• 200 syf.
    ·4 günde
    Bugün 24 Ocak 2020. Uğur Mumcu’nun suikasta kurban gidişinin 27. yılı. Uğur Mumcu, hayatı boyunca doğrulardan yana olan, bildiklerini korkmadan yazan, sosyal demokrasiye olan inancını yaşadığı sürece koruyan bir gazeteciydi. Siyasi fikirlerimin ilk şekillenmeye başladığı lise yıllarından beri eserlerine karşı büyük bir merak beslememe karşın, bu eserlerini okumaya çok uzun yıllar sonra başladım. Nedenini tam bilmiyorum, belki yazdıklarını tam anlayamama korkusundan, belki siyasi fikirlerimin iyice sabit hale gelmesini beklemekten, belki de çevremde siyasetle ilgisi bir iki kişi haricinde insan olmamasından kaynaklı. Sonuçta insan bu yazarları, kitapları, fikirleri okuyunca tartışacak birilerinin olmasını da istiyor çevresinde. Şimdi var mı derseniz yine yok, ama ben daha fazla beklemek istemedim okumak için. Eserlerini araştırırken, hem Behice Boran hem de Mehmet Ali Aybar ile ilgili söyleşi kitapları olduğunu fark ettim. Tekin Yayınevi basımları oldukça hoşuma gittiği için, fırsat buldukça (okur burada ucuza edinmekten bahsediyor aslında) satın almaya başladım. En sonunda da hem Behice Boran ile olan söyleşi kitabını, hem de Mehmet Ali Aybar ile olan söyleşi kitabını edindim.

    Behice Boran ile olan söyleşi kitabı; Bir Uzun Yürüyüş’ü okudum. Şöyle bir inceleme yazdım okumak isteyenler için linki bırakayım: #60647419

    Hemen ardından da Mehmet Ali Aybar ile olan söyleşi kitabını; Aybar ile Söyleşi’yi okudum. TİP’in iki önemli isminden birine, Behice Boran’a, inceleme yazınca, Mehmet Ali Aybar’a yazmamanın yanlış olacağını düşündüm.

    İsterseniz önce gelin kısaca Aybar’ın hayatına bir bakalım.
    5 Ekim 1908’de İstanbul’da dünyaya gelen Aybar, Galatasaray Lisesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenim görür. 1936 yılında Anayasa Hukuku Asistanı, 1939 yılında Hukuk Doktoru, 1942 yılında Devletler Hukuku Doçenti olur. 1946 yılında doçentlik görevine son verilir. 1946 seçimlerinde, bağımsız milletvekili adayı olur ancak seçilemez. Vatan gazetesinde yazılar yazar ve Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerini çıkarır. 1949 yılında, dönemin cumhurbaşkanı İnönü’ye hakaretten (“CHP Genel Başkanı İnönü, memlekette tüm irtica, gerici cereyanlara destek olmaktadır veya müsamaha etmektedir,” cümlesinden dolayı.) hapis cezasına çarptırılır. 1950 yılındaki genel afla serbest kalır. 1952 yılında serbest avukatlığa başlar. 27 Mayıs 1960’taki ihtilalden sonra, 12 sendikacı tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne girer. 1962 yılında TİP’in genel başkanı olur. 1965 ve 1969 seçimlerinde milletvekili seçilir. 1969 seçimlerinden bir süre sonra TİP’in genel başkanlığından, ardından da partiden istifa eder. 1975-1980 yılları arasında Sosyalist Devrim Partisi’nde siyasi yaşamına devam eder. 1995 yılında hayatını kaybeder. Aybar’ın yaşamının kısaca özetini yaptıktan sonra TİP’teki anlaşmazlıklara ve partiden kopuşuna değinelim.

    1968 yılında TİP merkez yürütme kurulu üyeleri, genel başkan Mehmet Ali Aybar’ı sosyalizmden uzaklaşmakla suçlarlar. Bir Uzun Yürüyüş incelemesinde kısaca bahsetmiştim. Burada da devam edelim. MYK üyeleri Aybar’ı, bilime karşı olmakla suçlarlar. Partiyi kişisel yönettiğini, üstyapıya fazla ağırlık verdiğini, özgürlük sorununu sınıf bazında ele almadığını söylerler. Aybar’ın deyişiyle, “sosyalist olmadığını” ileri sürerler. Aybar’ın yaptığı konuşmaların partiyi bağlamaması hakkında beş kez önerge verilir. MYK’de reddedilir. Buna rağmen anlaşmazlıklar devam eder. Parti kongresinde Aybar’ın listesi kazanır. Aybar’a karşı olanlardan Behice Boran haricinde asil listeye girebilen kimse olmaz. 45 gün sonra ikinci kongre yapılsa da Aybar’a karşı olanlardan birkaç kişi haricinde kimse listeye giremez. 1969 yılındaki seçimlerde TİP, Milli Bakiye sisteminin kalkması ve 30 bin oy kaybıyla sadece iki milletvekili çıkarabilir. Bu sürecin devamında Aybar genel başkanlıktan istifa eder.

    Mumcu’nun bu eseri, iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm Aybar ile TİP dönemleri söyleşisi. İkinci bölüm ise kaynaklarıyla beraber Marksist kuramın tartışması. Aybar, Uğur Mumcu’nun sorularını, Hegel, Marx, Engels, Colletti gibi isimlerin fikirlerini, yazdıklarını kaynaklarıyla beraber karşılaştırma yaparak cevaplıyor. Sovyetler Birliği ile Avrupa’daki komünist partilerin farkına da bir açıklama getiriyor.

    Marksizm’e karşı da pek çok eleştiride bulunuyor. Marksizm’in, politikacıların elinde taraftarlarını yüreklendirmek için kullanıldığını, onların imanlarını tazeleyen bir din haline getirildiğini söylüyor. Bunu da, sosyalistlerin Rusya’da rejimi ele geçirdikten sonra sosyalist düzeni ilk defa kuranlar olarak Marksizm adına konuşmayı kendi tekellerine alarak yapmaya başladıklarını, böylece de Marksizm’in politik doktrin haline getirildiğinden bahsediyor.

    Kitapta en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, Aybar’ın hemen hemen söylediği her cümleyi kaynaklarla desteklemesi oldu. Söyleşinin gerçekleştiğini günlerde 80 yaşına yaklaşan bir insanın, bu kadar araştırma yapması ve bir şeyler ortaya koyma çabası takdiri hak ediyor.

    Sonuç olarak; Türk siyaset tarihinde önemli yere sahip olan Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar’ın, Uğur Mumcu ile olan söyleşilerini okumak bana oldukça keyif verdi. Mumcu, TİP günlerini daha iyi anlayabilmek adına güzel iki eser bırakmış.
  • 144 syf.
    ·3 günde
    Ocak ayı deyince insanın aklına birçok şey gelir. Yeni yılın başlangıcı, zemheri ayının bitişi, vergilere harçlara gelen zamlar…
    Benim aklıma bir de Uğur Mumcu’nun hayatını kaybettiği gün geliyor: 24 Ocak 1993. Bugün de tarihler yine 24 Ocak’ı gösteriyor. Sene ise 2020. 27 sene geçmiş aradan. 27 senede, neler olmadı ki bu ülkede? Post-modern darbeler ile beraber bir de darbe girişimi, terör olayları, seçimler, yolsuzluklar, ekonomik krizler… Yani sizin anlayacağınız değişen bir şey yok.

    Aslında var. Haksızlık etmeyelim. İleriye değil de, geriye doğru gidiyoruz. Hani mehter gibi iki ileri bir geri gitsek yine şükür edeceğiz. İki geri bir ileri gitmekten devamlı geriye gider olduk. Üstüne bir de ortak paydalarda buluşacağımız yerde, kutuplaşmalarımız arttı. Bu süreçte ülkenin “aydın” kesimi de, kendi ekmeğine bakar oldu. Dini sömüremeyen, Atatürk’ü sömürür oldu. Tabii bizim Atatürkçü gezinen kesimimiz de çanak tutunca dünü arar hale geldik. Bunu neden söylüyorum, Mumcu gibi yazarları neden –daha çok– okumamız, aslında okumamız da değil anlamamız gerektiğini açıklamak adına.

    Uğur Mumcu, Bir Uzun Yürüyüş adlı bu eserinde TİP Genel Başkanlığı ve Milletvekilliği yapmış Behice Boran ile uzun bir söyleşi gerçekleştiriyor. Üstelik de Behice Boran sürgünde olmasına rağmen bunu başarıyor. Behice Boran kimdir, nedir sorusuna cevap vermeden önce isterseniz şöyle bir mütareke dönemine, 1900’lerin başına doğru bir geri dönelim.

    Mütareke dönemi, malumunuz 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi ile başlayıp, 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile sona eren bir dönem. Yaklaşık 4 yıl süren bu dönemde, Türkiye toprakları önce işgal edildi, ardından da Gazi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Kurtuluş Savaşı verildi. Bu incelemede uzun uzun Kurtuluş Savaşı’nı anlatacak değilim. Bahsedeceğim konu bu aradaki dönemde kurulan iki sosyalist parti: Şubat 1919’da “Türkiye Sosyalist Fırkası”, Eylül 1919’da “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası”.

    Bu partilerden ilki, yani “Türkiye Sosyalist Fırkası”, Hüseyin Hilmi Bey’in liderliğinde kurulan ve 1922’de kapanan partidir. Hüseyin Hilmi Bey’in önce partiden uzaklaştırılması, ardından da şüpheli bir cinayete kurban gitmesi ile parti tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür. İkinci parti, “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası”, Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen sosyalistler tarafından kurulan partidir. Balkan ve I. Dünya Savaşlarında doktor yüzbaşı olarak görev yapan Şefik Hüsnü Bey de bu partinin genel başkanlığını yapmıştır. Bu iki sosyalist parti ile beraber 1920 yılında ilk yasal komünist siyasi parti olan Türkiye Komünist Partisi kurulmuştur.

    Mütareke döneminden, Cumhuriyet dönemine geçelim. Cumhuriyet’in ilanından sonra çok partili hayat denemeleri gerçekleştirilse de kalıcı olmamıştır. 1946 yılındaki genel seçimlere kadar tek parti olarak devam eden dönem, 14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler ile iktidar ilk kez el değiştirmiş, Demokrat Parti iktidara gelmiştir. 27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koyması ile Demokrat Parti iktidardan düşürülmüş ve Cemal Gürsel başkanlığında yeni bir hükümet kurulmuştur. Bu sürecin devamında 1961 Anayasası’nın kabulü ile 1924 Anayasası yürürlükten kaldırılmıştır. Bu anayasanın getirdiği ortamda, 12 sendikacı Türkiye İşçi Partisi’ni kurmuştur. Kurucu üyeler 1962 yılında Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Adnan Cemgil gibi aydınları partiye davet etmişlerdir. Mehmet Ali Aybar konusuna, yine Mumcu’nun bir eseri olan Aybar ile Söyleşi eserinde daha uzun değineceğim için konuyu doğrudan kitabın konusu olan Behice Boran’a getirmek istiyorum.

    Behice Boran, nüfus kâğıdında yazdığı kadarıyla 1 Mayıs 1910 tarihinde dünyaya gelir. Annesinin dediğine göre mayıs ayında değil de, kasım ayında dünyaya gelen Boran, 1890’larda Çarlık Rusya’sının Kazan yöresinden göç eden Bursalı bir ailenin kızıdır. Behice Boran, Kurtuluş Savaşı sırasında ailesiyle beraber Bursa’dan İstanbul’a göç eder. 1931 yılında Amerikan Kız Koleji’nden mezun olur. İstanbul Üniversitesi’ne devam ederken, kolejde öğretmen vekili olarak görev yapar. Ardından Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji doktorası yapmaya başlar. Marksizm ile de sosyoloji bölümündeki profesörlerden birinin yine sosyoloji bölümünde doktora öğrencisi olan oğlu sayesinde tanışır. Doktora öğrenimini tamamladıktan sonra, 1938 yılında yurda döner. 1948 yılına kadar akademisyen olarak görev yapan Behice Boran, siyasi görüşleri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılır. 1950 yılında Kore Bildirisi’nden dolayı 15 aya mahkûm olur ve memuriyet hayatı sona erer. 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye olur. 1965 yılında Şanlıurfa’dan milletvekili seçilir. 1969 yılında Aybar genel başkanlıktan istifa eder. Parti iki tane genel başkan değiştirdikten sonra, 1971 yılında Boran genel başkan seçilse de 12 Mart 1971 muhtırası ile partisi kapatılıp, tutuklanır. 1974 yılında ilan edilen genel aftan yararlanarak serbest kalır. 1975’te tekrar kurulan TİP’in genel başkanlığına seçilir. 12 Eylül 1980 ihtilali ile yurtdışına çıkan Boran, 1981’de vatandaşlıktan çıkarılır. 10 Ekim 1987 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybeder. Behice Boran’ın Bir Uzun Yürüyüş’ü kısaca böyledir.

    Behice Boran’ın hayatından bahsederken, Kore Bildirisi olayını tek bir cümle ile geçiştirmek doğru olmaz. Konuyu biraz daha açarsak daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyim. 1950 yılında Kuzey Kore ile Güney Kore arasında bir savaş patlak verir. Bir tarafta Kuzey Kore, Çin ve Sovyetler Birliği; diğer tarafta Güney Kore, ABD, İngiltere ve Birleşmiş Milletler vardır. Burada bizi ilgilendiren kısım, DP’nin TBMM onayı alınmaksızın Kore’ye asker yollamasıdır. Bu duruma karşı çıkan Behice Boran ve arkadaşları Türk Barışseverler Cemiyeti’ni kurarlar. Askeri birliğin gönderilmesini protesto eden Cemiyet yöneticileri hakkında 161. maddesinin 6. fıkrası gereğince dava açılır. Behice Boran 15 ay, diğer sanıklar da 6-10 ay arasında değişen cezalara çarptırılırlar. Boran ve arkadaşlarına dava açılan 161. maddenin 6. fıkrası 1962 yılında antidemokratik bulunarak kaldırılır.

    Kore Bildirisi olayından sonra TİP dönemlerine geri dönelim ve partinin genel başkanlığını yürüten Aybar ile Boran’ın arasındaki ilk anlaşmazlığa değinelim. Uğur Mumcu, Aybar ve Boran arasındaki anlaşmazlıkların bilinenin aksine Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgalinden dolayı kaynaklanmadığını söylüyor. İlk anlaşmazlık, 1968 yılında, senato seçimlerinden önce MYK’de seçim propagandası için ana teması hakkında çıkar. Aybar, halkın horlanmaktan çok rahatsız olduğunu dile getirir ve ana temanın bu olmasını ister. Boran ve arkadaşları karşı çıkarlar. Aybar, sınıfsal bazdan ayırarak özgürlük ve horlanma konularını işlemeye başlayınca anlaşmazlık büyür. Aynı yıl “güler yüzlü sosyalizm” konusunu işlemeye başlar. Boran ve arkadaşları sosyalizmin güler yüzlü olanı olmayanı gibi bir ayrımı olmadığını, parti yayınlarında da yer almadığını savunur. Boran’a göre, Aybar oy toplama hesaplarına gereğinden fazla önem veriyordur ve yine ona göre önemli olan işçi/emekçi kitlelerinin bilinçlendirilmesidir. Sürecin devamında anlaşmazlıklar çözüme kavuşmaz, Aybar genel başkanlıktan istifa etmek zorunda kalır.

    12 Mart döneminde TİP yöneticileri hakkında yine dava açılır. Boran, 141. madde gereğince 15 yıla mahkûm olur. 1974 yılında ilan edilen genel afla serbest kaldıktan sonra, 1975 yılında ikinci kez kurulan TİP, 12 Eylül 1980 ihtilali ile son bulur. İhtilal sonrasında yurtdışına çıkan Boran, ölümünden birkaç gün önce TKP ile TİP’in birleştiğini duyurur.

    Kitabın içeriğine dönecek olursak; kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, Uğur Mumcu ile Behice Boran’ın soru cevap niteliğinde olan konuşmalarından, ikinci bölüm ise Uğur Mumcu’nun köşe yazılarından oluşuyor. Behice Boran, açık yüreklilikle ve Mumcu ile bazı konularda tamamen ters düşmesine rağmen karşılıklı saygı çerçevesinde fikirlerini oldukça güzel dile getiriyor. Sovyet rejimi, Avrupa komünist partileri ve Türkiye’deki sosyalist hareketler konusunda güzel tespitlerde bulunuyor. Bazı görüşlerine ve yaptıklarına katılmamış olsam da, Behice Boran Türk siyaset tarihinin önemli bir ismi olduğunu kabul etmemek mümkün değil. Uğur Mumcu ile ilgili söyleyebileceğim çok fazla bir şey yok. Her zamanki gibi açık, dürüst ve tarafsız bir şekilde Behice Boran’ın verdiği cevapları yayınlamaya çalışmış. Çalışmış diyorum çünkü o dönemdeki sansürleri düşünürsek, yaptığı iş kesinlikle büyük bir başarı sayılabilir.

    Sonuç olarak; Türk siyaset tarihinde önemli yere sahip olan Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar’ın, Uğur Mumcu ile olan söyleşilerini okumak bana oldukça keyif verdi. Mumcu, TİP günlerini daha iyi anlayabilmek adına güzel iki eser bırakmış.

    İncelemenin Aybar ile ilgili kısmını da okumak isterseniz: #60647426
  • 152 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Aydın insan; bilinmeyeni söyleyen değil, söylenemeyenleri söyleyebilen insandır.

    O, hayatını darağaçlarının gölgesinde sürdürür. Maviliklerden süzülerek indiği yeri kızıl seylaba çeviren giyotin bıçağının havada süzülürken çıkardığı ıslık sesine aşina olandır aydın insan. Ömrü mahkemelerde, hapishanelerde, sürgünlerde geçendir.
    İçinden çıktığı topluma borçludur. Vefası gereği konuşur. Korkak mıdır? Evet korkabilir. Ancak gücü elinde bulunduranlardan korktuğundan daha çok mesleğinin, vicdanının ve onurunun gereğini yerine getirememekten korkar.
    Televizyon programlarında her gün demeçler veren politikacılar, tarihçiler, profesörler, gazeteciler entelektüel olabilirler ancak asla aydın değildir onlar. Aydın insan popülizme esir olmaz. İnsanların duymak istediğini söylemez, inandığı hakikati söyler. Gerekirse halkıyla sürtüşür. Bu yüzden genellikle güç odaklarının gazabına, kalabalıkların da lanetine hedef olur.
    Faiz kendisine yarar sağlarken haram değildir fetvası veren; pedofiliye, tecavüze, hırsızlığa göz yuman dinbazlara düşmandır. Onların peşinde savrulan muhafazakarlara, mukaddes bulduklarını gerçekten muhafaza etmedikçe asla dindar olamayacaklarını hatırlattığı için sevilmezler. Milliyetçiliğin her vatandaşın hak ve hukukunu üstün tutmak, her bireyinin hayat standartlarını yükseltmek olduğunu; şovenizme veya etnosentrizme kurban edilmemesi gerektiğini söylediği için sevilmezler. Tüm ötekileştirilenlere ve ezilenlere destek olduğu için; adalet, eşitlik ve özgürlüğün ne olduğunu kalabalıklara hatırlattığı için bu kavramları tekelinde tutan 'memur zihniyetler'ce de sevilmezler.
    Toplum onları sapkın olarak yaftalayabilir. Evet, egemen normlara aykırı tavır sergilerler ancak yaptıkları olumlu sapmadır. Yani Sokrates'in yada Malcolm X'inki gibi bir sapmadır.
    Bu yüzden devamlı kalabalıklarla sürtüşürler. Ancak geleceğe açılan yolu göstermekten, var olan değerleri sorgularken bazı yerleşik yargıları eleştirmekten ve yeni fikirlerin sözcülüğünü yapmaktan da geri durmazlar.
    Belki yaşadıkları çağda anlaşılmayabilirler; ancak yıllar, yüzyıllar sonra çıkacak olan kahramanların düşüncelerinin mebdei onların yıllar evvel haykırmış olduklarındadır.

    Türkiye'de yaşayan aydın insanlar denince aklıma gelen ilk isimdir Ahmet Altan. Çile çekmeyen popülist entelektüelleri bu kategoride değerlendiremeyeceğim için de bu listeyi çok uzatamıyorum. Böyle kıymetli bir kalemin bu kadar az okunmasını da ülkem adına kayıp olarak görüyorum. Platon ya da Jean-Jacques Rousseau bu kadar ilgi odağı yapılırken onunla aynı değerleri savunan, benzer şeyleri söyleyen kendi yazarlarımıza kulak tıkamak fazla trajik geliyor. Galiba bizim erdemliğimiz ve değerlerimiz zamana, mekana ve kişilere göre değişen şeyler.

    Farklı zamanlarda yazılmış yazılarından ve mahkemelerde yaptığı bazı savunmalardan derlenmiş bir kitap. Anlattıkların için teşekkürler Sayın Altan. Bilhassa kitap okumanın ve (gerektiğinde hızlı koşabilmek için) atletizmin önemine dikkat çektiğini için :)
  • - Esmâ olmak; sağa sola arkaya kim var diye bakmadan risaletin davasına hizmet etmektir.
    - Esmâ olmak; hiçbir bahaneye takılmadan Allah yolunda mücadele etmektir.
    - Esmâ olmak ; vakarı hayatının esası kılarak kulluk yolunda yürümektir.
    - Esmâ olmak; yeri ve zamanı gelince geriye tek kalan beldeki kuşaksa onu da Allah adına ve Allah namına feda edebilmektir.
    Esmâ olmak ; kurban olmak, kurban etmek, kurban nesiller yetiştirmektir.
  • Böyle yorgun değildi eskiden bu şehir..
    Üstelik kar da yağmıyor artık,perdesiz pencerelerimin ardına.
    Sen olmasan nasıl dinlenirdim sokak lambalarının altında..
    Çayımın tüten dumanı
    Yürek sıcaklığım
    Avuçlarımda adına kurban edilmiş kitap sayfalarım...
  • 320 syf.
    ·10 günde·Beğendi·9/10
    Öncelikle bu kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.Kitap akıcı bir dille ve teknik detaylara boğulmadan yazılmış.Ekonomi ve siyaset tarihi hakkında yeterince bilgiye sahip olmadığınızı düşünseniz bile rahatlıkla okuyabilirsiniz.
    --ÖZET--
    Kitabın yazarı John Perkins eski bir ekonomik tetikçi.Kitapta anlattığı şekliyle ekonomik tetikçilerin görevi kapital düzene adapte olmamış ülkelere sanayi,yol,teknoloji götürme vaadiyle ikna edip uluslararası bankalardan asla ödeyemeyecekleri şekilde kredi almalarını sağlamak.Hem kapital düzenin yayılmasını sağlayarak özel sektörün büyüme yüzdesini artırıyorlar hem de verdikleri borçları kullanarak ülkelerden imtiyazlar istiyorlar.Irak,İran,Suudi arabistan,Ekvador,Venezuela gibi ülkelerden petrolle bağlantılı imtiyazlar istenirken; Panama, kanalından dolayı ön plana çıkıyor.Çarkın içine çekilen ülkeler dışarıdan gelişiyor gibi gösterilsede gün geçtikçe halk fakirleşiyor ve kültürleri yavaş yavaş yok ediliyor.Abd nin kurduğu bu düzene karşı çıkan Omar torrijos,Hugo chavez,Musaddık,Roldos Aguilera gibi isimlerin ne tür komplolarla devrildiklerini ya da suikaste kurban gittiklerini de ayrıca görüyoruz.
    --ÖZET--
    --Yorum--
    Ülkemiz adına bu kitaptan alınması gereken dersler var.Türkiyenin katma değer üretecek milli projelerden vazgeçip betonlaşma ve borçlanma üzerine kurulu bir ekonomik plan yapması nasıl bir tehlike içine girdiğimizi gösteriyor.Hala daha günümüzde tartışılan çeşitli projelerin kimin yararına olabileceği düşünülmeli ve tartışılmalı.Kitapta anlatıldığı gibi yapılması düşünülen projeler için oluşturulan tahmin raporlarının bilerek şişirildiği unutulmamalıdır.
    Eli bu kadar kanlanmış emperyalist devletlere karşı durabilmenin yolunun toplum olarak okuma oranlarımızı geliştirmekten ve üreten nesiller yetiştirmekten geçtiğini düşünüyorum.
    --Yorum--
  • 176 syf.
    ·Beğendi·8/10
    #okudumbitti️ #kitapyorum
    #gölgecinayetler ️ 176 Sayfa

    "Kitap fuarlarını bile particilige kurban ediyorlar. Öğrencilerin suçu nedir ki? Parti reklamı olsun da çocuklar kitap okumasa da olur. Zaten fuarlar siyasilerin reklam şovuna dönüştü. Hayatlarında kitap okumamış siyasilerin, kültüre hizmet, diye bağırmalarına hep gülmüşümdür. İnanmadıkları şeylere nasılda inanmış gibi içten konuşuyorlar. Biz konuşsak bu kadar inandırıcı olamayız."
    .
    Herkese Merhaba
    Hiç düşündünüz mü? "Hayranı olduğun yazar, kitapların yazarı değilse?"
    Kitap bitti ben aynen şu kelimeyi kullandım: "yok artık". Kitap fuarına imza gününe gelen ünlü bir yazar söyleşi esnasında yere yığılıp kalır. Bu bir cinayet mi, kalp krizi mi? Otopsi sonuçlarına göre cinayet. Her ne kadar hayali bir kurgu olsada yazar kitapta öyle güzel konuya değinmiş ki: "Gölge Yazar". Hep merak etmişimdir okuduğumuz kitaplar gerçekten bildiğimiz yazarlar tarafından mı yazılıyor, yoksa gölge yazarlar gerçekten var mı?
    Bu kitapta gerçek yazar sandığımız Bahadır Korkakoğlu'nun cinayetini ve nedenlerini okurken, öte yandan yazar günümüzde fuar anlayışı, KİTAPLARA karşı düşüncelerimizi ve gerçek okurlar adına konuları çok güzel bir şekilde kaleme almış. Kitabı okurken bir çok cümlenin altını çizerek okudum. Bu tarz bir polisiye kitabı ilk defa okudum. Çok farklı bir deneyim oldu benim için. Yazarın anlatım diline ve sade bir kitap olmasına rağmen okuyucuya çok fazla bilgi kattığını düşünüyorum. Çok severek ve hayretler içinde kaldığım bir okuma oldu, kesinlikle tavsiye ederim... OKUYUN efendim.

    #kitaptanalıntılar
    ️"İyi kitaplar her zaman tanınmış ve marka yayınevlerinde bulunmaz. Zamanınız varsa üşenmeden bütün yayınevlerinin kitaplarına bakın."
    ️"Popülerlik böyle bir şeydi: halka duymak istediğini söyle ve takdir kazan."

    Sevgi, sağlık ve kitapla kalın canlar... Sorgulatan, düşündüren ve hayatı anlamlandıran okumalarınız olsun...
  • İnsan sevinince ateşlediği havai fişekler gökte uçan kuşun kanadını yakıyor. Üzülünce, kurban kesip oluk oluk kan akıtıyor. Öldürmek normal hayatın bir parçası olmuş. Bir yanda boğulan, ezilen, gırtlakları kesilen canlılar son nefeslerini verirken, İnsan bunun adına "yaşam kavgası " demiş.
  • Ağır aksak hayallere kurban verilen,
    Adına mühürlenmiş nehir çizgisi gibi yüreğim...
  • Hastanede serum yerken fotoğraf çekip
    Kendini merak ettirmek adına foto paylaşanlar

    Hacca umreye gidip kıblesi olan
    Kabeyi arkasına alıp foto paylaşanlar...

    Bak gezip yiyoruz diye
    Gösteriş olsun diye yediğini paylaşanlar

    Sırf süs yapıcam diye
    4.000 liralık telefon
    500 liralık saat
    300 liralık ayakkabı almasına rağmen
    Cebinde hiçbir zaman
    150 liradan fazlası veya hiç parası olmayanlar

    Hava atıcam diye 50.000 liralık araba alıp
    Sürekli benzin ışığı yananlar

    Kiralık Linea'yla İstanbul'a mekana gidip
    2 duble votka içip sanki 10 gün
    Sonra Las Vegas'ta kumarhane açıcakmış gibi triplere girenler

    Para önemli değil yeter ki seveyim diyip
    Cebi boşalınca anlaşamıyoruz ayağına ayrılık yaşatan hatunlar -

    Paran olunca dost olup bitince selamı sabahı kesenler...

    Sanal ortamda mafya babası gibi atıp tutup
    Yüzyüze tavuk kesilen yandan cakma delikanlılar (!)

    - Yüzüne öl desen ölürüm diyip
    Sırtını dönünce ölmesi için her lafı eden iki suratlılar

    Onun kocası bunu almış ,
    Onun karısı şunu yapmış diyenler

    Ve hep daha fazlasını isteyen
    Azla yetinmeyi bilmeyen insan kılıklılar ..

    Kurban olayım bi bitin artık bi zahmet ...
  • En kötü düşmanlarımız, bize umuttan söz edenler, sorunlarımızın çözüleceği ve arzularımızın karşılanacağı, neşeli, aydınlık, çalışmanın ve barışın olduğu bir gelecek vaat edenlerdir. Vaatlerini yenilemenin onlara bir bedeli yoktur, ama onlara kulak vermek bize çok pahalıya mal olur ve yalnızca yanlış fikirler ediniriz, biz ne kadar ilerlersek bu fikirler de o kadar etkili olur ve muğlaklığın sultası altında o ölçüde eziliriz; üç yüzyıldan beri bizim gözümüzü açmış olan şeylerin hiçbirini hatırlamamamızı sağlayan ve bilimsel olduğu ileri sürülen bu anlaşılmaz ve muğlak kavramlar yığını altında bocalayıp duruyoruz. Diyalektik denen boş sözler herhangi bir şeyi ânın ihtiyaçlarına ve kanıtlayıcıların çıkarına göre kanıtlamayı sağlar, çünkü referans noktalarını direniş olasılıklarıyla birlikte ortadan kaldırır: Kaos yapma makinesidir bu ve düzen adına bile olsa, gerçekten de saçmanın hizmetine verilmiş olan ve yok oluşun serbest alan bulduğu muhakeme gücümüzün son çabasıdır, elebaşları en son yok olacaktır, her şeyi kurban ettikten sonra, hiçliğin içinde bir şey olarak kalma isteğiyle...
  • İnancıyla hipnotize olan kişi, Havari'ye (misyonere) dönüşür ve inancının zaferi adına çıkarlarını, mutluluğunu ve hatta kendi yaşamını bile kurban eder. İnancının saçma olup olmaması önemli değildir. Ona göre, yakıcı bir gerçekliktir. Mistik kökenli kesinliklerin düşünce üzerinde baskın bir gücü vardır ve bunu sadece zaman etkileyebilir.
  • İnsan kurban etmek deyince aklımıza Kenan ya da Aztek tapınaklarında uygulanan ürkütücü ayinler geliyor ve tektanrılığın bu korkunç uygulamaları yürürlükten kaldırdığına dair yaygın bir kanı var. Aslında tektanrıcı topluluklar çoktanrıcı topluluklara nazara çok sayıda insan kurban etmiştir. Hristiyan ve İslamiyetin Tanrı adına öldürdüğü insan sayısı Ba`al ve ya Huitzilopochtli müritlerinin öldürdüğü insan sayısından çok daha fazladır. İspanyol istilacıların Aztek ve İnka tanrıları adına kurban verilmesini yasakladığı devirde, İspanyada Engizisyon yığınlarca kafirleri yakıyordu.
  • The Promised Neverland, Ursula K. Le Guin'in Omelas'i Bırakıp Gidenler isimli hikayesini de akla getiriyor.

    IN ORDER TO MAINTAIN ORDER IN THE HUMAN WORLD GENERATION AFTER GENERATION FOR THE PAST 1000 YEARS, WE HAVE DEVOTEDLY UPHELD "THE PROMISE" BY RAISING YOU CHILDREN AS FOOD AS A SACRIFICE.

    DÜNYADAKİ DÜZENİ MUHAFAZA ETMEK ADINA GEÇTİĞİMİZ 1000 YILDA KUŞAKLAR BOYUNCA SİZ ÇOCUKLARI KURBAN OLARAK SUNMAK ÜZERE YİYECEK OLARAK YETİŞTİREREK "SÖZ"E SADAKATLE BAĞLI KALDIK.
  • ...hiç kimse başka birine karşı yapılmış bir saldırıyı, bir haksızlığı, işlenmiş bir suçu bağışlama hakkına sahipmiş gibi görünmez. Kimse asla bir kurban adına bağışlamamalıdır, hele ki bu kurban örneğin artık hayatta olmadığı için af sahnesinde hiç yoksa. Kurbanları ölmüş olan suçlar için hayatta olanlardan, hayatta kalanlardan af dilenemez. Hatta bazen failler de ölmüştür.