar sorunca, "sibyl ne oldu?" yanıtı hep şuydu, "ölümü özlüyorum." petronius'dan satiricon, bölüm 48 (çevirenin notu: sibyl'e (kahin kadın) sonsuz hayat verilmiştir ama sonsuz gençlik değil. yüzyıllar boyu kocadıkça gövdesi küçüle küçüle bir çekirge kadar kalır. daha da büzülecek ama ölemiyecektir. yani hem zamanın, hem de doğum-ölüm-yeniden doğum halkasının dışına itilmiştir.) (2) daha iyi usta (3) hayır rus değilim, litvanyalıyım, alman kökenli. (4) dağlarından yurdunun yel eser serin serin irlandalım, çocuğum gurbet elde neylersin? r. wagner (tristan ile isolde) (5) boş ve ıssız gene deniz. r. wagner (tristan ile isolde) (6) sen! dönek okur! - benzerim, kerdeşim benim! c. baudelaire (7) ve ey çocuk sesleri, kubbelerde çınlayan! verlaine (8) tereu: bülbül sesine öykünmede kullanılır. tereus: philomel'i kirleten kral. (9) sonra kendilerini arıtan alevlere daldı. dante, araf (10) ne zaman kırlangıç gibi olacağım. pervigilium veneris (11) aquitane prensi yıkık kulede gerard de nerval (12) ver. duyuları paylaş. denetle. upanishad'dan (13) barış. barış. barış.
Olur da bir gün biri çıkar da sorarsa beni şayet, seni ne çok sevdiğimden bahset. O seni deli dolu severken sevgimden boğulduğundan bahset. “En saf, En temiz duygularla tepeden tırnağa âşıktı bana” de. “Ben geçtim, o geçmedi” de. Anlatabilirsen aşkı anlat ona. Senin için nasıl deli divane olduğumu anlat. “Aramadım sormadım” de. Oysa her telefon çalışında her kapı zilinde, benmişim gibi, toprağın suya olan özlemi gibi hasretti bana de. Ben gelmişim gibi açardı bütün kapıları tek tek de. Çok sevdi de, yandı, tutuştu, hala yanıyor de! Sönmedi, dinmedi Bir an dahi de. Gitmedim, sormadım, aramadım de. Kül oldu, yandı kavruldu de. Hayalleri vardı, umutları… Hepsini bir bir kararttım de. Hayatı vardı, İçinde var olan her şeyiyle yıktım, viran ettim de. En büyük hayali yağmurda başını göğsüme yaslayarak bir bankta oturmaktı… Bu yüzden yağmurları hiç sevmedi de. Onu bırakıp gittiğimde çok ağladı, her gözyaşına, her umutsuzluğa defalarca kez düştü düştü de çıkmak bilmedi de. Kimseye ondan bahsetmedim de, oysa bütün kuşlara, kelebeklere, çiçeklere adımı fısıldadı de. Anlat beni ona seni her köşe başında nasıl beklediğimi anlattığım gibi anlat! Çok ağlattım, çok üzdüm de. O bana bakmaya bile kıyamazken, her ayrılışımda arkama bile bakmadım de. Beni ona anlat. Ben ona bakarken, o bende senin bıraktığın bakışı aradı de. Nasıl baktığını merak etti durdu de. Beni o kadar sevdi ki “olmayacağını” bildiğinden kendi elleriyle beni sana bıraktı de. Beni senle düşlerken, parçalara bölündü yok olurcasına yok oluşunu diledi durdu de. Ben hayatımı kurarken, o hayatından vazgeçti de. Benden hiç geçmedi, benden geçecek gibi sevmedi de. Ben sıkıntıya düşerdim o yanardı de. Bana zarar gelsin hiç istemezdi, bense onu, verilebilecek bütün zararlarla öylece bırakıp gittim de. Belki de gitmek bana, gitme dememekte ona hiç yakışmadı de... Anlat beni ona. Deki, ben onu kaç kez ağlattım hatırlamıyorum. Oysa beni her gördüğünde kalbi bir kuş misali yerinden çıkıp fırlayacak gibi olurdu de. “Hayatından hiç çıkmayacağım. Aşkına ihanet etmeyeceğim asla” dememi ne çok isterdi de. “Ben onu bütün acılarıyla bıraktım, oysa o bana bütün yarınlarıyla gelmişti” de. “Aslında durumun farkındaydım. Ona ettiğim onca kötülüğü bilerek ama istemeyerek yaptım” de. Onun hayatına girdiğim ilk gün gibi… “Bilerek ve istemeyerek” yaptım de. “Beni bu kadar seveceğini düşünmedim, hesap etmedim” de. “Sadece beni sevdi, bütün ezberlerini benim için bozdu, bütün bildiklerini unuttu, bütün değerlerinden, her şeyden, herkesten benim için vazgeçti” de.. Anlat beni ona… “Yaşamla ölüm arasında kaldı defalarca kez. Şu an yaşayabiliyorsa devam ediyordur bıraktığım enkazın içinde. Hiçbir haykırışına kulak asmadım, asmadığım gibi onun hiçbir isyanında, bedduasında da yer almadım” de. Ona de ki “Onun kalbini her kırdığımda, o yüzümden tebessüm eksik olmasın diye zikir bildi beni bütün tespihlerinde” Anlat beni ona… “Ben kimseye umut vermedim, umut verecek bir şey de yapmadım. O mezarını kazdı bende ittim” de. “Bütün bunları yaptığım halde, bugün çıkıp gitsem, beni dün uğurlamış gibi karşılar, yaşadığı her şeyi bir anda unutur… İşte beni bu kadar çok sevdi” de. Deki ona… “O bana âşıktı, senin hiçbir zaman olamayacağın kadar… Anlat Beni Ona…
Tefekkür İsimlerden Kelimelere: Düşüncede Rüştün İlk Modeli İbrahim (a.s.) Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kur’an, insanın bütün yetenekleri için sınırlar belirlemiş, bilme, irade etme, eylemde bulunma gibi bütün insan edimlerinin maksimum sınırına kadar kullanılması konusunu insanla arasında ahit ve misak konusu yapmıştır. Allah’ın insan cinsiyle yaptığı bu ahdin ana konularından biri, insanın salt maddi gerçekliğe gömülüp kalmaması, bu gerçekliğin temsil ettiği soyut anlamlar dünyasına ulaşma başarısını (azm) gösterebilmesidir. İsimler dünyasından kelimeler dünyasına Aslında somut ve soyut boyutlarıyla âlemi algılama ve kavrama kudretinde olan insanın bu iki yeteneğinin ilk etapta beraber aktüelleşemediği görülür. Gelişim yahut tekâmül mantığına uygun olarak, Âdem (insan) fiziki âlemi algılamasını ve ötesini kavramasını mümkün kılacak bir donanıma kavuşturulmuştur. Bu donanıma Kur’an, isimler (el-esma) olarak atıfta bulunmaktadır: “Allah Âdem’e (ilk insana) bütün isimleri öğretti.” (Bakara, 2/31.) Ama öyle görünüyor ki, insan Hz. İbrahim’e kadar bu isimlerin sadece fiziki boyutunda kalmıştır. İsimler, (esma) fiziki âlemde yer tutan (yıldız, ay, güneş, vs.) varlıkların nominal değerleri olarak iş görmüştür. Bu evrede, yıldız yıldız, ay da ay olarak kalmıştır. Hz.İbrahim’e kadar insanlığın zihnine, varlıkların kendilerinde taşıdıkları isim değerleri hâkim olmuş, bu isimlerin görünen yüzlerinin ötesinde taşıdıkları sembolik anlam kavranamamıştır. Bundan dolayıdır ki Allah’la insan cinsi arasında yapılan ahit, henüz fiziki dünyaya adapte olma aşamasında bulunan insanda arzu edilen sonucu vermemiştir. Bunun için kavramsal zekâ gelişiminin başlatılacağı Hz.İbrahim’e kadar beklemek gerekmiştir. Şu ayet bu durumun tasvirinden ibarettir: “Gerçek şu ki Biz daha önce Âdem’e de ahit vermiştik ama o bunu unuttu; ahdimiz konusunda onda bir kararlılık (azm) göremedik.” (Taha, 20/115.) İnsan potansiyelinin Hz. İbrahim’e kadar yanlış aktüelleştirilmesi iki şekilde tezahür etmiştir: İlk olarak varlıklara, somut anlamlarının dışında bir anlam yüklenememiştir. Yıldız sadece yıldız olarak görülmüş, kendi gerçekliğinin ötesinde bir Varlığa işaret edecek sembolik değeri keşfedilemediği için, insanın öteleri kavrama kudreti perdelenmiştir. İkinci olarak, bu somut varlıklar anlamlandırılmaya başlanınca da, yanlış anlamlar yüklenmiştir. Bu kez de yıldız; yıldız olmaktan çıkarılmış, tapılan bir nesneye dönüştürülmüştür. Bu ikinci aşama, peygamberlerin mücadelesinin ana eksenini oluşturur. Hz. İbrahim’e kadar, insan-insan ve insan-doğa ilişkisini aşamayan Âdemoğlu, Hz. İbrahim’le birlikte metafiziği (insan-Allah ilişkisi) kavrayabilecek bir bilinç düzeyine yükselmiştir. Bu bilinç düzeyi, isimlerin içini kelimelerle doldurmayı, isimleri birer delil olarak kullanabilmeyi ve sonuç olarak somut dünyanın ötesine uzanabilmeyi mümkün kılmıştır. Bunu sağlamak üzere Hz. İbrahim’e önce kelimeler verilmiş ardından da delilli düşünme tarzını geliştirdiği için de insanlığın derecesi, kendinden önceki döneme kıyaslandığında, bir üst seviyeye yükseltilmiştir. Kur’an’ın meseleyi tasvir tarzına bir göz atalım: “Bir vakit İbrahim’i Rabbi kelimelerle sınadı. O, onların gereğini yerine getirince, ‘Ben seni bütün insanlara önder yapacağım’ buyurdu…” (Bakara, 2/124.) “Allah, delillerle İbrahim’in derecesini yükseltti.” (En’am, 6/83.) “Andolsun ki Biz, İbrahim’e daha önce olmayan bir rüşt (ergin bir zihin) verdik.” (Enbiya,21/51.) Hz. İbrahim’in tarihte yarattığı bu zihinsel devrim ve bilinç düzeyinin kaybedilmemesi ve insanlığın yeniden bir düşüş yaşamaması, için bütün din mensupları, Hz. İbrahim’in dininde (milleti İbrahim) içerilen ve bozulmamış insan doğasına yaslanan hanifliğin temel ilkelerine bağlanmaya çağırılır. Kendini bilmezlerden başka hiç kimsenin de İbrahim’in dinine sırt çevirmeyeceği söylenir. (Bakara, 2/130.) Hz. İbrahim’e insanlığın gelişim tarihini üst bir evreye tekâmül ettirecek gücün verilmesi, Kur’an’a göre bir sınamanın ardından gerçekleşmektedir. Ayetin anlatımına göre, Hz. İbrahim bazı kelimelerle (kelimat) sınanmış, bu sınamadan başarılı bir şekilde geçtiği için de, kavminin onu sıkıştırdığı sığ bir zihnin ürettiği inkâr ve zulüm kalıplarından (Tevbe, 9/72; Hac, 22/44.) kurtarılarak, kelimelerin hâkim olduğu, evrensel bir dünyanın insanlarına önder yapılmıştır. İslam bilginleri, Allah’ın Hz. İbrahim’i üç şeyle sınadığını yazarlar: Nemrut’un ateşiyle, oğlunu kurban ettiğini gördüğü rüyasıyla ve hiçbir ziraat imkânı bulunmayan çölün ortasına (Mekke’ye) ailesinin göçüyle. Ancak bu üç sınama unsuru, Hz. İbrahim’i böyle bir önderlik testinden geçirme özelliğine sahip değildir. Bütün insanlığa önderlik yapabilmek, insanlığın zihinsel sorgulamalarına cevap verebilecek ve bütün şüphelerini ortadan kaldırabilecek bir yeterlilik imtihanını başarmakla mümkün olabilir. O hâlde, Hz. İbrahim’in kelimelerle olan bu imtihanı nasıl anlaşılmalıdır? Hz. İbrahim’le ilgili Kur’an pasajları bir bütün halinde okunduğunda, Hz. İbrahim’in sınandığı kelimelerin, insanlığın gelişim aşamalarından en ciddi olanına işaret ettiği görülecektir. Bu aşamada Hz. İbrahim, metafizik sorgulamaları yapmasını mümkün kılacak kelimelerle ve bu kelimelerin temsil ettiği anlam dünyasıyla ilk kez karşı karşıya getirilmiş ve metafizik sorgulamaları Hz. İbrahim’in (insanlığın) kaldırıp kaldıramayacağına yönelik sınama, başarıyla sonuçlanmıştır. Hz. İbrahim’in tarihte kırılma yaratan (ulü’l-azm)(Ahzab, 33/7; Fetih, 48/35.) Peygamberler (Nuh, Musa, İsa, Muhammed (a.s.) arasında sayılmasının yegâne sebebi, insanlığa bu metafizik sorgulamaların kapısını açmasında yatmaktadır. Hz. İbrahim aklın, insafın, vicdanın ve sezgilerin, insanı kaçınılmaz olarak çekip götürdüğü metafizik sorgulamaları başlatan ve Allah’ın varlığına ve birliğine, delile dayalı olarak ikna olan ilk örnek modeldir. (En’am, 6/74-87.) Babası (valid) Terah’ın ve geçmişin bütün akıl dışı inançlarını kendinde toplayan atası (eb) Azer’in ve de her türlü erdirici düşünceyi boğmaya çalışan despotların temsilcisi Nemrut’un dünyasının tam ortasına Hz. İbrahim hanif olarak gönderilir. Allah’ın Hz. İbrahim’le yaptığı bir ahite (Bakara, 2/130–140; Nahl, 16/120–124; Şura, 42/13.) dayalı olarak kazanılan bu hanifliğin sağladığı güç ve cesaretle Babil, Urfa, Mısır, Arabistan, Suriye ve Filistin gibi geniş bir coğrafyanın yanlış inanış ve bağlılıklarına saldırır. Hz. İbrahim ilk hanif olarak, adı var kendi yok (nominal) bütün tanrıları ve onların şimdiki ve geçmişteki bütün bağlılıklarını karşısına alır: “Taptıkları hiçbir şey değil, bunlar sırf sizin ve atalarınızın uydurduğu içi boş isimler...” (Necm, 53/23.) Hz. İbrahim bunu yaparken, delilli bir şekilde reddetmeyi mümkün kılan bozulmamış insan doğasına yaslanır. Hz. İbrahim, kendilerine bile faydası dokunmayan bu tanrılara sunulan her türlü bağlılığı tahtından indiren bir bilinç devrimi gerçekleştirir ve bu sahte tanrıları, gerçek (Hak) olan Allah’a kurban eder. Hz. İbrahim’in gerçekte kurban ettiği, bütün bu sahte tanrılar ve bu sahte tanrıları üreten zihin ve bu tanrılara yönelen bağlılıklardır. Peki, Hz. İbrahim bunu nasıl yapmıştır? Bu kelimelerle sınanma, o ana kadar hâkim olan ilkel zihnin aşıldığı ana işaret eder. Bu aşama, insanın o ana kadar anlam arayışını tabiata odaklayışının ve tabiat güçlerine bağımlılık geliştirerek kendini zelil edişinin sonlandırılmasıdır. Zillet, Arapçada güçlü olanın zayıf olanın hâkimiyetine girmesiyle yaşanan bir hâl olarak tanımlanır. Hz. İbrahim’e kadar insanlığın yaşadığı hâli tanımlayan en iyi kelime budur. Zira inanmak isteyen daha doğrusu yana yakıla yaşamını anlamlı kılacak öğelerin peşine düşen insan zihni, Hz. İbrahim’e kadar yıldız, ay, güneş gibi doğal güçlere inanmakta, onlara bağlanıp güvenmekte, onlara ibadet etmekte ve onlara kurbanlar kesmekteydi. İnanmak, bağlanmak, güvenmek, ibadet etmek gibi kelimelerin yönlendirildiği bu yanlış adresler, ilk kez Hz. İbrahim’le birlikte Gerçek (Hak) Olan’a çevrilmiş ve kelimelerin doğa ötesi bir güce, Allah’a ulaşmasına imkân verilmiştir. Tabiatın bünyesine sindirilen cin, şeytan, hayalet gibi insana hükmettiği sanılan varlıklar yerlerinden sürülmüş, astrolojik güçler üzerinden kurulan bağlantılar çökertilmiştir. İlginç bir şekilde Aydınlanma Dönemi’nde tabiat mitolojik unsurlardan soyundurma çabasının ilk adımı olarak gösterilecek şekilde, Hz. İbrahim eliyle, insanın tabiatı gerçek kimliğiyle görmesine zemin hazırlayan bir temizlik hareketi yapılmıştır. Tabiatın dışında bir kudret olarak Allah’ı keşfeden bu metafiziksel zihin, ilk kez sonsuzluk fikrine ulaşarak, evrende kendi yerini görme imkânına da kavuşmuştur. Hülasa Hz. İbrahim kelimelerle bütün varlık halkalarını yeniden adlandırıp konumlandırmış, her varlığı ait olduğu yere oturtan bir harekâtı başarıyla tamamlamıştır. Unutulmamalıdır ki Hz. İbrahim, insanın bozulmamış zihnini ve fıtratını temsil eder. Hz. İbrahim’in yaşamındaki her evre ve sorgulama, farklı şüpheleriyle, ikna olma ihtiyacıyla ve sorgulamalarıyla bir insan zihnini temsil etmektedir. O hâlde, Hz. İbrahim’in başardığı şey, rüşt sahibi olan (Enbiya, 21/51.) ve sağduyuya dayanan bir insanın başarması beklenen şeydir. Kur’an, Hz. İbrahim üzerinden şu noktalarda yaratılan kırılmalara dikkatimizi çekmektedir: - Her türlü sır ve gizemi yapısından söküp atarak, tabiatı gerçek kimliğine kavuşturmuştur. İnsanın korkularına kaynak gösterilerek insana yabancılaştırılan tabiatı, yaratanına referansla ümit kaynağına dönüştürmüştür. İnsan korkularının kaynağı durumundaki gök gürültüsünün bile aslında Allah’a hamt ettiğini beyan ederek, (Ra’d, 13/13.) tabiat algısında bir kırılma yaratmıştır. - İnsanı gerçek kimliğine kavuşturmuş, onu tabiatın gizemli güçlerine bağımlılık konumundan kurtararak Allah’ın yaratma planındaki onurlu konuma yüceltmiştir. - İnsan zihninin tabiatın ötesine geçme gücünü keşfederek, insana metafizik dünyanın kapılarını aralamıştır. Allah, kendini arama sürecinde akıl yürütmeyi Hz. İbrahim’e yaptırarak, aklı Allah’ın yeryüzündeki terazisi olarak yüceltmiş, bu teraziye konacak değeri olmayan ilahları birer kuruntu olarak reddetmiştir. - İnsana, Allah’ın tabiatın içinde değil de ötesinde aranması gerektiğini öğretmiş, O’nu insanın beş duyusunun doğrudan keşif alanının dışına çıkararak, iman, güven, bağlanma gibi soyut kelimelerin amacı hâline getirmiştir. - Hz. İbrahim, kan bağıyla bağlandığı kavminin sığ düşünce yapısını kelimelerle söküme uğratmış, yerine, düşünce bağıyla birbirine bağlanan büyük insanlık ailesinin temellerini atmıştır. Hz. İbrahim’e ve milletine selam olsun!
200 syf.
·
Beğendi
·
8/10 puan
Sahi kadın kimdi?
Sahi siz hiç akşam vakti yürürken tereddüt ediyor musunuz? Başıma ne gelecek hangi tenha sokakta tecavüze uğrayıp, kesilip doğranıp bir çöplüğe bırakılacak bu umutlarım diye düşündünüz mü? Ya da eşiniz olacak o erkek tarafından(kimlikde cinsiyet kısmı öyle diye hitap ediyorum böyle ahlâksız kişiler bir hitap tarzını bile hak etmiyorlar) sürekli olarak kadın olduğunuz için saçma sapan nedenler tarafından hor görüldünüz mü? Peki kayınvalideniz sizi nasıl gelinsin diye aşağıladı mı? Üstelik bunu yaparken kendininde bir kadın olduğunu unuttu. Boşuna demiyorum kadın kadına en büyük şiddeti yapıyor. Peki bu durumlar karşısında anneniz olan(kadın) ne dedi? Aman kızım sus o senin kocan, diğeri de kayınvaliden elalem ne der diye susturdu mu? Susturuldun mu? Dul kadınsın sen. Fazla gülme, eğlenme,hele hele o mini eteği hiç giyme. Kumaşların ölçüsüne göre değer biçiliyor çünkü kadına ve dul bir kadına o pis bakışlar her zaman erkek istiyordur düşüncesi ile yaklaşıyor. Merak etme bu seninle alakalı bir şey değil. Onların pis zihniyetlerine yapışmış paslı bir leke. Temizle temizleyebilirsen. Kadın olmak hakikaten zor yahu. Ne yapsan olmuyor. Ama siz yine de yapın yapacağınızı kadınlar. Toplumun kokuşmuş fikirlerine inat yeniden doğurun kendinizi. Akıllı bir delilik yaşayın. Yaşatın. Yaşatın ki kadının gücünün hangi imkansızlıklar içinde, hangi dalgaların sonuncunda sağ çıktığını gösterin. Ne yaparsanız yapın ilk olarak kendiniz için yapın. Mutluluk bir erkeğin kollarından ziyade sizin beyninizde unutmayın. ✌ Kendi portremi resmedemiyorum çünkü çoğunlukla yalnızım, çünkü en iyi tanıdığım insanım. #fridakahlo ✌Fırtınanın yıkamadığı kadınları yağmurlar ancak serinletir. Dedim ben de bir zamanlar... Serinliyorum kendi benliğimde. 41 yürekli insana can-ı gönülden teşekkürler ❤ Haykırışınıza ortak oldum ne mutlu.
Adımı Unutma
9.6/10 · 19 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
...
56 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.