• Michel Foucault - Delilik, Bütünsel Yapı
    “Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir.”

    Kuşkusuz, insanların davranışında ve dilinde, toplumun belirli bir tavır takındığı bazı olgular karşısında hassasiyet göstermeyecek kültür yoktur. Bu insanlara ne tamamen hasta ne suçlu olarak ne tamamen büyücü ne de sıradan insanlar olarak davranılır.Bu insanlarda, farklılıkla ilgili ve farklılaşmaya yönelik bir şey vardır. Bizim bilimsel aklımızın, akıl hastalığı olarak, karanlık ve karmaşık olan, ilk bilinci tanımlayacağını söylemekten, kendimizi alıkoymalıyız. Bu ilk bilinç, içinde sadece deliliğin deneyiminin barınacağı boşluktur. Ne var ki, bu tamamıyla negatif biçimin altında, toplumun, değerlerini devreye sokup riske atacağı pozitif bir ilişki, alttan alta oluşmaktadır. Böylece Rönesans, ölüme ilişkin büyük saplantısından, kıyamet korkusundan ve öteki dünyanın tehditlerinin ardından, bu dünyada yeni bir tehlikeye maruz kaldı. Bu tehdit, içerden gelen dilsiz bir işgal, benzetmede bulunacak olursak, bir nevi, gezegenin gizli esnemesi türünden bir tehdittir. Bu işgal, Öteki dünyayı, bu dünyayla aynı seviyeye yerleştiren aklını yitirmiş kişinin işgalidir. Bu iki dünya, o kadar aynı hizadadır ki, fantastik bir serapta ikiye bölünenin kendi dünyamız mı olduğu; yoksa tersine, öteki dünyanın bu dünyayı ele geçirdiğini ya da sonuçta, bizim dünyamızın sırrının, haberimiz olmadan, zaten öteki dünya olmak olduğunu, hiçbir şekilde bilemeyiz. Yabancılığı, aşina olanın tam da kalbine oturtan, bu belirsiz ve ikircikli deneyim, Jerome Bosch’un eserinde, görünür bir tarzdadır: Dünya, her türlü bitkinin ardındaki kabuklu hayvanlarla, aynı anda hakikat ve yalan, yanılsama ve sır, aynı ve öteki olan, tedirgin edici ve gülünç minik canavarlarla dolup taşar. Dünyevi Zevkler Bahçesi, ne deliliğin düzenlenmiş ve sembolik bir imgesi ne de hezeyan halindeki bir hayal gücünün anlık görüntüsüdür. Bu daha çok, aklını yitirmiş kişinin mutlak farklılığına açık olmak için, kendine yeteri kadar yakın ve uzak olan bir dünyanın algısıdır. Bu tehdidin karşısında, Rönesans’ın kültürü, değerlerini sınayıp bu değerleri, trajik olmaktan ziyade alaycı bir tarzda, savaşa sürer. Akıl da kendisini ikiye bölünmüş ve kendisinden koparılmış olarak tanır: Kendini bilge sanırken, deliye dönüşür; bilgi sahibi olduğunu düşünürken, bilmediği ortaya çıkar, doğru yolda olduğunu zannederken, aklını yitirir. Bizi sonsuz aydınlığa götürdüğünü düşündüğümüz bilgi, karanlıklara karışıp yasak dünyaya girer. Rönesans boyunca hüküm sürecek bir oyun ortaya çıkar. Bu oyun, sınırlarını bilen bir aklın kuşku yüklü oyunu olmayıp Aklın yitirilişiyle hesaplaşan ve daha zor, daha riskli ve daha ciddi bir şekilde alaycı olan aklın oyunudur.
    Son derece genel ve ilkel olan bu deneyimlerin arka planında yer aldığı, birbirleriyle daha bağlantılı başka deneyimler oluşur. Burada, yukarıda sözü edilen deneyimleri ilgilendiren onaylama ve reddetme biçimlerinin, pozitif ve negatif değerlendirilmeleri söz konusudur. Hiç kuşku yok ki, 16. yüzyıl, 17. yüzyılın görmezden gelip değersizleştirdiği ve sessizliğe indirgediği şeyi, pozitif bir şekilde değerlendirip varlığını meşru görmüştür. En geniş anlamında delilik, ilk çıkışında Farklılık, Anlamsızlık ve Akılsızlık olarak ele alınan şeyin, negatif olarak değerlendirilmesinin başladığı, kültürel olgulardaki bu tortulaşma seviyesinde bulunur. Burada, ahlaki anlamlar devreye girer, savunmalar ön plana çıkar. Bariyerler yükselirken, dışlamanın tüm ritüelleri işlemeye başlar. Bu dışlamalar, içinde bulundukları kültürlere bağlı olarak, farklı biçimlerde olabilir: (“farklı” insanın, bazen köyünden birkaç kilometre uzakta, tek başına yaşadığı, Endonezya toplumlarında olduğu gibi) coğrafi ayrılık, (hapsetme eylemini uygulayan kendi toplumlarımızdaki gibi) fiziki ayrılık ya da (aynı, Avrupa’da 17. yüzyılın başında olduğu gibi) sadece dışarıdan zar zor görülebilen sanal ayrılık.

    Bu paylaşma taktikleri, deliliğin algılanmasının çerçevesini oluşturur. Şu kişi, bir delidir, demeyi olanaklı kılan tanıyıp bilme, ne o an gerçekleşen ne de basit bir eylem olmayıp bu eylemi önceleyen, belli sayıdaki işlemlere ve özellikle, sosyal mekanın, değerlendirilme ve dışlama çizgilerine bağlı olarak, bölünmesine dayanır. Doktor, deliliğe, sanki bu bir doğa olayıymış gibi teşhis koyduğunu sandığında, deliliğe ilişkin yargıda bulunmayı, işte bu eşiğin varlığı mümkün hale getirir. Her kültürün kendine özgü eşiği vardır ve bu eşik, o kültürün biçimine göre evrilir. 19. yüzyılın ortasından beri, toplumumuzda delilikle ilgili duyarlılık eşiği, kayda değer şekilde alçalmıştır. Psikanalizin varlığı, bu alçalmanın sonucu olduğu kadar nedeni de olduğu ölçüde, bu alçalmanın tanığıdır. Unutulmamalıdır ki, bu eşik, ille de tıbbi bilincin keskinliğine bağlı değildir. Deli kişi, 19. yüzyıldan önce Avrupa’da olduğu gibi, belli bir patolojik statüye sahip olmadan, son derece doğru bir şekilde kabul görüp yine de izole edilebilir. Son olarak, eşik seviyesine bağlı olmakla beraber, yine de bu seviyeden görece bağımsız olan, delinin varoluşunun, tam da kendisine karşı gösterilen hoşgörüden bahsetmeliyiz. Günümüz Japonya’sında, çevreleri tarafından deli olarak görülenlerin oram Birleşik Devletler’dekiyle dikkat çekecek ölçüde aynıdır. Ne var ki Amerika’da, toplumsal grup (özellikle aile), sapkın kişiyi kendisinin bir parçası haline getiremediği ve sadece kabul de edemediği oranda, hoşgörüsüzlük yaygındır. Bu durumda sapkın kişi ya derhal hastaneye yatırılır ya bir kliniğe kabul edilir ya da sadece ailenin yanından ayrılır. Tersine, Japonya’da çevre çok daha hoşgörülü olup hastaneye yatırma, genel kural olmaktan epey uzaktır. Savaş ve büyük kriz zamanlarında, Avrupa’daki ıslah evlerine kabul edilenlerin sayısındaki azalmanın birçok nedeninden bir tanesi de toplumsal çevrenin, bütünleşmeye yönelik normlarındaki seviyenin ciddi bir şekilde azalmasıdır. Bu durumda doğal olarak, toplumsal çevre, üzerinde büyük olayların baskısını daha az hissedip kendi içinde daha tutarlı olduğu normal zamanda olduğundan daha hoşgörülü olur. Deliliğe ilişkin tıbbi bir bilinç, bu dört seviye tarafından oluşturulan zemin üzerinde artık gelişebilir. Böylece, deliliğe yönelik algı, hastalığın kabulü anlamına gelir. Ancak, deliliğe, “akıl” hastalığı teşhisi konması yönünde, henüz herhangi bir zorunluluk yoktur. Ne Arapların tıbbı ne ortaçağdaki tıp hatta ne de postkartezyen tıp, beden hastalıklarıyla ruhsal hastalıklar arasındaki ayrımı kabul etmiştir. Her patolojik biçim, insanı bütünlüğü içinde ele alıyordu. Buna bağlı olarak, bir psikopatolojinin düzenlenmesi, bir yandan, organik patoloji ile akıl hastalıklarına dair bilgi arasındaki paylaşımı mümkün kılan, diğer yandan ise, bu iki alanı da kapsayıp bu alanlardaki olguları soyut bir şekilde düzenleyen, bir “metapatolojinin’’ kurallarını tanımlayan, bir dizi işlemi gerektirir. Akıl hastalığının bu teorik düzenlenmesi, bütün bir pratik sisteme bağlıdır: Tıp ağının oluşturulması, teşhise ve önlemeye yönelik sistemler, yardım biçimleri, tedavilerin dağılımı, iyileşme ölçütleri, hastanın kapasite noksanlığının hukuksal tanımı ve cezalandırılmadan muaf tutulması gibi, verili bir kültürde, delinin somut yaşamını oluşturan her türlü unsur söz konusudur. Bununla birlikte, bütün bunlar hala, birbirini izleyen paylaşımlar sayesinde ve tedrici bir şekilde delilik, hastalık ve akıl hastalığı olarak yeni bir kimlik kazanan, aklını yitirmiş kişinin büyük deneyimi ile arasına, gerekli mesafeyi koymak için bir toplumun aldığı önlemlerden ibarettir. Ters yöndeki hareketi de göstermek gerekmektedir. Başka bir deyişle, bir kültürün, dışladığı olaylarda, kendini bu hareket aracılığıyla, pozitif olarak ifade etmesidir. Sessizliğe gömülüp dışlanmış da olsa, deliliğin bir dil olarak değeri vardır ve bu dilin içeriği, deliliği, delilik olarak ortaya koyup reddeden şeylerden itibaren anlam kazanır. Akıl hastalığı örneğini, bizim psikolojimizin, bu hastalıkta gördüğünü sandığı yapılar ve görünüşlerle birlikte ele alalını.

    Akıl hastalığı, evrimin içinde, evrimin akışını bozan bir öğe olarak konumlanır ve gerilemeye ilişkin niteliğinden ötürü, kişiliğin arkaik biçimlerini veya çocuksu davranışlarını açığa çıkarır. Ancak, evrimciliğin, bu geriye dönüşlerde, patolojik olanın özünü ve gerçek kaynağını görmesi yanlıştır. Çocukluk dönemindeki gerilemenin nevrozlarda açığa çıkması sadece bir sonuçtur. Hastanın nezdinde, çocuksu davranışın bir sığınak olabilmesi ve bu davranışın tekrardan ortaya çıkabilmesinin, indirgenemez bir patolojik olgu olarak değerlendirilebilmesi için; toplumun, kişinin geçmişiyle şimdiki zamanı arasında, aşılamayan ve aşılmaması gereken bir boşluk bırakması gerekir. Kültür, geçmişi, kendisinin bir parçası haline getirebilmek için, bu geçmişi yok olmaya zorlamalıdır. Bizim kültürümüz de böylesi bir özelliğe fazlasıyla sahiptir. 18. yüzyıl, Rousseau ve pestallozzi örneğinde, çocuğun gelişimini takıp eden pedagojik kurallarla birlikte, çocuğa yaraşır bir dünya yaratmaya giriştiğinde; çocukların etrafında, yetişkinlerin dünyasıyla bir bağı olmayan, gerçekdışı, soyut ve arkaik bir çevrenin oluşmasına neden olmuştur. Çağdaş pedagojinin, çocuğu, yetişkinlerin çatışmalarından korumaya yönelik, benzersiz hedefiyle birlikte bütün evrimi, bir insanın, çocukluk yaşantısıyla yetişkin yaşantısı arasındaki mesafeyi daha da arttırıcı yöndedir. Böylelikle, bu evrim, çocuğu çatışmalardan sakınmaya çalışırken, yetişkini, daha büyük bir çatışmayla, çocukluğuyla gerçek yaşamı arasındaki çelişkiyle baş başa bırakır[1]. Bir kültürün, çelişkileri ve çatışmalarıyla birlikte kendisine ilişkin gerçeği, pedagojik kumullarında dolaysız olarak aktarnıayıp bu gerçeği, tutarlı bir düşsellik içinde meşrulaştıran ve idealize eden mitler aracılığıyla, dolaylı yoldan yansıttığını; buna ilaveten, pedagoji aracılığıyla bir toplumun, kendi altın çağının hayalini kurduğunu söylediğimizde (Platon’u, Rousseau’yu, Durkheim’ın cumhuriyetçi kuruntunu, Weimar Cumhuriyeti’nin pedagojik doğalcılığını örnek gösterebiliriz); bu durumda, patolojik gerilemelerin ve saplantıların, ancak belli bir kültürde mümkün olabileceğini ve toplumsal biçimlerin, geçmişle hesaplaşmayı çözüme kavuşturamayıp deneyimin güncel içeriğine dahil edemediği oranda, bu gerilemelerin ve saplantıların çoğalacağını anlamamız mümkün olur. Gerileme nevrozları, çocukluğun nevrotik doğasını açığa çıkarmayıp bu nevrotik doğayla ilişkili kuruluların gerici özelliğine vurgu yapar. Bir toplumun bağrında, toplumun ideallerinin içinde yer aldığı, çocuk eğitiminin biçimleriyle bu toplumun gerçek şimdiki zamanının ve yoksulluklarının görüldüğü, yetişkinleri tabı tuttuğu şartlar arasında, bu patolojik biçimlerin panoramasını oluşturan çatışına bulunur. Kültürel gelişmeye ilişkin de birçok şey söyleyebiliriz. Dinsel hezeyan halleri, iddiada bulunmaya yönelik sistemleri ve her zaman devreye soktukları büyülü perspektifle, toplumsal gelişmeye bağlı olarak bireysel gerilemeler şeklinde karşımıza çıkar. Bunu söylemekle, dinin, doğası gereği hezeyan halinde olduğunu ya da kişinin, mevcut dinin ötesinde, en çapraşık psikolojik kökenine döndüğünü söylemiş olmayız. Ne var kı, dinsel hezeyan, kültürün laikleşmesinin bir işlevidir. Bir topluluğun kültürü, dinsel veya mistik inançları, deneyimin mevcut içeriğine dahil etmeyi mümkün kılmadığı oranda, din, hezeyan halindeki bir inanç nesnesine dönüşebilir. Mesilelere özgü hezeyan halleri, hayaller gördürten hezeyanlı deneyim ve deliliğin dünyasına, gerçek dünyadaki parçalanmış bütünlüğü yerleştiren öfkeli çağrının aşinalığı, bu çatışmaya ve bu çatışmayı aşmaya yönelik dayatmanın alanına girer. Öyleyse, psikolojik gerilemelerin tarihsel ufku, her biri, değişik tarihsel kökenleri açığa çıkaran kronolojik bir endeksle belirtilen, kültürel temalı bir çatışmanın içinde bulunur.

    Travmaları ve savunma mekanizmalarıyla, özellikle de peşini bir türlü bırakmayan kaygıyla birlikte bireysel tarih, hastalığın psikolojik boyutlarından başka bir tanesini oluşturur görünmüştür. Psikanaliz, bu çatışmaların kökenine, mitolojinin sınırlarındaki (Freud, “İçgüdüler, mitlerimizdir” diyordu) bir “metapsikolojik” tartışmayı, yaşam içgüdüsüyle ölüm içgüdüsü, zevk ve tekrar, Eros ve Thanatos arasındaki tartışmayı yerleştirmiştir. Ancak bu, sorunun içinde birbirleriyle mücadele halinde olanları, çözüm olarak ortaya koymak anlamına geliyor. Eğer hastalık, bu çelişkili davranışların birbirine dolanmasında ayrıcalıklı bir ifade biçimi buluyorsa, bunun nedeni, çelişkinin öğelerinin, insanın bilinçdışındaki çatışmanın parçaları gibi, yan yana gelmesi değil; insanın, insana bakışından, çelişkili bir deneyim oluşturmasıdır. Bir kültürün, rekabet biçimleri, sömürü, gruplar arası çatışma veya sınıf mücadelesi olarak belirlediği toplumsal ilişkiler, insana, çelişkinin sürekli huzursuz ettiği, toplumsal çevresiyle ilgili bir deneyim kazandırır. Ekonomik ilişkiler sistemi, bağımlılığın negatif bağlarıyla, insanı diğer insanlarla ilişkilendirirken, ortak yaşamın kuralları, bu insanı benzerleriyle aynı yazgının çatısı altında toplar; ancak, çelişkili bir şekilde, bu kuralların diyalektik biçiminden başka bir şey olmayan bir mücadele içinde de aynı insanı benzerleriyle karşı karşıya getirir. Ekonomik ve toplumsal bağların evrenselliği, insana, dünyada bir vatanı olduğunu ve diğer insanların bakışlarında ortak bir anlam bulabildiğini gösterir. Ancak bu anlam, aynı zamanda sadece kinle yüklü de olabilir. Bulduğu vatan ise, kendisini bir yabancı olarak tanımlayabilir. İnsan, insan için kendi hakikatinin yüzü olduğu kadar ölümünün ihtimalidir de. Toplumsal ilişkilerinin istikrara ve tutarlılığa kavuşacağı kardeşlik statüsünü, insan bir tek, imgelem dünyasında bulabilir. Öteki, her zaman sadece, yaşamın ve ölümün diyalektiğinin belirsiz ve tehlikeli kıldığı bir deneyimde devreye girer. Ailevi karşıt değerliliğin çekirdeği olan Oidipus kompleksi, bu çelişkinin bir nevi indirgenmiş halidir. Çocuğu ailesine bağlayan bu aşk ve nefret karışımı duyguyu, çocuk, içgüdülerinin ikircikli bir durumu olarak kendinde taşımaz; bu duyguyla bir tek, çocukların yaşamının, ailelerin ölümü demek olduğu eskimiş temayı, kendi davranışlarında gizlice keşfeden ailelerin davranışı tarafından belirginleşmiş, yetişkin dünyasında karşılaşır. Dahası da var: Savaşların yol açtığı nevrozları düşünen Freud’un, 18. yüzyıl Avrupa’sının hala eski iyimserliğinin yer aldığı yaşam içgüdüsünün yanında, psikolojiye ilk kez negatifin gücünü kazandıran ölüm içgüdüsünü keşfetmesi, rastlantı değildir. Freud, savaşı anlatmak istiyordu; ancak, esas savaşın kendisi, Freud düşüncesinin bu dönemecinde, düşselleşiyordu. Belki de bizim kültürümüz o çağda, kendisi için gayet açık bir şekilde, kendi çelişkilerinin deneyimini ediniyordu. Buna göre, dayanışmayla ilgili eski rüyadan vazgeçmek, insanın insanla ilgili, saldırganlık ve nefret tarzında yaşanan negatif bir deneyime sahip olabileceği ve olması gerektiğini kabul etmek gerekiyordu. Psikologlar bu deneyime karşıt değerlilik adını verip bu deneyimde içgüdülerin çatışmasını gördüler. Bir sürü ölü mite ilişkin mitoloji de denilebilir.
    Son olarak, aynı istikamete yönelişleriyle marazi olgular da patolojik dünyanın özgün bir yapısını işaret eder gibi görünmüşlerdir. Bir fenomenolog da bu dünyayı incelemeye kalktığında, aynı anda bu dünyanın hem hastanın fantezi yüklü ve hezeyanlı, keyfi bir varoluş halinde kapandığı, içine girilmez “mahrem bir dünya” olduğunun çelişkisini hem de, bu dünyanın, hastanın terk ediliş olarak kendini adadığı, dayatmacı bir dünya olduğunu, görebilirdi. Bu çelişkili yansıtma, hastalığın belli başlı hareketlerinden birini oluşturur. Ne var ki, bu patolojik biçim, sebep olduğu gerçek çelişkiye oranla, ikincil bir öneme sahiptir. Bu patolojik biçimin temelinde yer alan determinizm, içinde yer aldığı dünya tarafından büyülenmiş bir bilincin gizemli nedenselliği değil, ortaya çıkardığı çelişkilere, kendiliğinden bir çözüm bulamayan bir dünyanın somut nedenselliğidir. Hezeyan sırasındaki fantasmanın yansıttığı dünya, eğer kendisini yansıtan bilinci hapsediyorsa, bunun nedeni, bilincin kendi kendine bu dünyaya saplanmış olması, varoluş olanaklarından kendisini arındırmış olması değil, bu bilincin özgürlüğünü yabancılaştıran dünyanın, bilincin deliliğini de görememesidir. Marazi bilinç, hezeyanlı bir dünyaya kapılarını açarken, hayal gücünün dayatmasından ötürü kendiyle bütünleşmez, gerçek bir dayatmaya maruz kalarak, ne olduğunu bilmeden bu gerçek dayatmayla karşılaştığı, marazi bir dünyaya sığınır. Nedir, gerçeklik kendisinden kaçmaya çalışılarak aşılamaz. Makinelerin dünyasına ve insanlar arasındaki dolaysız duygusal ilişkilerin sönükleşmesiyle bağlı olan, yaşadığımız çağdaki delilikle ilgili çok söz söyleniyor. Kuşkusuz böyle bir bağın olduğu doğrudur ve marazi dünyanın günümüzde sıkça, mekanik ussallığın, duygusal yaşamın süreğen doğallığını dışladığı bir dünya görüntüsüne sahip olması bir rastlantı değildir.Yine de hasta insanın, içinde kaybolduğu şizofren bir dünyayı yansıttığı için kendi dünyasını makineleştirdiğini söylemek saçma olur. Bu insanın şizofren olduğunu söylemek bile yanlış olur; zira kendisi için kendi gerçek dünyasının dayatmasından kaçabilmesinin tek yolu budur. Doğrusu, insan kendi dilinde olup bitene yabancı kaldığında, ekonomik ve toplumsal zorunlulukların kendisini zorlamasından dolayı, kendi etkinliğinin ürünlerine ilişkin insancıl ve canlı bir anlam bulamayıp bu dünyada da yersiz yurtsuz kaldığında şizofreni türünden patolojik bir biçimi olanaklı kılan bir kültürde yaşıyor demektir. Gerçek bir dünyada yabancı olup herhangi bir nesnelliğin artık garanti edemediği “mahrem bir dünyaya” sürülmüş durumdadır. Öte yandan, bu gerçek dünyanın dayatmasına maruz kalmış bir halde, kaçıp sığındığı dünyayı bir yazgı olarak duyumsar. Çağdaş dünya, şizofreniyi olanaklı hale getirir ama dünyadaki olayların dünyayı insansız ve soyut bir yere dönüştürmesinden dolayı değil; kültürümüzün, insanın dünyada kendini kaybolmuş hissetmesine yol açan, dünyayı okuma şeklindendir. Sadece, varoluş şartlarının gerçek çatışması, şizofren dünyanın çelişkilerine yapısal bir örnek teşkil edebilir.
    Özet olarak, hastalığın psikolojik boyutları, bir takım safsatalar olmadan, özerk olarak ele alınamaz. Kuşkusuz, akıl hastalığım, insanın ortaya çıkışına, bireysel ve psikolojik tarihe ve varoluş biçimlerine bağlı olarak konumlandırabiliriz. Ne var ki, psikolojik yapıların evrimi, içgüdüler teorisi ya da varoluşsal antropoloji türünden, mitsel açıklamalara başvurmak istemiyorsak, hastalığın bu değişik yönlerinden varlık bilimsel biçimler türetmemeliyiz. Gerçekte, olanaklılığının boş açılımıyla birlikte akıl hastalığının, gerekli görünüşlere sahip olduğu tek somut apriorinin keşfedilebileceği yer, bir tek, tarihin kendisidir.

    Sonuç:
    Akıl hastalığını ilgilendiren, fizyolojik ve anatomik, patolojik sorunlarla şifa tekniklerine bilerek değinmedik. Bunun nedeni, psikopatolojik analizin, yukarıda saydıklarımızdan olgusal ve kural gereği bağımsız olması değildir. Diensefalon merkezlerin fizyolojisiyle ve duygusal yaşama ilişkin düzenleyici rolleriyle ilgili yeni keşifler, psikanalitik stratejinin gelişimiyle ilgili Freud ve Breuer’in ilk deneyimlerinden beri oluşan birikim, bunun tersini kanıtlamaya yeter. Ne var ki, fizyoloji ne de terapiye ilişkin olan, akıl hastalığı psikolojisinin çözümleneceği veya ortadan kalkacağı bu mutlak bakış açılarına sahip olamaz. Bayie, genel felcin özgün lezyonlarım keşfedeli neredeyse yüz kırk yıl oldu ve semptomatolojisinin başlangıç evrelerinde, hemen hemen düzenli bir şekilde bir büyüklük hezeyanı gördü. Bugün hala, böylesi lezyonlara eşlik edenin, neden özellikle hipomanik bir coşkunluk olduğu bilinmiyor. Eğer psikanalitik müdahalenin başarısı, nevroz “gerçekliğinin” ortaya çıkmasıyla tek ve aynı şey ise, psikanalitik müdahale bu “gerçekliği”, aynı zamanda bu sonuncusunu da içine kattığı yeni psikolojik drama aracılığıyla gün yüzüne çıkarır.
    Öyleyse, deliliğin psikolojik boyutlarının, bu boyutların dışında yer alan bir açıklama veya indirgeme prensibinden itibaren bastırılması mümkün olamaz. Yine de bu boyutlar, yaklaşık iki yüzyıldır, Batılı insanın kendi kendisiyle kurmuş olduğu bu genel ilişkinin içinde yer almalıdır. En dar açıdan bakıldığında bu ilişki, Batılı insanın, içinde biraz şaşkınlık yaşayıp fazlasıyla kibirli olduğu ve unutmaya yönelik temel yetilerinin bulunduğu, işte bu psikolojidir. Daha geniş bir açıdan yaklaşıldığında ise, içsel hakikati elinde tutmakla yükümlü olan, her türlü kendilik bilinci ve mümkün olan her tür bilginin karşısında, son derece zayıf düşüp alaycı ve pozitif olan bir homo psychologicus’un, bilgi biçimleri olarak ortaya çıkmasıdır. Son olarak, en geniş açıklığa yerleştirildiğinde, bu ilişki, insanın, hakikatin hakikati olan bu temel postulatın içinde yabancılaştırdığı hakikatle olan ilişkisinin yerine ikame ettiği bir ilişki olur. Felsefi olarak mümkün her türlü psikolojiyi meydana getiren bu ilişki, uygarlık tarihimizde ancak belli bir andan itibaren tanımlanabilmiştir. Bu an da Akıl ve Akıldışının büyük hesaplaşmasının, özgürlük boyutunda gerçekleşmesinin sona erdiği ve aklın, insan için etiği değil doğayı temsil etmeye başladığı andır. Bu durumda delilik, doğanın doğasına dönüşmüş olur, başka bir deyişle, doğayı yabancılaştırıp determinizmi içine hapseder; özgürlük ise, doğanın doğasına dönüşür; ancak bu dönüşüm, doğanın yabancılaştırılamaz özü, gizli ruhu anlamında gerçekleşir. İnsan ise, delinin yazgısını paylaşmak ve oluşturduğu boyutta bulunmak yerine; kendi doğal varlığı içinde şuna ve buna, deliliğe ve özgürlüğe dönüşüp kendi özünün ayrıcalığı sayesinde, doğanın doğası ve hakikatin hakikati olma hakkına sahip olur.
    Psikolojinin, deliliğe hiçbir zaman egemen olamamasının iyi bir nedeni vardır. Buna göre, psikolojinin dünyamızda var olabilmesi için deliliğin kontrol altına alınıp sahneden çıkarılmış olması gerekiyordu. Delilik, arada sırada çarpıcı bir şekilde Nerval’in, Artaud’nun, Roussel’in ve Nietzsche’nin eserlerinde tekrardan ortaya çıktığında; bu kez psikoloji sessizleşir ve anlamını, “psikologlar”ın başlı başına varoluşlarının, zahmetli unutuştan dolayı çağdaş insanı cezalandırdığı bu trajik parçalanmadan ve özgürlükten ödünç alan bu dilin karşısında hiçbir söz söyleyemez.

    Deliliğin Tarihi
Akıl ve Akıl Bozukluğu – Klasik Çağda Deliliğin Tarihi

    [1] Belki de, Freud tarafından, gizil evre olarak ortaya konulan ve libidonun mitsel geri çekilişine bağlanan bu olgunun kökeni, bu çeşitliliğin içinde ve bu iki yaşam biçimini ayıran hoşlukta bulunur.
  • Punta'da bayram vardı… Yunan ordusu pasaport'tan karaya çıkmış, İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri zil çala çala koşmuş, haçıyla takdis edip, “evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız” diyerek yere kapanmış, toprağımıza ilk ayak basan Yunan albayının çizmelerini öpüyordu.

    *

    Aniden, uzun boylu, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. Bastı tetiğe, trak trak trak! Efsun alayının sancaktarı karpuz gibi düştü atının sırtından… Kahkahaları suratlarında dondu. Baktılar ki, tek başına, sarıverdiler etrafını, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse orasına… Hasan Tahsin'di o. Henüz 30'unda.

    *

    Böyle başladı macera.

    *

    Hükümetimiz hâlâ işgali yalanlıyor, “bu tür şayialara ehemmiyet vermeyin” diyordu. Mustafa Kemal ise “vakit tamam” demişti, “Anadolu'ya geçiyoruz.”

    *

    Ateşten gömleği giymişti ulus, aktı gitti, aylar yıllar, canlar… Takvimler 30 Ağustos 1922'yi gösterdiğinde, yer gök yarılıyordu. Yüzbaşı Kanellopulos, hatıra defterine çaresizce şunları yazıyordu: “Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz.”

    *

    Onun batmasını beklediği güneş, bizim için doğuyordu.

    *

    Kudurmuştu Ali Kemal… Efendilerinin büyük gazetecisi! Köşesinden kin kusuyordu. “Bu millici mahluklar kadar başları ezilesi yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir” diyordu.

    *

    O “mahluk”lardan biriydi, İzmirli süvari teğmen Yıldırım… 18 yaşındaydı. Vurulmuştu. 40 derece ateşli olmasına rağmen, hastaneden kaçmış, cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçükköy İstasyonu'nu almaya çalışırken, son nefesini vermiş, bahçesine gömülmüştü.

    *

    Yıldırım toprağa düşerken, 30 kadar Yunan askeri, savunmasız Kuzuluk Köyü'ne girdi. Gözleri Fatma'ya takıldı. 15'indeydi. “Taze incir gibi” dediler, sırıtarak… Kaçtı Fatma, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. Yakalım dediler, evi yakalım, nasıl olsa çıkar. Çaktılar kibriti, alev alev… Çıkmadı kardeşim. Çıkmadı Fatma.

    *

    Teğmen Şevket, Uşak'tan geçiyordu o sırada… Sakarya'da şehit düşen Yüzbaşı Basri'nin anacığı yakaladı kolundan, “Basrim nerde?” diye sordu. İçi çekildi Şevket'in, boğazı düğümlendi. “Arkadan geliyor ana” dedi. Söyleyemedi gerçeği… Ve, ömrünün sonuna kadar unutamadı bu yalanını, “kendimi asla affetmedim” diye yazdı, o güne dair hatırasını.

    *

    “Bedelli askerlik” yoktu o zamanlar. Zenginse canı sağolsun, garibansa vatan sağolsun denmiyordu. Albay “deli” Halit, belinin sağ tarafında “namuslu” dediği tabancasını, belinin sol tarafında “namussuz” dediği tabancasını taşıyordu. İşgalciye “namuslu”yla sıkıyor, işgalciden korkup kaçana “namussuz”u gösteriyordu, “tercih senin yiğidim” diyordu, “istersen buyur kaçmaya çalış!”

    *

    Deli'ren biri daha vardı. İstanbul'daki işgal kuvvetleri komutanı general Charpy, öfkeden deliye dönmüştü. Elindeki haritayı yırttı, fırlattı attı, “bu hızla yarın İzmir'e girerler” dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, Fahrettin Altay'ın süvarileri tarafından darmadağın edilmişti. Hayalet gibi, bi ordan bi burdan çıkıyorlar, birliklerin arasına dalıyorlar, hızar gibi biçiyorlar, blok halinde hareket etmesi gereken orduyu, lokma lokma bölüyorlardı.

    *

    Kaçıyordu Yunan.
    Ecel peşlerinde.

    *

    Ve, 9 Eylül… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında. Bornova'dan boşaldılar aşağıya, dörtnala… Sonradan adı Kahramanlar olan semte geldiler. Ödenecek bedel vardı daha… İkinci tümen dördüncü alaydan Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet, son şehitler… Bugün anıtları var orada. “Vatan ve Namus” yazıyor altında.

    *

    Yüzbaşı Şerafettin, teğmen Ali Rıza, teğmen Hamdi, bismillah ilk iş, koştular Hasan Tahsin'in düştüğü yere, hükümet konağının alnı kabağına diktiler al sancağı… Minarelerden ezan sesi yükselirken, Belkahve'deydi Mustafa Kemal, İzmir'i seyrediyordu.

    *

    İşgal edildiği gün, bir ulusun kurtuluş savaşını başlatan, işgali sona erdiği gün, o ulusun kurtuluş savaşını sonlandıran… Dünyada bu özelliğe sahip tek şehir… İzmir'i seyrediyordu.

    *

    Nif'te kendisi için hazırlanan bağevine gitti. Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının ışığıyla aydınlanan, buram buram Ege kokan bağevine… Yorgundu. Yemek getirdiler. Yemedi. Cıgara çıkardı. Kahve istedi. “Biliyor musun İsmet” dedi… “Bir rüya görmüş gibiyim.”

    *

    Karabasanla başlayan, 3 yıl 3 ay 22 gün süren, mucizeyle biten bir rüya… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında.

    *

    Karşıyaka'ya Alsancak'a Kadifekale'ye dalan süvarilerimiz, gözlerine inanamıyordu bu arada… Bütün şehir ay-yıldızlı bayraklarla donatılmıştı. Adeta “gelincik tarlası”na dönmüştü. Ne var bunda şaşılacak derseniz… İşgal edilir edilmez, evler didik didik aranmış, bütün bayraklara süngü zoruyla el konulmuş, ibreti alem için sokaklarda yakılmıştı. E, şimdi bu kadar bayrak nerden çıkmıştı?

    *

    Vaziyet kısa süre sonra anlaşıldı. 3 yıldır yokluk içinde yaşayan İzmirli kadınlar, bütün eşyalarını yok pahasına satmış, beyaz patiskalarını, kırmızı masa örtülerini saklamış, asla satmamış, yarıdan keserek, komşularıyla değiş tokuş etmiş, sabırla o geceyi beklemişti. O gece, 8 Eylül 1922'ydi. Çıkardılar sandıklarından, kırmızı'nın üstüne beyaz ay-yıldız'ı diktiler… Denizi kız, kızı deniz kokan İzmir'in, kadınlarının bayrağıydı onlar.

    *

    Bir tanesi mesela… Namazgahlı Sırriye teyzenin 8 Eylül gecesi dikip, 9 Eylül sabahı penceresine astığı bayraktır. O bayrak bugün, değerli ağabeyim, İzmir'in gururu, Yaşar Aksoy'dadır. Kutsal emanettir.

    *
    Yılmaz Özdil
  • 🎶🎵Aklını kullan
    🎶🎵Adını çıkar deliye.
    🎶🎵Her gün bayram
    🎶🎵Eğlenmek kalır geriye...
  • Aklını kullan adını çıkar deliye. Her gün bayram eğlenmek kalır geriye...
  • İlk incelememden tüm sevgili okurlara merhaba! Sitede inceleme yapmıyor-dum fakat Kamelyalı Kadın beni öylesine etkiledi ki siz sevgili okurlarla paylaşmadan edemeyeceğim.
    Yazar kitaptaki olayları değiştirmeden, kendisine anlatıldığı ve okuduğu gibi aktarmış. Ve yaşanmış bir aşk hikayesi. Akıcı bir dille, bir sonraki bölümde ne olacağının merağıyla okumaya devam ettim. Keşke yapmasaydı, veya tam zıttı keşke yapsalardı dediğim çok şey oldu. Sonunun biraz sonra anlatacağım şekilde bitmesi beni gerçekten derinden etkiledi. Başlamadan önce, elbette spoiler içerdiğini (yüksek dozda) belirtmek isterim.
    Olaylar şu şeklide başlamakta: 1847 yılının Mart ayında Lafitte Sokağı'nda bir afiş okuyor yazarımız. Bu afiş ölen kişi ardından evindeki eşyaların satışı üzerine olmakla birlikte ölen kişinin ismi belirtilmiyor. Meraklı yazarımız bu satışı kaçırmayacağını bir şey almasa dahi orada bulunacağını belirtiyor, satış günü orada bulunuyor ve etrafı incelemeye koyulduğunda ölen kişinin bir ''metres'' olduğunu anlıyor. Bekçiye ölen kişinin ismini soruyor ve ''Marguerite Gautier'' cevabını alıyor. Marguerite'i ismen tanıyan yazarımızın görmüşlüğü de var. Ona ''Kamelyalı Kadın'' denmesinin sebebi ise tiyatro veya balolarda yanından hiçbir zaman ayırmadığı, ayın yirmi beş günü beyaz kamelyaları, diğer yirmi beş günü ise kırmızı kamelyaları. (Renk çeşitliliği hiçbir zaman öğrenilememiş.) Marguerite'in çok borcu olduğundan evindeki tüm eşyalarına haciz konuyor ve bu yüzden bu satış yapılıyor. Marguerite; herkesin sahip olmak isteyeceği güzellikle, onunla birlikte olanların övgü duyduğu bir fahişe. (Fahişe diyorum fakat ilerleyen satırlarda onun diğer fahişelerden çok ayrı bir yönünün olduğunu anlayacaksınız.)
    Bir kitap satışa sunuluyor, adı: Manon Lescaut. Yazarımız bu kitabı satın alıyor. Kitabın önsözünde ''Manon'dan Merguerite'e, Alçakgönüllülük. -Armand Duval'', yazıyor.
    Satış tamamlandıktan sonra yazarımızın kapısına Armand geliyor ve görüşmek istiyor. Görüşmede Armand, kitabı kendisine vermesini ve karşılığında ne olursa olsun yapacağını söylüyor, yazar kitabı hiçbir karşılık beklemeden veriyor ve küçük bir araştırma yapıyor, Armand ile Marguerite'in aşkını ve ayrıca Marguerite'e Dük adında bir adamın baktığını(geçimini için sağladığı paradan bahsediyorum) bu ihtiyar Marguerite'i ölen kızına benzettiğinden onunla birlikte olduğunu, bir de Kont adında aşığının olduğunu öğreniyor. Olayın iç yüzünü öylesine merak ediyor ki, Armand ile görüşmek ve öğrenmek istiyor. (Ki bende kalbim ağzımda okuyordum bu kısımları.) Armand, Marguerite'in kız kardeşinden vekalet alıyor ve mezarını nakletmek istiyor. Armand ile yazar görüştüğünde, kendisi ile gelmesini istiyor ve birlikte gidiyorlar. Armand terk edip gittiği bu kadının ölmüş olduğuna toprağın altındaki bedenini gördüğünde inanıyor.  Eve döndüklerinde kendine gelen Armand, Marguerite ile olan aşkını tam anlamı ile anlatmaya başlıyor.
     Onu ilk görüşünde aşık olan Armand, sadece ismini öğrenebiliyor ve bir daha göremeyeceğini düşünürken, birkaç akşam sonra bir baloda görüyor ve yanındaki arkadaşına bu güzel kızın kim olduğunu sorup onunla tanışmak istediğini söylüyor. Arkadaşı ona bir fahişe olduğunu hissettiriyor ve Armand bu duruma üzülüp, onun sevgisini hak edip etmeyeceğini sorguluyor kendine. Locaya giriyorlar ve Marguerite, Armand ile pek ilgilenmiyor. Armand kendini bir şekilde gülünç duruma düşürüyor ve locadan ayrılıyor.
    Armand başka bir zaman locada Margueriter'in komşusu ile tanışıyor (Prudence) ve Marguerite'in evinde onunla tanışması için yardımcı olmasını rica ediyor. Marguerite'in evine ilk defa gelen ve onunla daha yakından tanışma fırsatı yakalayan Armand aşkını Marguerite'e ilk defa şöyle bir olayda söyler: Marguerite daha önce de verem olmuştur. Evindeki gece öksürük krizi tutar ve Marguerite odasına geçip (loş ışıklı bir oda ve etrafta yalnızca yatağı ve bir kap görünmekte) sakinleşmeye çalışırken Armand da peşinden girer ve bir kaba kan tükürdüğünü görür. Kabın içerisi kandan kırmızı bir ebru gibidir. Orada onu ilk gördüğünden beri aşık olduğunu birlikte olmak istediğini söyler. Marguerite ise ona hayatındaki hiçbir şeyi sorgulamadan, bütün isteklerini yapabileceğine dair söz verirse ona bir şans verebileceğini söyler. Böylece büyük aşk başlar.
     Armand elinde olmadan Marguerite'in hayatına karışır, çeşitli kıskançlık krizleri geçirir. Hayatında kimsenin olması gerekmediğine onu kendi geliri ile bakabileceğini söyler. Bunu kabul etmeyen Marguerite daha sonralarda Armand'a olan aşkından; sefahat düşkünlüğünden, arabasından, mücevherlerinden, kaşmir şallarından ... vazgeçer. Borçlarını ödeyen ve geçimini sağlayan yaşlı Dük ve Marguerite'in aşığı Kont'u da hayatından çıkarır. Armand ile Bougival'e yerleşirler ve herkesten uzak aşklarını burada yaşarlar. Artık ikisi için de hiçbir şey eskisi gibi değildir. Babası Mösyö Duval'i çok ihmal eden Armand babasının onu çağırması üzerine Paris'e geri döner ve Marguerite'e en kısa zamanda döneceğini söyleyip vedalaşırlar. Mösyö Duval oğlunun bir fahişe ile yaşadığını öğrenmiştir ve oğlu ile konuşup, daha genç olduğunu böyle bir olayın duyulmasından ailesine gelecek olan zararı ve bu ilişkiyi bitirmesi gerektiğini söyler. Armand kabul etmez ve Bougival'e geri döner. Babası bununla yetinmez ve akşam yemeğine bekler onu. Yemekte de ikna edemez oğlunu ve gitmesini söyler. Armand Bougival'e geri döndüğünde Marguerite'i evde bulamaz. Paris'e gittiğini öğrenir. Peşinden Paris'e gider fakat evinde de bulamaz onu. Komşusu'na (Prudence) gider. Uşağı evde olmadığını ve ona gelen bir mektubu bile henüz vermediğini söyler. Mektubun üzerinde ''Mösyö Duval'e vermek üzere Madam Duvernoy'a yazar. Mektup Armand'a geldiğinden alır ve okumaya başlar. Mektubun bir kısmını paylaşmak isterim çünkü ben okduğum anda kesinlikle babasının isteği üzerine yazılmış olabilir mi? Marguerite'in bu ani terk edişi kesinlikle bu yüzden diye düşünmüştüm okuduğumda. ''Bu mektubu okuduğunuz sırada Armand, çoktan başka bir erkeğin sevgilisi olmuş olacağım. Babanızın yanına dönün dostum... ''
    Armand gözyaşlarına boğulur ve bu ani terk edişi anlayamaz. Babası ne derse kabul eder ve yolculuğa çıkarlar. 1 ay üzerine Armand, Paris'e geri döner ve Marguerite ile karşılaşır. Onu eskisi gibi bulur ve mutlu görünmesi canını çok yakar. Özgüvenin ve aşkının aşağılandığını düşünür ve intikam almak ister. Marguerite'in yanında Olympe adında bir fahişe görür ve onunla sevgili olur. Zavallı Marguerite tekrar hastalanmıştır, bedenen yaşadığı rahatsızlığa bir de ruhsal bu çökündü eklenir. Komşusu Armand ile konuşur ve hala onu sevdiğini yaptıkları ile ona acı çektirmekten başka bir şey yapmadığını söyler. Onu hasta yatağında ziyaret etmesini rica eder. Armand, aşığı Kont ile karşılaşmak istemediğini ve Marguerite'in ona gelmesini söyler. Bu görüşmede Marguerite  nedenlerini sonradan öğreneceğini ve affetmesi için nedenlerin bulunduğunu söyler. Tekrar birlikte olurlar. Sabahında yalnız uyanan Armand Marguerite'e gider fakat bekçi içeri alamayacağını içeride Kont'un olduğunu söyler. Öfkeden deliye dönen Armand, beş yüz frank ile şu notu Marguerite'e gönderir: ''Bu sabah öylesine çabuk gittiniz ki, ücretinizi vermeyi unutmuşum. İşte gecenizin bedeli.'' (Ben bu iğrenç yazıyı okuduğumda zavallı Marguerite'i düşündüm de ne denli yaralanmıştır, neler hissetmiştir tasavvur edemedim. Ve Armand'a büyük bir öfke duydum.)
    Parayı bir zarf içerisinde geri gönderen Marguerite İngiltere'ye gider. Paris'te bir bağlantısı kalmadığını düşünen Armand, arkadaşları ile uzun bir yolculuğa çıkar. Yolculukta Marguerite'in hasta olduğu haberini alır fakat geri dönemeden zavallı Marguerite acılar içerisinde Armand'ın adını sayıklayarak ölür.
    Marguerite hasta yatağında, ölümünden sonra Armand'a verilmesi için mektuplar bırakır. Bu mektuplarda Armand'ı şu sebeple terk edişini belirtir: Babası Armand'ı bırakması için ona yalvarır. Armand'ın kız kardeşinin yakın zamanda saygın bir tabakadan biri ile evleneceği ve abisinin bir fahişe ile yaşıyor olmasının bu işi bozacağını, hiç değilse masum bir kızın hayatı için bunu yapmasını söyler. Marguerite'in kabul etmekten başka çaresi yoktur. Ve kabul eder.  -  - -  - Yani anlayacağınız, aşkının hayatı için aşkından vazgeçer. Armand'ın hiçbir şeyden haberi olmasa bile bazı olaylarda ona kızmadan kendimi alamıyorum. Marguerite'e olan duygularımı ifade etmem güç, bu yüzden yazamayacağım.
    Sabırla okuyan okurlara teşekkür ediyorum, mamafih etkisinden uzun bir süre çıkamayacağım bu kitabın okumasını tavsiye edebilirim. Kitapla kalın...
  • bu romandan birçok ders çıkarmak pekala mümkün;
    -seni sen eden değerlerini yok edecek derecedeki bir bağımlılığın zararları
    -bir insanının hayatının sevdiklerinden ibaret olduğunu
    -Ana yüreği
    -fevri davranışların ızdıraplı sonuçlarını
    -şehvetin körleştirici özelliği
    ve son pişmanlığın fayda veremeyeceğini

    romanı okurken bir Yeşilçam filmini izler gibi olursunuz ama filmden farklı olarak duyguların çizdiği şekilleri görürsünüz. okuduktan sonra kitaba "AŞK VE ACI" adını koydum.

    akıcı bir anlatım ve ilgi uyandırıcı bir hikaye, neden okunmasın ki!

    kitabı okumayı düşünmeler içinse kitapta geçen genel hikayeyi paylaşıyorum

    BUNDAN SONRASI KİTABI OKUMAYI DÜŞÜNMEYENLER OKUSUN (DERİM);

    Namık Kemal, «edebiyatımızın en büyük eksiği» olarak romanı Gördüğü için, Magosa sürgününde, «Sergüzeşt-i Ali Bey'i yani "İntibah'ı yazar (1876). Eski meddah hikâyelerimizden «Hançerli Hanım» dan esinlenerek kaleme alınan bu romanın konusu şöyledir: «Ali Bey, zengin bir ailenin tek çocuğudur, iyi bir öğrenim görür, on yaşına gelinceye kadar birkaç dil öğrenir. Ancak aldığı bilgilerin kişiliğinin gelişmesinde etkisi olmaz. Yirmi yaşlarında iken babası
    ölünce, keyfine göre yaşamaya kapılır. Çamlıca'da bir gezinti sırasında, güzel bir kadınla tanışır, iffetli sandığı bu kadın,
    yosmanı biridir. Mehpeyker'dir adı. Suriye'de çirkin işler yaparak
    zengin olmuş Abdullah Efendi isimli yetmiş yaşlarında", çiçek" 'bozuğu çirkin bir ihtiyarla dost yaşamaktadır. Oğlunun böyle uygunsuz bir kadına gönlünü kaptırdığına üzülen annesi, Ali Bey'in mutluluğu için Dilaşup adında güzel bir cariye alır. Yine de oğlunu bu kadının elinden kurtaramaz. Ali Bey bir gün yalıya gider Mehperker'i evde bulamaz; kadın dostu Abdullah Efendi ile buluşmaya gitmiştir. Bütün gece bekler, ertesi gün yalıya dönen Mehperker'le kavga eder. Ayrılırlar. Ali Bey gün geçtikçe Dilaşub'a ısınmaya başlar. Mehpeyker, her şeyine göz yuman ihtiyar dostu Abdullah Efendi ile bir plan hazırlar. Kızı hamamda gören kadınlardan vücudundaki benler hakkında bilgi edinir. Birtakım erkekler ağzından bunu Ali Bey'e duyurur. Ali Bey kızgınlıkla Dilaşub'u döver, kendisi de hastalanarak yatağa düşer. Kızı bir esirciye satarlar. Dilaşub'u Mehpeyker satın alır. Düşkün kadın kızın ahlakını bozmak için çok uğraşmışsa da başaramaz. Ali Bey, kendisini artık tamamen sefahate verir, serveti elden çıkar, annesi bir kira evinde sefalet içinde ölür. Böyle iken, Mehpeyker'e dönmez, Ali Bey'i tekrar ele geçiremeyen Mehpeyker, deliye döner. Ali Bey'i ortadan kaldırmayı düşünür. Hile ile Ali Bey Üsküdar'da bir bağ evine eğlence için çağrılır. Mehpeyker Dilaşub'u da oraya götürür. Dilaşub, Mehpeyker'in konuşmasından Ali Bey için hazırlanan komployu öğrenir. Olup bitenlerden habersiz davete gelen Ali Bey'e bildirir. Genç adam pencereden bir çarşafa sarılıp inerek kaçar. Karakola haber verir. Bu esnada onun paltosunu giymiş olarak bekleyen Dilaşub, Ali Bey zannıyla bıçaklanarak ölür.
  • Fakir bir yaşamda zengin bir aklın neticesi deliliktir.
    Biri, duvara hayatımın yüzlerce sayfalık romanını yazmıştı. Benim gibi çıkıntılar için fakirlik başa olmadık işler açar. Kendimi bildim bileli bendime sığamadım. Benimkinden daha iri bir vücudun kılıfı gibi taşıdım minnacık cüssemi. İmkânların kısıtlı oluşuna, kaidelere, laf ebelerine, ahlak bekçilerine kulak asmadım. Bazı basamaklarda gereğinden fazla kaldım. Bir sonraki basamağı atlayarak geçtim. Olduğum insanla olabileceğim insan arasındaki uçurumu kapatmak için çok badireler atlattım. Diyebilirim ki şu gencecik yaşımda uzun bir ömre sığacak kadar yol kat ettim. Aklını kullan, adını çıkar deliye, diye diye de hayatla baş etmenin kurnazca yollarını buldum. Başkalarına zül, kendime gül bahçesi hayatımın fakirlik içinde geçen günlerinin en zor kısmını geride bıraksam da o günlerde yapmayı isteyip yapamadıkları- mın eksikliğini ömür boyu taşımak üzere çıkınıma koydum.